16 Mart 2017 Perşembe

İNSAN HAKLARI VE HUKUK



           

İNSAN HAKLARI


VE

HUKUK












Hüseyin Y. BİÇEN




İnsan Hakları ve Hukuk

Birinci Basım
Mart 2001

Kapak Tasarım
Özlem SARIYILDIZ

İSTEME ADRESİ
Alınteri Bulvarı İşhanları
D Blok No:30 Ostim/ANKARA

TEL: 0312- 354 11 00
0312- 442 77 33


IBSN: 975- 96651-1-5

BASKI

Matbaası
TEL:

                                     





İÇİNDEKİLER

            ÖNSÖZ                                                           7


BÖLÜM BİR
BAZI KAVRAMLAR                                            9
EVRİM, İNSAN, DEVLET, ULUS, EMPERYALİZM

Evrim                                                                10
İnsan                                                                 13
Devlet                                                               15
Ulus                                                                  19
Emperyalizm                                                      26

BÖLÜM İKİ

İNSAN HAKLARININ UNSURLARI

Hukuk ve Yasa                                                   30
Hak Kavramı                                                      38
İnsan Haklarının Unsurları ve Tanımı                     40
İnsan Hakları Kuruluşları                                      48

BÖLÜM ÜÇ

İNSAN HAKLARI BELGELERİ                             57

“Özgürlük” Dönemi Belgeleri                                59
“Eşitlik” Dönemi Belgeleri                                               65
Birleşmiş Milletler  (BM)                                      69
BM İnsan Hakları Evrensel Bildirisi (İHEB)            72
BM Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi (KSHS)75
BM Ekonomik, Toplumsal ve Kültürel Haklar
Sözleşmesi (ETKHS)                                          88
İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin
Korunmasına İlişkin Sözleşme (AİHS)                  92

 

BÖLÜM DÖRT

BAZI “HAKLAR” VE KAVRAMLAR                       98

Doğum                                                              105
Beslenme                                                          105
Barınma                                                             106
Giyim                                                                108
Sosyal Güvenlik                                                 108
Sağlık                                                                109
Eğitim/Öğretim                                                   110
İş ve Çalışma                                                     113

BAZI KAVRAMLAR

Mülkiyet Hakkı                                                   115
Yasa Önünde Eşitlik                                           117
Hukukun Üstünlüğü                                            120
Demokrasi                                                         121
Hukuk Devleti                                                    122
Genel Seçim                                                      123
Globalizm (Küreselleşme, Yeni Dünya Düzeni)     125
Özelleştirme                                                       129
Azınlıklar Sorunu                                                131

BÖLÜM BEŞ

İHLAL EDİLEN HAKLARDAN BAZILARI               133

Suç ve Ceza                                                      134
İdam                                                                  136
Yargısız İnfaz                                                     137
Faili Meçhul Cinayetler                                        139
Gözaltında Kayıplar                                            140
İşkence                                                              141
Düşünce Suçları                                                 149
İşsizlik/Açlık                                                       152
Örgütlenme, Toplantı, Gösteri                             153

BÖLÜM ALTI

İNSAN HAKLARI ANLAYIŞLARI                           157

Batı Merkezli İnsan Hakları Anlayışı                      158
Üçüncü Dünya Merkezli İnsan Hakları Anlayışı      160
Din Merkezli İnsan Hakları Anlayışı                       163
İnsan Haklarına Politik Bakış Denemesi               166
KAYNAKÇA                                                       168














             



              Zamanlarından çaldığım;
                          Oğlum A. ÇAĞDAŞ’a 
                                      Kızım GÜLCE’ye …




















ÖNSÖZ

Araştırma yapmak matruşkaya benziyor. Her açtığın kutunun içinden, bir boy küçük, şekil ya da heykel çıkıyor. Kutu açma işleminin, teorik olarak, sonsuza kadar gitmesi gerekir, ancak pratikte bu iş belirli bir noktada son buluyor.
Araştırmacı da kutu yerine kitap sayfalarını açıyor.  Teorik birikimine, araştırıcı yeteneğine ve harcadığı enerjiye bağlı olarak, gördüklerini, anladıklarını ve çıkardığı sonuçları, kitap haline getiriyor. Bu kitap, benim insan hakları konusunda açabildiğim en küçük matruşkam. Daha yalın bir anlatımla, ben bu kadarını görebildim. Oysa kutunun içinde, açılmayı bekleyen  sonsuz sayıda kutu bulunmaktadır.
Her araştırmacı en güzeli, en mükemmeli üretmek hatta araştırdığı konuya son noktayı koymak ister; bunu başaranlara da dahi denir. Ancak toplumsal sorumluluğu yerine getirmek için ne üstün insan ne de dahi olmak gerekir. Bu kitapta ben, ne mükemmeli yarattım ne de konuya son noktayı koydum. Sadece gücümün yettiği, aklımın erdiği ve zamanımın elverdiği ölçüde, anladığımı aktarmaya çalıştım.
Bir çalışmanın özgün olabilmesi için, ya yeni bir şeylerin söylenmesi ya da bakir bir alanın seçilmesi gerekir. Aksi taktirde varolanın tekrarı yeni bir çalışma sayılamayacağı gibi, entellektüel alana bir katkı da sağlamaz. Bu çekincelerimle, insan hakları konusuna, farklı bir tarzda bakmaya çalıştım ve buna “İnsan Haklarına Politik Bakış Denemesi” başlığını koydum. Bu yaklaşımın geliştirilmesi gerektiğine inanıyorum.
 Yanıtsız kalan ya da yanıtlayamadığım sorular, başka araştırmacılar tarafından yanıtlanırsa ve bu kitaptan bir-iki alıntı yapılırsa çalışmamı amacına ulaşmış sayacağım. Hele üzerinde tartışılırsa; ne mutlu bana!
                                      Ankara, Şubat 2001
 





















BÖLÜM BİR


BAZI KAVRAMLAR: EVRİM, İNSAN, DEVLET, ULUS, EMPERYELİZM

            İnsan Hakları konusunda temel kavramlardan birisi olan EVREN sözcüğü, “gök varlıklarının tümü” anlamına gelmektedir. Eş sözcüğü ise, “kainat” ve “kozmos”dur. Bu basit tanım, içinde sonsuzlukları ve sayısız bilinmezlikleri taşımaktadır. Başta oluşumu ve yaşı olmak üzere, hakkında çok az şey bilinen evren, her geçen gün biraz daha tanınmaktadır. Her bilimsel ilerleme, evrene vurulmuş küçük bir neşterdir. Bu neşterler, evrenin büyüklüğü ve sonsuzluğu karşısında, kuyu kazmada kullanılan iğneden bile daha az etkilidir.  Bilimsel gelişmeler sayesinde, kuramsal düzeyde bile olsa, evrenin yaşının milyarlarca yıl olduğu ya da sonsuzluğu tartışılmaktadır.

 

Evrim


            Evrenin sonsuzluğu içinde, bir nokta kadar yer kaplayan dünya, evrenin çocuğu, torunu değil, bilinmeyen alt soyunun bir parçasıdır. İnsanoğlu, karnını deşerek, sularının derinliklerine dalarak, atmosferinde uçarak, uydusu olan aya ulaşarak, dünyayı daha yakından tanımaya başladı. Henüz kesin olmasa da dünyanın evrenden doğuş yaşı 4,5 milyar yıl olarak tahmin edilmektedir.
            İnsanoğlunun bildiği, dünyanın güneş etrafında ya da kendi etrafında dönüşüne göre belirlenen zaman ile, dünyanın yaşı ölçüldüğünde bu sürenin, insanın kavrama gücünün çok ötesinde olduğunu tahmin etmek zor değildir.  Milyarlarla ölçülen yılları duyumsayabilmek oldukça zor olacak ama yine de şöyle bir deney yapmakta fayda vardır: Sessiz ve karanlık bir ortamda sadece sonsuzluğu düşünmeye çalışmalı ya da bulutsuz bir günde, yine sadece sonsuzluğu düşünerek gökyüzüne bakmalı ve miyarlarca değil, binde biri olan milyonlarca yılı kafasında canlandırmaya çalışmalıdır.
            En yakın güneş sistemine (yıldıza) olan uzaklığın  ışık yılı (ışığın saniyedeki hızı 300.000 km. bir yılda kat ettiği mesafe ise ışık yılı)  ile ölçüldüğü evrende, biraz daha gerçekçi olalım ve insan oğlunun henüz güneş sisteminin bir parçasına bile ulaşamadığı günümüzde, evren yerine, daha somut bir gerçeğe, dünyamıza dönelim.
            Evrende varlığı tartışılan  zamanı bir kenara bırakıp dünyanın, kendi ve güneş çevresindeki dönüşüne bakalım. Yapılan hesaplara göre dünya, güneş etrafında 4,5  milyar kez, kendi ekseni etrafından ise 4,5 milyar x 365 kez dönmüş ve aynı hızla dönüşünü sürdürmektedir. Başta ateş topu olan dünyanın soğuyup toprak, hava, su durumuna gelmesi 4 milyar yıllık bir zamanı gerektirmiştir. Suda ve denizdeki ilk canlıların, bundan 340 milyon yıl önce yaşamaya başladığı, bir başka anlatımla, dünyanın yaklaşık 4 milyar yıllık bir zamanı cansız olarak geçirdiği belirlenmiştir. Sudaki ilk canlının balık şekline evrimleşmesi 30 milyon yıllık bir zamanı almıştır. Bu canlıların sudan karaya çıkması da bir 10 milyon yıl almıştır.  Karaya çıkan canlıdan (amfibiler) maymuna doğru değişim 270 milyon gibi, insanın rakamlar dışında ölçemeyeceği bir zamanı gerektirmiştir. İnsana benzeyen maymunun bugünkü insana dönüşmesi dünyanın 29 milyon kez güneş etrafında dönmesinden sonra  gerçekleşmiştir. 29 milyon yıl dört ayak üzerinde emekleyen insanın, iki ayağı üzerine dikilmesi de 1 milyon yıl gibi uzun bir süreyi gerektirmiştir.[1]
Bir milyon yılda yürümeyi beceren insanoğlu, son yıllarda, bilimsel alanda koşmaya başlamıştır. Bilimsel ilerlemedeki bu ivme, yerküre hakkında bize veriler sunarken, evrim konusunda kuşkular yaratmaktadır. Çünkü sıradan bir beyin için, bilimsel alandaki hızlı ilerleme ile evrim sürecindeki gözle görülmeyen değişim arasında bağ kurmak hiç kolay olmamaktadır.
            Elbette, doğanın ve canlıların evrimi tekdüze bir seyir izlemezler. Bu süreçte mutasyon denen ani ve hızlı değişiklikler de  vardır. Doğa, her canlıya aynı  ve eşit olanakları sağlamamıştır; bir kısım canlılar insanlaşırken, yapı olarak en büyük canlı olan dinozorlar gibi, bir kısmı da  yok olmuşlardır.
            Evrim sürecini kavrayabilmek için verilen  rakamları ve bu rakamların anlamını iyi kavramak gerekir. Bugün, tarih bilimi sayesinde ancak 10-15 bin yıl kadar geriye gidilebildiği düşünülünce, insanın evrim sürecini anlamak hem çok zor hem de çok kolaylaşmaktadır. Kolaydır, çünkü 5-10 bin yıl önce insanın neler yarattığının kalıntıları ortada görülmektedir. Zordur, çünkü ondan önceki insanlık izleri silinmiştir ya da tarih bilimi henüz önceki dönemleri okuyamamaktadır. İnsan Nasıl İnsan Oldu kitabında belirtildiği gibi, “yerküre üst üste binmiş kabuklardan oluşmaktadır. Yerküre katmanları kitap sayfaları gibidir” [2] ve şu anda bu sayfalardan en üstte olan kısmı okunabilmektedir.  Bilimin günümüzdeki gelişimi ile, en üst sayfadaki dağlar ve okyanuslar bile tam olarak  okunabilmiş değildir. Bilim bu sayfaları teker teker açacak ve her sayfadaki yazılanlar çözüldüğünde yerküre, evren ve evrim süreci daha iyi anlaşılacaktır.
            Evrim süreci anlaşılmadığı sürece, ne doğayı ne toplumu ne de insanı kavramak mümkündür. Çünkü evrim kavramı; insanı, toplumu ve onların oluşturduğu düzeni, kavramanın temel anahtarlarından birisidir.

 

İnsan


            Kitabın  konusu bir bakıma, insanın ve toplumun evrimsel sürecidir.  Doğadaki tüm canlılar, hücresel yapı, beslenme, solunum, boşaltım, büyüme, üreme, hareket gibi ortak özelliklere sahiptirler.  Diğer canlılardan farklı ve canlılara ek olarak insan, düşünme yeteneğine sahiptir. Düşünme eylemi, insanın, canlı olmaktan kaynaklanan gereksinmelerinin  karşılanması sürecinin bir sonucudur. “İnsanlar kendi geçim araçlarını üretmeye başlar başlamaz, kendilerini hayvanlardan ayırdetmeye başlıyorlar, bu, onların fiziksel örgütlenişlerinin bir ileri adımıdır. İnsanlar, kendi geçim araçlarını üretirken, dolaylı olarak, kendi maddi yaşamlarını da üretirler”[3]
            Doğadaki tüm canlılar, yaşamak için sadece kendi organlarını (pençe, ağız, boynuz, kuyruk vs.) kullanırken, diğerlerinden farklı olarak insan, kendi organlarının yanı sıra, bir başka maddeyi kendi organına yardımcı olarak kullanmaktadır. Kullanılan bu yardımcı maddeye alet denilmektedir. İnsanın insanlaşma yani düşünme süreci, işte bu ek organın, aletin yapımı ile başlamıştır Aletin yapımı, daha üstün bir maddeyi, insan beyninin evrimini beklemiştir. İnsanı insan yapan, diğer canlılardan farklı kılan, alet üretme olanağı sağlayan ve diğer maddelerden farklı olan bu madde, düşünme yeteneğine sahip olan beyindir.
 Başlangıçta sürüler halinde yaşayan insan, aleti keşfedinceye kadar, diğer canlılar gibi sadece kendi organları ile bitkileri toplayarak  besin gereksinmesini karşılamıştır. Bitki köklerinden ve ağaçlardaki meyvelerden yararlanabilmek için ilk aletlere; sivri uçlu kazık ve uzun sırıklara gereksinme duymuştur. Doğadan ham olarak elde edilen ilk aletler, meyve ve bitki toplamak için kullanılmıştır. Yerdeki taşın meyve düşürmek ya da saldıran bir hayvanı kovalamak için kullanılması da, o taşı alet konumuna yükseltmiştir. Zamanla bu da yetersiz kalınca daha yetkin aletlere gereksinme duyulmuştur.
  Elde gelişen her beceri beyine yansımış ve beyinde değişikliklere neden olmuştur.  Aletsiz kendi gereksinmelerini bile karşılamaktan aciz olan insan, icat ettiği ya da keşfettiği aletler sayesinde önce kendi gereksinimini karşılamış daha sonra da gereksinmesinden fazlasını üretme olanağına kavuşmuştur.
            Sürü halinde yaşayan insanlar üretim sayesinde, daha türdeş gruplara ayrılmaya başlamıştır. İlk bölünmeler doğal olarak, kan bağına bağlı, içgüdüsel bölünmeler olmuştur. Aynı atadan türeyen insanların, kan bağına göre olan ilk örgütlenmesi kabile (klan, boy) olarak adlandırılmıştır. Birden çok kabilenin birleşmesi ile aşiretler meydana gelmiştir. Kan bağına dayalı bu tür topluluklarda, başlangıçta yaşa ve deneyime, daha sonra da yetenek ve cesarete dayalı, doğal hiyararşik  bir yapılanma vardır. Toplumun tüm bireyleri, yeteneği doğrultusunda, kendi üzerine düşen görevleri yapmakla yükümlüdür.
İlk iş bölümü avcılık ve toplayıcılık arasında oluşmuştur.  Bu işbölümü toplumsal olduğu kadar, aynı  zamanda, cinsel bir işbölümüdür. Meyve, sebze, kök gibi bitkisel gıdaların toplanması kadınlar tarafından yapılırken, daha çok hareket ve güç gerektiren avcılık erkekler tarafından yapılmaktadır. Ancak toplanan bitkiler ve avlanan hayvanlar ortak bir alanda toplanmakta ve eşit olarak paylaşılmaktadır. Aksi bir durum, kabile ve aşiret üyelerinin aç kalması ile sonuçlanmaktadır. Çünkü insanlar henüz kendi gereksinmelerini karşılayacak üretim düzeyinden çok uzaktadırlar.
O dönemin ilkel üretim araçlarındaki gelişmeler, aynı zamanda üretimin de artmasını sağlamıştır. Başlangıçta kendi gereksinmelerini bile karşılayamayan insanlar, bir süre sonra, gereksinmelerinden fazlasını üretmeye başlamışlardır. Fazla üretim, üretilenlerin saklanması için gerekli kap-kacak üretiminin yolunu açmıştır. Üretimin artması, bir yandan teknik gelişimi sağlarken diğer yandan da üretmeden yaşamanın toplumsal koşullarını yaratmıştır.  
İlk besin bulma araçlarından olan avcılık, hareketli bir uğraştır. Avcılar, avını yakalamak ya da vurmak için hayvanları takip etmek zorundadırlar. Bu nedenle sık sık komşu kabilelerin av sahalarına girilmekte ve sınırları ihlal edilmektedir. Av sırasında komşu kabilelerin avcıları ile karşılaşılmakta ve yakalanan av hayvanları için kabileler arası çatışmalar kaçınılmaz olmaktadır. Çizilen sınırlar mülkiyetin ilk göstergesi, mülkiyet de savaşlara neden olmaktadır. Kan bağına dayalı topluluklarda ortak olan mülkiyet, kabileler arası ve ileride sınıflar arası savaşların ana nedeni olarak varlığını hep koruyacaktır.
 

Devlet


Avcılık için gerek duyulan silahlı güç, av hayvanlarının vurulması ve kabile topraklarının korunmasının yanında, fazladan üretilen ve depolanan besinlerin korunması için de kullanılmaya başlanmıştır. Depolanan erzakları ve kabile toprağını bekleyen silahlı grup,  aynı zamanda üretim sürecinden  kopan ve üretime katılmadan yaşayan ilk insan topluluğunu oluşturmuştur. Zamanla avcılardan ayrılan bu silahlı  güç, işin gereği olarak yerleşik hayata geçmiş ve silah kullanmayı bir meslek haline getirmiştir. İnsanın üretim sürecinden kopması, önce içinden yetiştiği ve kan bağı ile bağlı olduğu toplumdan kopmasının ve giderek ona yabancılaşmasının maddi koşullarını hazırlamıştır.
Kendi kan bağı dışındakileri yabancı kabul eden ve topluluğun ortak malı olan silahları, ortak malları korumak için kullanan silahlı güçler, örgütlü bir yapıya kavuşup güç haline geldikten sonra, üretmeden yaşamaya başladıkları gibi, ortak mallara sahiplenerek  silahları kendi kanından olan ortaklarına çevirmeye başlamışlardır. Topluluk içi doğal işbölümünün dışına çıkıldığı ve gönüllülüğün yerini zorun aldığı noktada sömürü başlamıştır. Kan bağına dayalı topululuklarda egemen olan gönüllü sosyal dayanışma, yerini sömürü kavramına kaptırmıştır. Sömürü kavramı toplumlarda, sömüren-sömürülen, üreten-üretmeyen, üreterek tüketen-üretmeden tüketen, zor kullanan-zor kullanılan gibi uzlaşmaz karşıt kavramların da doğmasına neden olmuştur. Bunların sonucunda iki kavram daha ortaya çıkmıştır: Sınıf ve devlet. 
Sömürü ilişkisi, sınıf olgusunu yarattığı gibi, baskı unsurunu da içerir ve zoru sistemleştirir. İşte bu sistemleşmiş ve organize olmuş zor aygıtına  devlet denir. Sömürü, sınıf ve devlet üçlüsü arasında tarihi bir sıralama ve hiyerarşik  bir yapı yoktur ama diyalektik bir bütünlük vardır. Bunlardan birisi olmadığı taktirde diğerleri de yoktur. Başka bir anlatımla, sınıflı toplumlardan önce sömürü olmadığı için devlet de yoktur. Aynı şekilde, sınıflı toplumun sonu, devlet ve sömürünün de sonu olacaktır.
Sömürünün biçimine göre toplumlar da biçimlenmiştir. Sömürünün kaynağı, taşıdığı ve yarattığı değer nedeniyle emektir. Emek, insanda saklı olan ve metada somutlaşan, değeri yaratan, insanı diğer canlılardan ayıran ve düşünceyi belirleyen unsurdur. Diğer canlılarda var olan enerjiye emek denemez. Çünkü emeğin tek yaratıcısı insandır. Bir enerjinin ve gücün emek adını alabilmesi için, ona sadece insanda var olan, düşünme yeteneğinin eklenmesi gerekir.
İnsanlık tarihi boyunca sürdürülen mücadele, emeğe ve emeğin yarattığı ürüne sahip olma mücadelesidir. Hayvanların evcilleştirilmesi sonucu gıda, enerji, güç ve ulaşım sorununu çözen insanoğlu, insanın köleleştirilmesi ile emeği gasbetmiş ve sömürü düzenini başlatmıştır. Sınıflı toplumları birbirinden ayıran da emek ile, o emeğin yaratıcısı üzerindeki egemenlik biçimidir. Örneğin ilk sınıflı toplum olan köleci toplumda, köle üzerindeki mülkiyet, sadece emek üzerindeki mülkiyet olmayıp bizzat kölenin bedeni üzerinde mülkiyeti de  içermektedir. Köle sahibinin köle emeği üzerindeki  mülkiyeti dolaylı değil, doğrudandır. Köle ürettiği sürece yaşar, üretmediği anda yaşamı son bulur; emeği ve ürettikleri üzerinde hiçbir tasarruf yetkisi yoktur.
Feodal toplumun ezilen ve sömürülen sınıfı serf,  köleden biraz farklıdır. Serf üzerindeki hakimiyet köleye göre biraz daha yumuşatılmış ve dolaylı bir nitelik kazanmıştır. Artık feodal efendinin, köle sahibi gibi serfi “besleme” durumu yoktur. Kölenin bedeni üzerindeki mülkiyet, yerini serfin açtığı  tarım alanlarının ve oralarda üretilen tahıl, sebze gibi tarım ürünleri ile, besi hayvanların mülkiyetine bırakmıştır. Serf, ürettiklerinin büyük bir kısmını senyöre vermek ve kalan küçük bir bölümü ile de yaşamak zorundadır. Üretmediği ve senyörün payını vermediği sürece yaşama şansı yoktur. Köle, ürettikleri ve kendi bedeni üzerinde hiçbir tasarruf hakkına sahip değilken, köleden farklı olarak, senyörün serfin bedeni üzerindeki tasarruf ve mülkiyet hakkı sınırlanmış ve serf kendine düşen ürün ile bedeni üzerinde tasarruf hakkına sahip olmuştur.
Köleyi yönetmek ve çalıştırmak için kullanılan kırbaç ve diğer açık zor araçları, feodal toplumda yerini,  din gibi ideolojik araçlara bırakmaya başlamıştır. Sömürü artık çirkin yüzünü gizleme gereği duymakta ve bu işi papazlara ve hocalara bırakmaktadır. Üretimin gelişmesi ve yoğunlaşması sayesinde, yeni bir üretici  zanaatkarlar sınıfı doğmuş ve bunlar kısa zamanda saygın bir konuma sahip olmuştur. Buralarda geleceğin makinalı üretiminin tohumları atılmıştır.
Kapitalist toplumda ise emek, kendini üreten insandan tamamen kopmuş ve pazara çıkmıştır. Artık emeğin sahibi olan işçi, kendisine ait olanı “özgürce” satma olanağına ve satamadığı zaman da açlıktan ölme özgürlüğüne sahiptir. Üretimin yetkinleşmesi sayesinde birden çok emeğin ortak ürünü olarak ortaya çıkan meta, tek tek emeklerin saflığını yitirdiği ve sahiplerinin emeklerini tanıyamadığı, üreticisine yabancı bir ürün olmuştur. Artık, emek ile emeğin ürünü olan meta, pazar da bile birbirlerini tanıyamayacak kadar, çok uzaklaşmış ve yabancılaşmıştır.
Köle ve serf gibi kendini sömüren sınıfa fiziksel bağı olmayan, işgücü üzerinde tasarruf yetkisini elinde bulunduran ve pazarda satabilen, bu ücretli kölenin kapitalist toplumundaki adı işçidir (proleter). İşçi “özgürdür”. Alıcısı bulunursa işgücünü “özgürce” satabilir. Artık işçinin de  bir “özel mülkiyeti” vardır: Emeği(!)
Nasıl bir eşitlikse, kapitalist toplumda ezen ve ezilen “eşit” olmuştur. Feodallere karşı savaşta ittifak kuran genç burjuvazi ile yoksul köylü ve yeni palazlanan işçi sınıfı, aynı zamanda, “kardeştir”. Dönemin  özgürlük, eşitlik ve kardeşlik sloganlarının yanına yeni bir kavram daha eklenmiştir; köleci toplumun kölesi, feodal toplumun serfi, kapitalist toplumun işçisi, köylüsü, kısacası üreteni, bu unvanlarının yanı sıra, yeni bir kimliğe  daha kavuştu: YURTTAŞ/İNSAN.
Buradaki yurttaş/insan kavramı, biyolojik bir varlık olmanın ötesinde hukuki ve toplumsal bir varlık olmak şeklinde bir anlam kazandı.  Biyolojik olarak insan sayılan köle ve serf toplumsal olarak yurttaş/insan sayılmıyordu. Kapitalizm, kendinden önceki sınıflı toplumlardan farklı olarak, kağıt üzerinde, bazı haklar sayarak yurttaşı/insanı ve onunla birlikte YURTTAŞ/İNSAN HAKLARINI yarattı. “…, “insan hakları” ile “yurttaş hakları” arasında hiçbir ayrımın olmadığını, hiçbir içerik farklılığının bulunmadığını göreceksiniz: Bunlar tıpatıp aynıdır. Sonuç olarak, insan ve yurttaş arasında da farklılık yoktur, yeter ki, bunlar pratik olarak, sahibi oldukları hakların doğasına ve genişliğine göre “tanımlanmış” olsunlar; ama (Fransız) Bildirgenin  konusu/hedefi özellikle budur.”[4]
 Ezilenlerin insan olarak sayılmadığı ve nitelenmediği kapitalizm öncesi sınıflı toplumlarda sosyolojik olarak insandan ve bir teknik terim olarak insan hakları kavramından söz etmek olanaksızdır. Nasıl ki, köleci toplumun ezilen ve üreten sınıfı köleye ve feodal toplumun serfine, işçi; köleci toplumda köle sahibine ve feodal toplumda senyöre, burjuva deme hakkımız yoksa, aynı şekilde her hakka, insan hakkı  diyemeyiz. Çünkü her toplumun kendine özgü kurum ve kavramları vardır. Aynı şekilde, tıpkı burjuva ve işçi kavramları gibi, insan ve insan hakları kavramı da kapitalist topluma ait kavramlardır. O nedenle bu kavramları her dönem ve her hak ihlali için kullanma yetkimiz yoktur.

Ulus


Sayılan kavramların yanı sıra, ulus ve emperyalizm  kavramları da yanlış anlamlarda yanlış dönemler için kullanılmaktadır. Bu iki kavram da tıpkı işçi, burjuva, insan ve insan hakları kavramları gibi kapitalist topluma aittir. Bunlardan ulus, kapitalizmin serbest rekabetçi dönemine, emperyalizm ise kapitalizmin tekelci aşamasına ait kavramlardır.
Kapitalizm öncesi dönemlerde de aynı etnik kökenden gelen, aynı dili konuşan, ortak kültürel geçmişe ve kültüre sahip olan, belirli bir toprak parçası üzerinde yaşayan topluluklar vardır. Ancak sayılan bu unsurlar ulus oluşumu için yeterli değildir. Feodal toplumlarda, toplulukları bir arada tutmak için kullanılan ve kültürün alt bileşeni olan din olgusu, kesinlikle ulus kavramının bir faktörü değildir. Başlangıçta kapitalizm, din konusunu kültür kavramı içine bile almamıştır. Faşist ideolojinin yücelttiği etnik köken de (ırk), kesinlikle, ulusun bileşenlerinden birisi değildir. Kapitalizm öncesi toplumlarda ilişkilerin temelini oluşturan kan bağı, kapitalist toplumda önemini yitirmiş ve yerini ekonomik bağa bırakmıştır.
Sıradan tarih kitapları bile, ulusun kapitalist döneme özgü bir olgu olduğunu açıklamaktadır. Çünkü kapitalizm öncesi tarihte, milliyetçi hareket ve ideolojilere rastlamak olanaksızdır. Ulus, ulus-devlet ve milliyetçilik kavramları, asıl olarak Fransız İhtilali ile ivme kazanmaya başlamıştır. Osmanlı İmparatorluğu ve diğer çok uluslu imparatorlukların tamamı ulusal hareketler nedeniyle dağılmıştır.
O zaman ulus nedir? Tartışmasız kabul edilen ulus tanımı J. Stalin tarafından yapılmıştır. Ulus: “Tarihsel olarak oluşmuş, kararlı bir dil, toprak ve iktisadi yaşam birliği ile, kendini kültür ortaklığı biçiminde dile getiren ruhsal biçimlenme birliğidir.” Tanımı açtığımız zaman, iktisadi yaşam birliğinin asıl olarak kapitalizm ile başladığını ve ulus olgusunun toplumsal alt yapısını oluşturduğunu görürüz. Ulusun diğer unsurları bu alt yapı üzerinde şekillenir. Kapitalist iktisadi yaşam birliğinin temeli ise pazar için meta üretimidir.
Kapitalizmin ilk aşaması, yapısına uygun olarak serbest rekabet dönemi  olarak nitelenir. Her ne kadar adı serbest rekabet ise de rekabetin bittiği, serbestliğin sona erdiği coğrafi bir sınır vardır. İşte bu sınır, ulusun, toprak öğesini oluşturur. Toprak, ulusun ve onu oluşturan yurttaşların, doğduğu, büyüdüğü, ürettiği, üretilenlerin satıldığı ve öldüğünde gömüldüğü yerdir.
Dün olduğu gibi bugün de ekonomik değişim için en önemli unsur dildir. Dil olmadan iletişim, iletişim olmadan da ticaret yapılmaz. Ulus için “kararlı bir dil” zorunlu unsurdur. Dil, toprak parçasını ve pazarı belirleyen ikinci unsurdur.
Kararlı bir dilin oluşması, başta belli bir süreci gerektirir. Bir dilin öğrenilmesinin bile insanların yıllarını  aldığı koşullarda, kararlı bir dilin şekillenmesi, yılların ötesinde, kültürel ve evrimsel bir süreci gerektirir.
Tarihin özü sınıf mücadelesi olup, geleceği aydınlattığı anlamda değerli ve önemlidir. Aksi taktirde, yaşanmış ve değiştirme şansı olmayan bir zaman diliminin hatırlanması anlamsız olduğu gibi buna tarih de denemez. Tarih, geçmişin olumsuzluklarını geride bırakıp olumlulukları geleceğe taşıdığı ölçüde anlamlıdır. Tarih aynı zamanda, üretim araçları ve deneyimleri ile toplumsal kültürün de taşıyıcısıdır. Kısacası tarih, dünü bugüne ve geleceğe aktaran toplumun belleğidir. Belleksiz insan olamayacağı gibi, tarihsiz toplum ve ulus da olamaz. Ama tarih kesinlikle geçmişin fetişleştirilmesi ve geçmişe tapınma değildir.
İnsanın tanımladığı üç temel zaman vardır: Geçmiş, şimdi ve gelecek. Geçmiş, insanın kontrolünden çıkmış ve değiştirilme olanağı ortadan kalkmıştır. O nedenle değişim talebi ve geleceği olmayan sınıflar, içinde değişim tohumları taşımadığı için geçmişe sıkı sıkıya sarılırlar ve orada kalmak isterler. Çünkü geçmişte düzen değişikliği olanaksız olduğu gibi yaşadıkları güzel günler de orada kalmıştır. O nedenle, gericiler için  geçmişte kalmak hep özlemdir.  Üretici  güçlerin gelişimini durduramayan egemen sınıflar,  gelecek yerine, geçmişin kültürünü yüceltmeyi yeğlerler. Özellikle, geleceğin önünü tıkayan geçmişin ölü kültürü, bugünün çelişkilerinin çözümsüzlüğü için, yeni bir umut olarak sunulmaya çalışılır.
Sözcük anlamı ile kültür: “Yaratılan maddi ve manevi değerler, bunları üretmede kullanılan araçlar, düşünce ve sanat yapıtları, kazanılan yetenek ve bilgi” demektir. Kültürün eş anlamlısı olan “ekin” sözcüğü,  tohum, toprak ve onu toprağa veren, sonunda ondan besin elde edilen  ve vazgeçilmesi olanaksız bir bitkiyi anlatır. Kültür de, eş anlamlısı ekin gibi vazgeçilmesi olanaksız bir değerler bütünü olup, gerçek sahibi  ve yaratıcısı toplumdur. O toplumun ortak ürünüdür; geleceğini kurduğu ve insanın gelişimi önündeki engelleri kaldırdığı ölçüde ilerici ve devrimcidir.
İnsanın konuştuğu dil, üzerinde yaşadığı toprak, ürettiği kültür ve bunların alt yapısını oluşturan ekonomik yaşam, toplumları ruhsal olarak da biçimlendirir. Ulus olmak, farklı bir bilinç, farklı bir duygu, farklı bir karaktere sahip olmak demektir.
            Bu durumda bir özet yapmak gerekirse ulus: 1- Dil, 2- Toprak, 3- Tarih, 4- Ortak kültür ve ruh, 5- İktisadi yaşam birliğidir. Bunlardan birisinin eksikliği, o toplumun ulus olma özelliğini ortadan kaldırır. Örneğin aynı dili konuşmak, aynı ulustan olmak için yeterli değildir. Ortak dil, ancak ortak bir kökeni ifade edebilir ama aynı ulustan olmayı ifade etmez. Benzer şekilde, aynı toprak üzerinde yan yana yaşamak da ulus olmak için yeterli değildir. Diğer yandan kültür ve tarih ayrımı, dil ve toprağa göre daha esnek kavramlar olmasına rağmen, her zaman ayırt edici bir karaktere sahip  olmuştur.
            Kapitalizmin serbest rekabetçi döneminde pazar kaygısı ile çizilen sınırlar ve örülen duvarlar, kapitalizmin tekelci aşamasında (emperyalizm) meta ihracının yerini alan sermaye ihracının gücü ile yıkılmış ve bugünkü sınır tanımaz karaktere ulaşmıştır.  Kapitalizmin ezilen sınıfı olan proletarya, tıpkı sermaye gibi sınırları aşarak kapitalizmin “kardeşlik” sloganını gerçekleştirmiş ve enternasyonal bir kimlik kazanmıştır. Emperyalizm aşamasında sermaye vatansız, işçi sınıfı ise enternasyonaldir.
            Ulus, burjuvazinin en çok sevdiği topluluk kavramlarının başında gelir. Çünkü ulus burjuvazinin hiç sevmediği; sınıf, ezen-ezilen, sömüren-sömürülen gibi karşıtlık taşıyan kavramların üzerini örten üst bir kavramdır. Toplumun ezilen, sömürülen sınıflarının sistemi içselleştirmesi için, iyi bir ideolojik malzeme sağlar. Gerektiğinde sınıflar arası çelişkilerin yumuşatılması ve yönünün değiştirilmesi işlevini görür. Daha da önemlisi, sömürünün kalkanı ve sınıf bilinci olmayan insanların gözünü perdeleyen bir örtüdür. Bazen de şovenizmle beslenip faşizmin en vazgeçilmez malzemesi olur.
            Ortak iktisadi yaşam ve duygu birliği güçlü olan uluslar, feodalizmden kapitalizme geçiş sürecinde kendi ulusal devletlerini kurmuşlardır. Sınıflı toplumla birlikte ortaya çıkan ve egemen sınıfın baskı ve zor aygıtı olan devlet, kapitalist toplumla birlikte, ulus devletler şeklinde örgütlenmeye başlamıştır. Çoğu kez kıtasal imparatorluklar içinde şekillenen uluslar, bu büyük impraratorlukları parçalayarak kendi ulusal devletlerini kurmuşlardır. Kapitalizmin tutuşturduğu milliyetçilik ateşi, koca imparatorlukları yakmış ve onların külleri üzerinde  yüzlerce ulusal devlet yaratarak dünyanın siyasi  haritasını yeniden çizmiştir.  Bu dönemde, her güçlü ulus, kendi kaderini tayin edip, bağımlı olduğu toplumlardan ayrılarak diğer uluslarla eşit ve onlardan bağımsız olan ulusal devletini kurmuştur.
            Ancak buradan her ulusun kendi kaderini tayin ederek; bağımsız, diğer uluslarla eşit ve kendi devletini kurduğu sonucu çıkarılmamalıdır. Çünkü, ancak güçlü uluslar bağımsız devlet kurma şansını yakalayabilmiştir.  Bunu başaramayan uluslar ise, güçlü ulusların egemenliği altında, bağımsız devlet kimliği yerine “azınlık” kimliği ile yetinmek zorunda kalmıştır. Tıpkı sınıf olgusunda olduğu gibi ulus konusunda da ezen ve ezilen çelişkisi ortaya çıkmıştır. Çoğu kez ezen uluslar, azınlık ulusları asimilasyon (eritme) politikaları ile yok etmeye çalışmışlardır. Ulusun yukarıda sayılan unsurlarından (dil, kültür, tarih)  biri ya da bir kaçını yok etme yolunu seçmişler ve bazen de başarılı olmuşlardır. Başaramadıkları noktada ise, zorunlu  göçler ve soykırım gündeme gelmiş, ortak iktisadi yaşam birliği dağılmıştır. Bazı küçük ulusların dili yasaklanarak ortak duyguları, bazılarının da kültürü yok edilmiştir.  Hangi unsura saldırılırsa saldırılsın sonuçta, ulusal özellikler köreltilmiş ya da ayrı bir devlet kurma hakkı engellenmiştir.  İşte, ulusal devlet kurmayı başaramayan ve güçlü ulusların gölgesinde yok edilmeye çalışılan  uluslara, “azınlık ulus”, “ulusal azınlıklar” ya da kısaca “azınlıklar” denilmektedir. Ulusal azınlık, öldürülmeyen  ama ayağa kalkmasına da izin verilmeyen ulus demektir. Ulusal azınlıkların “ulusal” yönü unutulmuş ve sadece “azınlık” yanı öne çıkarılmıştır. Bunların azınlık  kimliklerinin tanınması bile büyük mücadeleler sonucu gerçekleşmiştir.
18.-19. yüzyıl, büyük imparatorlukların parçalanmasına ve ulusal devletlerin kurulmasına tanık oldu. Dünya haritası yeniden çizildi. Güçlü olan uluslar, değişik biçimlerde, kendi siyasi kaderlerini tayin ederek sınır taşlarını dikip kendi topraklarını belirlediler. Taşlar yerine oturup düzenler kurulduktan sonra, bırakalım ulusların kendi kaderini tayin hakkını, sınır taşlarına dokunmak bile yasak hale geldi ve mayın icat edildi. Ulusların kendi kaderini tayin hakkı yerini statükonun ve sınırların korunmasına bıraktı.
            20. yüz yılda, sosyalist devrimler çağının başlaması ile birlikte, bu kez ulusal sorun ve kendi kaderini tayin hakkı sosyalistler tarafından tartışılmaya ve çözüm aranmaya başlandı.  Sosyalistler ulusal sorunda iki temel ilke kabul ettiler: Birincisi ulusların eşitliği, ikincisi de ulusların kendi kaderini tayin etmesi, yani; ezilen ulusun ezen ulustan ayrılıp bağımsız devletini kurabilmesidir. Ulusal sorunun  sosyalist tanımı ve çözümüne karşılık burjuvazi ulusal sorunda yeni bir “çözüm” yarattı: “Ulusal kültürel özerklik”. Şöyle ifade edildi: “Aynı devletin çatısı altında yaşayan farklı ulusların mensuplarına kendi kültürlerini, gelenek ve göreneklerini yaşatıp sürdürebilmeleri için”, ama yalnızca bununla sınırlı olarak ulusal esaslara dayalı bir özgürlük tanınmasını savunur. “Her ulus, kültür alanında doğal bir özerkliğe ve özgürlüğe sahip olmalıdır. Bunu “kendi okullarını açmalı, kendi eğitim sistemini kendisi düzenlemelidir” şeklinde somutlar. “Böyle bir formül, ezilen sınıfları, uluslara göre bölme sonucunu doğurur.” [5]
            Zorunlu durumlarda egemenler tarafından, “çok yerine az vermek” amacıyla “kültür”  kavramı sık sık kullanılır. Çünkü kültür kavramı, içinde maddi değer taşımayan, mide ve ceplerden çok ruhlara hitap eden, ilerici hareket ve kavramların yerine gerici kavramları koyma olanağı sağlayan, somut tanımı olmayan bir kavramdır. İleride, emperyalizm ve insan hakları konusu incelenirken yeniden kültür kavramı ile karşılaşacağımız için kısaca değinildi.

 

 

 

Emperyalizm


            Daha önce belirttiğimiz gibi, yanlış kullanılan ya da kullanılmaya çalışılan bir başka kavram da emperyalizmdir. Emperyalizm kavramı, günümüzde İH konusunun tartışıldığı önemli bir zemin olduğu için ayrıca üzerinde durmayı gerektirmiştir.
Tıpkı ulus kavramı gibi, emperyalizm kavramı da asıl olarak kapitalist topluma ait, özünde ekonomik, siyasi ve toplumsal bir kavramdır. Geçmişte ilhak anlamında kullanılsa da, asıl tanımı Lenin tarafından 20. yüzyılın başlarında yapılmıştır. Lenin’in kitabına isim olarak kullandığı tanım ile: “Emperyalizm, kapitalizmin son aşamasıdır”. Emperyalizm, kapitalist serbest rekabetin bittiği 19. yüzyılın sonu ile sermayenin yoğunlaştığı 20. yüzyılın başlarında, şekillenmiştir. Lenin, “emperyalizm üzerine şu beş temel özelliği kapsayan bir tanım verilebilir:” deyip iki nokta üst üste koyduktan sonra;
1-    “ Üretim ve sermayenin, iktisadi yaşamda kesin bir rol oynayan tekellere yol açacak kadar yüksek bir gelişme derecesine ulaşan yoğunlaşması;
2-    Banka sermayesi ve sınai sermayenin kaynaşması ve bu “mali sermaye” temelinde bir mali oligarşinin oluşması;
3-    Sermaye ihracının, emtia ihracının tersine, özel bir önem kazanması;
4-    Dünyayı kendi aralarında paylaşan uluslararası tekelci kapitalist birliklerin kurulması;
5-    Dünya topraklarının en büyük kapitalist devletler arasındaki paylaşımının tamamlanması.
Buna göre emperyalizm, tekellerin ve mali sermayenin egemenliğinin kendini gösterdiği, sermaye ihracının birinci derecede bir önem kazandığı, dünyanın uluslararası tröstler arasında paylaşılmasının başladığı ve tüm dünya topraklarının en büyük kapitalist ülkeler arasındaki paylaşımının tamamlandığı bir gelişme aşamasına erişen kapitalizmdir.”[6]
Emperyalizm bu tanımından bir şey kaybetmeden daha da doğrulanarak günümüze ulaştı. Sürekli olarak isim değiştirme çabasına girdi ama hiçbir zaman özünü ve yapısını değiştirmedi. Zaman zaman sayılan unsurlardan birisi önem kazandı ama hiçbir zaman diğer unsurları yok etmedi, gerektiğinde küçük biçim değişiklikleri yaptı. Ekonomik yönünü vurgulayan tanımlarının yanında, emperyalizmi tanımlayıcı başka belirlemeler de yapıldı.
“Emperyalizm olgusu olduğu gibi süregelmektedir; ancak çözümleme aracı olarak emperyalizm kavramı ortadan kalkmakta ve yerini “küreselleşme”  kavramına bırakmaktadır.”…” Göreceğiz ki, bu düşünürlerin (Luksemburg, Hilferding. Bukarin, Lenin ve izleyicileri) araştırma alanı, dünya kapitalizminin bünyesinde yer alan ticaret ilişkilerini, sermaye hareketlerini, finans sistemlerini ve bunların politik sonuçlarını kapsamaktadır.[7]  
Kapitalizmin dönemsel ekonomik bunalımları, emperyalizm aşamasında sürekli bunalımlara dönüşmüş ve yapısal bir karakter kazanmıştır. Ekonomik alandaki bu bunalım doğrudan siyasi alana yansımış ve sosyalist devrimler çağını başlatmıştır. Artık “emperyalizm, can çekişen kapitalizm” olup yeni dönemler açma olanağını yitirmiştir. Bir başka deyişle, emperyalizm kapitalizmin son aşaması, son durağıdır. Kapitalist emperyalizm, burjuvazinin devrimci barutunun bittiği noktada başladığı için, geleceği  yaratma şansını da yitirmiştir.
Başlangıçta, sömürgecilikle eş anlamlı kullanılan emperyalizm zamanla bu anlamını yitirmeye başlamıştır. Çünkü, 1. ve 2. Paylaşım Savaşlarından sonra, emperyalizmin açık işgal yönteminden vazgeçilmiş,  onun yerine “gizli işgal” yöntemleri geliştirilmiştir. Çünkü emperyalist orduların açık işgali altındaki uluslar, anti emperyalist kurtuluş hareketlerini başlatmışlar ve bu savaşlar o ulusların bağımsızlıkları ile sonuçlanmıştır. Bağımsızlık savaşları, ekonomik olduğu kadar siyasi olarak da emperyalizmden kopuşu sağlamış ve kapitalist olmayan arayışlara yol açmıştır. Anti-emperyalist  bağımsızlık hareketlerinin ve sosyalizme gidişin önünü kesmek için bulunan yöntem, emperyalizme bağımlı, işbirlikçi sınıfların yaratılmasıdır. Sömürge ve yarı sömürge ulusların ezilen halkları, karşılarında eli silahlı emperyalist işgalci ordular yerine, kendi uluslarından işbirlikçilerini görmeye başlayınca işgalci “düşman” kavramı anlam değiştirmiştir.
80-100 yıl önce yapılan emperyalizm tanımından bu yana her alanda önemli gelişmeler olmuştur. İlk olarak sermaye hareketi, özellikle bilgisayar teknolojisin gelişimi ile birlikte ışık hızına ulaştı. İkinci olarak aynı teknolojik gelişim sınırları yok etmiş ve sermayenin  en uç noktalara kadar ulaşmasını sağlayarak feodal ilişkilerin tamamını tasfiye etmiştir. Üçüncüsü, emperyalizmin alternatifi reel sosyalizm yıkılmış ve sermaye önündeki engeller, geçici de olsa, ortadan kalkmıştır. Açık işgaller yeniden gündeme gelmiş ve kullanılmaya başlamıştır. Dördüncüsü, sermaye yoğunlaşması ile tekelleşme kendi önünü tıkayan bir noktaya ulaştı ve “yükte hafif pahada ağır” teknoloji ürünlerinin (meta) ihracı yeniden önem kazandı. Sermaye ihracında sanayi yatırımlarının yerini rakamlar, değerli kağıt, para aldı ve dolaysıyla mali sermayenin “mali” boyutu öne çıktı. Beşincisi, bazı uluslararası tekellerin gücü, ulus devletlerin gücünün çok üzerine çıktı ve siyasi alanda da onlardan daha etkin duruma geldi. Altıncısı, tekelleşme, şirketler düzeyini aşıp devletler boyutuna ulaştı ve Birleşmiş Milletler teşkilatı, Avrupa Birliği gibi ulus devletlerin gücünü azaltarak dünyaya yön veren uluslarüstü kuruluşlar yarattı.
“Yine de günümüzde niteliksel bakımdan yeni sayılması gereken bazı dönüşümler vardır. Bunları üç grupta toplayabiliriz. Birinci yenilik, bazı kuruluş ve örgütlenmelerin (IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü, OECD, G7 Toplantıları ve Birleşmiş Milletler Sistemi’nin bazı öğelerinin) kapitalist dünya sisteminin tümünü kapsayacak üst yapılanma biçiminde roller üstlenmiş olmasıdır.... İkinci yenilik, üçüncü dünya ülkeleri üzerinde icra edilen etkilerin yönüne ilişkindir. Ana hedef, ulusal ekonomileri devletsizleştirmek ve küreselleştirmek olmuştur..... Üçüncü yenilik, Sermaye hareketlerindeki hızlı gelişme ve serbestleşme ise, sadece metropol sermayesi için değil, çevre ülkelerin burjuvazileri için de yeni olanaklar getirmektedir. Özellikle kısa vadeli ve spekülatif sermaye hareketlerinin olağanüstü boyutlarda arttığı bu dönemde, çevre ile metropol arasındaki emek hareketleri (19. yüzyılın aksine) giderek engellenmektedir. Sermayenin bu koşullarda uluslararasılaşması ile emeğin ulusal ekonomilerin sınırları içinde “tutsak” kılınması, ekonomik, politik ve ideolojik sonuçlar getirir.”[8]

             




BÖLÜM İKİ


İNSAN, DEVLET, İNSAN HAKLARI KURULUŞLARI

 

Hukuk ve Yasalar


            Hukuk; ekonomik, sosyal, siyasal ilişkilerin sınıf temeli üzerinde kural ve yaptırımlara bağlanmasıdır. Anayasa, yasa, kanun hükmünde kararname, tüzük, yönetmelik gibi yazılı ve gelenek-görenek, adet gibi yazılı olmayan kurallarla ifade edilen hukuk,  genel olarak, insanı, malı ve düzeni  korur. Bir düzenin demokratikliğinin ölçülerinden birisi de bu üç unsurdan hangisinin sistemin merkezine oturtulduğudur.  Kişilere ya da yetkililere sorulduğunda, ahlaki olarak, kuşkusuz insanın merkezde olması gerektiği ileri sürülecektir. Ancak bu konudaki gerçek göstergeler, yasal düzenlemeler ve uygulamalardır. Anayasalar ve yasalar, mevcut durumun yanında, zaman zaman olması gerekeni de gösterir.
            Yaşam, sürekli dinamik ve değişken bir karaktere sahip olduğu için, daha yavaş değişen ya da Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan bu yana değişmeyen bazı yasal düzenlemeleri ele alalım ve üç unsurdan hangisinin merkeze oturtulduğuna bakalım. 70-80 yıl önce yapılan yasal düzenlemelerin, hiçbir değişiklik yapılmadan günümüze kadar varlığını koruması ya da değişiklik önünde ayak diretmesi, sistemin değerlendirilmesi açısından önemlidir.
            Varolan kurum ve yasalara baktığımızda önceliğin, düzeni (sistemi) korumaya yönelik olduğunu, ikinci sırada mal ve son sırada da insanın olduğunu görürüz. Bu belirlemeyi yapmak için, derin ve bilimsel bir araştırmaya gerek  yoktur.
            Devleti koruyan kurumlara kısaca göz atacak olursak, bunların en örgütlü kurumlar olduğunu ve bütçenin büyük bir kısmının bunlara ayrıldığını görürüz. Devleti koruyan asker ve polis,  son model teçhizat ve  silahlarla  donatılırken insanın sağlığını korumaya yönelik hastanelerin durumu ortadadır. Yine bu kurumlara personel yetiştiren okullar ile diğer eğitim ve öğretim kurumları karşılaştırıldığında aradaki uçurum  hemen göze çarpmaktadır. Hatta bunların kıyaslanması bile olanaksızdır.
            Devleti korumak için oluşturulan diğer önemli bir kurum da Devlet Güvenlik Mahkemeleri ve Sıkıyönetim Mahkemeleridir. Anayasanın 142. maddesi gereğince, birinci derece mahkemeler yasa ile kurulur. Devletin güvenliğinden sorumlu, birinci derece mahkeme olan Devlet Güvenlik Mahkemeleri ise doğrudan Anayasanın 143. maddesi ile kurulmuştur. Sadece kuruluşu değil, amacı, personeli, yargıçların ve savcıların görev süreleri gibi yasa ile düzenlenmesi gerekli ve yeterli olan konuların tamamı  Anayasanın 143. maddesinde düzenlenmiştir. Dünyada benzerine pek rastlanmayan, Sıkıyönetim Yasası, Olağanüstü Hal Yasası (OHAL), Terörle Mücadele Yasası (TMY) gibi özel düzenlemeler de devleti güvence altına almak için hazırlanmıştır.
            İtalya’dan faşizm döneminde alınan ceza yasasının düşünceyi suç sayan maddeleri, devleti korumak adına daha da ağırlaştırılarak varlığını korumaktadır. Terörle Mücadele Yasasının 8., Türk Ceza Yasasının 159. ve 312. maddelerine iktidar partileri dahil hiç kimse dokunamamaktadır. Anayasa değişikliklerinin sık sık gündeme geldiği bir ortamda, bu maddelere, devletin güvenliği gerekçesi ile dokunulamamaktadır. TMY’nin 6. ve 15. maddeleri, devlet adına işkence yapanları, yargısız infazları gerçekleştirenleri korumaktadır. 6.m. bu suçları işleyenler  hakkında haber yasağı getirirken 15.m ile bunların savunulması için, ücretleri tarife dışı ödenmek koşulu ile 3 avukatla savunmaları güvence altına alınmaktadır. İşkence gibi insanlık suçu işleyen bu görevliler, yasal olarak korunduğu gibi ekonomik ve siyasi olarak da desteklenmektedirler. Bürokrasi ve siyaset içinde önleri açılarak vali, emniyet müdürü, milletvekili hatta bakan olma olanakları sağlanmaktadır.
            Diğer yandan, sıradan olaylarda ceza bile verilmeyen; duvara yazı yazmak, afiş-pankart asmak, bildiri dağıtmak gibi eylemler, siyasi nitelik taşıdığı taktirde, 4,5 ile 15 yıl arasında en ağır şekilde cezalandırılmaktadırlar. 200.000 polis, 700.000 asker ve MİT, Emniyet, Jandarma, Genelkurmay ve Dışişleri Bakanlığı gibi beş önemli kurumda çok sayıda istihbarat elemanına sahip  devlet, bu devleti yıkmak için iki kişiyi yeterli görmekte ve bunlara 15-22.5 yıl arası cezalar vermektedir. Bırakın ellerine  silah almayı, hayatlarında gerçek silah görmedikleri halde şahıslar, silahlı örgüt üyesi oldukları gerekçesi ile TCK 168. maddesinden cezalandırılmaktadırlar.
            Devlet vatandaşlarının en insani ve temel gereksinmeleri olan; okul, su, hastane, yol, köprü için para bulamayıp “kendi okulunu kendi yap” gibi kampanyalar düzenlerken, devleti korumak için hemen hemen her ilde, özel tip cezaevleri yapmaktadır.
            Anayasanın 10. maddesi eşitliği: “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınmaz. Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadır. “ şeklinde tanımlarken, başta siyasi olmak üzere, dini, etnik ayrılıkları kurumlaştırmakta ve devleti korumak adına, bu konuda imzalanmış uluslararası anlaşmalar dahil, sıradan demokratik kurallar bile yok sayılmakta ya da unutulmaktadır. Devlete karşı işlenen suçlardan hüküm giyenlerin infaz sistemi de adli suçlulara göre oldukça farklılık göstermektedir.
Başta devrimciler, yurtseverler, aydınlar olmak üzere, hak arayan işçi, örgütlenmek isteyen kamu emekçisi, harçları protesto eden öğrenci, siyasi davalara giren avukat, işkenceyi rapor eden doktor, karşılığını alamadığı için ürününü yollara döken köylü, işsiz gezen genç, devlet için potansiyel tehlike olarak görülmekte ve bunların muhalefet yapmasının önü tamamen tıkanmaktadır.
Hukuk, sistemden sonra, bu düzeni karakterize eden ve ona niteliğini veren taşınır (menkul) ve taşınmaz (gayrimenkul) “malı” korumaktadır. Anayasa ve yasalar mala karşı işlenen suçları “yüz kızartıcı suç” sayarken, insana ve düzene karşı işlenen suçları yüz kızartıcı suç saymamaktadır. Fiziki ve biyolojik hiçbir anlamı olmayan yüz kızartıcı suç kavramı, hukuki sonuçları yönünden en ağır suçlardan biri olup sadece ceza alan şahsı değil, neredeyse yedi göbek alt soyunu etkilemektedir. Yüz kızartıcı suçtan hüküm giyenler, hangi yetenekte olursa  olsun, yaşamları boyunca kesinlikle kamu hizmetlerinde görev alamayacakları gibi, affa uğrasa  bile hiçbir siyasi etkinliğe de katılamazlar.
Anayasanın milletvekili seçilme koşullarını düzenleyen 76. maddesi ile 3682 sayılı Adli Sicil Yasasının 8/b maddesi “Zimmet, ihtilas, irtikap, rüşvet, hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik, inancı kötüye kullanmak, dolanlı iflas gibi yüz kızartıcı suçlar,“ yani mala ve paraya karşı suçlar, yüz kızartıcı suç sayılırken cinayet ve tecavüz gibi insanın canına ve beden bütünlüğüne yönelik suçlar yüz kızartıcı suç sayılmamaktadır. Açıkça görüldüğü gibi, mala karşı suçlar yüz kızartırken, insana karşı işlenen en aşağılık suçlar bile yüz kızartıcı suç sayılmamaktadır. (Suçlar  renksizdir!)
Düzenin insana verdiği değeri daha net ortaya koymak için bir örnek daha verelim. TCK 456/3 maddesi, insanın organlarından (uzuv, duyu) birisini tamamen işlevsiz duruma getirme suçunu aynen şöyle düzenlemektedir: “Eylem, kesin ya da olan biçimde iyileşmeyecek ölçüde  akıl ya da beden hastalıklarından birini yahut duyumlardan ya da el yahut ayaklardan birinin ya da söylemek gücünü yahut çocuk yapmak yeteneğinin kaybolmasını  gerektirmiş  yahut yüzün sürekli değişikliğini ya da gebe bir kadına karşı yapılıp da çocuğun düşmesini sonuçlandırmış ise ceza beş yıldan on seneye kadar ağır hapistir.”  
Doğrudan insanı hedef alan ve bir uzvunun (organının) yok olması ile sonuçlanan bir suç için 5 yıl ağır hapis cezası ön görülürken, mala ve paraya yönelik suçları düzenleyen (gasp) TCK 499. maddeye bakarsak: “Her kim, para ya da eşya ya da hukukça önemli olan bir senet almak için bir kimseyi özgürlüğünden yoksun kılar  yahut  dağa  ya da ıssız bir yere bırakırsa, amacına erişmemiş ise on beş yıldan yirmi yıla kadar ağır hapis, cezası ile cezalandırılır. Amacına erişmiş ise cezanın yukarı sınırı (20 yıl) uygulanır.
Her kim, birinci fıkrada gösterilen eylemi siyasi ya da toplumsal amaçlarla ya da resmi makamları bir iş yapmaya ya da yapmamaya zorlamak için işlerse ömür boyu (müebbet) ağır hapis cezası ile cezalandırılır.”
Daha hafif olan TCK 495. madde: Her kim, taşınır bir malın zilyedini  ya da cürüm yerinde bulunan bir başkasını zor ve şiddet kullanarak ya da kişice  ya da malca büyük bir tehlikeye düşüreceğini bildirip tehdit ederek o malı vermeye yahut o malın kendi yönetimi altına alınmasına karşı susmaya zorlarsa, on  yıldan yirmi yıla kadar ağır hapis cezasına çarptırılır.” demektedir. 
Adam öldürmeyi düzenleyen  TCK 448.maddesi ise: “Her kim, bir kimseyi kasten öldürürse 24 seneden 30 seneye kadar ağır hapis cezasına çarptırılır”
Çocuklara tecavüzü düzenleyen TCK 414.madde: “Her kim, 15 yaşını bitirmeyen bir küçüğün ırzına geçerse beş yıldan aşağı olmamak üzere ağır hapis cezasına çarptırılır”. şeklindedir.
Maddeler Türkçeleştirilerek yazıldığı için yoruma gerek duyulmayacak kadar açıktır. Basit bir karşılaştırma yapacak olursak, bir kimse bıçak kullanarak kasten bir başkasının gözünü çıkarırsa cezası TCK 456/3 maddesi gereğince tam 5 YILDIR. Eğer aynı şahıs, aynı bıçakla, karşısındaki kişinin gözüne hiç dokumadan, zorla gözlüğünü alırsa cezası, TCK 495 maddesi gereğince tam 10 YILDIR. Aynı yasaya göre, adamı öldürmeden zorla  kaçırmanın cezası 15 YIL iken, siyasi amaçlı adam kaçırmanın cezası ÖMÜRBOYU ağır hapistir. Bir insanı, malına dokunmadan öldürmenin cezası ise  24 YILDIR.
Aktarılan yasa maddelerinden açıkça görüldüğü gibi düzenin; siyasetini, ideolojisini, insan haklarına bakışını, demokrasi ve eşitlik anlayışını ortaya koymaktadır. Hukuk sistemi, devletin güvenlik paranoyasını açıkça ortaya koymakta ve sistemi koruyan yasa maddeleri çok katı olarak düzenlenmektedir. Güvenlik anlayışı ile, insan, mal, düzen üçlüsünde önem ve değer  sıralamasında düzen birinci sıraya konulurken insana en son sırada yer verilmiştir. Hatta, çoğu kez ölçü fazla kaçırılarak insan yok sayılmıştır. Oysa sonuçta cezalandırılan varlık bir insandır.
Örneklenmeye çalışılan katı tutum, sadece cezanın miktarı ile sınırlı değildir. Aynı anlayış cezaların infaz yerine ve miktarına da egemen olmuştur. Anayasanın 10. maddesinde tanımlanan ve yasaklanan eşitsizlik, burada daha bir belirginleşmektedir. 647 sayılı Cezaların İnfazı Hakkındaki Yasanın 19. maddesi gereğince, adli suçlardan hüküm giyenler cezalarının %40’ını kapalı, yarı açık ve açık cezaevlerinde yatıp şartlı salınırken, TMY 16. ve 17. maddesi gereğince, siyasi bir hükümlü cezasının %75’ini sadece özel tip  (hücre tipi, A, E, ve şimdi de F tipi) kapalı cezaevlerinde yattıktan sonra, bu sırada içeride öldürülmezse, şartla salınmaktadır. Ayrıca, adli hükümlü ve tutuklular için geçerli olan açık görüş, ziyaretçi serbestliği, diğer mahkumlarla haberleşme gibi haklar siyasiler için geçerli değildir.
Örneğin, kasten adam öldüren birisi 24 yıl ceza alıp 9.5 yıl yattıktan sonra şartla tahliye olmaktadır. Ama hayatında hiç silaha dokunmammış hatta görmemiş bir öğrenci, kolayca örgüt üyesi olmakla suçlanmakta ve 15 yıl ceza verilmektedir. Şartla tahliye olmak için ise cezasının tam 11.5 yılını anılan özel tip cezaevlerinde   geçirmek zorundadır. Yine adliler için olanaklı olan af, siyasiler için anayasa ile yasaklanmıştır.
Elbette, olay sadece TCK ve yasalarla sınırlı değildir. Aynı mantığın, devletin diğer üç temel erki olan yasama, yürütme ve yargı organlarında da egemen olduğunu görürüz. Seçilmiş ve atanmışlardan oluşan bürokraside, yükselmenin ve etkin yerlere gelmenin ilk koşulu; kişinin düzene bağlılığını kanıtlamasıdır. Düzene bağlılığın “hizmet” diye adlandırıldığı ve  “hizmette” başarı gösteren kişilerin yükselebildiği bir sistem yaratılmıştır. Hizmetin yapılan tanımı dışında gerçek anlamında  kullanılabilmesi için, hizmetin asıl olarak insana yönelmesi gerekir.
Devletin en genel ayırımı olan yasama, yürütme ve yargı erkleri arasında da eşitlik değil, hiyerarşik bir yapılanma vardır. Sistemi korumaya yönelik kurum ve kuruluşlar, devletin asli unsurları olarak görülürken diğerleri onlara bağımlı kılınmıştır. Devlet kurumlarına verilen değer,  o kurumlar için oluşturulan mesleklere biçilen değer ile ifade edilmekte ve kurumlar için bütçeden ayrılan paylarda kendini göstermektedir. Bu kurumlar ve meslekler şerefli sayılır ve denetimi olmayan yetkilerle donatılır. Hepsinin üzeri, “gizlilik” denen ve tanımı belli olmayan bir “önemle” örtülür.
Aynı hiyerarşik yapılanma, bu kurumların kendi içinde de görülmektedir.  Örneğin orduda yükselmek için kurmay olmak, emniyet birimlerinde yükselmek için ise TEM şubesinde görev yapmak gerekir. Buralara girmek ve görev yapmak için bu kurumların okullarında yetişmenin yanı sıra “güvenilir personel” olma hakkını da kazanmak gerekir. Her iki kurumun bir özelliği de kendilerini siyaset dışı gösterme uğraşında olmalarıdır. Oysa tüm inkarlara rağmen bu iki bölüm, resmi siyasetin belirlendiği ve öğretildiği temel politik birimlerdir.
Görevleri, ülkeyi (düzeni, sistemi) “içten” ve dıştan gelecek tehlikelere karşı korumak şeklinde ifade edilen ordu ve polis teşkilatı, tüm dünya ülkelerinde sistemin güvencesi olarak görülmektedir ve olağanüstü yetki ve en son model silahlarla donatılmaktadır. İnsana hizmet aracı olarak gösterilen eğitim, sağlık gibi kuruluşlara verilen değer ve önem ile düzeni koruma aracı olan kurumlara verilen önemi kıyaslamak bile olanaksızdır. Yasal düzenlemeleri yapan yasama organı, bu  kurumlardan gelen istekleri emir kabul edip anında yerine getirirken hizmet amaçlı kuruluşlardan gelen istekler, uzun süre beklemeye alınmaktadır.  Kısacası, doğrudan insanı ilgilendiren hiçbir  şey, öncelikler sırasında yer almamaktadır. Bu durum sadece, bizim ülkemize özgü bir olay da değildir. TCK’nın İtalya’dan, Medeni Yasanın İsviçre’den  alındığı düşünüldüğünde, olayın ülkelerle değil, doğrudan sistemle ilgili olduğu ortaya çıkmaktadır. Daha kestirme bir anlatımla, kapitalizmde, insanı sistemin merkezine oturtmak, sistemin doğasına aykırıdır. O nedenle, insanı sona, sistemi merkeze koyan bir sistemden insana ve onun haklarına saygı ve bağlılık beklemek, siyaset bilimiyle değil ancak işi kavramamakla açıklanabilir.

Hak Kavramı

Şimdi, kapitalizmin ürünü olan ama sistemin doğası gereği tutarlı şekilde savunulması ve yaşanması olanaksız olan İnsan Hakları kavramına geçelim. Daha önce insan kavramı üzerinde durulduğu için, onu geçip, “hak” kavramını inceleyelim. Felsefi ve siyasi bir tartışmaya girmeden önce hak kavramının hukuki tanımını yapalım: “Hak, bir şeyi yapmak veya başkalarından belirli bir şekilde davranmayı veya yapmayı isteme yetkisidir.” [9] Hak, kişilere hukuk tarafından tanınmış olan yetkilerdir”.[10] “Hak sözcüğü ile birbirinden az çok farklı iki şey anlatılmak istenir. Birincisi, bireylere ve gruplara pozitif hukukta (yürürlükteki yasalarda) tanınmış olan haklardır. Bu, söz konusu kişilerin öznel düşünce ve isteklerine bağlı olmayan bir “nesnel hak” demektir...İkincisi Levy-Bruhl’un belirttiği gibi, bir bireyin ya da topluluğun kendiliğinden sahip olduğu düşünülen, herhangi bir alanda istediğini yapabilme yetisidir.”[11] Görüldüğü gibi, hak kavramı, içinde iki farklılık taşımaktadır: Alan (sahip olan) ve veren (tanıyan). Peki, alan ve veren kim ya da sahibi ve tanıyan kim? Soruları artırmak mümkündür. Tanımdan da anlaşılacağı gibi hak, kesinlikle insanın doğasına sıkı sıkıya bağlı bir kavram olmayıp üretilmiş, yapay, bir hukuk kavramıdır. O nedenle hukukçular tarafından yıllarca tartışılmış ve üzerinde anlaşma sağlanan bir tanımı yapılamamıştır. Bu belirsizlik bile doğal bir “hak” kavramının olmadığını göstermektedir. Doğadaki diğer tüm canlılar için; nasıl yeme, içme, yaşama hakkından söz edilmiyorsa, aynı durum, canlı bir varlık olan insan için de geçerlidir. O nedenle hak kavramını, insanı diğer canlılardan ayıran bir özellik olarak tanımlamak olanaksızdır.
O zaman “hak” nedir? Hak kavramının ikili yapısına uygun olarak içinde “ödev (yüküm)” ve “yetki” alt kavramları gizlidir. Bu iki kavram ise, sistemi meşrulaştırmak için icat edilen kavramlardır. Yetki; sınıfsal ve toplumsal yaptırım gücünü ifade ederken, ödev; yetkililerin, adına yetkiyi kullandıkları gücün çıkarları yönünde bir şeyleri yapmayı ya da yapmamayı ifade etmektedir. Yetki, içinde bir otoriteyi, gücü ve egemenliği, ödev; bağımlılığı, itaati ve bir biçimde çalışmayı ifade etmektedir. Sonuçta sınıf damgası taşıyan her olayda olduğu gibi, hak kavramında da çıkarı ve zararı olanlar vardır. İcat edilen bu hak kavramı  aynı zamanda bir “yetinme”, “durma”,  “sınır”, “isteme noktası”,  belirlemektedir.
“Hak verilmez alınır!” sloganı  da, hakkın yaratıcısı ve sahibinin, “güç” olduğunu ortaya koymaktadır. Bu ise, fiziki değil siyasi bir güçtür. Kapitalist toplumda egemen siyasi güç burjuvazinin elinde olduğu sürece hakların yaratıcısı ve uygulayıcısı da o olacaktır. Sonuç olarak, hak yoktur onun yerine, sadece bir tanım vardır.
 
        İnsan Haklarının Unsurları ve Tanımı

Hak konusundaki felsefi tartışmadan sonra asıl konumuz olan İnsan Haklarına (İH) gelelim. İH’nın üç teme unsuru vardır: İnsan, devlet ve İH kuruluşları.
Konunun daha kolay anlaşılmasını sağlayan araçlardan birisi de “tanım yapmaktır”. Bilinen kavramların tanımını yapmak daha zor olduğu gibi, her tanım ancak, tanımı yapanın  amaçları, duruş noktası  ve bakış açısı ile sınırlıdır. Bu bilinç ve çekincelerle bir tanım yaparsak, İNSAN HAKLARI, insanın devlete karşı ileri sürdüğü ya da sürmesi gerektiği haklar bütünüdür. Yani İH, insan tarafından sadece devlete karşı ileri sürülen haklardır. Yaygın bir ayrıma göre, devletten yapması beklenen/istenen (sağlık, eğitim, iş vb.)  haklar “olumlu”, yapmaması istenenler (işkence, faili meçhul cinayet, vb.) ise “olumsuz” haklar, diye anılmaktadır. Bu haklar aynı zamanda, devlete düşen ödevlerdir. İleri sürüldüğü ve kafa karışıklığı yaratılmaya çalışıldığı gibi, ödev yükümlüsü, vatandaş değil devlettir. Tıpkı yetki gibi ödev de devlete aittir ve öyle olması gerekir.
Uluslararası belgelere koşut olarak: “İnsan hakları, kelime anlamı olarak, kişinin sırf bir insan olduğu için sahip olduğu haklar demektir”.[12] “İnsan hakları, başka hiçbir niteliğine bakılmaksızın kişilerin (ve toplulukların) salt insan olmaları sıfatıyla sahip oldukları düşünülen, tanınması istenen ya da tanınan temel hak ve özgürlükler olarak tanımlanabilir”,[13] şeklinde tanımlanmaktadır.
İnsanlar, devlet dışındaki kurum ve kuruluşlardan da bazı ödevlerin yerine getirilmesini bekleyebilir. Bu kurum ve kuruluşlar bir başka insan olabileceği gibi, insanların oluşturduğu topluluklar ve sınıflar da olabilir ve bunlara karşı ileri sürebilir. Başka bir anlatımla, “kişinin kişiden”, “kişinin toplumdan”, “kişinin ulustan”, “kişinin cemaatten” talepleri olabilir ve bunlara karşı bazı haklar ileri sürebilir. Kişinin devlet dışındaki bu kişi ve topluluklara karşı ileri sürdüğü haklar ile devlete karşı ileri sürdüğü hakları karıştırmamak gerekir. Bunlardan birincisi sadece “hak” olarak tanımlanırken,  ikincisi, yani sadece devlete karşı olanı “insan hakkı” olarak tanımlanabilir. Çünkü, buradaki asıl ayraç, hak ihlallerinin çözüm şeklidir. Kişi ile kişi, toplum ile kişi arasındaki hak sorunu devlet tarafından belirlendiği gibi, taraflar arasında çıkabilecek uyuşmazlıklar da yine devlet erki tarafından çözülmektedir. Devlet bu hakları örgütlediği gibi, oluşturduğu ordu, polis, mahkeme, okul ve benzeri kurumlarla da çözmektedir. Hatta sınıfsal bir kurum olan devlet, kişilerin hakları konusunda, tek tek kişilere karşı tarafsız bir görünüm bile sergilemektedir.
Asıl çözülmesi zor olan hak sorunu, kişi ile devlet arasında ortaya çıkanıdır. Kişi ile devlet arasındaki hak sorunu, öncelikle eşit olmayanlar arasında bir sorundur. Kişiler arasındaki sorunda devlet hakem görevini yüklenirken, devlet ile kişi arasındaki sorunda böyle bir hakem kuruluş yoktur. Burada sorun devletin frenlenmesi sorunudur. Koymuş olduğu kurallara kendisinin uyma ya da uymama sorunudur. İşte devletin bu egemen yapısı, hesap vermeme, frene basmama gibi davaranışlara kapı açmakta ve kendini kuralları ile bağlı kılmak için “hukuk devleti”, “hukukun üstünlüğü” gibi yapay kavramlar üretmektedir. İnsan hakları da üretilen bu kavramlardan birisidir.
Nasıl işçi, burjuva, ulus gibi kavramlar kapitalizme özgü ise, aynı şekilde insan hakları kavramı da kapitalizme özgü bir kavramdır. Kapitalizmle birlikte başlayan uluslaşma süreci, “ulusların kendi kaderini tayin hakkı”, “azınlıklar hakkı” kavramını ürettiği gibi, aynı dönemde, feodal topluma karşı mücadelede “insan hakları” kavramını da üretmiştir. Nasıl ki, ulusal haklar, azınlık hakları kavramlarını keyfi olarak kullanamazsak insan hakları kavramını da sıradan bir hak için kullanamayız. Çünkü insanla ilgili her hak, insan hakları kavramı içinde değerlendirilemez.
Aynı şekilde, insan hakları kavramının tarihini, biyolojik insanın var olduğu, sınıfsız toplumlara götüremeyeceğimiz gibi, kapitalizm öncesi sınıflı toplumlar; köleci ve feodal toplumdaki insan için de kullanamayız. O toplumlarda insan hakları yerine belki “köle hakkı”, “serf hakkı” denilebilir ama, kesinlikle teknik anlamda, insan hakkı denemez. Hiç kimsenin kavramları keyfi olarak içeriğinden, tarihinden, bağımsız olarak kullanmaya ve bugünün kavramlarını tarihte yolculuk ettirmeye hakkı yoktur.
Sık sık tekrarladığım gibi devletin temel özelliği sınıfsal bir karaktere sahip olmasıdır. Köleci ve feodal devlet tiplerinde, devletin sınıfsal özelliği  çok açık görüldüğü halde, kapitalist devlet tipi, bu özelliği gizleyecek biçimler yaratmaya çalışmıştır ve bu çaba hala devam etmektedir. Bir çok devletin ceza yasalarına baktığımız zaman “sınıf” gerçeğinden  söz etmek en ağır suçlardan birisidir. Sınıf gerçeği aynı zamanda sömürüyü, baskıyı, çelişkiyi ifade ettiği için, sürekli bu olgunun üzeri örtülmeye çalışılır. Bunun yolu da kafa karıştıracak  yeni kavramlar icat etmek ve kitlelerin gözünde prestiji olan kavramları keyfi olarak, içeriğinden bağımsız şekilde kullanmaktır. Aynı hileye insan hakları konusunda da baş vurulmaktadır.
Devlet nasıl bir sınıf devleti ise, onun ürettiği ve taraf olduğu insan hakları kavramı da, içerik olarak sınıfsal bir karakter taşır. İnsana yönelen bu sınıfsal bakış, aynen haklar konusuna da yansımaktadır. İnsan hakları kavramını karıştırmak ve sınıfsal karakterini gizlemek için, bu kavram içerisine “insanın insana karşı hakları”, “insanın topluma karşı hakları”, “halkların hakları”, “ulusların ve azınlıkların hakları”, “devletlerin hakları” gibi kavramlar sokulmaya çalışılmaktadır.
Son olarak da İnsan Hakları Politikası için Uluslararası Konseyin Amaçlar ve Araçlar başlığı altında “Silahlı gruplara insan hakları açısından yaklaşmak” konulu taslak çalışmada, “silaha sarılmış, fakat devlet kontrolünde olmayan gruplar iç çatışmalarda anahtar rolü oynamaktadır. Değişik şekillerde birçok ülkede ortaya çıkan bu gruplar bir tarafta ‘özgürlük savaşçısı’ olarak adlandırılır, öte tarafta ‘terörist’ olarak görülür. Kullanılan terime bakılmaksızın bu grupların ciddi insan hakları ihlallerinden sorumlu olduklarına şüphe yoktur.” sonucuna varan bir çalışma yürütülmekte ve bu konu ile İH kavramı üzerinde oynanmaktadır.  Bunların insan hakları kavramı ile doğrudan hiç bir ilişkisi yoktur. Dolaylı ilişkiler  belirleyici olmadığı için, insan hakları olarak değerlendirilemez.  Sonuç olarak bir ‘insanın’ hakkı ile ‘insan hakları’ çok farklı kavramlardır. Çünkü her hak, insan hakları kavramı içinde değerlendirilemez.
İnsan hakları kavramı, kendi olumsuzluğu üzerinde yükselir. Şöyle ki, bir hak kullanıldığı ya da ihlal edilmediği sürece, o hakkın varlığı ya da yokluğu tartışılmaz. Klasik bir benzetmeyle, havasız bir ortama girinceye kadar havanın varlığını hissetmeyiz, ne zaman ki havasız bir ortama girdik o anda havanın yokluğunu hissederiz. İnsan hakları da hava gibi, yok olduğu ortamlarda tartışılan bir konudur.  
Yukarıda anlatılanları, ceza hukuk kavramlarını kullanarak özetlersek insan haklarının mağduru insan, faili ise devlettir! Bu kadar net bir tanımı olan İH kavramı, önemine uygun olarak hala netleşmemiştir. Hak kavramındaki eksik tartışma, “insan”ın tanımı konusunda da varlığını sürdürmektedir. İH normlarına baktığımız zaman, orada tanımlanan insanın, soyut, tekil ve yalıtılmış bir  tip olduğunu görürüz. İH belgelerinde hak süjesi olarak gösterilen insan gerçekte var olmayan bir varlıktır. Daha önce açıkladığımız gibi, insanlaşma hem ekonomik hem de sosyolojik olarak  bir evrimi gerektirmiştir. Köleci ve feodal toplumun ezilen insanı, köle, serf diye adlandırılırken, kapitalist toplumda “yurttaş/insan” kimliğine kavuşmuştur. Ancak bu toplumda da gerçek insanın tanımı yapılmamıştır. Çok iyi bilinen bir varlığın tanımını yapmanın güçlüğünü bilerek tüm eksikleri ile birlikte bir insan tanımı yapmayı deneyeceğim: İnsan, ekonomik, sosyal, kültürel, hukuki, siyasal ilişkiler içinde bulunan, eğitilebilen/öğretilebilen, düşünme yeteneğine sahip olan toplumsal tek canlı varlıktır.  Bu tanıma, yeni unsurlar eklemek ve kapsamlandırmak mümkündür ancak bunlardan birisinin çıkarılması, konumuz açısından büyük bir eksiklik yaratacaktır. Eksik ve yanlış bir tanımlama ise, hak konusunda da eksiklik ve yanlışlıklara neden olacaktır.
İH, yukarıda tanımı yapılan ve nitelikleri sayılan insanın haklarıdır. İH, bu insani özellikler üzerinde şekillenir ve yükselir. İH’nın kaynağı, ulusal ya da uluslararası sözleşmeler değil, tanımı yapılan; toplumda sayılan ilişkiler içinde yaşayan, yiyip-içen insanın, mücadelesidir.
Kapitalist toplumu, köleci ve feodal toplumdan ayıran özellik, pazar için üretimdir. Diğer toplumlardan farklı olarak kapitalizmde her şey pazar için üretilmeye başlamıştır. Kapitalizmin çelişkisi varlık yokluk sorunu değil, küçük bir azınlıkta her şeyin bol miktarda olması ve buna karşılık büyük çoğunlukta en temel şeylerin olmamasıdır. Kapitalizmde her şey vardır ve  vitrinlerde sergilenmektedir. Pazara çıkan her malı, gözle görmek, üzerinde denemek, kulakla işitmek hatta ağızla tatmak  olasıdır. Sorun, o mala sahip olma noktasında başlamaktadır. Varlık ile yokluk arasında hep ince ve kolayca kırılabilecek cam duvar vardır. Alıcılara davetiye çıkaran mallara, vitrinlerdeki cam duvarlar nedeniyle ulaşmak o kadar da kolay değildir. Çünkü o cam, bir anlamda düzenin kendisi demektir. O nedenle camları kırarak mala sahip olmak en ağır şekilde cezalandırılır. Kısacası, kapitalizmde vitrinlerde her şeyin en güzeli sergilenir ve sınırsız “bakma özgürlüğü” vardır ama sahip olmak çok zordur.
Aynı durum İH konusunda da geçerlidir, İH vitrinleri sayılabilecek uluslararası sözleşmelerde, anayasalarda hatta yasalarda İH’lar, en güzel şekilde sayılmış  formüle edilmiştir. Ancak, tıpkı vitrindeki mallar gibi, onlara ulaşmak ve sahip olmak o kadar kolay olmamaktadır. Vitrindeki mallara sahip olanlar gibi İH’ları kullanan bir sınıf vardır. Kapitalizmde İH vardır ama herkes için değil; çünkü, herkes için olduğu zaman, İH kavramından söz edilemeyeceği gibi o sistemin adı da kapitalizm olmayacaktır.
Hukuki bir benzetme ve terim ile,  genel olarak, İH mağdurunun “insan” olduğunu belirtmiştik. Şimdi cepheyi  biraz daha daraltıp konuyu daha netleştirelim; her insan, İH’nın mağduru ve konusu değildir. İH mağduru insan, devlet tarafından hakları ihlal edilen “ezilen” insandır! Tersinden söylersek, egemenliği ve onun aracı olan devleti elinde bulunduran ezen sınıfın insanları, İH mağduru değildir ve onlar için her zaman, eksiksiz olarak  İH vardır.
İH, sadece ezilen insan için sorundur ve vitrinde  sergilenmektedir. Varlık ile yokluk sınırı olan vitrin camı kırılmadığı sürece, ona erişmek olanaksızdır. Ulaşıldığı anda ise, İH, kavram olmaktan  çıkacak ve anlamını yitirecektir.  İH kavramını, nasıl köleci ve feodal topluma kadar götürmek yanlış ise, sosyalist topluma kadar götürmekte aynı şekilde yanlış olacaktır. Çünkü, doğmuş olduğu kapitalist toplum aynı zamanda onun gömüldüğü toprak olacaktır. Eğer ondan sonraki toplumlarda devlet ile insanı ilgilendiren bir sorun olursa, bu sorunun adı İH olmayacaktır.
İH mağduru insanların siyasi kimliğinin, devrimci demokrat, sosyalist, aydın, yurtsever olması ve İH’nın sık sık bunlar tarafından dile getirilmesi, İH’nın burjuva kimliğini değiştirmeyecektir. İH’nın özellikle düzen muhalifleri tarafından savunulması; ülkede, kavramlarına sahip çıkacak burjuva aydınların olmadığını ve bu boşluğun sol muhalif unsurlar tarafından doldurulduğunu gösterir.  Ancak, bir kavramın, burjuvazinin ürünü olması, onun yanlış ya da önemsiz olduğu anlamına da gelmez.
Devletin sınıf ve sömürü ilişkisinin sonucu olarak, sınıflı toplumlarla birlikte  ortaya çıktığını ve egemen sınıfın baskı ve sömürü aracı olduğunu, her üretim biçiminin bir devlet tipini yarattığını söylemiştik.  Köleci üretim biçiminin köleci devlet tipini, feodal üretim ilişkisinin feodal devlet tipini  yarattığı gibi kapitalist üretim biçimi de kendi devlet tipini yaratmıştır. Her devlet tipi, kendini yaratan üretim biçiminin  genel özelliklerini taşımasının yanında kendi içinde de farklı devlet biçimleri yaratmıştır.
Ara biçimlerini bir kenara bırakırsak, kapitalist devlet tipinin iki temel biçimi vardır: Burjuva demokrasisi ve faşizm. Devletin biçimi, devlete egemen sınıfların niteliği ve niceliği, devletin özünde var olan baskı ve zorun şiddeti tarafından belirlenmekte ve bunların dışa yansıması İH şeklinde kendini göstermektedir. O nedenle, kapitalist devletin biçimlerinin göstergelerinden birisinin İH olduğunu söylersek, abartmış olsak bile, yanlış yapmış olmayız.
Bir nesneyi tanımlamak için isimlendirme önemlidir ama her isimlendirme o maddeyi tam olarak ifade etmeyebilir. Aynı şekilde, bir devlet biçiminin kendini demokrasi olarak isimlendirmesi, o devlet biçiminin faşizm olduğu gerçeğini gizleme amacı taşısa da, gerçek yüzünü örtmeye yetmez. Çünkü hiç bir kurum ve şahıs kendisini lanetli bir sözcükle isimlendirmez, aksine hep prestiji olan sözcüklere sahiplenmeye çalışır. O nedenle, faşizm sözcüğü sadece İtalya’da açık açık kullanılmıştır. Onun dışındaki tüm faşist diktatörlükler, yönetimlerini demokrasi olarak nitelemişler ve nitelemektedirler. İşte, bu kanlı faşist diktatörlüklerde bile “birileri” için sınırsız İH vardır. O nedenle sorun, İH’nın varlık yokluk sorunu değil, kullanılan hakların ve bu haklardan yararlananların sayısının azlığı ve çokluğudur.
Günümüzde, demokrasi ve İH kavramları birlikte ve yan yana kullanılmaktadır. Faşizm ise İH’ya açıkça karşı olan bir devlet biçimidir. Devlet biçimlerine genel ve İH boyutunda bakacak olursak İH’nın uygulandığı devlet biçimine demokrasi, İH’dan kitleler yerine sadece “tekelci burjuvazinin, en emperyalist, en şoven, en gerici unsurlarının”  yararlandığı devlet biçimine de faşizm diyebiliriz.

               İnsan Hakları Kuruluşları

İnsan ve devletten sonra, İH’nın üçüncü unsuru:  İnsan Hakları Kuruluş ve Belgeleridir. Bu belgelerin ve kuruluşların doğum tarihi, İH kavramı ile aynı olup, feodalizmden kapitalizme geçiş döneminin ürünleridir. Başta, dürüst aydınların iyiniyetli bireysel çalışmaları şeklinde başlayan İH hareketleri, döneme damgasını vurmuştur. Bu çalışmalar, kısa sürede, kitlesel ve örgütlü boyut kazanmanın yanı sıra siyasi bir nitelik de kazandı.  Her toplumsal mücadele, sonunda bir belge yarattı ve bu belgelerde İH ilkeleri yer almaya başladı. Magna Carta Liberatatium, Virginia Sözleşmesi, Fransız Yurttaş ve İnsan Hakları Belgesi, İH belgelerinin ilk örneklerindendir.
Bu belgeler, ileri sürüldüğü gibi “bildiri” olmayıp, birer “sözleşmedir”. Feodal toplumu yıkıp kendi kapitalist  düzenini kurmak isteyen devrimci burjuvazinin, aristokrasi ile giriştiği sınıf mücadelesinde, başarılı olabilmesi için kendini destekleyen güçlere gereksinmesi vardı. Bu işbirliği  ve savaş arkadaşlığının siyasi ve askeri literatürdeki adı: İttifaktır. Anılan İH belgelerinin tamamı, böyle bir işbirliği ve ittifak sonucu, taraflarca imzalanan sözleşmelerdir. O nedenle, daha sonraki yıllarda yayınlanan İH belgeleri “sözleşme” olarak nitelenmiştir. İngiltere, ABD, Fransa gibi, kapitalist gelişimini erken tamamlayan ülkelerde ortaya çıkan ilk İH belgelerinin ortak özelliği, o ülkenin kendi ürünü olması ve ulusal bir karakter taşımasıdır. Ancak kısa süre sonra, bir üst kültürü temsil eden İH belgeleri, diğer ülkelere ulaşmış ve oraları etkileyerek ulusal boyuttan uluslararası boyuta erişmiştir. Ortaçağ karanlığının yırtıldığı bu döneme, burjuvazinin önünü aydınlattığı için, “Aydınlanma Çağı” da denilmektedir. En önemli belgeler Aydınlanma Döneminde ortaya çıkmış ve sistemin ideolojik temeli de bu dönemde oluşturulmuştur.
Günümüz İH belgeleri ise daha kolektif ve uluslararası  bir nitelik taşımaktadır. Uluslararası belgeler bütün dünya devletlerince, bölgesel belgeler bölge devletlerince, çok taraflı sözleşmeler de tarafların tamamına yakını tarafından imzalanmaktadır. Yani devlete karşı bir sorun olarak gelişen  İH ve  İH belgeleri, yine devletler tarafından hazırlanmakta ve imzalanmaktadır. Bu durum temel ve çözümsüz bir çelişki oluşturmaktadır.  Çünkü, sözleşmeyi imzalayan taraf devlet, İH’ya uymak yerine,  kendi halkına ve diğer devletlere sözler vermektedir. Ancak, verilen söze uymamanın, imzalamış olduğu belgenin arkasında durmamanın hiçbir yaptırımı yoktur. O nedenle, bu tür belgeler, devletler tarafından çok kolay hazırlanmakta ve imzalanmaktadır. Hazırlık ve imza konusundaki hızlılık ve tutarlılık, maalesef uyma konusunda sürdürülmemektedir.
İH belgelerinin devletler tarafından imzalanmış olması, en azından, devletlerin bu  belgeleri ve hakları bildiklerini kanıtlamaktadır. İH belgeleri sayesinde devletler hangi hakları ihlal ettiğini ya da etmemesi gerektiğini de öğrenmektedir. Tüm bunlara rağmen, kuralların hayata geçirilmesi yerine sadece propagandasının yapılması, bu konudaki en yaygın ciddiyetsizliklerden birisidir. Çünkü İH belgelerinin düzenlenmesinin ve uygulanmasının devletlere bırakılması, kurda kuzu teslimi anlamı taşımaktadır. Aynı mantıkla, devletler de üstün gördükleri daha güçlü devlete ya da devletlerarası kuruluşlara havale etmektedir. Devletler bu belgelere, ülke içinde sınıflar üstü bir görünüm, dışarıda da “uluslarüstü” bir değer kazandırma çabası içindedirler. Son tahlilde İH sorunu, İH ihlallerinden birinci derece sorumlu olan emperyalist güçlere emanet edilmektedir.
İH’nın geliştirilmesinden ve çözümünden asıl sorumlu ve söz sahibi olması gereken güçler emperyalist ülkeler ve kuruluşlar değil, doğrudan İH ihlallerinin mağduru olan ezilen insanların oluşturduğu İH kuruluşlarıdır. İH kuruluşlarının kitle tabanını, genel olarak, o ülkenin devrimci, demokrat, aydın ve sol muhalif insanları ile onların oluşturduğu örgütler oluşturmaktadır. İH mücadelesi özü gereği demokratik bir mücadeledir. Genelde demokrasi mücadelesi ile birlikte ve ona bağlı olarak yürütülmek zorundadır.  İH mücadelesine, demokrasi mücadelesi dışında anlam ve önem yüklemek,  hedef ve kafa karışıklıklarına yol açacaktır. Daha kestirme bir anlatımla, sosyalistlerin böyle bir mücadele içinde yer alması, İH mücadelesine kesinlikle sosyalist bir nitelik kazandırmayacaktır.
Tekrarda yarar var: İH mücadelesi genel demokrasi mücadelesinin bir parçasıdır ve bunu yürüten örgütlere: Demokratik Kitle Örgütleri (DKÖ) denir. DKÖ’ler, yıllardır sürdürülen demokrasi mücadelesinin birer ürünüdür. DKÖ’ler bu unvana sahip olmak ve onu yaşatmak için çok büyük bedeller ödemiş ve ödemeye devam etmektedirler. Bunlar, demokrasi ve İH okullarıdır. O nedenle, demokratım (devrimci, sosyalist demiyorum!) diyen hiç kimse, yılların geleneği ve mirası olan DKÖ kavramı yerine, emperyalist menşeli Sivil Toplum Kuruluşları (STK), Sivil İnisiyatif Kuruluşları, Sivil İtaatsizlik gibi  kavramları koyamaz ve buna hakları da yoktur.
DKÖ’lerin ne olduğu ve tanımı çok iyi bilinmektedir. Çünkü, DKÖ üyesi olmak için öncelikle demokrat olmak gerekmektedir. Demokratım diyebilmek için de en azından, anti-emperyalist, anti-faşist, anti-şovenist, anti-sömürgeci olmak gerekir. DKÖ’ler açısından, sayılanlara bir de “bağımsızlık” ilkesini eklemek gerekir. Elbette, demokratlar için bağımsızlık ilkesinin önemsiz olduğunu söyleyemeyiz ancak son zamanlarda kitle örgütlerinin geldikleri noktada, bu ilke daha bir önem kazandığından vurgulanmasında büyük fayda vardır. DKÖ’ler, demokratik olmanın yanında bir de tam bağımsız olmak zorundadırlar. Tam bağımsızlığın ilk basamağı da ekonomik bağımsızlıktır. Bir DKÖ, demokratik yönünü ekonomik, siyasi ve ideolojik bağımsızlığından, kitle yönünü de gücünü oluşturan ezilen halk kesiminden alır. Bu bağımsızlık başta devletlere olmak üzere her türlü sermaye şirketlerine ve vakıflarına karşı olmak zorundadır. Çünkü DKÖ anlayışı ve geleneği, devletle doğrudan ya da dolaylı (“STÖ” dahil)  hiçbir ekonomik, siyasi, kültürel ve ideolojik bağı kabul etmez.
Tüm dünyada, ilk İH kuruluşları, birer DKÖ oldukları için kendilerini, “Non Government Organisation” (NGO) sözcükleri ile tanımlamışlardır. Gerçek anlamda bağımsız NGO’ları, Demokratik Kitle Örgütleri adı yerine Sivil Toplum Kuruluşları şeklinde tercüme etmek o kuruluşların  tarihine en büyük saygısızlık olacaktır. “STÖ” kısaltmasını tırnak içinde belirtiyoruz, çünkü, bu kuruluşların isim babaları bile sivil olmadığı için, öncelikle “sivillikleri” tartışmalıdır. Diğer yandan, oluşmasını sağlayan kuruluşlara başta ekonomik olmak üzere siyasi ve ideolojik olarak da bağımlıdırlar. Hatta STÖ’lere, resmi ideolojik kuruluşlar demek bile mümkündür. Kısaca, STÖ anlayışı, DKÖ’lere karşı alternatif olarak örgütlenmiş devlet dernekçiliğidir.
DKÖ ve STÖ, İH anlayışlarındaki temel bir fark da, duruş ve bakış noktalarıdır. İH olayında, STÖ’ler sınıflarüstü, DKÖ’ler ise sınıfsal bir bakış açısına sahiptir. Sınıflarüstü, herkese İH anlayışı bir tür sınıf uzlaşmacılığıdır. Duruş noktası sağda ve devletin yanındadır. DKÖ’lerin İH anlayışı ise, ezilen insanın yanında olmak şeklindedir. Ezilenlerin yanında olmak, son zamanlarda yerleştirilmeye çalışıldığı gibi, onlara sadaka türünde yardımlar şeklinde anlaşılmamalıdır. Bu türden sadakalar (yardımlar!) bir yandan zenginlerin yardımsever insanlar olduğunu gösterme amacı taşırken diğer yandan, bu insanların vicdanlarını rahatlatma aracı olarak kullanılmaktadır. Unutmamak gerekir: “Dilenmeye başlayanlar asla direnemezler.”  
Olayımızı İH boyutunda somutlaştıracak olursak, İH’nın üç unsuru; insan, devlet ve İH kuruluşları idi. Bu yapı içinde insan ve devlet, karşı karşıya olan iki temel unsurdur. Burada önemli olan, İH kuruluşlarının duruş noktasıdır. Bu da ancak üç şekilde olmaktadır; 1) Ezilen insanın yanında, 2) Devletin yanında, 3) Her ikisinin dışında ve üzerinde, hakem rolünde. Bunlardan birincisi DKÖ, ikincisi devlet kuruluşları, üçüncüsü de STÖ anlayışı tarafından temsil edilmektedir.
Devletlerin İH konusuna bakışları, onun demokratik yapısı ile doğrudan ilgilidir. Nispi  demokratik kuralların gelişmiş olduğu kapitalist ülkelerde oluşan meslek kuruluşları, sendikalar, dernekler, vakıflar sayesinde, İH yaşam bulmakta ve devlet de bunu desteklemektedir. Ancak, geri kalmış ülkelerde, devletin güvenlikten  sorumlu görevlileri, “kendilerine ayak bağı olduğu” gerekçesi ile doğrudan İH’larını hedef almakta ve karşı tavrı açıkça sergilemektedir. Geri kalmış ülkelerde devlet gibi İH’da araç olarak değil amaç olarak görülmektedir.
İH kuruluşlarının açıktan devletin yanında olması, İH propagandası yönünden olumsuz sonuçlar doğuracağı için, bu yöntem pek kullanılmamaktadır. Onun yerine, devlet destekli STÖ anlayışı ile İH konusuna müdahale edilmektedir. Böyle bir yöntemle, İH hareketleri devlet güdümünde yürütülürken, diğer yandan DKÖ’lerin önleri kesilmekte ve İH mücadelesinden tasfiye edilmektedir. Sonuçta, İH muhalefeti, düzen sınırları içine çekilmekte ve gelişecek radikal hareketlerin sistem içinde eritilmesi amaçlanmakta ve bu konuda başarı da sağlanmaktadır.
“Bir yandan, bağımsız ve hükümet dışı bir görünüşe sahip olmalarına karşın, faaliyet yürüttükleri ülkenin resmi ideolojisini savunan ve o ülkenin devlet politikaları doğrultusunda faaliyet yürüten sahte NGO’lar vardır. Bu tip sahte NGO’lar bölgelerindeki özgürlük mücadelelerini “terör” olarak değerlendirmekte ve halkların, azınlıkların ve sınıfların hak mücadelesinde doğrudan bu hak taleplerine karşı devletlerinden yana saflaşmaktadırlar.[14]  
STÖ anlayışında olan uluslararası İH kuruluşları, bir ülkede adının kullanılması ve şubesinin açılması için, önkoşul olarak sınıf işbirliğini ileri sürmektedir. Şubenin açılabilmesi için, o ülkedeki her türlü siyasi, dini, etnik kimliğin aynı çatı altında bir araya getirilmesini zorunlu saymakta ve bu koşul yerine getirilmediği taktirde, şubenin açılmasına izin vermemekte ve etkinleri desteklememektedir. İH mağduru ile suçlusunu bir araya getirmek çabası, taraflar arasındaki çizgiyi ortadan kaldırdığı gibi mücadeleyi tarafların dışında birine havale sonucunu doğurmaktadır.
DKÖ anlayışındaki İH mücadelesinin önünde ciddi iki engel vardır: Birincisi ekonomik, ikincisi ise siyasal ve ideolojiktir. Uluslararası emperyalist kuruluşlar STÖ İH anlayışını, siyasi, ideolojik ve ekonomik olarak desteklemektedir. Destekler, konjonktüre uygun olarak örtülü ya da açık olarak yapılmaktadır. En yaygın olanı ise, her ülkede İH kuruluşları oluşturmak için maddi kaynak sağlamaktır. Diğer bir yöntem ise, hedef olarak seçilen ülkelerde projeler  hazırlatıp o projeleri finanse etmektir ya da o ülkenin ünlü “aydınlarına” İH konusunda teorik çalışmalar yaptırmaktır. Son yıllarda yaygın olan yöntem ise, belirli konularda, uluslararası konferans ve kongreler  düzenleyip İH savunucularını oralarda “eğitmek” ve “misafir” ederek sistemle bütünleştirmektir.
Devletler sayılan destekleri sağlamak için, doğrudan ortada gözükmek yerine ya uluslararası şirketleri seçmekte ya da bu konu ile ilgilenen vakıfları aracı olarak kullanmaktadır. Son zamanlarda ise,  İH konusunda dün olduğu gibi bugünde sicili bozuk birçok uluslararası şirket ve kuruluş, kendini gizleme gereğini bile duymadan, İH konusunu doğrudan desteklemektedir. STÖ projesi de aynı merkezden kaynaklanmakta ve yaygınlaştırılmaktadır.
İH’ların asıl kaynağı ise, devletlerarası kuruluşlardan olan Birleşmiş Milletler ve Avrupa Parlamentosudur. Anılan kuruluşlar, devletlerarası bir kuruluş gibi görülse de inisiyatif,  güçlü emperyalist devletlerin elindedir. Bu kurumlarda söz sahibi olan emperyalist devletler, İH sicilleri en kirli olan devletlerdir. En yaygın İH ihlali olan işkence eğitim merkezleri, işkence aletleri fuarları hep bu devletlerde açılmaktadır. Aynı devletler, bir yandan İH ihlali sanığı olurken diğer yandan İH savunucusu rolünü üstlenmektedir. Böylesine zıt iki rolün nedeni aynı olup, sistemi korumayı amaçlamaktadır.
“Geçmişte devletlere verilen kalkınma yardımlarının kesilerek bugün NGO’lara yöneltilmesi, bu örgütlerin mali ve dolaysıyla politik açılardan yardım verenlere bağımlılaştırılması amacından kaynaklanmaktadır. Diğer yandan, bizzat yardım verenlerin yeni NGO’lar kurdurarak toplumsal alandaki hegemonyalarını sağlamaya yöneldikleri görülmektedir. Bu gelişmelerin sonucunda 90’larla birlikte NGO’ların sayısı dünya çapında artmış; devletlerin, uluslararası kurumların, çok taraflı bankaların ve çokuluslu şirketlerin NGO’larla ilişkileri yoğunlaşmış; NGO’ların ise etkinlik alanları genişlemiştir. Günümüzde bu kuruluşlara biçilen rol, toplumsal alana sermayenin müdahalesinde dolayı sürecinin bir öznesi olmaktan ibarettir.[15]
Böylesine olumsuzluklar içinde, doğru İH politikaları, taktikleri ve kuruluşları nasıl olmalıdır? İH konusundaki doğru duruş, doğru çizgiyi gerektirir. Geometrik olduğu kadar siyasi olarak da  doğru çizgi, hedefe ulaşan en kısa yoldur. Kırık ve eğri çizgiler yolu uzattığı gibi, doğru olarak hedefi göstermezler. O nedenle İH kuruluşları öncelikle demokratik ve kitlesel olmak zorundadır. Kitleselleşme kaygısını, devletlerden ya da uluslararası tekellerden  yardım, destek, icazet kaygısına dönüştüren örgütlerin sonu kitlesizleşmektir. Böyle bir yapılaşma, İH mağdurlarının yerini İH faillerinin alması sonucunu doğurur ki, tek kutuplu her hareketin kaçınılmaz sonu, hareketsizliktir yani yok olmaktır.
Yine İH kuruluşları, ekonomik, siyasi ve ideolojik olarak,  başta devletler olmak üzere, tüm uluslararası tekellerden bağımsız olmak zorundadır. Bağlı olacağı tek güç, tabanını ve desteğini  oluşturan ya da oluşturması gereken, ezilen halk kitleleri olmalıdır. Bunun dışında kabul edilecek destek ve yardımlar, İH kuruluşlarını, gerçek sahibi dışındakilere teslim etmektir. İster proje, ister dayanışma isterse başka bir isim altında olsun, her türlü “yardım”, İH kuruluşlarını, kendi özgücü dışındaki güçlere bağımlı hale getirecektir ki, hiçbir gerekçe, böyle bir olumsuzluğu haklı gösteremez.
İH kuruluşları, İH konusuna yaklaşımında net olmak zorundadır. Başta sınıf uzlaşmacılığı olmak üzere her türlü sınıflarüstü İH anlayışına karşı sağlam durulmalıdır. Egemen güç,  İH’larını sonuna kadar ve sınırsız olarak kullandığı için, onların İH diye bir sorunları yoktur. Olmayan bu sorunu varmış gibi göstermek kesinlikle bir hedef yanıltma hareketidir ki, İH savunucuları böyle bir lükse sahip değildir. İH kuruluşları ve savunucuları, yanında olduğu İH unsurunu ve kavramını net olarak belirlemek zorundadır. Çünkü, asıl gereksinmesi olanlara yetişmenin bile olanaksız olduğu günümüz koşullarında, herkese ulaşma isteği ancak sınırlı olan güçleri hedefi dışında kullanma sonucunu doğurur. Kimsenin böyle bir israfa hakkı yoktur.
Gönüllü olarak taraf olmalarına ve konunun önemine rağmen, İH kuruluşları, İH konusundaki çalışmalarda çok tembel davranmaktadırlar. Konu ile ilgili çalışmalar daha çok, pratik düzeyde kalmaktadır. Teorik yön ise, ehil olmayan ellere bırakılmaktadır. Oysa, İH konusunda, İH kuruluş ve savunucularının herkesten daha fazla söyleyecek sözleri olduğu gibi, bu konuda en fazla hakkı olanlar da onlardır. O nedenle, teori ve pratik konusundaki tembellik bırakılmalı ve önemine yakışır çalışmalar yapılmalıdır.

 

 

 

 

 

 

 

BÖLÜM ÜÇ


İNSAN HAKLARI BELGELERİ


            Kavramlar da canlı varlıklar gibi; doğar, yaşar ve ölürler. İH kavramı, bu üç boyuttan ikisini yaşamış, üçüncü aşamanın öngünündedir. Kapitalist toplumdan önce var olmayan İH kavramı, kapitalizmle birlikte son bulacaktır ve yaşı, kapitalizm ile aynı olacaktır.  İH kavramı, kapitalizmle birlikte doğmuştur, bu dönem içinde yaşamını sürdürmektedir ve yine onunla birlikte ölecektir.
            Kapitalist alt yapının belirlediği bir ideoloji olarak İH, elbette, feodalizmin bittiği noktadan bugüne kadar aynı kalmamış, toplumun devindirici gücü olan sınıf mücadelelerine göre yeni biçimler kazanmış, ama özünü değiştirmemiştir. Kapitalizmin iki temel gücü olan işçi sınıfı ile burjuvazi arasındaki mücadelenin boyutuna ve derinliğine göre İH kavramı, farklı biçimler almış ve mücadeleye damgasını vuran sınıfın gücüne uygun olarak dönemlere ayrılmıştır. En genel ayrım, temel sınıfların damgasına göre yapılan ayrımdır. Burjuvazinin devrimci olduğu serbest rekabetçi dönem ve gericileştiği tekelci dönem şeklinde, genel bir ayrım yapılabileceği gibi, işçi sınıfının geliştiği, iktidara geldiği ve reel sosyalizmin yıkıldığı dönem olarak ayırmak da olanaklıdır. Dönemlerin çizgileri kesin olmamakla birlikte, yaygın olarak İH, üç döneme ayrılmaktadır. Bunlar: Birinci aşama, burjuvazinin köylülük ve yeni gelişmekte olan işçi sınıfı ile ittifak kurduğu, feodalizmden kapitalizme geçiş ve kapitalizmin serbest (rekabetçi) dönemi; İkinci aşama, İşçi sınıfının güçlenip iktidara alternatif olduğu,  burjuvazinin gericileştiği tekelci (emperyalizm) dönemi; Üçüncü aşama, reel sosyalizmin yıkıldığı, emperyalizmin adının globalleşme olarak değiştirildiği dönemdir
            Jack DONNELY tarafından şöyle bir ayrım yapılmaktadır: “Toplumun veya “halk”ın kolektif hakları çok kere hakların “üçüncü kuşağı” olarak sunulmaktadır (Vasak 1984): Tıpkı (“özgürlük” düşüncesine dayanan ve devlet ihlallerine karşı kişinin korunmasını sağlayan) “birinci kuşak” sivil ve siyasal hakların, (“eşitlik”e dayanan temel iktisadi ve sosyal mal, hizmet ve olanakları pozitif olarak garanti eden) “ikinci kuşak” iktisadi ve sosyal haklarla tamamlanmış olması gibi; bu düşünceye göre, şimdi de (“kardeşlik”e dayanan ve yeni uluslararası işbirliği biçimlerini gerektiren) “üçüncü kuşak” insan hakları ilk iki kuşak hakların gerçekleşmesini –özellikle Üçüncü Dünyada- engelleyen uluslararası eşitsizliğin ortadan kalkması için gereklidir. Gelişme veya kalkınma insan hakkı 1986 tarihli BM Genel Kurulu Bildirisine geçmiştir. Taraflarca en çok sözü edilen diğer üçüncü kuşak haklar barış, sağlıklı bir çevre, insanlığın ortak mirasından yararlanmaya katılabilme, iletişim ve insani yardım haklarını içine almaktadır.”[16]

“Özgürlük” Dönemi Belgeleri


            Kapitalizmin ilk geliştiği ülkelerin başında İngiltere gelir. Feodalizmden kapitalizme geçiş aşamasında burjuvazinin damgasını taşıyan ve feodal beylerin keyfi vergi toplamalarına kısıtlamalar getiren ilk yazılı belge, Magna Charta Libertatum’dur.  Bu belgeye göre, vergi toplama izni meclise verilmiştir (m.12); özgür kişinin yakalanması, zindana atılması, mal ve mülküne el konulması, sürgüne gönderilmesi, kötü muamele, zor kullanma, yasal kurallara bağlanmıştır (m.39); Adaletin satılması, meni ve geciktirilmesi yasaklanmıştır (m.40); tüccarlara ticaret ve seyahat özgürlüğü tanınmıştır (m.41); yargıçlık, memurluk gibi kamu görevlerine katılmak için yasaları bilmek ve yasalara uymak şeklinde, bir kural konulmuştur (m.45); 6.m. ise bunlara uymayanlara karşı, bir çeşit “direnme hakkı” tanımıştır.
            Magna Charta’dan yaklaşık 400 yıl sonra, 1628 yılında Petition of Rights (Haklar Bildirisi) yayınlanmıştır. Bununla da krala ve onun temsil ettiği devlete bazı kısıtlamalar getirilmiştir. Magna Charta’da sayılan haklara ek olarak, kimsenin mülkten yoksun bırakılamayacağı, kişilerin yasal bir mahkemede yargılanmadan idam edilemeyeceği, kişilerin tutuklanma  nedenin açıklanması gerektiği, kişinin vücut ve yaşam bütünlüğüne dokunulamayacağı, parlamentonun izni olmadan hiç kimseden ödünç para, bağış, vergi, armağan alınamayacağı ve bu nedenlerle tutuklanamayacağı, konuları açıkça “hak ve özgürlük” olarak  nitelenmekte ve kurala bağlanmaktadır.
            1679 yılında konulan  Hobeas Corpus  kuralı ile, tutuklularla ilgili nakil, tahliye, mahkemeye çıkma gibi hukuki hakların bir kısmı kurala ve yaptırıma bağlanmıştır.
            Fransız İhtilalinden tam bir asır önce 1689 yılında, İngiltere İnsan Hakları Bildirisini (Bill of Rights) yayınlamış ve ilk kez İH kavramı kullanılmıştır.  Bu bildiride özet olarak, din özgürlüğü ve yasalara yapılan saldırılar ve bununla ilgili çözümler sıralanmıştır. Parlamento ve yasama kurumu ele alınarak yasaların herkesi bağlaması gerektiği anlatılmıştır. Vergi, ordu, seçim, kürsü dokunulmazlığı konuları parlamentonun görevi içinde görülmüş ve bu konudaki keyfilikler ortadan kaldırılmıştır. Ayrıca güvenlik önlemi, tutuklama ve cezaların türleri sınırlanmıştır. Yargılamanın asli unsuru olarak görülen jüri üyesi seçilebilmek için: “Kendi adına mülk sahibi olmak” temel koşul olarak sayılmıştır.
            İngiltere’den sonra 1776 yılında Amerika’da Virginia İnsan Hakları Bildirisi yayınlanmıştır. Haklar bu bildiride daha net ve somut olarak sayılmıştır. Şöyle ki;
1-    Tüm insanlar doğuştan eşit derecede özgür ve bağımsızdırlar. Kişiler bu haklardan yoksun bırakılamaz ve vazgeçmeleri için zorlanamaz. Yaşam, özgürlük, mülkiyet, mutluluk ve güvenlik arama hakları, devredilemez haklardır.
2-    Tüm güç halkta toplanır ve halktan gelir, yetkili kişiler halkın vekilleridir.
3-    Yönetimin amacı, halkın, ulusun ve kamuoyunun ortak çıkarını, mutluluğunu ve güvenliğini sağlamaktır. Bu görev yerine getirilmezse, halk mevcut yönetimi değiştirme hakkına  sahiptir.
4-    Yargı erki, yasama ve yürütme erklerinden bağımsız olmalı, yöneticiler seçimle gelmelidir.
5-    Kamu yararına aykırı yasalara uymamayı bir hak olarak tanıyor.
6-    Kişiler haklarındaki suçlamaları bilmek, tanık, delil sunmak, tarafsız ve bağımsız yargı önünde yargılanmak hakkına sahiptir ve hiç kimse kendi aleyhine delil gösteremez ve yasal olmayan yollardan kişinin özgürlüğüne dokunulamaz.
7-    Kefalet, para ve özgürlük cezaları olağandışı olmamalıdır.
8-    Açık kanıt olmadan yapılacak arama ve tutuklama keyfi sayılır ve yasaktır.
9-    Yargılama genel olarak jüri ile yapılmalıdır.
10- Basın özgürdür ve asla sınırlandırılamaz.
11- Güvenlik, vatandaşlar arasından  seçilen, silahlı milis gücü tarafından sağlanmalı, barış zamanı sürekli ordu kurulmamalı ve ordu daima sivil gücün emri altında olmalıdır.
12- Din ve vicdan özgür olmalıdır.
Virginia İnsan Hakları Bildirisin üzerinden bir ay bile geçmeden, aynı yıl içinde, 04.07.1776 tarihinde Amerikan bağımsızlık Bildirisi yayınlanmıştır. Bu bildiri de tüm insanların eşit yaratıldığını ve yaşam, özgürlük ve mutluluğa erişmeyi vazgeçilmez haklar olarak saymıştır. Bildirin en önemli özelliklerinden birisi de “herhangi bir yönetim biçimi, bu hedeflere ulaşmada köstekleyici olmaya başladığında, bu yönetimi değiştirmek ya da düşürmek, yeni bir yönetim kurmak ve bu yeni yönetimin yetkilerini ve dayandığı temelleri, güvenlik ve mutluluklarını sağlayacağını en çok inandıkları bir biçimde düzenlemek ve kurmak, halkın hakkıdır;” denildikten sonra devamla “… ancak sürekli aynı amaca yönelik, uzun bir yolsuzluklar ve zorbalıklar silsilesi, ulusu, mutlak bir despotizme sürüklemek niyetini açığa vurursa, o zaman böyle bir yönetimi yıkmak  ve gelecekteki güvenlikleri için yeni koruyucular seçmek, o ulusun hakkı ve görevidir.”[17] Bildirinin bundan sonraki bölümünde, “direnme hakkı” denilebilecek, yukarıda alıntısı yapılan hak için gerekçeler sıralanmakta ve sonuçta bağımsızlığını ilan etmektedir.
1789 Fransız İhtilalinden dört yıl sonra 03.09.1791 tarihinde, Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi yayınlanmıştır.  Bildirinin giriş kısmında İH, doğal, devredilmez ve kutsal haklar olarak sayılmıştır. Devamındaki maddeler ise;
1-    İnsanlar hukuk açısından özgür ve eşit doğarlar ve yaşarlar.
2-    Doğal insan hakları, özgürlük, mülkiyet, güvenlik ve baskıya karşı direnmektir.
3-    Egemenliğin kökeni ulustur.
4-    Özgürlük, başkalarına zarar vermeyen her şeyi  yapabilmek, olarak tanımlanmaktadır.
5-    Yasa, genel irade olarak tanımlanıyor ve niteliği açıklanıyor.
6-    Yasa önünde eşitlik tanımlanıyor.
7-    Yasal olmayan itham ve tutuklama yapılamaz denilerek keyfilik sınırlanıyor.
8-    Bir kimse ancak, suçun işlenmesinden önce kabul ve ilan edilmiş yasalara göre cezalandırılır.
9-    Herkes suçluluğu kanıtlanıncaya kadar masumdur.
10- Düşünce açıklamak serbesttir, ancak kamu düzeni gerekçesi ile sınırlandırılır.
Anılan İH belgeleri öncelikle, İH tarihi ve evrimi konusunda, kaynaktan bilgi sağlamaktadır. Hepsinin ortak tarihine baktığımız zaman, takvim anlamında farklılık gösterse de, üretici güçlerin gelişim ve toplum tipleri açısından aynı döneme, kapitalizmin başlangıç aşamasına denk düştüğünü görüyoruz. İkinci olarak bu belgeler, burjuvazinin imzasını taşısa da asıl olarak köylüler ve yeni gelişen işçi sınıfı ile bir ittifak metni niteliğindedir. Bunun en açık kanıtı, gerek Amerikan Bağımsızlık, gerekse Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisinde yer alan “direnme hakkıdır”. Direnme hakkı, burjuvazinin ittifak ettiği sınıflara, kendi yönetim biçiminin iyi olacağı yönünde vermiş olduğu yazılı bir güvencedir. Burjuvazi güçlendikten sonra  bu sözü genellikle unutmuştur.
Thomas PAİNE 1792 yılında yazdığı İnsan Hakları kitabında “direnme hakkını” şöyle tanımlıyor: “Egemenlik, bir hak olarak, herhangi bir şahsın değil ulusundur. Ve ulusun kendine uygun bulmadığı yönetim biçimini devirmeye, kendi çıkarına, eğilimlerine ve mutluluğuna uyan başka bir yönetim oluşturmaya her zaman hakkı vardır, bu onun doğasında varolan  ve yok edilemez bir haktır.” [18]
Varlığı reddedilen Bursa Nutkunda Mustafa Kemal Atatürk, direnme hakkını şöyle ifade ediyor: “Türk genci, inkılapların ve rejimin sahibi ve bekçisidir. Bunların lüzumuna, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır: Rejimi ve inkılapları benimsemiştir. Bunları zayıf düşürecek en küçük ya da en büyük bir kıpırtı ve bir hareket duydu mu; bu memleketin polisi vardır, ordusu vardır demeyecektir. Hemen müdahale edecek, elle, taşla, topla ve silahla, nesi varsa onunla kendi eserini koruyacaktır. Polis gelecektir, asıl suçluları bırakıp suçlu diye onu yakalayacaktır. Yine, “polis henüz inkılap ve Cumhuriyetin polisi değildir” diye düşünecek, fakat asla yalvarmayacaktır. Mahkeme onu mahkum edecektir. Yine düşünecek, “Demek adliyeyi de ıslah etmek, rejime göre düzenlemek lazım” diyecek. Onu hapse atacaklar, kanun yolundan itirazları yapmakla beraber… Meclise telgraflar yağdırıp haklı ve suçsuz olduğu için tahliyesine çalışmasını, kayrılmasını istemeyecek… Diyecek ki: “ben iman ve kanaatimin icabını yaptım, müdahale ve hareketimde haklıyım. Eğer buraya haksız olarak gelmişsem, bu haksızlığı meydana getiren sebep ve amilleri düzeltmek de benim vazifemdir.” İşte benim anladığım Türk genci ve Türk gençliği”. (Şubat 1933)
İH kavramı, kapitalizmin doğuş döneminin ürünü olan ulus kavramı ile de yaşıttır. Devletler genel olarak, ulus devletler şeklinde örgütlenirken yapısını, kurumlarını ve işleyişini düzenleyen anayasalarını da oluşturmuştur. Anayasalar, ilk günden itibaren, bir tür İH belgeleri niteliği de taşımaktadır ve o nedenle İH ile yaşıttırlar.
Yukarıda saydığım, birinci kuşak İH belgeleri olarak anılan belgelerde dikkati çeken en önemli noktalardan birisi de mülkiyetin temel insan hakkı olarak sayılmasıdır. Başlığı “insanla” başlayan haklarda, mülkiyetin, temel   İH’dan sayılması, benim de yaptığım gibi baştan itibaren eleştirilmiş ama sonuç asla değişmemiş ve bugüne kadar varlığını sürdürmüştür. Kapitalist özel mülkiyet, insan haklarının olmasa da düzenin en temel unsurudur ve önemine uygun olarak bu belgelerde yer almaktadır. Ancak işgücünün işçinin mülkiyeti olarak değerlendirilmesi şeklindeki sakat mantık bile bu yanlışı düzeltmeye yetmemektedir. Çünkü, mülkiyet, bir insan hakkı değildir ve olamaz. Buna rağmen mülkiyet insan hakkı olarak sayılırsa, bunun bir tek anlamı olur; mülkiyeti olmayan bireyin insan hakkı, dolaysıyla kapitalist toplumda mülksüz büyük çoğunluk için İH yoktur.
Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisinde, doğal, devredilmez, kutsal olarak nitelenen ve birinci kuşak diye adlandırılan İH’lar şunlardır: Özgürlük, mülkiyet, güvenlik, baskıya karşı direnmek, yasa önünde eşitlik, düşünce açıklamak, yasal itham ve tutuklama, suçluluk kanıtlanıncaya kadar kişinin masum  sayılması, cezaların insani olmasıdır. Birinci kuşak olarak tanımlanan bu haklar, ileride, Sivil (medeni) ve Siyasal Haklar olarak tanımlanacaktır. Bu dönemin temel sloganı; “özgürlük”tür.

“Eşitlik” Dönemi Belgeleri


Devrim dönemlerinde burjuvazinin müttefiki olan köylülük, burjuva düzenin kurulmasından sonra siyasi gücünü ve statüsünü yitirmiş, ekonomik olarak da müttefikinin yanında işçi olarak çalışmaya başlamıştır. Kapitalizmin üretici gücü olan işçi, kısa sürede burjuvaziye karşı, sınıf kimliğini kazanmıştır.  Gerek kazanılan kimlik gerekse  çalışma koşulları, köylülerden farklı olarak işçi sınıfının kısa sürede örgütlü bir yapıya kavuşmasını sağlamıştır. Artık o gerek işinde gerekse sosyal yaşamında yalnız değildir!  Başta çalışma koşullarının düzeltilmesi, ücretlerin artırılması gibi ekonomik ve sosyal koşulların değiştirilmesi için oluşturulan sendikal örgütler, geleceğin siyasi örgütlenmesinin de kaynağı olacaktır. 1700’lerde, sistemini sağlamlaştıran burjuvazinin işçi sınıfı ile yolları ayrıldı. 1800’lü yıllarda, işçi sınıfı kendi örgütünü yarattı ve 1830, 1848’de  siyasi ağırlığı açıkça görülmeye başlandı.
Fransız İhtilalinden yaklaşık bir asır sonra, işçi sınıfı, bu kez iktidar için savaşa başladı ve 1871’de Paris Komününü kurdu.  İşçi sınıfı, ekonomik, felsefi, siyasi savaşım alanlarında kendi ideolojisini ve bu temel üzerinde kendi sınıf örgütünü yaratmıştır. Sistemini kurduktan sonra, statükoyu koruma mücadelesine başlayan ve ittifaklarını yok sayan burjuvazi, devrimci barutunu tüketmiş ve elindeki devrimci bayrağı, aynı kapitalist sistemin ürünü olan işçi sınıfına kaptırmıştır.
Burjuvazinin devrimciliği en fazla ulusal sınırlara kadar uzanmışken işçi sınıfı, sınırların ötesine geçmiş ve diğer ülkelerin işçi sınıfları ile buluşmuştur. Burjuvazi tarafından çizilen sınırlar yıkılmış ve mücadele bayrağı enternasyonele dikilmiştir.
19. yüzyıl sonlarında, işçi sınıfı mücadelesi ve örgütlenmesi enternasyonal bir kimlik kazanırken kapitalist sistem de ulusal sınırları aşıp tekelci bir nitelik kazanmıştır: Adı da emperyalizmdir. Burjuvazi sermayesi ile sınırları aşarken işçi sınıfı da ideolojisi, örgütlenmesi ve sınıf dayanışması ile onun önüne geçmiştir.
Asıl olarak 1871 Paris Komünü ile başlayan işçi sınıfının iktidar hedefi, 20. yüzyılın başında, 1917’de Sovyetlerde gerçekleşmiştir. Peşi sıra Almanya ve Macaristan’da işçi iktidarları kurulmuştur. Her ülkede komünist partiler ve işçi partileri örgütlenmiş ve ciddi birer iktidar seçeneği olduklarını göstermişlerdir.
İktidar telaşına düşen burjuvazi, gelişen işçi sınıfı hareketlerini ve toplumsal muhalefeti bastırmak için, egemen olduğu devletin biçimini değiştirmiştir. Yeni devlet elindeki şiddet araçları ile, gelişen bu hareketlere en vahşi şekilde saldırmıştır. Sosyalist devrimler çağında ortaya çıkan, “tekelci burjuvazinin en emperyalist, en gerici, en şoven unsurlarının bu devlet biçimine faşizm denir”. Faşizm, kendi koyduğu kurallar dahil, burjuvazinin yüzlerce yılda yarattığı hiçbir insani değeri tanımaz; en insani talepleri kanla, şiddetle, terörle yok etmeye çalışır.
Faşizmin kirli ve iğrenç yüzü kısa zamanda ortaya çıktı ve alternatif iktidar arayışları kapitalizm karşıtı siyasetlerin güçlenmesine yol açtı. Faşizme karşı mücadele, kapitalizmin sonunu hazırlamaya başladı ve sosyalizm yolunu açtı.
Çok yerine az vermeyi yeğleyen burjuvazi, sosyalizme gidişin önünü kesmek, kitlelerin faşizme yönelen tepkilerini ve kapitalizme olan karşıtlığını kontrol altına almak için sistemli bir çözüme gereksinme duymuştur. Bu güçlü silah, kapitalizmin serbest rekabetçi aşamasında, burjuvazinin devrimci olduğu dönemlerde geliştirilen ve işi bitince yeniden kullanılmak üzere raflara kaldırılan İH kavramıdır.
Burjuvazi bir yandan, kapitalizmi aklayıp, sisteme dokunmayacak şekilde  faşizmi “yargılarken” diğer yandan gelişen toplumsal muhalefeti ve sosyalist hareketleri sistemin potasında eritmek istiyor. O dönemde, sosyalizmin prestiji en yüksek noktasındadır. İşçi sınıfı, iktidar alternatifi olmanın ötesinde, artık iktidarda ve bir çok ülkede iktidar adayıdır. İşçi sınıfı hareketlerini kontrol etmenin en iyi yollarından birinin, onun dili ile konuşmak olduğunu bilen burjuvazi, İH kavramı içine, sosyalist kavram ve talepleri sokmaya başlıyor. Faşizm ile sosyalizm aynı anda hedef olarak seçiliyor, ikisine birlikte vurulması gerektiğinin propagandası yapılıyor ve bunda da başarılı olunuyor. Yaratılan baltanın keskin ağzı ile sosyalizme vurulurken kör tarafı ile faşizme dokunduruluyor. Burjuvazi, sosyalist devlet biçimi olan proletarya diktatörlüğünün, diktatörlük olduğunu ilan ederken, faşist diktatörlüklere “parlamenter demokrasi” diyerek faşizmi yedeğine alıyor.
Burjuvazinin damgasını taşıyan ve birinci kuşak haklar denilen Sivil ve Siyasal Hakları (SSH), işçi sınıfının mücadelesi sonucu, ikinci kuşak haklar diye nitelenen Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar (ESKH) takip ediyor.  İki kuşak hak arasındaki en önemli farklardan ilki; birinci kuşak hakların egemen sınıfa hiçbir maddi külfeti olmazken ikinci kuşak hakların ciddi bir bedelinin olmasıdır. İkincisi, birinci kuşak hakların temel sloganı burjuvazinin damgasını taşıyan “özgürlük” iken, ikinci kuşak hakların temel sloganı işçi sınıfının damgasını taşıyan ve sosyalizmin temelini oluşturan “eşitliktir”.
Birinci kuşak haklarda hiçbir bedel ödemeyen burjuvazi, ikinci kuşak haklar ile birlikte, sömürdüklerinin küçük bir kısmını, gelişecek muhalefeti önlemek için kullanmaya başlamıştır. Burjuvazinin kısmi bedel ödemeye başladığı bu devlet biçimine, sosyalist devlete karşılık olmak üzere, “sosyal devlet” denmeye başlanmış ve bunun teorileri yapılmıştır. Sonuçta, kapitalist “sosyal devlet”, “sosyalist devlete” tercih edilmiştir.
Gelişmiş kapitalist ülkelerin egemen sınıfı, tekelci  burjuvazi, kendi halkının yanı sıra diğer ülke haklarını da sömürmektedir. Bu ikili sömürüden elde edilen artı değerin bir kısmını kendi halkına aktarıp, onlar üzerindeki sömürüyü hafifleterek, yaşam düzeylerini bir parça yükseltmektedir. Yaşam düzeyleri göreceli olarak yüksek olması sağlanan emperyalist ülkelerde, “sosyal devlet” bir parça yaşam bulurken yarı sömürge ülkelerin (geri kalmış, geri bıraktırılmış), burjuvazisi cılız olduğu ve karının büyük bir kısmını bağlı olduğu uluslararası tekellere aktardığı için böyle bir şansları yoktur. Yarı sömürge burjuvazisi, sadece kendi halkını sömürmekte ve onun da bir kısmını yukarıdakilerle paylaşmaktadır. Sürekli alma üzerine kurulu bir sistemin “sosyal devlet” olarak adlandırılması olanaksız olduğu gibi yarı sömürge ülkelerin böyle bir ekonomik gücü de yoktur. Böyle bir yalanı gerçekleştirmenin  maddi koşulları olmadığı için bu söylem diğerleri gibi bir kandırmaca ve oyalamadır.
Sivil ve Siyasal Haklardan (SSH) farklı olarak Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Hakların (ESKH) bir bedeli vardır. Bu bedeli ödeme şekli, burjuvazinin halklardan sömürdüğünün bir kısmını geriye, halka vermesi şeklindedir. Böyle bir işleyiş ise kapitalizmin doğasına aykırıdır. O nedenle uluslararası sözleşmelerde, genellikle, SSH, yaptırımlara bağlanırken ESKH daha çok “dilek ve temenni” düzeyinde kalmaktadır.
Diğer yandan SSH ulusal nitelik taşırken bunlara  ESKH eklenmesi ile, İH uluslararası bir nitelik kazanmıştır. Birinci ve ikinci kuşak haklar olarak anılan SSH ve ESKH birlikte, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirisinde (BM-İHEB) yer almıştır. İHEB’de nelerin hak olarak yer aldığına geçmeden önce, kısaca, Birleşmiş Milletler Cemiyetini (BM) tanıyalım.

 

Birleşmiş Milletler (BM)


Birleşmiş Milletler, İH’nın temel unsurlarından olan, devletlerin/hükümetlerin oluşturduğu bir kuruluştur. Merkezi Amerika’dadır. Dünyadaki devletlerin tamamı BM üyesi olup, siyasi devlet olarak tanınmak için de BM’nin onayı gerekli görülmektedir. Dünya devletlerinden 53’nün nüfusu 500.000 çok altında olup, bunlardan ikisinin (Naulu ve Tuvalu) nüfusu 10.000  civarındadır. Büyük bölümünün nüfusu da 100.000 nin altındadır. Her devlet, nüfusuna bakılmaksızın, BM Genel Kurulunda bir oya sahiptir. O nedenle, BM’nin  asıl organı Genel Kurul değil, 15 üyeden oluşan Güvenlik Konseyidir. 15 üyeden (5) beşi (ABD, İngiltere, Fransa, Çin, Rusya) daimi üyedir ve adından da anlaşılacağı gibi, diğer 10 üye devlet değişirken bu beş “daimi üye” hiç değişmez. En önemlisi de bu daimi üyelerden birisi, alınacak karara olumsuz oy verirse (veto ederse), Güvenlik Konseyinden, dolayısı ile BM’den hiçbir karar çıkmaz. Diğer 10 üye devlet, coğrafi yapıya uygun olarak BM Genel Kurulu tarafından 2 yıllık süre için seçilirler.  Kararlar ise, 5 daimi üye oyuna, 4 üye oyu eklenerek toplam 9 oy ile alınır.  BM Antlaşmasının 24/1 maddesinde, Güvenlik Konseyinin görevi: “BM’nin ivedi ve etkin eylemlerde bulunmasını sağlamak üzere örgüt üyeleri uluslararası barış ve güvenliğin korunması için birincil sorumluluğu konseye tanır.” 25 madde ise: “BM üyeleri bu Antlaşma uyarınca Güvenlik Konseyinin kararlarını kabul ederek yerine getirmeyi üstlenir.”
Maddelerden açıkça anlaşılacağı üzere; dünya barışı, dünya silah yapımı ve ticaretini elinde bulunduran beş ülkenin de içinde yer aldığı, Güvenlik Konseyine teslim edilmiştir. Ayrıca İH’ları katleden tüm darbelerin arkasında mutlaka, bu beş ülkeden birisi bulunmaktadır. 25. maddeye göre, bu beş devlet dışındaki üye devletler, Konseyin kararlarına uymak zorundadır. Asıl görev ve yetki Güvenlik Konseyinde olduğuna göre, BM’nin diğer organları; Genel Kurul, Ekonomik ve Toplumsal Konsey, Vesayet Konseyi, Uluslararası Adalet Divanı ve Sekreterlik, biçimsel bir nitelik taşımaktadır.
Sözleşmede, kurumların yanı sıra, Bölüm XI “Kendini Yönetemeyen Ülkeler”, Bölüm XII “Uluslararası Vesayet Rejimi “ başlıklarını taşımaktadır. Bu iki başlık bile, BM Örgütünün, eşitliği temel almadığını ve amacının mevcut statükoyu korumak olduğunu ya da en azından işlevlerinden birisinin bu olduğunu göstermektedir.
İH sözleşmelerini üreten BM, bu yapıda bir kurum olup 26 Haziran 1945 tarihinde kurulmuştur. Bu tarih, İH’nın uluslararası nitelik kazanma tarihi olduğu kadar, aynı zamanda “soğuk savaşın” başlangıç  tarihidir. BM, soğuk savaştaki savaş alanlarından birisidir. Soğuk savaş ise, kapitalizmle sosyalizm arasında sürdürülen ideolojik savaşın, o dönemlerdeki adıdır.
İH kaynaklarını değişik şekillerde sınıflandırmak olanaklıdır; kaynakların  bağlayıcılığı ve taraflarına göre: Antlaşma, sözleşme, statü, bildirge, ilke, protokol şeklinde olanı, en yaygın ayrımdır. Katılan devletlerin coğrafi konumuna göre İH kaynakları; uluslararası, kıtasal, bölgesel ve ulusal kaynaklar olarak ayrılabilir. Kronolojik bir ayrım yanında doğrudan İH kaynakları ve dolaylı İH kaynakları şeklinde bir ayrım da yapılabilir. Ayrıca konularına göre ve değişik amaçlı başka ayrımlar da  yapılabilir. Çünkü, Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN’in derlediği “İnsan Haklarının Kaynakları” kitabında 8 tarihsel, 50 uluslararası, 17 Avrupa ve 20 de ulusal kaynak adı sayılmıştır.
Tüm İH kaynaklarının ortak özelliği, bu kaynakların yaratıcılarının ya da imzacılarının, İH ihlallerinin tarafı olan, devletler olmasıdır ve devletlerin sınıfsal özelliği doğrudan bu  kaynaklara yansımaktadır.
Yukarıda sayılan birinci kuşak İH’lara damgasını vuran tarihi İH  kaynaklarından sonra, uzun bir süre yeni İH kaynaklarının üretilmediğini görüyoruz. 20. yüzyılın başında, Avrupa merkezli emperyalistler arası bir savaş çıkıyor ve bu savaş bölgesel bir nitelik taşımasına rağmen, “Birinci Dünya Savaşı” olarak adlandırılıyor. Oysa bu savaşın tek dünyasal olan karekteri, dünyanın emperyalist güçlerce, toprak ve pazar olarak paylaşılmış olmasıdır. Onun dışında bu savaş, (kıtasal bile değil) bölgesel bir savaştır. O nedenle bu savaşın doğru adı: Dünya Savaşı değil; paylaşım savaşıdır. Aynı bölgede çıkan 2. Dünya Savaşı olarak  anılan savaşın adlandırması da, 2. Paylaşım Savaşıdır.

BM İnsan Hakları Evrensel Bildirisi (İHEB)

Pazarlama tekniğinin en etkin yöntemi olan reklam, gizli ya da açık bir yanıltma özelliğine sahiptir. Aynı yanıltma çabalarının, siyasi, toplumsal, kültürel ve kavramlar konusunda da yapıldığını gözlemek mümkündür. Bu çalışmaların asıl amacı: Üretilen siyasetin, ideolojinin, kültürün ve kavramların kabul ettirilmesi, dahası içselleştirilmesidir. 
İH konusu da anılan genel değerlendirmeden payını fazlası ile almıştır. Bilindiği gibi, enternasyonalizm sosyalizmin en temel ilkelerinden birisidir. Sosyalizmi kendisi için birincil tehlike gören burjuvazi, sosyalist kavramlardan ve hedeflerden daha büyük anlam içeren soyut kavram ve hedefler üretmeye çalışmıştır. BM İnsan Hakları Evrensel Bildirisindeki “evrensel” sözcüğü, bunlardan birisi olup enternasyonal sözcüğüne rakip ve onu aşmayı amaçlayan bir çabanın ürünüdür. Burjuvazinin elinde, Avrupa’daki bir savaş nasıl Dünya Savaşı oldu ise, dünyasal olan İH kavramı  da “evrensel” olmuştur. Zaten İHEB incelendiğinde hiç de evrensel bir İH açılımının olmadığı görülecektir. 10 Aralık 1948 tarihinde yayınlanan ve 30 maddeden oluşan İHEB’de, sadece bazı Kişisel ve Siyasal Haklar ile Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Hakların alt alta sıralandığını görüyoruz. Birinci kuşak İH’daki “özgürlük” sözcüğünün yanına, sosyalizmin  etkisi ve zorlaması ile ikinci kuşak İH’yı belirleyen “eşitlik” sözcüğü ekleniyor ve kapitalist toplumun kuruluş sloganlarından olan “özgürlük, eşitlik, kardeşlik”, yüzlerce yıl gerçekleşmediği halde yine de aynı toplum tarafından yeniden kullanılıyor.
Bildirge, daha sonra öncülük yapacağı diğer İH kaynakları gibi esas olarak: Özgürlükler, haklar  ve yasaklardan oluşuyor. Feodalizmden kapitalizme geçiş aşamasında burjuvazinin, özgürlük, eşitlik, kardeşlik üçlüsünden oluşan sloganı İHEB’nin 1. maddesinde şöyle formüle ediliyor: “Her insan ÖZGÜR; onur ve haklar bakımından EŞİT doğar. Akıl ve vicdanla donatılmış olup birbirlerine KARDEŞLİK anlayışıyla davranır.” Görüldüğü gibi birinci maddede insan, “özgürlük, onur, akıl, vicdan” gibi soyut  kavramlarla tanımlanmaya çalışılmaktadır. Oysa insan, soyut değil somut bir varlıktır!
2. maddede, bu soyut insanın, "ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal veya başka bir görüş, ulusal ya da toplumsal köken, mülkiyet ve doğuş” gibi ayrımlara tabi  tutulması yasaklanırken; 4. m.de “kölelik, kulluk ve köle ticareti”, 5. m.de “işkence, insanlık dışı ceza ve davranış”, 9.m.de “keyfi yakalama, tutuklama ve sürgün” yasaklanıyor.
3.m: Yaşama, kişi özgürlüğü ve güvenlik; 6.m: Yasa önünde tanınma; 7.m: Yasa önünde eşitlik ve eşit korunma; 8.m: Yargı yoluna başvurma; 10.m: Bağımsız mahkeme önünde adil ve açık yargılanma; 11.m: Kanıtlanıncaya kadar suçsuz sayılma, yasasız suç ve ceza olmaz; 12.m: Özel yaşam, aile, konut ve haberleşme gizliliği; 13.m: Yer değiştirme ve oturma özgürlüğü; Ülkeden ayrılma ve geri dönme hakkı; 14.m: Sığınma; 15.m: Uyrukluk; 16.m: Evlenme ve aile kurma; 17.m: Mülkiyet; 18.m: Düşünce, din, vicdan, özgürlüğü; 19.m: Görüş edinme ve anlatım özgürlüğü; 20.m: Barışçı toplanma ve dernek kurma;  21.m: Ülke yönetimine katılma ve kamu hizmetlerine girme; 22.m: Toplumsal güvenlik, ekonomik, sosyal ve kültürel hakların gerçekleşmesi; 23.m: Çalışma, eşit işe eşit ücret, asgari ücret, sendika kurma ve üye olma; 24.m: Dinlenme ve boş zaman; 25.m: Sağlık için beslenme, giyim, konut, tıbbi bakım, güvenlik, ana ve çocuklar için özel bakım; 26.m: Eğitim; kültürel, sanatsal ve bilimsel yaşama katılma; haklarını düzenliyor.
Özgürlükler, haklar ve yasaklar, İHEB’de sıralanıyor ancak bunların tanımı pek yapılmıyor. Sadece 2.m.de nelerin ayrım konusu yapılamayacağı; 11.m.de ceza, suç ve masumluk kavramları, 13.m.de seyahat hakkı, 14.m.de sığınma, 16.m.de evlenme, 18.m.de düşünce, vicdan ve din özgürlüğü, 23.m.de çalışma hakkı, 25.m.de güvenlik hakkı, 26.m.de eğitim, 29.m.de özgürlük kavramları kısa ve hazırlayanların amacına uygun olarak tanımlanıyor.  Yapılan tanımlar eksik ve yetersiz olmasına rağmen, açıklaması yapılmayan diğer kavramlara göre bir parça daha anlaşılır durumdadır. Sözleşmenin omurgasını oluşturan özgürlük, mülkiyet, kardeşlik, eşitlik, hak gibi kavramlara ise hiç dokunulmuyor ve sadece tanımsız sözcükler olarak kullanılıyor. Daha sonra hazırlanan sözleşmelerde yapılan  tanımlarda da somut bir içerik bulmak oldukça zordur. Sayılan hakların, özgürlüklerin ve yasakların, pratik olarak yaşanabilmesi için, hiçbir güvence ve yaptırım da yoktur. Yaptırıma bağlanmayan tüm düzenlemelerde olduğu gibi, bu kurallar da kural olmaktan çok “temenni” niteliğinde, iyiniyet belgeleridir. İyiniyetle hazırlanan bu tür belgelerin ahlak kuralı sayılması da olanaksızdır, çünkü bunun için oldukça uzun bir zaman gerekmektedir. Hele bunların, tüm topluma mal olacak kadar derinleştirilip yaygınlaştırılması ise oldukça zordur. O nedenle, bu kuralların sahiplenilmesi ve savunulması, ancak aydın ve duyarlı insanlarla sınırlı kalıyor.
İH lehine olan çoğu şey unutulurken 30.m, yukarıda soyut olarak sayılan hak ve özgürlüklerin yok edilmesini engellemek için, eylem ve etkinliklere sınır getirmeyi unutmuyor. Başlangıç kısmında belirtilen “insanın zorbalık ve baskıya karşı son bir yol olarak ayaklanmaya başvurmak zorunda bırakılmaması için”  önceki İH belgelerindeki “direnme hakkının” sınırı “hukuk” olarak çiziliyor.

 

 

BM Kişisel (Sivil) ve Siyasal Haklar Sözleşmesi (KSH)


Birinci kuşak KSH ile ikinci kuşak ESKH, birlikte, ilk kez  İHEB’de yer alıyor. Daha sonra yapılan iki sözleşme ile, bu iki kuşak hak birbirinden ayrılıyorlar. Ayrımlar, topluma olan maliyetine ve yaptırım içerip içermemesine göre yapılıyor. Topluma fazla maddi külfet getirmeyen, daha çok insanın doğasından kaynaklanan ve sistemi meşrulaştırmayı amaçlayan haklar, BM Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesinde (BM KSH) düzenleniyor. Bazı çevirilerde, “kişisel” sözcüğünün “medeni” sözcüğü şeklinde  çevrildiğini görüyoruz. Bu bir çevri hatasından çok, bireyi (kişiyi) yücelten bir sistemin, “medeni” sayılacağı siyasal anlayışından kaynaklanıyor. Kişi (şahıs), aile, miras, mülkiyet konularını düzenleyen ve Latince “civil code”  olarak adlandırılan yasanın, Türkçe’ye “Medeni Kanun” olarak çevrilmesi de bir rastlantı ya da yanılgı değil, siyasi bir tercihin sonucudur. Kapitalist ilişkileri düzenleyen ve somutlaştıran bu yasanın adının vermek istediği asıl mesaj: Medeniyettir! Özetleyerek okursak medeniyet, kapitalizm demektir(!)
BM KSH sözleşmesini incelediğimizde, İHEB’de sayılan kişisel ve siyasal hakların yeniden sayıldığını ve düzenlendiğini görürüz. Aynı şekilde, BM KSH Sözleşmesindeki bazı hakların da tekil olarak, bir alt hak birimi şeklinde, yeniden başka sözleşmelerde düzenlendiğini görürüz. Genelden özele doğru olan bu gidiş, bir yandan İH kavramlarına tanımlar getirirken diğer yandan yeni alt İH kavramlarının üretilmesine ve enflasyonuna yol açmaktadır. Böylesine gereksiz bir kavram üretimi, işi karmaşıklaştırarak yeni tartışmalara da yol açmaktadır. İH’nın pratikte yaşanması, yerini karmaşık teorik tartışmalara bırakmaktadır. Bu durum kavram kargaşasının yanında asıl hedeften uzaklaşmaya neden olmaktadır.
Yapılan açıklamalar ışığında BM Kişi ve Sivil Haklar Sözleşmesine kısaca bakacak olursak; İHEB’de genel olarak sayılan her hak, daha sonra hazırlanan sözleşmelerde  tanımı yapılarak yeniden sayılmaktadır.  Her tanım, eksikliği tamamlamak yerine yeni kavramların doğmasına neden olmaktadır. Eski kavramlar tam olarak tanımlanmadan ve daha yerine oturmadan yenilerinin üretilmesi, işin pratik boyutunu geri plana itmektedir. Ayrıca, İH’nın, sadece sözleşmelerde sayılanlarla sınırlı tutulması da ayrı bir kısırlaşmaya yol açmaktadır.
Bütün BM ve İH sözleşmelerinin başlangıç kısımları içerik olarak aynı olup “insanın niteliğinden gelen onurunu, eşit ve ayrılmaz haklarını tanımanın dünyada özgürlük, adalet ve barışın temeli” cümlesi ile başlamaktadır.  Ayrıca, “korkudan, yoksulluktan arınmış özgür insan ülküsüne ancak kişisel ve siyasal hakların yanı sıra, herkesin ekonomik, toplumsal ve kültürel haklardan yararlanabileceği koşullar yaratıldığında ulaşılabileceği” doğru tespiti yapılmaktadır. Diğer bölümlerde ise, İHEB’de olduğu gibi, haklar, özgürlükler ve yasaklar şeklinde genel bir sıralama yapılmaktadır.
1.m. insan yerine “Tüm halkların kendi yazgılarını belirleme hakkı”  ile başlamakta ve bunu siyasi statülerini özgürce saptayarak ekonomik, toplumsal ve kültürel gelişmelerini özgürce gözetebilirler, şeklinde formüle etmektedir. Ek olarak halklara “karşılıklı yarar ilkesine” dayalı olarak ekonomik özgürlük tanınmaktadır. Böyle bir girişin bu sözleşmede neden yer aldığı ise anlaşılmamaktadır. Ancak ulusların kendi kaderini tanıma hakkı gibi, siyasi ve yaşam bulmuş bir ilkenin, “ulus” sözcüğü “halk” sözcüğü ile değiştirilerek, olayın anlamsızlaştırılması hedeflenmiş olabilir. Çünkü bu maddenin, gerek bu, gerekse daha sonra hazırlanan hiçbir sözleşmede, tanımı ve açıklaması yapılmıyor.
2.m. İH konusunda insanların (bireylerin), ırk, renk, cinsiyet, din, siyasal görüş, ulusal, toplumsal köken gibi herhangi bir ayrımı yasaklıyor ve hakların korunmasını yargısal güvencelere bağlamaya çalışıyor. Ancak yargısal güvencenin yetersizliğinin ya da kullanılmamasının hiçbir güvencesi bulunmamaktadır. Oysa İH sorunu tam da bu noktada yani devletin hak ihlali noktasında başlamaktadır. Çözümün, İH’nın taraflarından birisine, devlete bırakılması aynı zamanda olayın çözümsüzlüğüdür.
3.m. kadın erkek eşitliğini düzenliyor. 4.m. ilk maddelerde yasaklanan ayrımcılığı, sistemin güvenliği gerekçesi ile rafa kaldırılma olanağı sağlarken “olağanüstü durum” başlığı ile de meşrulaştırıyor. “Efendilere” haber vermek koşulu ile sözleşmenin ihlal edilmesi hak ihlali sayılmıyor. Yani, insan haklarından ve insandan önce, yine sistem diyen ve insanı sistemin ve mülkiyetin sonuna koyan bu sözleşmeye İH sözleşmesi deniyor. 5.m. 4.m.deki açık hükme rağmen, bu sözleşmede tanınan “hak ve özgürlüklerden birisini kaldırma ya da sınırlama sonucu çıkarır şekilde yorumu”  yasaklıyor.
Sayılan genel giriş maddelerinden sonra 6.m ile başlayıp 27.m ile sona eren 3. Bölümde haklar, özgürlükler ve yasaklar düzenleniyor.
Kendisi de 6 bentten oluşan 6.maddenin 1.bendi “yaşam hakkı vardır”  cümlesi ile başladıktan sonra “bu hak, yasayla korunur. Kimse keyfi olarak yaşamından yoksun bırakılamaz” diye bitmektedir. Bundan sonraki 5 bentte ise ölüm cezası düzenlenmektedir. Yaşama hakkına bir bent ayrılırken ölüm cezasına tam 5 bent ayrılmaktadır. Ölüm cezasını açıklamak için epey çaba  harcayan sözleşme yapımcıları, aynı titiz çalışmayı yaşam hakkının tanımı için  harcama gereği duymamışlardır. Oysa adı İH ile başlayan ve insanı temel alan bir sözleşmenin önceliği ölüm cezası yerine yaşama hakkına vermesi ve bunun tanımını yapması gerekirdi.  Ancak bu sözleşmede, gerçek, yaşayan, toplumsal bir varlık yerine soyut, tekil, yalıtılmış insan modeli ele alındığı için, insana özgü tanımların yapılması da olanaksızlaşmaktadır. Çünkü böyle bir tanım yapıldığı zaman, sorumlulara görev yükleyen yeni, yaşanabilir ve bedeli olan hakların tanınması kaçınılmazdır. Bedelden kurtulmanın kolay ve ucuz yolu ise, hakkı tanımamak ya da tanımsız bırakmaktan geçmektedir. Sözleşmenin bu yöntemi izlediğini görüyoruz. İnsanları doğrudan ilgilendiren yaşama hakkı için bir cümle, ikinci derecede önemli olan ölüm cezası için 5 paragraf ayrılmasının başka bir açıklaması olanaksızdır.
O zaman yaşama hakkı ne demektir ve ne olabilir? Aslında, “yaşama hakkı” pek karmaşık bir konu değildir, ya da en azından, insanların ezici çoğunluğunun yaşamı karmaşık değildir. İnsanların “yaşamak” diye tanımladığı şey, oldukça yalın ve basittir. Çünkü yaşamın kendisi doğal bir şeydir. Biyolojik anlamda, iki sevginin ürünü olan ya da olması gereken ve yaşayanın iradesi dışında gerçekleşen bir olaydır. Doğan kişinin annesini babasını seçme şansı olmadığı gibi, yaşayacağı konutu, bölgeyi, ülkeyi de seçme şansı yoktur. Hatta  diğer canlılardan farklı olarak, yeni doğan bir yavrunun yaşamı seçmesi kendi elinde değildir. Yaşama hakkı, insanın ana karnına düştüğü ilk günden itibaren bir başkasının elindedir. İnsan, doğası gereği, annesine, babasına ve topluma bağımlı doğan tek canlı türüdür. İnsanlaşmanın bir boyutu da özgürleşmek ise, çocuğun insanlaşması bu bağın en aza indirilmesi ve topluma yönelmesi ile mümkün olacaktır. Süreci izlersek, yaşama hakkı doğum ile başlar. Doğumdan sonra, beslenecek gıdaya, barınacak konuta,  hastalandığında gideceği sağlık kuruluşuna, gereksinmesi vardır. Bunlardan biri olmazsa daha ilk anda yaşama şansı büyük oranda yitirilmiş demektir. Büyüdüğünde gerekli eğitimi alıp çalışma olanağı yoksa, yine yaşama hakkı yok demektir. Devamla, yaşlılık sosyal güvence ile desteklenmezse, yaşama hakkı yine eksik kalacaktır. Özetle yaşama hakkı bir bakıma, beslenme, barınma, sağlık, eğitim, iş ve sosyal güvenlik demektir. Elbette bu maddi gereksinmelere, insan yaşamına dokunmama, sağlıklı bir çevre ve sistem gibi toplumsal koşulları da eklemek olanaklı ve hatta gereklidir.
J. GALTUNG’un çok yerinde olarak belirttiği gibi, “ihtiyaçlar ile haklar arasında çok sıkı bir bağ vardır ve son tahlilde bu haklar, insan ihtiyaçları tarafından belirlenir”.[19] Sonuçta, ihtiyaçsız bir insan ve insansız bir İH düşünmek olanaksızdır. Bunlar yok sayılarak hazırlanan bir sözleşme, biçimsel hukuk açısından sözleşme sayılabilir ama kesinlikle İH sözleşmesi sayılamaz ve sayılmaması da gerekir. Belki bunların sözleşmelerde yazılmasına gerek yok şeklinde bir sav da ileri sürülebilir, ama bunların uygulamadaki varlığının kesinlikle yadsınmaması gerekir. Eğer sözleşmelerde yazılanlar, yaşama geçmiyorsa, özlemden öte bir anlam taşımazlar.
7.m. İşkenceyi ya da zalimce, insanlık dışı ya da onur kırıcı davranış ve ceza ile tıbbi ya da bilimsel deney konusu olmayı yasaklıyor. Aynı konu, 1984 tarihli “İşkence ve Başka Zalimce, İnsanlık Dışı ve Onur Kırıcı Davranış ya da Cezaya Karşı Sözleşme” ile daha geniş olarak düzenleniyor. Bu başlık, İH ihlalleri bölümünde geniş olarak inceleneceği için, şimdilik işkencenin varlığı için bir kanıt olduğunu hatırlatmakla yetineceğiz.
8.m. Köleliği, köle ticaretini, kulluğu ve zorla çalıştırmayı yasaklıyor. Ancak TC Anayasası’ndaki gibi “ama” dedikten sonra istisnaları sayıyor ve: Tutukluları, şartla salınanları, askerlik, olağanüstü ve kamusal yükümlülükleri, kapsam dışı bırakıyor. Bu tür uluslararası sözleşmeler, genel olarak, yasalarla düzenlenen “her şeyi” İH’ya uygun kabul ediyor. Örneğin İşkence ve Başka Zalimce, İnsanlık dışı ve Onur kırıcı Davranış ve Cezaya Karşı Sözleşmenin 1/1 m.sinde işkencenin tanımını yaptıktan sonra son cümlede “Niteliği gereği ya da salt yasal yaptırımlardan doğan acı ya da eziyet işkence sayılmaz” denilerek bir bakıma yasa ile işkence yapılabileceği kabul edilmektedir. Sonuçta yasa yapma erkini elinde bulunduran egemen güç, işkenceyi, şiddet yöntemi olarak sürekli elinde bulundurmayı ihmal etmiyor.
9.m. Herkesin kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı vardır, dedikten sonra yakalama ve tutuklama konularını düzenlemektedir. Konunun olumlu yönü olan “özgürlük”, sadece sözcük olarak geçerken, olumsuz yön ön palana çıkarılmıştır.  Yakalama ve tutuklamanın yasal olması ve tutuklama nedenlerinin hemen açıklanması, derhal yargıç önüne çıkarılma, makul sürede yargıç önüne çıkarılma, tutuksuz yargılanma, mahkeme önüne çıkarılma, yasadışı yakalama ve tutuklamaya karşı tazminat konuları düzenlenmiştir. Sonuçta kapitalizmin doğasına uygun olarak yitirilen özgürlüğe parasal bir değer biçilerek iş sonuca bağlanmıştır.
10.m. Tutuklama ve hükümlülük kavramlarını ayırmıştır. Tutuklu ve hükümlüler ile çocuk ve yetişkinlerin ayrı yerlerde tutulmasını ve cezaevi koşullarının nasıl olması gerektiği konusunu düzenlerken 11.m ile sisteme hareket yeteneği sağlayan ticari sözleşmeler nedeniyle ceza verilmesini yasaklıyor.
12.m. Geçmişte sosyalist ülkelerin eleştirilmesine yol açan “özgürce yer değiştirme (seyahat) ve oturulacak yeri seçme, ülkeden ayrılma  ve geri dönme özgürlüğünü” açıklıyor ve hemen devamında bunların kısıtlanma koşulları sayılıyor. 13.m ise sınır dışı edilmeyi düzenliyor.
14.m. “Herkes mahkeme ve yargı önünde eşittir” dedikten sonra, duruşmaların açıklığı ve hangi koşullarda gizli yapılacağı sayılıyor ve bazı temel hukuk kavramlarını ekliyor: Suçluluğu kanıtlanıncaya kadar herkes masumdur; yargılamanın sanığın anlayacağı dilde yapılması, savunma hakkı, avukat tutmak, hızlı yargılama, tanıkları sorgulamak, gerektiğinde çevirmen istemek, kendi aleyhinde tanıklık ve itiraf yasağı, çocuklara özel yargılama, temyiz incelemesi isteme, haksız hüküm nedeniyle zarara uğrayanların zararının tazmini, aklanılan ya da hüküm giyilen bir suçtan dolayı ikinci kez yargılanmanın yasaklanması konularını düzenlemiştir.
15.m. Yasasız suç ve ceza olmaz ve yasada belirlenen cezadan daha ağır ceza verilemez ancak ceza hafifletilirse sanık ya da hükümlü indirimden yararlanır, kuralını düzenlemiştir.
Eylemsel tanıma yerine, kağıt üzerinde tanımayı ifade eden “hukuki kişiliğin tanınması” kavramı, hak olarak 16.m.de düzenleniyor ama içeriği açıklanmıyor. Kapitalizmle  birlikte gerçek kişiliklerin yanında sanal kişilikler yaratılmaya başlanıyor. Bu sanal kişilere hukuk dilinde “tüzel kişi”  deniyor. Tüzel kişilik bir soyutlamanın yanısıra içinde ölümsüzlük anlamı da taşır. Soyutlama, gerçeği gizlemeye çalışırken ölümsüzlük, sistem için gerçekleşmesi istenen bir dilektir. Limited şirketler, anonim şirketler, holdingler ve en büyük tüzel kişilik devlettir. Ne kadar gizlemeye çalışsa da, her tüzel kişiliğin arkasında mutlaka bir gerçek kişi  ya da kişiler gurubu vardır ve tüzel kişiliklerin asıl sahipleri bunlardır. Sahiplenme ilişkisi özünde sınıfsal bir karakter taşır. Örneğin geçmişin egemen devlet biçimi olan monarşide devletin sahibi kim dendiği zaman, duraksamadan  monark ve ailesi denebiliyordu. Kapitalist devlette ise bu ilişki hem dolaylı hem de dolambaçlı bir görünüm kazandı. Egemen sınıf, başlangıçta doğrudan kendi yönetmek yerine, sözcülüğünü ve temsilciliğini yapacak unsurlarla yönetme yolunu seçti. İktidarın tehlikeye girmeye başladığı sistemin bunalımlı dönemlerinde ise temsilciler yerlerini işin gerçek sahiplerine bıraktılar. Devletin gerçek sahipleri bu ilişkilerini gizlemeye çalışırken  sahip konumunda olmayanlar ise kendilerini ortak gibi görmektedirler. Böylesi zorunlu ve gönüllü bir katılım, işi daha da karmaşıklaştırmakta ve sistem kendi yedek  güçlerini sürekli üretmektedir.
Düz bir mantıkla bakıldığı zaman bile, insanların önüne konulan birbirinin aynı olan “seçenekler” arasında seçim yapmaya zorlandığı açıkça görülmektedir. Yapılan gizli oylamalar sonucu, benzerlerden (hatta aynı olanlardan) birileri seçilmekte ve parlamentoya gönderilmektedir. Yasama organının birincil görevi yasa yapmaktır. Yapılan yasalar geri dönmekte ve seçenleri (halk çoğunluğunu) yönetmek için kullanılmaktadır. Kitleler kullandıkları oylar ve seçtikleri temsilciler aracılığı ile kendini bağlayacak hukukun yaratılmasına katıldığını ve yapılan yasaların kendi iradelerinin ürünü olduğunu sanarak özünde kendisine yabancı olan bu hukukun üstünlüğünü kabul etmekte ve sanki kendi ürünüymüş gibi yüceltmektedir. İnsanlar arasında olması gereken doğal ilişki yerini, yaratılan ve yönetilenlere yabancı olan, yapay hukuki ilişkilere bırakmaktadır.  Bu sözleşmede de  gerçek ilişkiler yerini hukuki ilişkiye bırakmakta ve gerçek kişilerin yerini tüzel kişiler almaktadır.
17.m. “Hiç kimsenin özel yaşamı, ailesi, konutu ya da haberleşmesine keyfi ya da yasadışı olarak dokunulamaz, adına ve şerefine yasadışı saldırıda bulunulamaz. 2. Herkes, bu tür karışmalara ve saldırılara karşı yasa tarafından korunma hakkına sahiptir.” Görüldüğü gibi sayılan hususlar, mutlak dokunulmazlık alanında değildir. Çünkü yasa ile bunlara müdahale kapısı her zaman açıktır.
18.m. Düşünce, vicdan ve din özgürlüğünü düzenlemiştir. Dört bentten  oluşan bu maddede sadece bir kez “düşünce ve vicdan” sözcüğü geçerken dört bentte sürekli “din özgürlüğünden” söz edilmekte ve bunun tanımı yapılmaktadır. İki bentte din üzerindeki baskı yasağı ve din eğitimi düzenlenmektedir. Bir bente de din özgürlüğünün hangi koşullarda sınırlanacağı düzenlenmektedir.
İçsel bir yargıyı, değerlendirmeyi ve tamamen kişisel bir durumu ifade eden vicdanın, nasıl ve neden özgürlük konusu olduğu hiçbir yerde açıklanmamaktadır. Tanımı yapılmayan vicdan özgürlüğü kavramı, bütün uluslararası sözleşmelerde, yasalarda ve anayasalarda “din” ile birlikte, “din ve vicdan özgürlüğü” şeklinde yer almaktadır. Din özgürlüğü bir inancı benimseme ve onunu gereği olarak ibadet, gözetme, uygulama, öğretme, öğrenme ve inancı yaşama şeklinde tanımlanırken, 19. m.de, düşünce özgürlüğü görüş edinme, sözlü ve yazılı anlatım, araştırma, görüş alma-verme şeklinde ifade edilmektedir. Bunlara karşılık vicdan özgürlüğün biçimi ya da vicdanı özgürlük konusu yapan eylem biçimlerinin ne olduğu hiçbir yerde açıklanmamaktadır.
Diğer özgürlüklerden farklı olarak düşünce özgürlüğünü düzenleyen 19/3.m.de “sayılan hakların kullanılması, ödev  ve sorumlulukları da içerir” denilerek düşünüce özgürlüğü konusunda ödev ve sorumluluk hatırlatılmaktadır.  Arkasından da düşünce özgürlüğünün “ulusal güvenlik, kamu düzeni, kamu sağlığı ve genel ahlakın korunması için sınırlanabileceği” hükme bağlanmıştır.
20.m. “Savaş propagandası”, “ayrımcılığa, düşmanlık ve şiddete yol açan ulus, ırk ya da din karşıtlığı” yasayla yasaklanır, kuralı getirilmiştir.
21.m. Barışçı toplanma hakkını tanımış ve devam eden cümlede, kullanılması eylemi gerektiren her hak konusunda olduğu gibi, yine nakarat halinde sayılan nedenlerle, bu hakkın kısıtlanabileceği eklenmiştir. 
Toplanma hakkını dernek ve sendika kurma hakkı takip etmiştir. Yukarıdaki kısıtlama nedenleri bu madde için de sayılmıştır. Diğerleri için istisna olarak sayılan kısıtlamalar, silahlı kuvvetler ile güvenlik güçleri için kural haline getirilmiştir. Örgütlenme konusu, özel ve tek konulu olarak ayrıca, Uluslararası Çalışma Örgütü Sözleşmesi ile düzenlenmiştir.
23.m. Ailenin korunması ile evlenme ve aile kurmayı hak olarak düzenlemiştir. Devamı maddede, aile ürünü olan çocuk konusunda ayrımcılık yasaklanmış ve koruma, nüfus, ad ve uyrukluk konuları düzenlenmiştir.
25.m. sözleşmeye adını veren “siyasal hakları”  çok kısa olarak düzenlemiştir. Doğrudan ya da seçilmiş temsilciler aracılığı ile kamu yönetimine katılma; genel, eşit, gizli oyla seçme-seçilme ve ülkenin kamu hizmetlerine katılma, siyasal haklar olarak sayılmıştır. Bu hakların kullanımında “doğrudan katılım” ikinci plana itilirken “biçimsel katılım” ön plana çıkarılmış ve sayı olarak da çok dar tutulmuştur. Seçimlerin ortalama 4-5 yılda bir yapıldığı düşünüldüğünde katılım, zaman olarak da çok sınırlanmaktadır.
26.m. Her konuda olduğu gibi “eşitlik”de yasa önünde eşitliğe indirgenmiş ve korunması da yasalara bırakılmıştır. Irk, renk, cinsiyet, dil, din, ulus, toplumsal köken gibi doğal eşitsizlikler ile siyasal ve mülkiyet gibi toplumsal eşitsizlikler yasal olarak yasaklanmış ancak sistemi belirleyen ve İH ihlallerinin ana nedeni olan “sınıfsal eşitsizlikten” hiç söz edilmemiştir.
Hakları düzenleyen 27.m.de etnik azınlıklara kendi kültürlerinden yararlanmak, dinsel azınlıklara dinini açıklamak ve dil azınlıklarına dillerini kullanma haklarının tanınması istenmiştir. Son yıllarda azınlık haklarının öne çıkarılması nedeni ile bu madde ayrı bir önem kazanmıştır. Ancak azınlık öğelerinin (din, dil, etnik köken, kültür) gerici bir biçimde ve 20.m.de yasaklanan savaş propagandası olarak kullanılması, sözleşme yönünden ayrı bir çelişkidir. Özellikle etnik yapının öne çıkarılması ve şovenizmin körüklenmesi, son dönemlerdeki savaşların ana temasıdır.
28.-48. maddeler arasında İH Komitesi ve uzlaştırma komisyonlarının yapısı, işlevi ve işleyişi  konuları düzenlenmiştir.
Sözleşme ile hukuk ve İH konusunda bilgili ve deneyimli 18 kişiden oluşan bir İH Komitesi oluşturulmuştur.
Sözleşmeye taraf devletler “burada tanınan haklara işlerlik kazandırmak üzere benimsedikleri önlemleri ve bu hakların kullanılması konusunda sağladıklarına ilişkin  olarak; Komitenin isteği üzerine raporlar sunmayı üstlenirler. Raporlar BM Genel Sekreterine sunulur ve o da komiteye iletir ve komite raporu inceler. Taraf devletlere, kendi raporlarını ve uygun genel görüşlerini iletir. Taraf devletler de görüşlerini komiteye sunarlar. “
Taraf devlet, başka bir devletin bu haklara işlerlik kazandırmadığı kanısında ise, yazılı bir duyuru ile durumu taraf devletin dikkatine sunabilir. Duyuru alan devlet 3 ay içinde durumu açıklar ya da  başka bir bildirimde bulunur.  Yanıt doyurucu bulunmazsa, komiteye sunulabilir.  Komite konuyu iç yargı yolları tüketildikten sonra ele alır. Komite, taraf devletler arasında konunun dostça çözümü için arabuluculuk yapar. Komite taraf devletten, konu ile ilgili bilgilerin sağlanmasını ister. Sonunda bir rapor hazırlar. Konu doyurucu bir biçimde sonuçlanmazsa, taraflardan olur alarak bir uzlaştırma komisyonu oluşturulur. Komitenin ilettiği ve taraf devletlerden isteyeceği bilgiler ile, komite başkanı bir rapor sunar. Konunun dostça çözümü için çalışır ve taraflara öneri sunar.
Sonuç olarak, bu sözleşmenin güvence altına alınması için bir İH Komitesi kurulmuştur. Gerek görüldüğü zamanlarda, ayrıca Uzlaştırma Komisyonları kurulmaktadır. Görevi raporlar hazırlamak, öneriler sunmak ve gerektiğinde arabuluculuk yapmaktır.
Bu sözleşmenin birde (EK) seçmeli protokolü vardır. Ek protokolde, İH Komitesine bireylerden gelen duyuruları kabul etme ve inceleme yetkisi tanınmıştır. Ancak protokole taraf olan devletlerle ilgili duyurular incelenir. Hakkı ihlal edilen birey, duyuruyu yazılı olarak komiteye bildirir. Duyuru komite tarafından, hakkı ihlal eden devletin dikkatine sunulur. Devlet 6 ay içinde konuyu açıklığa kavuşturur ve varsa, uyguladığı yargı yolunu belirten yazılı açıklamasını ya da bildirimini Komiteye sunar. Komite konuyu iki taraftan aldığı bilgiler ışığında inceler ve vardığı sonuçları taraf devlete ve kişiye bildirir. Ancak herhangi etkin bir yaptırımı yoktur.
Bu bölüm teknik özelliği nedeniyle özet olarak sunulmuştur. Daha geniş bilgi için sözleşmenin ilgili maddelerini okumak yeterli olacaktır.

BM Ekonomik, Toplumsal ve  Kültürel Haklar Sözleşmesi (ETKH)

            Başlangıç bölümünün dördüncü paragrafı aynen; “İHEB  uyarınca korkudan ve yoksulluktan arınmış özgür insan ülküsüne ancak Kişisel ve Siyasal Hakların yanı sıra, herkesin Ekonomik, Toplumsal ve Kültürel Haklardan  yararlanabileceği koşullar yaratıldığında ulaşılabileceğinin bilincinde olarak” denilerek ETKH’nın önemi ve temel niteliği açıkça vurgulanmakta ve kişilerin topluma karşı ödev ve sorumlulukları olduğu hatırlatılarak maddelere geçilmektedir.
            Birinci madde KSH’nin 1. Maddesi ile aynıdır. 2. m. KSH’lar yasal düzenlemelerle güvence altına alınırken bu sözleşmede “tüm uygun yollarla” gibi belirsiz bir “güvence” sağlanmaktadır.  Ayrıca bu haklar için, özel bir madde ile, “gelişmekte olan ülkelere” uyruk olup olmama ayrımını getirmiş ve insan kavramı açıkça arka plana itilmiştir. Bir üst bentte ise ayrımcılık yasaklanmıştır. 3.m haklar yönünden kadın erkek eşitliğini tanımakta ve 4.m.de “ancak özüyle bağdaşır olma ve demokratik bir toplumda genel gönenci yükseltmek üzere yasayla belirlenecek sınırlamalar öngörmekte ve yeni sınırlama nedenleri yaratmaktadır. 5.m ise yorumda sınır getirmektedir.
            Konu ile ilgili haklar 3. Bölümde 6 ile 15 maddeler arasında,  toplam 10 maddede düzenlenmiştir:
            6.m. “Özgürce” seçilen bir işte çalışma hakkını düzenliyor ve çalışmayı, çalışarak yaşamı, kazanma fırsatına sahip olmak şeklinde tanımlıyor. Buna bağlı olarak 7.m cinsiyet ayrımı olmaksızın eşit işe eşit ücreti, ailenin insanca yaşayabileceği bir ücret düzenini (asgari ücret), güvenli ve sağlıklı çalışma koşullarını, işte yükselme ve ilerleme fırsatı ile ücretli izin, konularını düzenliyor.
            8.m. Ekonomik ve toplumsal çıkarı (siyasal değil) korumak ve geliştirmek amaçlı sendika kurma, sendikaya üye olmayı hak olarak saydıktan sonra, cümlenin devamında, bu hakkın “meşhur gerekçelerle” sınırlanabileceği kuralını getiriyor. Altta konu biraz daha açılarak sendikaların federasyon ve konfederasyon kurmasını, sınırlamalı özgürce çalışma hakkını, grev hakkının sağlanmasını ekliyor. Silahlı kuvvetler ile güvenlik güçleri personeline sendikalaşma konusunda sınırlama getiriyor.
9.m. Sosyal sigorta dahil toplumsal güvenlik hakkını tanıyor: Ancak toplumsal güvenliğin ne olduğu ya da olmadığı konusuna hiç değinilmiyor.
10.m. Evliliği, aileyi ve çocukları koruma ve yardımı düzenliyor ve çocuklar arasındaki ayrımcılığı yasaklıyor. Ayrıca güzel cümlelerle çocuk işçiliğini yasaklıyor. Birde doğumdan önce ve sonra kadına ücretli izni önermektedir. Madde bir bakıma, maddenin dili ile “çocuk ve gençlerin ekonomik ve toplumsal sömürüden korunmasını, ahlak ya da sağlıklarına zararlı, yaşamları için tehlikeli ya da normal gelişmelerini önleyecek işlerde çalışmalarının yasayla yaptırıma bağlanmasını” önermiştir.  Ancak  BM Güvenlik Konseyi üyesi devletlerin sermaye ihraç eden başlıca ülkeler olduğu ve sermayelerini asıl olarak işgücü ucuz ülkelere kaydırdıkları gerçeği karşısında bu madde, öncelikle bir tespit daha sonra da bir hedeflenen amaç niteliğindedir.
11.m. “Herkese, kendisi ve ailesi için beslenme, giyim, konut dahil, yeterli bir düzeyi ve yaşama koşullarını geliştirme hakkı tanır.” Devamla “açlıktan arındırılma temel hakkını tanıyor ve beslenme ile, besin üretimi, koruma ve dağıtım yöntemlerini geliştirmek için özel programlar hazırlama görevini devletlere yüklüyor. Görüldüğü gibi insanların temel gereksinmeleri üç kalem olarak belirlenmiş ve bunları geliştirme hakkı kişilere tanınmıştır. Buna karşılık devlete düşen görev, sadece önlem almaktır. Üstelik bu önlem sadece program hazırlamakla sınırlanmıştır. İnsanların sözleşmede sayılan temel gereksinmelerinin karşılanması yönünde devletlere hiçbir görev verilmemekte ve devletler de böyle bir görevi üstlenmemektedirler.
İnsanların temel gereksinmelerinden dördüncüsü olan “sağlıklı bir yaşam hakkı” 12.m.de düzenlenmiş ve “herkesin erişilebilir en yüksek bedensel ve ruhsal sağlık standartlarından yararlanma hakkını tanır” şeklinde formüle edilmiş ve konu “ölü doğum ve çocuk ölümleri, çevre ve endüstri sağlığı, salgın, mesleki ve diğer hastalıkların önlenmesi ve de tıbbi hizmet ve bakım sağlayacak koşulların yaratılması şeklinde, alt başlıklara ayrılmıştır. Sağlık konusunun insan yaşamı için önemi çok iyi bilinmekte ancak aynı düzeyde sözleşmeye yansıtılmamaktadır. Sağlık hizmetlerinin sosyal niteliğine ise hiç dokunulmamaktadır.
Bütün dünyada beslenme, giyim, konut, sağlık, sosyal güvenlikten başka bir de eğitim temel gereksinme olarak kabul edilmektedir. Eğitim konusu da sözleşmenin 13.m.sinde “taraf devletler herkese eğitim hakkı tanır” şeklinde formüle edilmiş ve eğitimin İH, özgürlük ve barış yönünden insanlara yapacağı katkıları sayılmıştır. Bunun için ilköğretimin zorunlu ve parasız, ortaöğretimin, teknik ve mesleki eğitimin herkese açık olmasını ve yaygınlaştırılmasını, yüksek öğretiminde aynı şekilde herkese açık olmasını kurala bağladıktan sonra, ilköğretimini tamamlamamışlar ile burs ve eğitim personelinin maddi koşullarına değiniliyor.
Ayrıca ana ve babalara çocukları için okul seçme özgürlüğü, kendi inançları doğrultusunda din ve ahlak eğitimi görmeleri hakkı tanınıyor. Son olarak da birey ve kuruluşlara eğitim kurumları kurma ve yönetme özgürlüğü tanınıyor.
Sözleşmeye adını veren kültür konusu 15.m.de “kültürel yaşama katılma, bilimsel gelişme olanaklarından yararlanma ve kişinin ürettiği bilimsel, yazınsal ve sanatsal ürünlerdeki maddi ve manevi çıkarların korunması” şeklinde, pek  de anlamlı olmayan bir biçimde, oldukça soyut olarak ele alınmıştır. Ayrıca kültürün korunması, geliştirilmesi, özgürlüğe saygı gösterilmesi ve uluslararası işbirliği ve ilişkinin önemi üzerinde durulmuştur.
Bu sözleşme, bir insan için zorunlu olan ve adına yaşama hakkı denen; en temel hakkın, maddi koşullarını saymaktadır. Bunlar beslenme, giyim, konut, çalışma, sağlık, eğitim ve sosyal güvenlik haklarıdır ve bunlar aynı zamanda en temel gereksinmelerdir. Ancak insanca bir yaşam için olamazsa olmaz derecesinde olmalarına rağmen, önemlerine uygun bir yaptırım öngörülmemiştir. Siyasal ve Kişisel Haklar için oluşturulan yaptırımlar ve kurumlar, ETKH için geleceğe, belirsiz bir tarihe bırakılmıştır.
Konu ile ilgili tek kuruluş, görevi rapor hazırlamak ve tavsiyelerde bulunmakla sınırlı olan, Ekonomik ve Toplumsal Konseydir. Taraf devletler ise “bu belgede tanınan hakların gözetilmesi  konusunda benimsedikleri  önlemler ve gösterdikleri gelişmelere ilişkin rapor sunmakla” görevlendirilmiştir. Bu görevin hiçbir yaptırımı yoktur. Yaptırımsız bir görev ise görev olmaktan çok iyi dilek niteliği taşır. O nedenle, ESKH’lara, kısaca iyi niyet belgesi diyebiliriz.

İnsan Hakları Ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi)

Sözleşmenin başlangıç kısmı aynen şöyle başlıyor: “Aşağıda imzası bulunan Avrupa Konseyi hükümetleri, BM Genel Kurulu tarafından 10 Aralık 1948’de ilan edilen İHEB’yi;
Bu bildirinin, metninde açıklanan hakların her yerde ve etkin olarak tanınmasını ve uygulanmasını sağlamayı hedef aldığını; dedikten sonra sonunu da şöyle bitiriyor: “Evrensel bildiride yer alan bazı hakların topluca güvenceye bağlanmasını sağlama yolunda ilk adımları atmayı kararlaştırarak;
Aşağıdaki hususlarda anlaşmışlardır.” Denilerek iki nokta üst üste konuluyor.
Dikkat edilirse temel aynı: İnsan Hakları Evrensel Bildirisi. Ancak altları çizilerek vurgulandığı gibi, İHEB’deki tüm hakların hepsi için değil “bazı haklar” için güvenceler getiriliyor. Şimdi maddelere göre güvenceye bağlanan haklar ile güvencelerin neler olduğuna bakalım.
1.maddede herkese tanındığı ileri sürülen hak ve özgürlükler, sözleşmenin I. Bölümünde, 2. ile 18. maddeler arasında sıralanmıştır.
2.m. Yaşama hakkını ve yaşam hakkı ile yan yana gelmemesi gereken ölüm cezasını düzenlemektedir. Yaşama hakkı kanunla korunurken mahkeme kararı dışında, kanun dışı şiddete karşı korunma, tutuklunun kaçırılmasını önleme ve ayaklanma veya isyanın, kanuna uygun olarak bastırılması anında öldürme durumu, yaşama hakkının ihlali sayılmıyor. Bu sözleşmede de öncelik insan yerine sistemin korunmasına verilmektedir.
3.m. işkence, insanlık dışı ya da onur kırıcı cezayı yasaklarken 4.m. kölelik ve kulluk ile zorla çalıştırmayı yasaklamaktadır. BM Sözleşmesindeki  tutukluluk, askerlik, kriz ve afet ve yurttaşlık yükümlülüğü kapsamına giren konular, burada da yasakların istisnası olarak sayılıyor.
5.m. “Herkesin özgürlüğü ve kişi güvenliği hakkı vardır” denildikten sonra TC Anayasasındaki gibi “ama”, “ancak” denilerek istisnalar sıralanmaya başlanıyor:  Mahkeme ya da yetkili organların kararı ile, hapis, gözaltı, tutuklama, küçüğün gözetim altında eğitilmesi, hastanın, alkoliğin, uyuşturucu bağımlısının, yersiz yurtsuz olanların gözaltına alınması, ülkeden sınır dışı etme ya da geri verilmesi için tutuklama durumları, istisnalar olarak sayılıyor.  Ayrıca kişilere tutuklama  nedeni ve suçlamaların en kısa zamanda  ve anladığı dille bildirilmesi, tutuklanan kişinin yargıç ve mahkeme önüne çıkarılması, mahkemeye başvurma ve haksız tutuklama için tazminat istemek, hak olarak sayılmaktadır.
6.m. Herkesin yasa ile kurulmuş, bağımsız, tarafsız bir mahkemede, herkese açık bir şekilde yargılanma hakkını tanırken suçluluğu yasal olarak sabit oluncaya kadar suçsuz sayılacağı, belirtilmektedir. Sanıklara ise; suçunu anladığı dilde öğrenme, savunmasını hazırlama, savunma için avukat yardımından yararlanma, tanıkları sorguya çekmek ve gerektiğinde tercümandan yararlanma hakları sayılmıştır. 7.m. ise yasasız suç ve ceza olamayacağını ve yasa ile belirlenen cezadan daha ağır cezaların verilemeyeceğini kurala bağlamaktadır.
8/1.m. “Herkes özel ve aile hayatına, konutuna ve haberleşmesine saygı gösterilmesi hakkına sahiptir” denildikten sonra, bunun beş katı uzunlukta bir  cümle ile hangi nedenlerle bu hakkın sınırlanacağı açıklanmıştır. Sınırlama nedenlerinin en önemli özelliği, her olayın sınırlama nedeni olabilecek kadar tanımsız bırakılmış olmasıdır.
9.m. Düşünce,  düşünceyi  açıklama, vicdan ve din, inanç değiştirme, ibadet, öğretim, uygulama ve tören yapma ve inanç açıklama, özgürlük olarak tanımlanıyor ve ikinci bentte sınırlama nedenleri sıralanıyor.
10.m. Görüş açıklama, kanaat özgürlüğü, haber veya fikir almak ve vermek özgürlüğünü açıklarken kitle iletişim araçları olan radyo, TV ve sinemayı izne bağlıyor. Ayrıca bu özgürlüklere getirilen sınırlamaların kapsamı oldukça genişletilerek özgürlükleri kullanma sınırı kişiye değil doğrudan devlete bağımlı kılınıyor.
11/1.m. Toplantı, dernek ve sendika haklarını düzenlerken 11/2.m.de kısıtlama nedenleri sıralanıyor. Yani bir elle verilen aynı anda  diğer elle geri alınıyor.
12.m; Evlenme ve aile kurmayı, 13.m; haksızlıkların giderilmesi için ulusal bir makama başvuru hakkını, 14.m; hak ve özgürlüklerden yararlanmada ayırımcılığı yasaklamaktadır.
15.m. Avrupa Konseyi Genel  Sekreterliğine bilgi vermek koşulu ile “Savaş ve ulusun varlığını tehdit eden başka bir genel tehlike halinde” bu sözleşme hükümlerine aykırı davranabilme serbestliğini tanımaktadır. 17.m. ise, 15.m. ile çelişkili bir şekilde, “hak ve özgürlüklerin yok edilmesine veya burada öngörüldüğünden daha geniş ölçüde sınırlamalara uğratılmasına yönelik bir faaliyete girişme ve eylemde bulunma hakkını sağladığı şeklinde yorumu” yasaklamıştır.
Her maddenin birinci paragrafı, hak ve özgürlükleri veciz bir biçimde sayarken arkadan gelen ikinci paragraf bu hak  ve özgürlüklerin hangi nedenlerle sınırlanabileceğini saymaktadır. Dikkati çeken nokta ise, sınırlama konusu olan maddelerin tamamının, gerçek anlamda hak ve özgürlük sayılabilecek konularla ilgili olmalarıdır. Sonuçta sayılan sınırlama nedenleri karşısında 17.m.de anlamını yitirmektedir. Çünkü hemen hemen her madde içinde sınırlama hükümleri bulunmaktadır.
18.m.de sınırlamaların, belirlenen amaçlar dışında kullanılamayacağını hükme bağlamaktadır. Sözleşmede sınırlamaların bu kadar geniş olarak her maddede yer alması, nerede ise hak ve özgürlükleri istisna, kısıtlamaları ise kural haline getirmektedir. Diğer yandan “Bizde bu kadarı bile yok” şeklindeki bir gerekçe, tespitimizi haksız göstermeye yetmez.
Açıkça görüldüğü gibi bu sözleşmede sayılan hak ve özgürlükler, BM Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nde sayılanlarla aynıdır. Diğer yandan BM Ekonomik, Toplumsal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi’nde geçen hakların hiçbirisi bu sözleşmede geçmemektedir. Her iki sözleşmede sayılan hak ve özgürlüklerin değerlendirilmesi daha önce yapıldığı için yeniden tekrar edilmeyecektir.
Diğer sözleşmelerden farklı olarak bu sözleşmeden doğan yükümlülüklere uyulmasını sağlamak için 1- Avrupa İnsan Hakları Komisyonu (AİHK) ve 2- Avrupa  İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kurulmuştur. Komisyonun üye sayısı üye devletlerin sayısı kadardır. Üyeler 6 yıllık bir süre için seçilirler. Taraf devletler sözleşmeye aykırı davranmaları durumunda birbirleri aleyhine komisyona başvuruda bulunabilir (24.m). 25.m ise taraf devletlerin kabul  etmesi koşulu ile  bireysel başvuru hakkını düzenlemiştir.
Bireysel başvuru için ilk koşul iç hukuk yollarının tüketilmesi, ikincisi  ise 6 aylık başvuru süresidir (26.m). 27. ve 28.m. başvuru şeklini açıklamaktadır. 29-37.m.ler arasında ise işleyiş şekli anlatılmaktadır.
38.m. ile başlayan 4. Bölümde AİHM’nin kuruluşu, görevleri ve işleyişi açıklanmaktadır. AİHM üye devlet sayısı kadar yargıçtan oluşur ve 9 yıl için, hukukçulardan seçilirler. Mahkeme, önüne getirilen davaları  incelemek üzere 7 yargıçtan oluşan bir daire şeklinde çalışır (44.m).
Bir davanın mahkeme önüne gelebilmesi için, Komisyonca önerilen dostça çözüm yolunun sonuçsuz kalması gerekir. Mahkeme taraf devleti haksız bulduğu taktirde, öncelikle karara uyulmasını ve sonuçların giderilmesini, mümkün olmadığı taktirde zarar gören tarafa hakkaniyete uygun bir tatmin şekline hükmeder. Bu tatmin şeklide genellikle para olmaktadır. Kararın uygulanmasından Bakanlar Komitesi sorumludur.
Her devletin, sözleşmenin belirli hükümleri hakkında, “çekince” koyma hakkı vardır. Bu çekinceler sayesinde, çekince koyan devlet, o hükmün ihlalinden dolayı sorumlu tutulamaz.
En çok bilinen devletler arası sözleşmeleri başlıklar halinde saymaya ve özet olarak açıklamaya çalıştık. Sözleşmelerin tam metinlerini saydığımız kaynaklarda bulmak her zaman mümkündür. O nedenle özet olarak açıklamayı uygun bulduk.
Sayılan ana sözleşmeler dışında, bu sözleşmelerin  açılımı ve ayrıntılandırılması sayılabilecek alt grup sözleşme ve protokoller bulunmaktadır. Bunların üzerinde durmanın gerekli olmadığını, hatta  haklar enflasyonuna neden olacağı için gereksiz olduğunu bile söyleyebiliriz. Daha birinci kuşak haklar yaşam bulmadan yeni hakların üretimi yapay bir nitelik taşıyacak ve işi karmaşık hale sokacaktır. Çünkü  kullanılmayan hak, hak olmayacağı gibi yaşanmayan özgürlük de özgürlük sayılmaz.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

BÖLÜM DÖRT


BAZI “HAKLAR” VE KAVRAMLAR

İH konusunda teorik çalışmalar genel olarak, felsefeciler, pratik çalışmalar da İH kuruluşları tarafından yapılmaktadır. Her iki çalışma türünün ortak özelliği ise çalışmalarına temel kaynak ve çıkış noktası olarak uluslararası İH sözleşmelerini ve belgelerini almış olmaları ve kendilerini bunlara bağımlı hissetmeleridir. Elbette bu belgeler önemlidir ancak İH bu belgeler demek değildir ve böyle bir yaklaşım İH konusunu kısırlaştırmaktadır. Daha da ileri giderek bu belgelerin kutsal ayetler kabul edilip tartışma konusu edilmemesi, İH konusu için gerekli olan açılımın önünü kesmekte ve konuyu resmi belgelerin içine hapsetmektedir. Böyle bir yaklaşım hem teorik hem de pratik olarak konuyu karmaşık bir duruma sokmaktadır.
              BM, Avrupa Birliği ve uluslararası tekellerin desteği ile yapılan İH çalışmalarında, konunun sınırı, uluslararası İH belgeleri olarak çizilmekte ve bu tür projeler maddi ve manevi olarak desteklenmektedir. Böyle resmi ve yarı resmi nitelikteki çalışmalar, sistemi besleme işlevi görmektedir. Bunlara aykırı çalışmalar ise, daha çok özel çalışmalar olduğu için, pek sesini duyuramamaktadır.
              Yazılanların  daha iyi anlaşılabilmesi için, geçen bölümde ve sözleşmelerde madde madde özetlenen hak, özgürlük ve yasakların, kişisel, siyasal, ekonomik, toplumsal ve kültürel haklar başlıkları altında nasıl sınıflandırıldığına bakalım.
              Haklar, özgürlükler ve kısıtlamalarla ilgili değişik sınıflandırmalar yapılsa da sayıları aşağı yukarı değişmemektedir. Hemen hemen bütün haklar, özgürlükler ve kısıtlamalar, değişik gruplar altında da olsa, mutlaka sınıflamalar içinde yer almaktadır. Sınıflama farklılıkları, çalışmayı yapanın duruş ve bakış noktasına göre değişiklik göstermektedir. Bir hak, bir araştırmacıya göre siyasal, bir başkasına göre kültürel hak olarak değerlendirilmekte ancak hakkın özü ve tanımı, yerinden bağımsız olarak,  korunmaktadır.
              Biz de BM tarafından “BM Her Türlü Irk Ayrımcılığının Kaldırılmasına İlişkin Uluslararası Sözleşmesi’ndeki” yapılan ayrımla işe başlayacağız.
Madde 5
              Bu sözleşmenin 2. maddesinde yazılı temel yükümlülükler uyarınca taraf devletler, ırk ayrımcılığını her biçimi ile yasaklamayı ve kaldırmayı ve ırk, renk, ulusal ya da etnik köken ayrımı yapılmaksızın, herkes için yasa önünde eşitlik sağlamayı ve öncelikle aşağıdaki hakları güvence altına almayı yükümlenirler:
a)   Mahkemeler ve tüm öbür yargı organları önünde eşit işlem görme hakkı;
b)   Kişi güvenliği hakkı ve ister resmi görevliler, ister bir birey, grup ya da kurumca işlensin, şiddet eylemi ya da bedence zarara karşı devletçe korunma hakkı;
c)   Siyasal haklar, özellikle genel ve eşit oy temeli üzerinde, seçimlere katılma, seçme ve seçilme hakkı ve her düzeydeki kamu yönetiminde ve hükümette görev alma ve eşit koşullarda kamu hizmetlerine girme hakkı;
d)   Öteki Kişisel haklar, özellikle:
i.    Bir devletin sınırları içinde dolaşım ve oturma hakkı;
ii.   Kendi ülkesi de kapsam içine girmek üzere, bir ülkeden ayrılma ve ülkesine dönme hakkı;
iii.  Uyrukluk hakkı;
iv.  Evlenme ve eş seçme hakkı;
v.   Herkesin tek başına  ya da başkalarıyla birlikte, mülk edinme hakkı;
vi.  Miras hakkı;
vii. Düşün, vicdan ve din özgürlüğü;
               viii. Görüş ve görüş açıklama özgürlüğü;
          ix. Barışçı toplanma ve dernek kurma hakkı;
e)   Ekonomik, toplumsal ve kültürel haklar, özellikle:
i.    Çalışma, işini hakça ve elverişli ücret karşılığı özgürce seçme, işsizliğe karşı korunma, eşit iş için eşit ücret, hakça ve doyurucu gelir;
ii.   Sendika kurma ve sendikaya üye olma hakkı;
iii.   Konut hakkı;
iv.  Sağlık, tıbbi bakım, sosyal güvenlik sosyal hizmetlerden yararlanma hakları;
v.   Eğitim görme ve yetişme hakkı;
vi.  Kültürel etkinliklere eşit katılma hakkı;
f)   Taşıt, otel, lokanta, kahve, tiyatro ve park gibi kamunun kullanımına açık tüm yerler ve hizmetlerden yararlanma hakkı.” Değişik şekilde sınıflandırılan haklar, özgürlükler ve yasaklar, uluslararası bir sözleşme ile, yukarıdaki şekilde ayrılmıştır. Başka ayrımlar yapmak da olasıdır. İkinci bir örnekte aşağıya alınmıştır.
              Bülent TANÖR tarafından “Stichting Avrupa İnsan Hakları Vakfı’nın yardımlarıyla gerçekleştirilmiş; Türkiye’nin İnsan Hakları Sorunu” adlı eserinin I. Bölümünün girişinde: “Örnekler, belli hak ve özgürlük demetlerinde toplanarak verilmiş olmakla birlikte, bu döküm her bir hak ya da özgürlük eksiksiz bir envanter anlamına gelmez, sadece karakteristik ve temsil değeri yüksek verilerin toparlanması çabasını ifade eder.
              Bu döküm; bireysel niteliği ağır basan hak ve özgürlüklerle başlamakta (kişi dokunulmazlığı, kişi özgürlüğü ve güvenliği, din ve inanç, düşünce, basın, bilim ve sanat özgürlükleri), kolektif karakterlerle ilerlemekte (dernek, toplantı ve gösteri yürüyüşü, sendika ve grev, siyasal örgütlenme hak ve özgürlükleri), bunların yargısal güvencesiyle (hak arama özgürlüğü), bitmektedir” denilerek hak ve özgürlükler ile ilgili teorik ve pratik sorunlar aşağıdaki başlıklar altında sınıflandırılmıştır.
I.    Kişi dokunulmazlığı
1-    Yaşama Hakkı ve ölüm cezası
2-    Yargısız infazlar
3-    İşkence
4-    Onur Kırıcı Davranış ve İşlemler, özellikle güvenlik soruşturması
II.      Kişi özgürlüğü ve güvenliği
1-    Gözaltı
2-    Tutuklama
III.     Din ve İnanç Özgürlüğü
1-    İnanç özgürlüğü
2-    İbadet özgürlüğü
3-    Öğretme ve yayma  faaliyetleri
4-    Zorunlu din dersleri
5-    Örtünme ve Türban sorunu
6-    Bir bilanço denemesi
IV.          Düşünce özgürlüğü
1-    Evrensel standartlar
2-    Türkiye’de “Düşünce Suçları”
3-    Düşünce özgürlüğünün düzeyi
V.            Basın ve Yayın Özgürlüğü
1-    Kovuşturmalar
2-    Önleyici tedbirler
3-    Zoralım ve imha
VI.          Bilim ve Sanat Özgürlüğü
1-    Ayrım ve Kavramlar
2-    “Düşünce Suçları” Karşısında Bilim ve Sanat.
3-    Gösteri sanatları ve idare
VII.         Dernek Özgürlüğü
1-    Dernekleşme Hakkı
2-    Faaliyet özgürlüğü
VIII.        Toplantı ve Gösteri Yürüyüşü
IX.          Kolektif Sosyal Haklar
1-    Sendika Hak ve Özgürlüğü
2-    Toplu Sözleşme ve Grev Hakkı
X.            Siyasal Haklar
1-    Yurttaşlık hakkı
2-    Partileşme özgürlüğü
3-    Partilerin Kamu Olanaklarından Yararlanma Hakkı, Kitle İletişim Araçlarından Yararlanma ve Devlet Yardımı
4-    Parti yasakları ve ideolojik çoğulculuk
XI.          Hak Arama Özgürlüğü
1-    İdari Yargı Yoluna Başvurma
2-    Anayasal Yargı Yoluna Başvurma
3-    Adli Yargı Yoluna Başvurma.[20]

              Yukarıdaki hak ve özgürlükler tablosunda, daha çok ihlaller ve pratik kaygılar öne çıkarılarak bir sınıflandırma yapılmıştır. Hak ve özgürlüklerin sayımında BM ve AİHS’ye bağımlı kalınmış ve siyasal haklar öne çıkarılmıştır. Başka bir anlatımla, insanı öne çıkaran ve eksiksiz bir insan tanımı verecek haklar listesi sayılmamıştır. Bunun eksik bir haklar ve özgürlükler listesi olduğunu düşünüyorum. Mutlaka benim yapacağım sınıflamada da eksiklikler olacaktır. Ancak alışılanın dışında olması ve felsefi yönünün ağır basması ile diğer sınıflandırmalardan farklı ve daha somut olacaktır.
              Düzen, mal, insan üçlüsünden, sözde, insanı merkeze koyup mal ve düzeni araç olarak değerlendirdiğini ileri süren ama gerçekte insanı en son sıraya koyan bir düzenden, gerçek siyasi haklar ve özgürlükler listesinin gerçekleşmesini beklemek, siyasi anlamda miyopluk, ahlaki anlamda ise saflık olur. Çünkü düzenin bugüne kadar yaptıkları, gelecekte yapacaklarının en iyi göstergesidir.
               Tüm canlı varlıklar için “yaşam”, doğanın sağladığı bir olanaktır. Nasıl diğer canlılar için yaşamak bir hak olarak sayılmıyor ve hak kavramının onlar için kullanımı abes sayılıyor ise, aynı durumun insan için de geçerli olması gerekir. İnsan dışındaki canlıların tamamı, bir biçimde doğanın kendilerine sağladığı olanak ile yaşamlarını sürdürürler ve yaşam onların iradelerinden bağımsızdır. “Ama yaşamak için her şeyden önce içmek, yemek, barınmak, giyinmek ve daha bazı başka şeyler gerekir. Demek ki, ilk tarihsel eylem, bu gereksinmeleri karşılayacak araçların üretimi, maddi yaşamın kendisinin üretimidir, ve bu, binlerce yıl önce olduğu gibi, bugün de salt insanlar yaşamlarını sürdürebilsinler diye günbegün, saatbesaat yerine getirilmesi gereken tarihsel bir eylem, bütün tarihin temel bir koşuludur.”[21]
              Hak konusundaki tartışmayı hatırlattıktan sonra, ilk bölümdeki  insan tanımına dönersek: İnsan ekonomik, siyasal, kültürel, hukuki ilişkiler içinde bulunan, eğitilip/öğretilen, toplumsal canlı bir varlıktır. Hak ve özgürlükler, yukarıda tanımı yapılan insanın unsurları üzerine oturtulursa, iş daha somut ve anlaşılır olacaktır. Çünkü bu unsurlar bir gereksinmenin olduğu kadar, var oluşun da sonucudur. Tanımda geçen ve altı çizilen unsurları tek tek ele alıp bunlara karşılık gelen hak ve özgürlükleri incelersek, karşımıza, yaşayan gerçek insan çıkacaktır. “Ama insanın özü, tek tek her bireyin doğasında bulunan bir soyutlama değildir. Bu öz aslında, toplumsal ilişkiler bütünüdür.”[22]
              Canlı olmanın gereği insanın, çok basit ve temel gereksinimleri vardır. Bunlar kısaca doğum, beslenme, giyim/kuşam, barınma, hastalanınca tedavi, yaşlanınca bakım şeklinde sayılabilir. Bunların toplamına da “biyolojik” yaşama hakkı diyebiliriz. Ancak olayı bir adım daha ileri götürüp insana mal edersek, o zaman kısaca “insanca yaşama hakkı” demek gerekir. Çünkü yaşama hakkı denince “insanca yaşama hakkı” anlaşılmalıdır. Yaşama hakkı eşittir ölmeme hakkı şeklindeki bir tanım, yaşam hakkının en dar anlamı, hatta anlamsızlığıdır. Tıpkı insan gibi, insanca yaşama hakkı da toplumsal olmanın bir sonucudur.



Doğum

              Diğer canlılardan farklı olarak insan özgür olarak doğmaz; kendisini doğurana en uzun süre bağımlı kalan ve ondan bağımsız olarak yaşayamayan tek canlı insan yavrusudur. İnsanın sosyalleşmesi, özgürleşmesi gibi biyolojik özgürleşmesi de uzun zaman alır. İnsan yavrusunun anneden babadan bağını koparması 15-20 yıl alırken toplumsal özgürleşmesi asırlar almaktadır.
              Çocuk ile anne arasındaki doğal bağın koparılması ancak iki yolla olabilir: Birincisi anneye çocuğunu büyütmesi için uzun bir sürenin verilmesi, ikincisi çocuk bakımının toplumsal bir görev sayılması ve yaşama geçirilmesidir. Birincisi anneye çocuk büyüyünceye kadar izin vermekle, ikincisi de kreş, yuva gibi, çocuk beslenme, eğitim, öğretim merkezlerinin kurulması ve uzman kişilerce yetiştirilmesi ile olanaklıdır. Bunların yerine, çocuğun sokağa terk edildiği ve yaşamının rastlantılara bırakıldığı toplumlarda ve düzenlerde, İH’nın bu ilk adımından bile söz etmek olanaksızdır. Çünkü doğma ve hayatta kalma şansı olmayanların, İH’ları da ölü doğmuş demektir.

Beslenme

              Beslenme, doğumdan önce anne karnında başlayıp ölüme kadar kesintisiz süren; insan olmanın değil canlı olmanın zorunlu ve olmazsa olmaz ön koşuludur. Sınıfsız toplumlarda insanın doğa ile kavgasının ürünü olan besin maddeleri, sınıflı toplumlarla birlikte bir egemenlik aracı haline gelmiştir. Canlıların ortak özelliği olan beslenme, sınıflı toplumlarda kirlenen diğer değerler gibi yeni bir anlam kazanmış ve insanları “terbiye” (cezalandırma) aracı olarak  kullanılmaya başlanmıştır. Tarih boyunca var olan ve halen süren sınıf kavgaları, asıl olarak bu temel ve doğal gereksinme nedeniyle çıkmaktadır. Gıdayı üretenler ile tüketimini denetleyenler arasındaki çelişki temel  olup diğer çelişki ve ilişkilerin özünü oluşturur.
              Beslenme maddeleri ile insanları öldürmek (yok etmek) için üretilen silahlar arasındaki oransızlıklar da sınıflı toplumun tipik karakteridir. Silahlar genellikle ekmek isteyen insanların isyanını bastırmak için kullanılmıştır. İnsanı yok etme aracı olan silah üretimi için bir yılda harcanan para ile insanlara onlarca yıl yetecek besin maddeleri almak olanaklı iken tercih hep ters yönde kullanıldı ve yatırımlar ölüm araçlarına yapıldı ve hala yapılmaktadır. İnsanlar arasında güven ve dayanışma duyguları üretecek dengeli bölüşüm yerine, silah üretimini haklı gösterecek çelişkiler üretilerek yaşam yerine ölüm tohumları ekilmektedir. Dengesiz bölüşüm sonucu, besin yokluğu açlık, çokluğu da şişmanlık denen iki hastalığa neden olmaktadır.

Barınak
    
              Doğadaki hayvanlara baktığımızda hepsinin bir barınağı vardır. Bu barınaklar doğa tarafından sağlanır; bir taş kovuğu, kazılmış bir toprak parçası, kuşlar için bir ağaç dalı, kimi zaman bir bataklık hayvanlar için yuvadır. İnsanla barınak arasındaki ilişki ağaç ile toprak ilişkisine benzer. Halk deyimi ile “aç yatılır ama açıkta yatılmaz!” İlkel topluluklarda insanı doğaya ve vahşi hayvanlara karşı korumaya yarayan barınaklar, sınıflı toplumlarda, insanı insandan koruma aracı haline gelmiştir.  Ayrıca, özel mülkiyetin tapınağı haline gelmiş ve insanların bu doğal gereksinmesi özel mülkiyeti haklılaştırma gerekçesi yapılmaya çalışılmıştır.
              Sınıfsız toplumların doğal barınağı, sınıflı toplumlarla birlikte konut adını almış ve sömürülen insanı sembolize eder gibi, yapılar büyüdükçe, içinde yaşayan insanlar küçülmeye başlamıştır. Konutu aşan ve villa, köşk, saray, malikane şeklini alan yapılar, temel olarak ezilen insanların emekleri ve onların açıkta kalmaları pahasına yükselmiştir. Binalardaki her yükselme ve alan artışı, diğer insanların açıkta kalması sonucunu doğurmuştur.
              İnsan ilişkilerini koparan ve insanların yabancılaşmasına neden olan özel mülkiyet temelindeki teknolojik gelişme, bu devasa binaları, orada yaşayanlar için bir hapishane durumuna sokmuştur. Yüzlerce katlı gökdelenlerdeki her daire bir hücreye dönüşmüş ve insanlar arasındaki ilişkiyi öldürmüştür. Gerçek ilişkilerin yerini sanal ilişkilerin aldığı yüzlerce metrekarelik daireler… Çevresi feodal toplumun kalelerini andıran duvarlarla çevrili malikaneler… Bırakalım aynı apartmanı aynı katta oturup yıllarca birbirini hiç tanımayan insancıklar… İşte, modern konutun ulaşmış olduğu nokta!
              İnsanlar bu özel hücrelere sahip olmak için bir ömür emeğini satıyor ve sonunda, bu hücreye sahipliğini kanıtlayan bir belge alıyor. Mülkiyeti temsil eden bu kağıt parçasına tapu denir. Kullanılmayan birden çok konut, aslında, birden çok kağıt parçası demektir ve insana kazandırdığı ek unvan ise “zenginliktir.” Kapitalizmin günümüzdeki aşamasında zenginlik kağıt hatta bilgisayar harf ve rakamı demektir. Mülkiyet, para, tapu, hisse senedi, çek, bono vs. gibi isimler alsa da zenginlik kağıt haline dönüşmüş ve insanlar bu kağıtların oyuncağı durumuna düşmüşlerdir. Bu da yabancılaşmanın sondan bir önceki basamağıdır.

     Giyim          

              Barınak içinde yemenin içmenin yanında bir de giyinmeye, donanmaya gerek vardır. Kürksüz doğan ya da evrim sürecinde kürkünü yitiren insan, kendi kürkünü kendisi yapmak zorunda kalmıştır. Başta doğal gereksinme sayılan giyinmek, kuşanmak, diğer gereksinmeler gibi, bir noktadan sonra asıl işlevini yitirmiş ve o da meta haline gelmiştir. Başta insanların kullanımı için gerekli olan giyecekler, pazar için üretilmeye başlandığı  andan itibaren, insanları kullanan bir araç haline gelmiştir. Temel gereksinme anlamında eşitliği ifade eden giyinmek, zamanla ayrıcalığın ya da ayrıcalıklı olmanın göstergesi olmaya başlamıştır. Diğer gereksinmeler gibi giyim konusunda da iş çığırından çıkmış ve bir çok insan için temel gereksinme olma özelliğini yitirmiştir. Temiz, sağlıklı ve estetik yönden güzel giyinme yerini, farklı görünme, farklı olma biçimselliğine bırakmıştır.  Büyük çoğunluk bu temel gereksinmesini karşılamaktan yoksunken, fabrikalar, moda evleri, küçük bir azınlık için üretim yapmaktadır.

Sosyal Güvenlik        

              İnsanlar belli bir yaşa kadar, bir biçimde, sayılan gereksinmeleri karşılama gücüne sahipken yaşlılık döneminde, ilk önce çalışma güçlerini yitirmektedirler. İleri yaşlarda gereksinmeler azalmamakta, aksine artmaktadır.  Bunların karşılanmaması ya da karşılanma güvencesinin sağlanmaması, insanları gelecek kuşkusuna ve umutsuzluğuna itmektedir. Gelecek konusundaki bu belirsizlik ve güvencesizlik, özel mülkiyet tutkusunu da körüklemektedir. Bugünün  kaygısına, gelecek neslin kaygısı da eklenince, mülkiyet tutkusu hastalığa dönüşmektedir. En kötüsü de bu tutkuların kan ile beslenir duruma gelmesidir.
              İnsanlar yaşlanınca daha küçük konut, daha az yemek, moda gerektirmeyen bir kaç giysi ama daha çok insani ilgiye gereksinme duymaktadırlar. Birde bunlara sağlık olanaklarını eklersek başka bir şey istememektedirler. Ülkemizde yaşlıların büyük bir kesimi bunların tamamından yoksundur.

Sağlık  

              Sağlık sorunu, barınma ve giyinmeden farklı olarak doğumdan önce ana karnında başlamakta ve ölünceye kadar sürmektedir. İnsanlar beyaz önlüklülerin elinde doğmakta ve ölünceye kadar onlara ihtiyacı olmaktadır. Ancak sınıflı toplumlarda, diğer gereksinmeler için sayılan olumsuzlukların hemen hepsi sağlık sorunu için de geçerlidir. Diğerlerinden farklı olarak sağlık, yaşama hakkının başladığı ve bittiği noktadır.
              Ölümün şekli ölen için ölünceye kadar önemlidir, ölümden sonrası ise kalanlar için önemlidir. Sağlık bir anlamda, ölüm şeklinin ve insanın yaşam süresinin belirlenmesidir. Bir başka tanımla “sağlık, insanın fizyolojik ve psikolojik denge durumudur.”[23] Dünya sağlık örgütü sağlığı; “kişinin biyolojik, psikolojik ve sosyal yönden tam bir iyilik hali”[24] olarak tanımlamaktadır. Tanımlara göre sağlık, insan fizyolojisinin yanı sıra doğal çevre, toplum, doktor, hastane, ilaç gibi parametrelere bağlıdır ve bunların büyük bir bölümü insan iradesinden bağımsızdır.
              Çok kazanmak için, maliyetleri gerekçe göstererek doğayı (çevre, deniz, nehir, hava) kirletenler, doğanın temizlenmesi gündeme geldiğinde yeniden öne çıkmakta ve açılan ihalelere katılarak kendi kirlettiği doğayı temizlerken ikinci kez para kazanmaktadır. Hem kirleten hem de temizleyen aynı kişiye en az iki kez para kazandıran bir sistem, başta kendisi sağlıklı olmadığı için, sağlıklı bir sağlık politikasından söz etmek olanaksızdır.
              En gelişmiş teknoloji, ilk önce, sağlık ve savaş sanayi alanlarında kullanılmaktadır ve o nedenle her ikisi de çok pahalıdır. Emeği ile geçinen insanların bu bedelleri ödemesi çok zordur. Başka bir anlatımla, en temel hak sayılan ve diğer hakların kullanılmasının doğrudan  ona bağlı olduğu yaşama hakkı (ölmeme hakkı), en pahalı olan haklardan birisidir. Parası olmayan için böyle bir haktan söz edilemez ve sağlık, yaşama hakkı için olmazsa olmaz koşullardan birisidir. Sonuç olarak bu hakkın sağlanamadığı  ya da sadece parası olanlar için sağlandığı bir sistemde yaşam hakkı, sadece kağıt üzerinde vardır ve bu da bir hak olarak sayılmaz.

Eğitim / Öğretim        

              Yaşama hakkı kapsamında sayılabilecek insani özelliklerden birisi de eğitim ve öğretimdir. Eğitim/öğretim, algılandığı gibi, kendi başına bir amaç değil yaşamı kolaylaştıran bir araçtır. Eğitim/öğretimin amacı, maddi ve kültürel gereksinmelerin yeniden üretimidir. Her sistem kendi gereksinmesi kadar üretmek zorundadır ve bu zorunluluğu yerine getirmektedir. Ancak ulaşılacak nokta sistemin sınırları ile çizilmekte ve bu çizginin aşılmaması için siyasal bir eğitim uygulanmaktadır. Oysa eğitim/öğretimde özgürlük, sistemin çizdiği sınırın aşıldığı noktadan itibaren başlamakta ama bu sınırın aşılmasına izin verilmemektedir. Çizilen sınırlar içinde izin verilen eğitim/öğretim, sürekli olarak sistemin resmi ideolojisini üretmekte ve ezberletmektedir. Öğrenmenin ve şartlanmanın en hızlı olduğu yaşa uygun düşen ilköğretim, o nedenle zorunlu tutulmaktadır. Sorgulama yaşının başladığı ortaokul, lise ve üniversite eğitimi ise zorunlu olmaktan çıkarılmakta ve paralı hale getirilmektedir.
              Yukarı doğru tırmanmada iki anahtar kullanılmaktadır: Birincisi para, ikincisi ise yetenek ve zekadır.  Yetenek ve zeka, sistem için gerekli olduğu kadar, teknik ve çalışma alanları bunlara açılmaktadır. Paralı eğitim/öğretim ise daha çok yönetim alanına yönelmektedir. Çünkü parası olanın bedenen çalışmaya değil, yönetime katılmaya gereksinmesi vardır. O nedenle eğitim/öğretim alanı aynı zamanda bir sınıf atlama basamağı olarak kullanılmaktadır.
   Diğer temel yaşam gereksinmeleri gibi eğitim/öğretim de meta olarak pazara çıkmış ve insanlara kurtuluş amacı olarak sunulmaya başlanmıştır. Sınıf atlamanın en risksiz ve temel alanlarından birisi olan eğitim/öğretim, ileri sürüldüğü gibi bir hak değil, pazarda alınıp satılan bir metadır. Hele eğitim/öğretim hakkının, “eğitimde fırsat eşitliği” adı altında sunulması, eşitsizliğin üzerine örtülmek istenen bir örtüdür. Çünkü başlangıç noktaları aynı olmayanların belirlenen hedefe aynı anda ulaşmaları fiilen olanaksızdır. O nedenle eşit olmayanların fırsatlarının eşit olması hiçbir zaman mümkün değildir. Köy-şehir, paralı-parasız, zengin-fakir, özel-resmi, yerli-yabancı okul ayrımları bile fırsatların eşit olmadığının kanıtıdır.
Anayasalarda özel öğretim, özel olarak düzenleniyor ve eğitim bir hak olarak tanınıyor, oysa eğitim haktan çok bir zorunluluktur. Çünkü sistem, kendisi için gerekli olanı, gerekli olduğu kadar üretmek ve eğitmek zorundadır. Üretim için araç olan eğitim/öğretim, kapitalist toplumda sistemin doğasına uygun olarak alınıp satılan bir meta haline gelmiş ve araçsal niteliğini yitirerek amaçsal olmuştur. Eğitim, üretimi kolaylaştırmanın yanı sıra, aynı zamanda  sistemi içselleştirme aracıdır. Bu yönü ile eğitim  en güçlü ideolojik araçlardan birisidir. Sistemin dayattığı ve vermeye çalıştığı bu “eğitim” devletin resmi ideolojisinin öğretilmesidir. Kısaca eğitim hak olmanın ötesinde, üretim ve sistemin meşrulaştırılması için en yaygın olarak kullanılan bir araçtır.
Eğitimde özgürlük sorunu kendini resmi ideolojinin aşılması ve düzenin sorgulanması aşamasında göstermektedir. Sınırları devlet tarafından çizilen bir eğitim anlayışı temel alınmakta ve özgürleştirici bir eğitime hiç değinilmemektedir. Eğitimde özgürlük sadece “din ve ahlak” konuları ile sınırlandırılarak bilinçli olarak özgür düşünmenin önü tıkanmaktadır.
              Eğitim/öğretim konusuna verilen önemin en iyi göstergelerinden birisi de, öğretmenlerin yetişme koşullarıdır. Eskiden ülkemizde zeki ve yoksul köy çocuklarının tek “eğitim fırsatı” öğretmen okullarına gitmekti. Sınıfsal yapıları, zeka ve yetenekleri sayesinde ancak öğretmen olabilen yoksul aile çocukları, düzen içi çelişkileri görme ve sorgulama yeteneğine de sahiptiler. Köy enstitüleri başta  olmak üzere, öğretmen yetiştiren yüksek öğretmen  ve öğretmen okulları, sistem dışı ve muhalif insanlar (öğretmenler) yetiştirdiği için teker teker kapatıldılar. En başaralı öğretmenlerin sivrilikleri törpülenip sınıf atlamaları ve geldikleri sınıfı unutmaları için önlerine yeni fırsat (özel okul, dersane, özel ders) kapıları açıldı. Düzene muhalif bu ileri unsurların çoğunluğu, önce mesleki örgütlerinden, sonra da mesleklerinden koparıldılar. Öğrendikleri ve kavradıkları düzen çelişkilerini, toplumsal kurtuluş yerine bireysel kurtuluşları için kullanarak sisteme entegre oldular.
              Öğretmen yetiştiren okullar kapatıldı ve öğretmenlik üniversite sınavlarında en son tercih edilen, dolaysıyla zeka ve yetenek gücünü yitirmiş bir meslek durumuna düştü. Eğitim/öğretimin en temel unsuru olan öğretmenliği bu konuma getirmiş bir sistemin, kalkınmanın öncelikle eğitime bağlı olduğunu ileri sürmesi ciddiye alınıp, böyle bir sistemde eğitim/öğretim hakkından söz edilebilir mi?

İş ve Çalışma  

              Yukarıda sayılan hakların bir anlam ifade edebilmesini ve bunların yaşam bulmasını sağlayan en temel hak: Çalışma hakkıdır! İnsanların sayılan ve sayılacak haklarından söz edebilmek için öncelikle bir işlerinin olması gerekir. Çünkü iş, yaşamak için gerekli olan maddi koşulları hazırlayan asıl unsurdur. İdeal olanı ise sömürüsüz bir çalışma koşuludur ve ancak bu sınıfsız bir toplumda mümkündür. Sınıflı toplumlarda ise, sömürüsüz çalışma koşulu yerine, insanca yaşamayı sağlayabilecek çalışma koşullarından söz etmek gerekir. Bu koşullar kişilerin kendisinin ve ailesinin insanca yaşamasını sağlayacak bir ücret, iş güvencesi, insanın kendisini ekonomik ve kültürel yönden yeniden üretmesini sağlayacak yeterli zaman, çalışırken ve yaşam boyu sosyal güvenlik, rahat bir emeklilik, şeklinde sıralanabilir.
              İnsanların yaşamlarını sürdürebilmesi için öncelikle bir işinin olması, sonra da bu işten yeterli bir ücret alması gerekir. “Peki, ücretlerin asgarisi nedir? İşçinin bakımı için; onun, ne denli kötü olursa olsun, kendisini ayakta kalabilecek bir duruma sokmak için; ve ne denli az olursa olsun, kendi neslini çoğaltmak için vazgeçilmez olan eşyaların üretimi için ne gerekiyorsa o kadardır.”[25] Ancak insanlar “bu asgarinin” de altında bir ücretle çalışmakta; yaşamlarını sürdürebilmek ve gerekli olan miktarı kazanmak için, kendilerini yeniden üretmeye ayırmaları gerekli zamanı ek işlerde kullanmaktadırlar. Büyük bedeller ödenerek kazanılan 8 saatlik iş günü, “gönüllü” olarak 16 saate çıkarılmaktadır. Sonuçta, günü kazanmaktan yoksun kalan insanlar, yarını düşünememektedirler.
              Bunların tek güvencesi verilecek mücadeledir. Mücadelenin başarı şansı da örgütlü olmaktan geçmektedir. Sınıfsal temele dayalı siyasi ve ekonomik örgütlenmeler olmadığı sürece, mücadelenin başarı şansı yoktur. Bunun en kısa formülü, ilk İH belgelerinde açıkça ifade edilen: Direnme hakkıdır.
              Yukarıda sayılmaya çalışılan haklar, hak zincirinin halkalarıdır; bunlardan birisinin eksik olması diğerlerini, ya anlamsız ya da eksik kılacaktır.
              Sayılan temel hakları, ekonomik, siyasi, sosyal, kültürel, kişisel haklar başlığı altında saymak olasıdır. Bunların arasına kesin çizgiler çizmek ve aşılmaz duvarlar örmek diyalektik olarak olanaksızdır. Hakları, hak kategorilerinin her biri içinde saymanın nesnel olmaktan çok öznel bir yanı vardır, o nedenle en temel olanlarını, insan tanımı başlığı altında toplu olarak irdeledim. Aynı şekilde, hak başlıkları altında yeni alt başlıklar oluşturmak da olanaklıdır, ancak işi karmaşıklaştıracağını ve hakları küçülteceğini düşündüğüm için gerekli görmedim.

            Burada hemen hemen her İH belgesinde sayılan ancak ne anlama geldiği açıklanmayan, en azından insanların %95’nin tartışmasız kabul edebileceği, önemli olduğunu düşündüğüm temel “hakları” tanımlamaya ve altlarını doldurmaya çalıştım.

 

BAZI KAVRAMLAR


              Şimdi de olduğundan fazla abartılan, insanların tartışmasız kabul etmesi için sürekli propagandası yapılan ve sistemin gücü olarak gösterilen, bazı “hakları” tanımlamaya çalışalım.

               Mülkiyet Hakkı (!)

              “… mülkiyet, başkasının işgücünden serbestçe yararlanma yetkisidir. Kaldı ki, işbölümü ve özel mülkiyet özdeş deyimlerdir - birincisinde faaliyete göre anlatılan şey, ikincisinde bu faaliyetin ürününe göre dile getirilmektedir.” [26]
              Sosyalizmin, kapitalizmi karakterize eden  üretim araçları üzerindeki özel mülkiyete karşı bir sistem olması nedeniyle mülkiyet sürekli tartışma konusu olmuştur. Burjuva ideologları tarafından üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet ile, sıradan temel gereksinmelerin “mülkiyeti” arasındaki fark, sürekli demagoji konusu yapılmıştır. Sosyalizmin karşı olduğu mülkiyet biçimi, ileri sürüldüğü gibi, temel gereksinmelerin sahiplenilmesi olmayıp, üretim araçları üzerindeki, yani üretenin artı değerine birilerinin el koyduğu, çalışmadan sürekli başkalarının sırtından geçinen asalak bir sınıfı üreten, miras yolu ile aktarılıp daha doğuştan yeni asalaklar yetiştiren ve temelini yarına güvensizlik üzerine oturtan bir mülkiyet biçimidir. 
              Bunun dışında insanların yaşaması için sahip oldukları; beslenme, barınak, giyim kuşam, eğitim-öğretim, sağlık ve bunları edinmek için gerekli olan iş güç, nasıl ki hayvanların beslendiği yiyecekler, barınakları, içtiği su, üzerinde dolaştığı toprak onların mülkiyeti sayılmıyorsa, aynı durum insanlar için de geçerlidir ve bunlara sahip olmak, özel mülkiyet olarak değerlendirilemez. Çünkü tüketilen, yarına bırakılmayan, miras konusu olmayan gereksinmelere sahiplenmek, mülkiyet olarak adlandırılamaz. Hele özel mülkiyeti kutsamak için, “işçinin emeğinin işçinin özel mülkiyeti” olarak nitelendirilmesi tam bir sahtekarlık ve çarpıtmadır.
              Diğerlerinin yanında toprağın özel mülkiyet konusu olması, özel mülkiyetin en garip ve ilginç biçimidir. Çünkü doğada insandan önce bulunan toprağın toprak olması için, insanın hiçbir katkısı olmamıştır. Böylesine emek katkısı az olan hatta hiç olmayan bir nesnenin mülkiyet konusu yapılması, düşünmeye değer bir konudur.
              Yukarıda saydığımız temel hakların konusu olan gereksinmelere sahiplenme, bir “hak” olarak nitelenebilir ama bunlara sahip olma ya da kullanma kesinlikle “mülkiyet hakkı” olarak nitelenemez. Hiçbir gerekçe “mülkiyeti” hak konumuna yükseltmeyeceği gibi, kutsayamaz da! Çünkü mülkiyetin kutsanmasındaki asıl amaç, doğrudan/dolaylı sistemin kutsanması ve içselleştirilmesidir. İnsanı merkeze oturtmayan, en insani gereksinmeleri karşılamayan bir sistem, adı ne olursa olsun, kutsal değildir, aksine yıkılmayı hak eder.
             
              İH belgelerinde sık geçen bazı kavramların tanımlanmasında büyük yararlar bulunmaktadır. Hemen her İH belgesinde, Yasa Önünde Eşitlik, Hukukun Üstünlüğü, Demokrasi, Hukuk Devleti, Genel Seçim, Pazar Ekonomisi, Karşılıklı Bağımlılık, Globalizm, Özelleştirme,  Azınlık Hakları, kavramlarına rastlamak mümkündür. Her başlık özel bir araştırmayı gerektirecek kadar önemli olmasına rağmen, burada kısa olarak konumuzun gerektirdiği kadar, değinilecektir.

     Yasa Önünde Eşitlik (!)
    
              Bu formülasyon, en başta eşitliğin anlamının egemenler tarafından çok iyi bilindiğini göstermektedir. O nedenle de kapsamı olabildiğince dar tutulmaya çalışılmıştır.
              Yasa, yasama organı, yani bir biçimde oluşturulmuş parlamento, tarafından hazırlanır ve yöntemine uygun olarak yayınlanarak yürürlüğe girer. Yaratıcısı, devletin en biçimsel kurumu olan meclisdir. Parlamento, tıpkı kurumu olduğu devlet gibi sınıfsal bir karaktere sahip olup, asıl olarak sınıfın ve temsilcilerinin oluşturduğu bir yapıdır. Genellikle aynı sınıfın değişik kesimlerinin oluşturduğu siyasi partilerin temsilcilerinden oluşur ve asıl olarak düzen muhalifi partilerin bu parlamentolarda temsil edilmesi hemen hemen olanaksızdır. Ancak adı muhalif  ya da içi boş ve sisteme entegre olmuş, biçimsel düzen muhalifi  partiler, bu parlamentolarda yer almaktadır.
              Egemen sınıf kendi dışındaki sınıflara ait ideolojileri ve örgütleri bölücü/yıkıcı ilan ederken tam da bu noktada, sınıfsal davranmaktadır ve tüm yasal ve hukuki düzenlemeler, iktidardaki sınıfın çıkarları doğrultusunda yapılmaktadır. Parlamenterlerin gerek geldikleri gerekse hizmet ettikleri sınıfın çıkarları hep gizlenmeye çalışılmakta ve bu ilişkilerin açıklanması yasaklanmaktadır. Tıpkı yasaları yapan devlet gibi, bizzat yasaların kendisi de sınıfsaldır ve doğrudan egemen sınıfın çıkarlarına göre düzenlenmektedir. “Yasalar, siyasal olsun, medeni olsun, ekonomik ilişkilerin iradelerini açığa vurmaktan, sözcüklerle ifade etmekten öteye bir şey yapmazlar.”[27]
              Kapitalizmin ilk dönemlerinde temsilciler aracılığı ile yönetime katılan egemen sınıf, son zamanlarda doğrudan kendisi yönetimde yer almakta ve yasalarını kendisi yapmaktadır. Sınıfsal güdüleri gereği yasaların, yapanların çıkarına olması kaçınılmazdır. Aksine bir yaklaşım ise sınıfın ve temsilcilerinin kendisine ihaneti demektir. Ülke pratiği de bu gerçeği doğrulamaktadır. Örneğin darbe dönemlerinde çıkarılan yasalara baktığımızda, ağırlıklı olarak sistemi ve dolaysıyla sınıfı doğrudan koruyan düzenlemeler olduğunu görürüz. Çalışan ve emeği ile geçinenlerin yararına olacak düzenlemeler, parlamentoda yıllarca sıra beklerken, uluslararası tekeller ve onların yerli ortaklarının istediği yasalar, sabahlara kadar çalışılarak anında çıkarılmaktadır.
              Gerek çıkarılışı gerekse koruduğu çıkarlar açısından bu kadar taraflı olan bir yasanın, işe baştan eşitsiz başladığı ortadadır. Eşitsizlik tartışmasız bir şekilde ortada iken “yasaların önünde eşitlik ilkesi” gerçekte eşitsizliği örtmeyi hedefleyen içi boş ama propaganda amaçlı bir ilkedir.
              Sınıfsal olarak doğru olan bu gerçek, bireyler için de bir o kadar doğrudur. Örneğin konutu yani belirli bir adresi olan birisi tutuklanmazken, adresin belli olmaması tutuklama nedenlerinden birisidir. (CMUK. 104.m)
              Yine parası olan birisi, yeterli kefalet yatırarak ya da göstererek tahliye olurken parası olmayan birisi yıllarca hapislerde yatmaktadır.
              Maddi durumu iyi olanlar kendileri için en pahalı avukatları tutarak kendilerini rahat rahat  savunurken parasız olanlar, basit temyiz haklarını bile kullanamadığı için yıllarca  hapislerde yatmaktadır.
               Aynı ayrıcalıklar cezaevlerinde de sürmektedir. Parası olanlar  ile olmayanların yasaları orada da farklılık göstermektedir. Parası olanlar silah, cephane, cep telefonu, beyaz eşya gibi olanaklardan sınırsız olarak yararlanırken parasız olanlar ise ancak onlara uşaklık edebilmektedirler.
              Kısacası zenginler sayısız yasal engelleri rahat rahat aşarken fakirler yollarını düz yolda bile şaşırmaktadır. Sonuç olarak hem sınıflar hem de kişiler yasalar önünde eşit değildir. Bu formülasyon., en iyi yorumla,  gerçekleşmesi istenen bir hedef olabilir.



     Hukukun Üstünlüğü (!)
    
              Nasıl yasa önünde eşit olunamıyorsa, aynı gerekçelerle, hukuk “eşit derecede” herkesin üzerinde değildir. Hukuk bir sınıfsal çıkar temelinde yapılır ve yine o sınıfın çıkarlarını korumak için uygulanır. “Hukuk, olgunun resmen tanınmasından ibarettir.”[28] Sokaktaki vatandaşın hukuka uyması, saygılı olması ve hukuku tartışmaması istenir. Oysa doğruların tartışmalar sonucu ortaya çıktığı ve gerçeklerin tartışmalardan güç kazandığı bilinen bir gerçektir. Nedense hukuk bu evrensel doğrunun dışında tutulur ve tartışılmaması, ona kayıtsız şartsız uyulması istenir. Çünkü hukuku tartışmak, aynı zamanda onun temsil ettiği ve koruduğu sistemi tartışmaktır. Tartışılan bir sistem ise sonunda  yıpranmaya ve değiştirilmeye mahkumdur.
              Hukuk üstün bir yere konulduğu zaman, her anlamda, ona ulaşmak ve dokunmak olanaksızlaşır. İlk olarak, hizmetinde olduğu ileri sürülen halktan uzaklaşır ve giderek ona yabacılaşır. İkinci olarak, dokunulmaz, eleştirilmez ve kutsal bir nitelik kazanır. Üçüncü olarak, erişilmek istenen ama bir türlü ulaşılamayan soyut bir hedef  olur. Dördüncü olarak, sınıfsal karakterini gizleme işlevi görür. Beşinci olarak, bilinmediği için ondan korkulur ve korkulduğu için de körü körüne itaat edilen gizli bir güç haline getirilir. Altıncısı muhalif unsurların ona dokunması, el uzatması ve ağzına alması yasaklanır.
              Yasalar, keyfiliğin önündeki engel olarak tanımlanır. Eğer bu tanım doğru ise yasalardaki keyfiliği engelleyecek güç  ne olacaktır? Var olan düzen içinde ve var olan yasalara göre bu sorunun yanıtı yine yasalar olacaktır ki böyle bir yanıt, sorunun doğru yanıtı olamaz. O zaman doğru yanıt nedir? Tek doğru yanıt; Örgütlü toplumdur. Çünkü yasaların tanıdığı özgürlüğün sınırı, düzen olarak belirlenmektedir. 

              Demokrasi !
 
            İlk çağdan beri bilinen tanımı ile demokrasi, kısaca “halk yönetimi” demektir. Sözcük anlamı bu kadar güzel ve dolu olan demokrasinin gerçek anlamını kavramak için, Lenin’in özlü sorusunu sormak gerekir: “Kimin için demokrasi”? Doğru teorik ve ahlaki yanıt; herkes için olacaktır, ancak pratik yaşam bu yanıtı yalanlamaktadır. Çünkü toplumun hepsi değil, ancak çok küçük bir azınlığı yönetime katılmakta ve yer almaktadır. Büyük çoğunluk ise yönetimden çok uzakta tutulmakta dahası bunlar yönetilmektedir. Her ne kadar halk sözcüğü, ezilen sınıfların bileşimini ifade ediyorsa da sınıflı toplumlarda, demokrasideki halk kavramı, bu anlamdan da çok uzak olup ezenleri ifade etmektedir. Demokrasi, bu gerçeği gizlediği için, egemen sınıfların en çok kullandığı ve sevdiği bir kavram olmuştur.
               “Kimin için demokrasi” sorusuna pratik olarak, azınlık mı çoğunluk mu; ezen mi ezilen mi; köle mi efendi mi; serf mi senyör mü; burjuvazi mi işçi mi,  şeklindeki ikili yanıtlardan birisini vermek gerekir. Bu sorulara verilecek doğru yanıtlar, demokrasinin gerçek tanımını da verecektir. Bunun dışında verilecek üçüncü yanıtlar ahlaki nitelikte olacaktır, çünkü tüm iyiniyetlere rağmen, sınıflı toplumlarda, herkes için demokrasi yoktur. Sınıflı toplumlarda azınlık için demokrasi olan bir devlet biçimi, çoğunluk için baskı ve şiddet aracıdır. Demokrasi, köleci toplumda köle sahibinin, feodal toplumda senyörün, kapitalist toplumda ise burjuvazinin demokrasisi olmuştur. Bu olgu “halk yönetimi” kavramına ters düşse de gerçek durum böyledir.
              Devletin yasama, yürütme ve yargı erklerinden birisinin etkinliği bu gerçeği değiştirmeye etkili değildir. Örneğin bir devlet biçiminin “parlamenter demokrasi” olarak adlandırılması, devleti demokratikleştirmeye yetmediği gibi, devletin özünde var olan baskı ve şiddeti de gizleyememektedir.
              Kapitalizmin serbest rekabetçi aşamasında tüm burjuvazi için demokrasi varken, rekabetçi aşamanın sonu olan emperyalist dönemde sadece tekelci burjuvazi için demokrasi vardır. Örneğin faşizm halk için kural tanımaz bir diktatörlük olduğu halde çok küçük tekelci bir azınlık için “sınırsız demokrasi” demektir.
             
              Hukuk Devleti (!)
             
              Bugüne kadar henüz tanımı yapılamayan ama son yılların en moda kavramı olan hukuk devleti, özellikle İH belgelerinde ve anayasalarda sık kullanılmaktadır. Gereksinmeden doğduğu  tartışmasızdır. Ancak hangi gereksinmeden doğduğu tartışmalıdır.
              Devlet, ekonomik ve siyasi bir kurum olduğu kadar, aynı zamanda hukuki bir kurumdur. Başka bir anlatımla hukuk, devletin meşruiyet araçlarından birisidir. Kapitalizmle birlikte önem kazanan, “yasa önünde eşitlik”, “hukukun üstünlüğü” gibi kavramlar son yıllarda yerini bu kavramların devamı olan hukuk devleti kavramına bırakmıştır. Marksist doktrin, devlet kavramını yeterince tartışıp devletin ileri sürüldüğü gibi kutsal bir kurum olmadığını kanıtlayınca, devlete egemen olan sınıf, yeni kutsal bir kuruma ve kavrama gerek duymuştur. Üretilecek kavram ne kadar tartışmaya açık olursa, üzerinde oynamak da o kadar kolay olmaktadır. Ayrıca düzen muhalifi unsurların bu kavramları tanımlaması da egemenlere zaman kazandıracaktır. Hukuk devleti kavramı işte böylesi bir gereksinmeden doğmuştur ya da nedenlerinden birisi budur.
              Yerleştirilmeye  çalışılan bir tanımla hukuk devleti, devletin tüm kurumları ile kendi yaptığı yasalara uyması şeklinde tanımlanmaktadır. Bu tanım hukukun üstünlüğü kavramı ile desteklenmekte ve anlamlandırılmaya çalışılmaktadır. Sonuçta her tanım, tanımlanmayan bir başka kavramla açıklanmaktadır. Hukuk devleti de yukarıda açıklanan hukukun üstünlüğü, yasa önünde eşitlik ve yasaların bağlayıcılığı gibi kavramlarla açıklanmaya çalışılmaktadır, Ancak kavramın özünde saklı olan gerçek, hukukun bağlayıcılık unsurunun öne çıkarılması çabasıdır. Hukuk bireyden çok toplumu örgütlüyor görünümünde olduğu için, olayın sınıfsal  gerçeğini gizleme işlevini çok iyi başarmaktadır. Devlete sınıflarüstü görünüm kazandıran en iyi kurum hukuktur. Çünkü hukuk, bireyler karşısında sınıftan bağımsız görünmesine rağmen, belirleyici yönü sınıfsal olmasıdır. Buna hukukun üstünlüğü de eklenince, devlet hem kutsallık hem de dokunulmazlık kazanıyor.

              Genel Seçim !
           
            Seçim demokrasinin en önemli, vazgeçilmez, olmazsa olmaz koşulu olarak ileri sürülmektedir. Hatta seçim eşittir demokrasi denilmektedir. Ancak diğer kavramlar gibi seçimin ne olduğu ve nasıl olması gerektiği konusu, hiç tartışılmamaktadır. Genel kabule göre, bir ülkede seçim yapılmış ve parlamento seçim ile oluşturulmuşsa o ülkede demokrasi vardır(!).
              Demokrasinin tanımı ve varlığı seçim ile açıklandığı gibi, seçimin varlığı da demokrasi ile açıklanmaktadır. Seçim, kitlelerin yönetime katılmasının tek aracı olarak  gösterilmekte ve yüceltilmektedir. Oysa gerçekte seçim, “seçilenlerin seçilmesi” şeklinde gerçekleşmektedir. Seçimlerden önce seçilecekler seçilmektedir. İlk elemeler hem kişi hem de örgüt düzeyinde yapılmakta ve sistem kendisi için tehlikeli gördüklerini seçim dışı bırakmak için yasal önlemler almakta ve gerektiğinde sistem dışı çözüm öneren partileri kapatmaktadır. Hatta bir çoğuna daha baştan izin vermemektedir.
              Genel olarak her siyasi parti bir sınıfı, bir siyasi eğilimi temsil eder ya da etmesi gerekir. Ancak mevcut siyasi partiler incelendiğinde, aynı modelden birden çok bulunduğu görülmektedir. Bu partiler arasındaki tek farklılık, sadece isimlerinin ve başında bulunanların farklı olmasıdır. Sisteme zıt modellere ise izin verilmemektedir. Her sınıfı temsil edecek siyasi yapılar yerine, aynı sınıfı temsil eden birden çok parti yaratılmakta ve seçimin bunların arasından yapılması dayatılmaktadır. Yaratılan suni çelişkiler ile de kişiler bu partiler arasında seçime zorlanmaktadır. Sistem aynı renkteki partilerden rahatsız olduğu için, baraj yöntemleri ile, bunların sayısını en aza indirmeye çalışmaktadır.
              Seçilenler yönünden ise, yetenek ve liderlik gibi doğal özellikler, seçilmek için değersiz kılınmakta ve sisteme bağlılık, seçilme değeri olarak öne çıkarılmaktır. Sistemin gereksinmesi olan yapay liderler yaratılmakta ve örgütler bunlara bırakılmaktadır. Hiçbir liderlik vasfına sahip olmayan parti  başkanları, lider olarak nitelenmekte ve toplumu yönetmek için yapay karizmalar yaratılmaya çalışılmaktadır.
              Lidersiz, siyasi partisiz bir toplumu yönetmenin en kolay yöntemlerinden birisi de kitlelerin politikadan uzaklaştırılmasıdır. Bunun için bir yandan “siyaset siyasetçinin işidir” propagandası  yapılırken diğer yandan da “siyaset pis bir iş” olarak sunulmaktadır. Bir başka yöntem de kişilerin zamanını  siyaset düşünemeyecek kadar doldurmaktır. Bunların üzerine, sahibinin sesi olan medya bombardımanı da eklenince, politika kişilere çok yabancı gelmektedir.
              Tüm ülkelerde, seçimlere katılım her geçen gün azalmaktadır. İlginin azalması ya da azaltılması bilinçli bir tercih olduğu gibi, aynı zamanda demokrasinin özü olarak sunulan seçimlere, güvensizliğin de göstergesidir. Adı konulmayan bu güvensizlik özünde, sisteme olan bir güvensizliktir. Ancak kişi ya da örgütler tarafından, güçlü şekilde, sistemin alternatifi ortaya konulamadığı için muhalefet, sistem karşıtı bir güce dönüşememektedir. 
             
Globalizm (Küreselleşme, Yeni Dünya Düzeni)

              Miyadı dolmuş, kirlenmiş bir sistemden kurtulmanın kesin yolu, o düzenin değiştirilmesidir. Bu düzen muhaliflerinin tercih ettiği bir yöntemdir. Egemenler ise, düzeni değiştirmek yerine, ömrünü uzatmak için çareler ararlar. Bunun için yeni yöntemler geliştirirler, yeni teoriler üretirler. Son yıllarda üretilen teorilerden birisi de global- izmdir.
              İngilizce global sözcüğünün Türkçe karşılığı: Bütün dünyayı kapsayan; küresel, demektir. Peki “bütün dünyayı kapsayan” nedir? Global sözcüğünün anlamı da bu sorunun yanıtında gizlidir. Global dünya, genel olarak  iki unsurdan oluşuyor; emek ve sermaye! Dünyaya bakış da bu iki unsura olan uzaklık ve yakınlığa göre değişiyor ama şu anda güçlü gözüken bakış sermaye cephesinden yanadır. “ ”Globalleşme”, taraflarca her ne kadar dile getirilmese de, bir egemen sınıf ideolojisidir. Öngördüğü açılımlar, sermaye egemenliğinin dünya çapında tesisini ve güçlenmesini amaçlar.”[29]
              Global sözcüğünün globalleşmesi tam da reel sosyalizmin yıkıldığı döneme denk düşüyor ve sözcük anlamına ek olarak siyasi ve ekonomik bir anlam da kazanarak zenginleşiyor. Sermaye, önündeki “demir perde” yıkıldığı için, var olan sınırları ve değerleri de önüne katarak tüm dünyaya yayılıyor ve emek hareketlerinden boşalan yerleri de dolduruyor. Sermayenin sınır tanımayan bu yapısı, şu anda dünyaya egemen olmuştur. Sermaye bir yandan emek güçlerini ezerken diğer yandan, kendi sahasındaki küçük sermayeyi de yok edip tekelleşmeyi uç noktaya taşıyor. İşte bu uç noktadaki tekelci sermayenin yani emperyalizmin, sınır tanımayan sermaye hareketine, globalizm denmektedir. Eski bir tanımı kullanarak globalizm, emperyalizmin ”ultra” aşamalarından birisidir, diyebiliriz.  
              “Emperyalizmin 90’lardaki “globalleşme” adlı yeni vizyonu, gerçekte pazar ve toprak paylaşımı bakımından emperyalizmin yeni bir aşamaya girdiğini ilan etmektedir.[30]
              Sermaye globalleşirken, karşıtı olan emek  cephesi her geçen gün daralmaktadır. Emek ve sermaye arasındaki orana bakıldığı zaman, bir yanda her gün yayılan ve merkezileşen sermaye  grubu, diğer yanda çoğalan bir emek cephesi bulunmaktadır. Böylesi gelişen keskin bir çelişki karşısında sistemi korumak için, yeni ideolojilere gereksinme vardır. Kapitalizmin  sarıldığı bu “yeni” ideolojinin adı: İnsan Haklarıdır.  
              Sermaye sınırları aşarken kullanmak zorunda olduğu iki araç vardır: Birincisi silah, ikincisi ideolojidir. Birincisi pahalı ve kanlı olduğu için hemen kendi karşıtını doğuruyor. İkincisi,  kişileri gönüllü olarak sisteme entegre ediyor ve sistemin ömrünü uzatıyor. Emperyalizm, önceliği ideolojiye vererek bu araçların her ikisini de kullanmaktadır. Kullanılan en iyi ideolojik malzeme ise İH’dır.
              Sermaye bir ülkeye ekonomik, siyasi ve askeri olarak girmek için, bu hareketlerini meşrulaştırıcı çalışmalar yapıyor ve argümanlar kullanıyor. Emperyalizm, bir ülkeye girmeden önce, güvencelerini yaratıyor. Girişte zorluklarla karşılaşmamak ve rahat hareket etmek için, tüm sivri kavramların yerine daha kabul edilebilir kavramlar icat ediyor. Örneğin sömürü yerine “karşılıklı bağımlılık”, işgal yerine “insani müdahale”, faşizm yerine demokrasi, egemenlik yerine “işbirliği”, emperyalizm yerine “globalizm”, özelleştirme yerine  “halka açılma”, egemenlik yerine “devletin küçültülmesi” gibi yumuşak kavramları kullanıyor ve bunları bir üst kavram olarak İH içinde göstermeye çalışıyor. Sonuçta açık işgaller; ekonomik sömürü, siyasi ve diplomatik müdahaleler, bağımlı kültür politikaları, emperyalist çıkarlar için değil, İH için yapılıyormuş propagandasının koşullarını hazırlıyor.
              “Borç anlaşmalarıyla dayatılan “yapısal uyum reformları”, Üçüncü Dünya’da emperyalizmin “globalleşme” sürecini yürürlüğe koymasını sağlamıştır. Bu reformların ana hedefi borçların geri ödenmesini güvenceye almak ve emperyalist ülkelere kaynak transferini derinleştirmek, öte yandan uluslararası sermayenin hareket serbestisini sağlayacak ekonomik ve hukuki ortamı yaratmaktır. Bu çerçevede Üçüncü Dünya ülkelerine dayatılan “mali serbestleşme” politikaları bu ülkelerin dünya mali sermaye piyasasının bir parçası olmalarına; “ticari serbestleşme” ulusal pazarların uluslararası pazarlar lehine aşılmasına; “şeffaflaşma ve dışa açılma” ise ulusal ekonomilerin kontrolünün IMF gibi emperyalist merkezlere devrine hizmet etmektedir.[31] “Dolayısıyla globalleşme uluslararası sömürünün artırılması ve derinleştirilmesine hizmet etmektedir.[32]
              Globalizm yani emperyalizm, çıkarlarını meşrulaştırmak için İH’ları kullanıyor. O nedenle de, kendi politikaları doğrultusunda yeni yeni İH teorileri geliştiriyor. Bunun için hem devletler hem de uluslararası tekeller düzeyinde çalışmalar örgütleniyor ve yapılan çalışmalara büyük destekler veriliyor.    
              “ “Küreselleşme”, kavram olarak “emperyalizmin” yerine geçmiştir ve bu terminolojik değişim, aynı olgulara iki farklı biçimde bakmak anlamına gelmektedir. Küreselleşme terminolojisini kullanan çözümlemeler, emperyalizmi stratejik bir kavram olarak kullananlardan üç bakımdan ayrılır:
(a) Yapısal bağımlılığın yerini karşılıklı bağımlılık alır. (b)... Piyasa ilişkilerinin genişlemesiyle sağlanan etkinlik artışlarından herkesin yararlanacağı ima edilir. (c) Piyasa güçlerinin eşitsiz ekonomik ve politik güç dengeleri altında işlediğini vurgulayan eleştirel perspektif terk edilir ve bunun yerini uluslararası mal ve sermaye piyasalarına karşı duyulan fanatik bir güven perspektifi (yeni tür bir “piyasa fetişizmi”) alır.”[33]



                                   Özelleştirme (!)

              Kapitalizmin ilk günlerinden beri devlet sermaye birikiminde en etkin araç olmuştur. Devlet doğası gereği, kendisine egemen olan sınıfı hep beslemiştir. Geçmişte teşvikler ve desteklerle yaptığı bu işi, son yıllarda özelleştirme adı altında yapmaktadır. Devlet kapitalizmi geliştirmek için, önce özel sermayenin yapamadığı pahalı alanlara yatırım yapıp daha sonra da bunları özel sermayeye “satmaktadır”. Bir dönem, kamu yararı gerekçesi ile dokunulmayan bu “kamu malları”, reel sosyalizmin yıkılmasından sonra yine aynı “kamu yararı” gerekçesi ile “satılmaktadır” ve bunun adına özelleştirme denilmektedir.
              Özelleştirmeyi haklı göstermek için üretilen ilk gerekçe, bu kuruluşların devlete yük olmasıdır. Görünürde doğru olan bu gerekçe, yakından incelendiği zaman, içinde bir çok gerçeği gizlediği görülmektedir. Özelleştirilen kuruluşlar incelendiğinde hepsinin devlete yük olmayan tersine kar getiren kuruluşlar olduğunu görürüz. Diğer yandan stratejik öneme sahip kuruluşlar özelleştirme konusu  yapılmaktadır. Teknolojisi geri, sermaye hareketi yavaş ve hantal olan kuruluşların tamamı, özelleştirme kapsamı dışındadır.
              Özelleştirme için ileri sürülen diğer bir gerekçe; devletin küçültülmesi ve ekonomiden uzaklaştırılmasıdır. Ancak gerçek yaşamda bunun da doğru olmadığı görülmektedir. Küçültülmesi ve ekonomiden uzaklaşması istenen aynı devlet, sıkıntı içinde bulunan ve uluslararası tekellerle ilişkisi olan firmaları ve bankaları kurtarma operasyonlarına sık sık başvurmakta ve yapılan tasarruflar bir çırpıda o firmalara aktarılmaktadır. Tüm bunların faturası da ücretli halka kesilmektedir.
              Özelleştirme alanında yapılan sahtekarlıkların üzeri üretilen değişik kavramlarla örtülmektedir. Bunlardan ilki özelleştirme yerine “halka açılma” sözcükleri kullanılarak yapılmaktadır; insanlar özelleştirmeye alışıncaya kadar bu ad kullanılmıştır. Böylece bırakalım hisse senedi almayı, hayatında hiç hisse senedi görmeyenler bile “halka açılma” kervanına katılmışlardır. Yine aynı dönemde,  özelleştirme kurumunu meşrulaştırmak için “borsa” devreye sokulmuştur. Borsadan bir kaç lot alanlar, kendilerini sistemin bir parçası olarak görmeye başlamışlar ve böylece sistemin gönüllü savunucuları yaratılmıştır. 
              Özelleştirmeye konu olan bu kurumlar geçmişte, devlete biçimsel de olsa “sosyal” bir nitelik kazandırmıştır. Bunlar aynı zamanda kamu adına zorlanan tasarruflar sonucu kurulmuşlardır. Sosyal denge işlevinin yanında, emekçiler için örgütlenme alanı olmuşlardır. Şimdi de satılarak egemenler için yeni kaynak işlevini görmektedir. Ancak devletin bundan başka satacak bir şeyi kalmamıştır.
              Sadece kamuya ait kuruluşlar değil, artık devlet de özelleşmiştir! Düne kadar okul, hastane, yurt, iş, vb. şeklinde hizmet aracı olarak tanımlanan devlet, tüm bu işlevlerini özel sektöre devretmiştir. Bunlar yetmiyormuş  gibi güvenlik de özelleşmiştir; artık her kuruluş  kendi özel güvenlik birimlerini kurmuş ve gelecek tehlikelere karşı önlemini almaktadır. Güvenlik özelleştirildiğine göre, şu soru akla gelebilir: Asker, polis ne işe yarıyor? Sorunun yanıtı ise devletin tanımında yatmaktadır ve üzerinde yeniden düşünmeye değer bir konudur.
              Özelleştirmenin İH ile ilgisi nedir? Emperyalist devletler özelleştirmeyi, ekonomik ve siyasi bir olgu olarak değil, İH’nın olmazsa olmaz koşulu olarak ileri sürmektedirler. İH konusunda sürekli tartışmalara neden olan “mülkiyet hakkı” yeniden ama farklı bir isimle güncelleştirilmekte ve sermaye önündeki engellerin kaldırılmasına özelleştirme denilmektedir.
             
              Azınlıklar Sorunu:

              Azınlık tanımı ilk bölümlerde incelendi. İH belgelerinde de azınlıklar sorununa özel bir önem verilmektedir. Bunu, İH konusunu düzenleyen kuruluşların iyiniyetleri ile açıklamak olanaksızdır. Öyleyse azınlıklar konusu neden birden önem kazandı?
              Ulusal devletlerle yaşıt olan İH, son dönemlerde uluslararası bir boyut kazanmanın yanı sıra, azınlık sorununu ön plana çıkarmış ve ulusal devletlerin önemini ikinci sıraya indirmiştir. Bunun arkasındaki nedenlerle baktığımızda; ilk olarak azınlık kavramı, sınıf kavramının önüne geçirilerek iyi bir perdeleme görevi görüyor. Çünkü sınıfsal çelişkiler öne çıkarıldığı zaman, gelişen hareket çözümü, doğal olarak sistem dışında arıyor. Oysa azınlıklar arasındaki çelişkinin yönü ise çoğunlukla sistemin içine yöneliktir. İkinci olarak, özelleştirme gerekçesi olarak da kullanılan devletin küçültülmesi için uygun koşulları sağlıyor ve böylece devletlerin iç işlerine müdahale daha kolaylaşıyor. Üçüncü olarak, İH’nın asli ve ihlalci unsuru olan devletin, İH konusundaki konumunun gizlenmesi sağlanıyor. Böylece, kitleler İH ihlalcisi olarak devlet ve onun temsil ettiği düzen yerine, konu ile ilgisi olmayan kurumları görmeye başlıyor. Dördüncüsü, azınlık sorunu sadece kültürel boyutta ele alındığı için, sistem için tehlike yaratmıyor. Beşincisi, ekonomik, siyasi ve kültürel olarak kapitalist ilişkilerin, en uç ve geri noktalara kadar ulaşması sağlanıyor.
              Sonuç olarak, diğer konularda olduğu gibi bu alanda da ciddi çalışmaların yapılması ve İH’nın sahte yüzünün ortaya koyulması gerekir.






















BÖLÜM BEŞ
                                  

                  İHLAL EDİLEN HAKLARDAN BAZILARI


            Dünyada ve ülkemizde yaşanan İH ihlallerine bakıldığı zaman, bunların asıl olarak siyasal ve sistemi korumaya yönelik olduğu görülmektedir. Dünyadaki ihlal yöntemleri de hemen hemen aynı merkezlidir. İsimlendirmeleri ülkeden ülkeye farklılık gösterse de yapanların, yöntemlerin, araçların, amaçların ve savunmalarının benzer olduğu görülmektedir. Biz de bu ortak özellikleri dikkate alarak en yaygın İH ihlallerini açıklamaya çalışacağız. En yaygın İH ihlalleri; idam, işkence, yargısız infaz, faili meçhul cinayet, gözaltı ve gözaltında kayıplar,  haksız tutuklama, düşünce suçları, işsizlik, örgütlenme, gösteri ve toplantı yasakları şeklinde sıralanabilir. Bunlara yeni eklemeler yapmak ve bazılarını aynı başlık altında incelemek ya da hepsini, “yaşama hakkının ihlali” başlığı altında toplamak da olasıdır. Ben yukarıda sayılan çekincelere bağlı kalarak ihlalleri tek tek ve kısaca inceleyeceğim.

Suç ve Ceza

Ceza konusu tartışılırken suç ve suçlu kavramı arasındaki ayrım yok edilerek konu sadece suçlu üzerinden tartışılmaktadır.  Suçluyu tartışmak işi kolaylaştırmaktadır. Çünkü sistemi sorgulamaktan koruyacak ve dikkatleri başka yöne çekecek her türden kişi (suçlu) tipleri bulmak mümkündür. Ayrıca suçlunun öne çıkarılması sistemin sorgulanmasını önlemektedir. Suçlu yerine suç konusu tartışılacak olursa, karşımıza doğrudan sistem çıkmaktadır. Nasıl ki “suçluyu kazıyınca altından insan çıkıyorsa”, suç üzerindeki örtü kaldırılınca da altından “düzen” çıkmaktadır. Suçun üreticisi insandan önce sistemin kendisidir. İnsan suçun bir aracı konumundadır. Bazı istisnalar olsa da alttaki temel gerçek budur. Örneğin hırsızlık suçu asıl olarak özel mülkiyet kavramı üzerinde şekillenir ve insanlar genellikle kendilerinde olmayan ve gereksinme duydukları  malları çalarlar. Daha derinde ise düzenin meşru saydığı ve ürettiği; çalışmadan, çalarak yaşama kültürü vardır. Ezilen insan için, en ağır ahlaki ve hukuki yaptırımlara bağlanan hırsızlık, zenginler tarafından işlendiği zaman, suç olmaktan çıkarılıp bir hastalık (kliptomani) olarak nitelenerek, en azından ahlaki olarak aklanmakta ve iş, zenginlerin hırsız ve ahlaksız olamayacağı noktasına vardırılmaktadır.
            Diğer yandan hırsızlık ile mal kutsanmakta ancak çalınan diğer kutsal değerler (emek gibi) ile yasalara uydurulmuş el koymalar hırsızlık sayılmamaktadır. Aynı şekilde insanın sömürülmesi yasal olarak suç sayılmadığı gibi ahlaki olarak da herhangi bir yaptırıma bağlanmamıştır.
            Suç konusunda bu çarpık anlayış, aynı şekilde ceza konusunda da görülmektedir. Örneğin ceza nedir? Ceza kime verilir? Cezayı kim verir? Cezayı kim uygular? Ceza verenlerin ve uygulayanların böyle bir hakkı var mıdır, varsa bu hak nereden gelmektedir? gibi yanıtı net olmayan soruları artırmak olasıdır.
            Ceza, öç alma, kısas aşamalarından geçerek bu günkü anlamına, yani “suçlunun toplum adına özgürlüğünden yoksun bırakılarak yeniden topluma kazandırılması” anlayışına dönüşmüştür. Ceza, bedensel eziyet aşamalarından geçerek bugünkü insanları özgürlükten yoksun bırakma, kapalı mekanda tutma aşamasına ulaşmıştır ve felsefi olarak böyle olduğu ileri sürülmektedir.  Ancak uygulamanın hiçte ileri sürüldüğü gibi olmadığını, özgürlükten yoksun bırakmanın yanı sıra, bedensel eziyetin de kullanıldığını görmek mümkündür. Kaba dayak ile başlayan eziyet, sınırı ölümle sonuçlanan türlere kadar ulaşmaktadır. Bunlara zaman zaman en doğal gereksinmelerden yoksun bırakılma da eklenmektedir. Siyasi tutsaklara ise “topluma yeniden kazandırılma” adı altında, değerlerini yok ederek kişiliksizleştirme politikaları  dayatılmaktadır. Siyasi bir mahkumun “topluma kazandırılmasından” amaç, kişinin muhalif olduğu ve değiştirmeyi hedeflediği düzene entegre edilmesi ve siyasi kimliğinin yok edilmesidir. Bunun için özel mahkemeler (DGM) kurulmakta, özel yasalar (Sıkıyönetim Yasası, Ohal Yasası, Terörle Mücadele Yasası) çıkarılmakta, özel kolluk birimleri (TEM, JİTEM) oluşturulmakta, özel  cezaevleri (A, E, F tipi) inşa edilmekte, özel infaz sistemleri uygulanmakta hatta Anayasa ile af yasaklanmaktadır.
            Hiçbir şiddet aracı kullanılmadan, pankart açmak, duvarlara afiş asmak, yasal yürüyüşlere  katılmak, YÖK’ü ve harçlara yapılan zamları protesto etmek gibi sıradan eylemler, örgüt üyeliği için kanıt kabul edilip 15 yıl ağır hapis cezaları, sanki 15 günlük cezalarmış gibi, kolayca verilmektedir. Aynı şekilde hiçbir silahlı eyleme katılmadan ve elverişli vasıtalara sahip olmadan, anayasal düzeni değiştirme girişimi gerekçe gösterilerek idam cezaları verilebilmektedir,

            İdam

            Sözcük anlamı siyaset etmek, insan yaşamını politik amaçla sonlandırmak demektir. Tanımlarsak, yaşama hakkına yasal olarak son vermek diyebiliriz. Ancak işin özü, bu tanım kadar basit değildir. Öncelikle idam bir ceza değildir. İdam özünde sistemin ceza anlayışına da aykırıdır. Çünkü mevcut ceza anlayışında, özgürlükten yoksun bırakarak eziyet çektirme anlayışı egemendir. Oysa idam, yöntemi nasıl olursa olsun, insan yaşamının sonlandırıl ması demektir. Ölüm ile her şey gibi, ölen için, ceza da sona ermektedir. O nedenle, hem felsefi hem de fizyolojik olarak canlılığın sonu olan ölümün bir ceza türü olarak kabul edilmesi olanaksızdır. Eğer idam bir ceza olarak kabul edilirse, bu ancak, idam edilen kişinin akrabaları ve dostları için bir cezadır. Ölen birine kurşun sıkmak ne kadar anlamlı ise, idam da o kadar ceza sayılır.
            İdam, insan öldürmenin yasal adıdır. Oysa ölen insan için sonuç hep aynıdır; trafik kazası, felç, beyin kanaması, kanser gibi ölüm türleri, fizyolojik olarak idamdan bile daha acı vericidir. Bu yönü ile idam, eziyetin son bulmasıdır ki bu da mevcut ceza anlayışına uymaz.
İdamın, son yıllarda cezanın amacı olarak sayılan caydırıcılık, örnekleme, kişinin topluma kazandırılması, rehabilitasyon gibi işlevinin de olmadığı tartışmasızdır.  Özellikle siyasi idam mahkumları, idamın kendilerini ve fikirlerini öldürmediğini söyledikleri ve idam “cezasını” mahkum ettikleri çok görülmüştür.
Öncelikle ceza insani olmak zorundadır. İnsani olmayan ve insanı ortadan kaldıran bir cezanın adı ne olursa olsun, ona ceza denemez. İkinci olarak suç ve ceza ahlaki olmalıdır. Yasalar ile suç ve ceza yaratmak her zaman mümkündür ama meşru ve ahlaki olmayabilir. Cezalara kitle desteği buna bağlıdır ve idam bu özden de yoksundur.
İdam, cezadan çok siyasi bir öç alma ve güç gösterisi olmuştur. Cezadan en temel farkı; telafisinin olanaksız oluşudur. Cezanın da “zaman” anlamında telafisi olanaksızdır ama yine de bir parça telafi edilebilir. İdamda böyle bir seçenek yoktur. Oysa tarihte bir dönem hain ilan edilenlerin, bir başka dönemde kahraman ilan edildikleri çok görülmüştür. İdam edilenlerin kanları, hiçbir zaman kirlenmiş sistemleri temizlemeye yetmemiştir. Üstelik tarih, tüm idamlara rağmen, kendisini değiştirecekleri hep yaratmıştır.

Yargısız İnfaz!

İnfaz hukuki bir kavram olup, kısaca bir yargı kararının yerine getirilmesi, uygulanması anlamına gelir. Hapis cezasının çektirilmesi, idamın yerine getirilmesi, para cezalarının ödetilmesi, bir yerin boşaltılması, binanın yıkılması gibi yargı kararlarını yerine getiren eylemler, infaz türleri olarak sayılabilir.
Yargısız infaz  ise, gerekçesi ne olursa olsun, keyfi olarak insan öldürmeyi, cinayeti anlatan bir kavramdır. Bu cinayetlerde savcılık, yargıçlık ve infaz yetkisi aynı kişilerin, grubun elinde toplanmıştır. Suç, ceza, infazın kurbanı, zamanı ve şekli yine aynı grup tarafından belirlenir. Seçilen kişi onların çıkarları gereğince suçludur ve cezası ölümdür. Seçilen hedefler, genellikle, “kutsal devlet” adına yok edilirler. En alçak ve namussuz çıkarların üzeri, yine aynı kutsal devlet kandırmacası ile örtülür. Yargısız infaz, devletin koyduğu kuralların, devlet adına hiçe sayıldığı en uç noktadır. Hedefi ise, temel olduğu söylenen ya da olması gereken, yaşama hakkıdır.
Son zamanlarda bu kavram, asıl anlamının yanında insanları yargılamadan suçlu ilan eden ve toplumdan soyutlamaya yönelen bir anlam kazanmıştır. Kullanılan araç da genellikle medya olmaktadır. Yıpratılmak istenen insanların her türlü özel yaşamları ortaya dökülmekte ve o insana hiçbir siyasi, ahlaki, hukuki kural tanımadan saldırılmaktadır.
Yargısız infaz ile sıradan infaz eylemi arasındaki en temel ayraç, yargısız infazların arkasında devletin olması ve bu eylemin devlet adına yapılmasıdır. Daha kısa bir tanımla yargısız infaz, devletin terör ve baskı yöntemlerinden birisidir.  Kökü devletin merkezinde olup herkes tarafından rahatlıkla görülmesine rağmen bir türlü o çelik çekirdeğe ulaşmak mümkün olmamaktadır.
İnsanların en temel gereksinmelerinin karşılanmasında oldukça cimri olan devlet, yargısız infaz için gerekli olan eleman  ve malzeme konusunda  oldukça  cömert davranmaktadır. Devletin resmi kurumlarına, bu kirli işler için,  özel yapım suikast silahları satın alınmaktadır.
Her yargısız infazın değişmez gerekçesi ise, “şahıs emniyet birimlerine silah çekti ya da ateş etti” şeklindedir. “Çıkmayan çatışmalarda” silahsız kişiler öldürülmekte ve yanlarına silahlar bırakılarak yapılan işe yasal kılıflar hazırlanmaktadır. Yargısız infazları meşrulaştırmak için, “öldürüldü” yerine “ölü olarak ele geçirildi” gibi anlamsız kavramlar kullanılmakta ve hangi gerekçe ile olursa olsun, öldürülen her insan, baştan suçlu ilan edilmektedir. Yargısız infazlar  o kadar kanıksandı ki, evinde çocukları ile otururken öldürülen bir işçi için, polisin suçlu insanı öldürme yetkisi varmış gibi gazeteler, “polis masum işçiyi öldürdü” şeklinde, düşüncesiz ve bilgisizce başlıklar atmaktadır.
Yargısız infaz ile doğrudan yaşama hakkı hedef alınırken ikinci olarak da diğer insanlara gözdağı verilmekte ve toplumda ölüm korkusu yaygınlaştırılmaktadır. Bütün dünyada idam cezalarının kaldırıldığı bir dönemde, yargısız infazların yaygınlaşması, tam bir demokrasi sahtekarlığıdır. Çünkü yargısız infaz, idamın ip yerine başka bir yöntemle yapılma şeklidir.

Faili Meçhul Cinayetler!

Faili meçhul cinayet ile yargısız infaz kavramı, tanım olarak hemen hemen aynı anlama gelmektedir. Yargısız infaz da devletin infaz edilen kişiyi sağ olarak ele geçirme olanağı yüzde yüz olduğu halde bu olanağın kullanılmaması ve infaz edeni bilinen bir infaz şeklidir. Yargısız infazda devlet fail olduğunu saklama gereğini duymamakta ama işlediği cinayeti haklı gerekçelerle işlediğini ileri sürmekte ve öldürmeyi bir hak olarak görmektedir.
Faili meçhul cinayetlerde, cinayetlerin faili her zaman ve herkes tarafından bilinmekte ama  bilinen fail, fail olduğunu kabul etmemektedir. Bu işlerde ya doğrudan devlet görevlileri ya da son zamanlarda olduğu gibi, taşeronlar kullanılmaktadır. Son dönemlerde deşifre olan taşeronların kontr gerilla merkezlerinde ya da  faşist partilerde eğitildikleri ortaya çıkan gerçeklerdendir. Bir dönem bu cinayetlerin devlet adına işlendiği ileri sürülmüş ama iş kontrolden çıkınca kişisel nedenlerle de  cinayetlerin işlendiği ortaya çıkmıştır. Başta “faili” meçhul olarak adlandırılan bu cinayetlerin zamanla “hedefleri” de meçhul olmaya başlamıştır.
En karmaşık cinayetleri birkaç gün içinde çözen devlet, sayıları binlerle ifade edilen faili meçhul cinayetleri, bilinen nedenlerle, bir türlü çözmemekte ve geriye karanlık bir sayfa kalmaktadır. Cinayet işlemenin yanı sıra, işlenen cinayetlerin faillerinin bulunmaması ya da bulunamaması  ve bunlara doğrudan ya da dolaylı destek verilmesi de aynı türden bir cinayet sayılır. Sonuçta bunun bilinen ve siyasi adı, terör olup failleri de bellidir.

Gözaltında Kayıplar!

Gözaltı ne kadar hukuki bir kavram ise “gözaltında kayıp”da bir o kadar hukuk dışı, keyfi, cinayet kavramıdır. Yargısız infaz, faili meçhul cinayette olduğu gibi, gözaltında kayıplarda da kullanılan en yaygın yöntem “inkar ve yalandır”. Burada ya kişinin gözaltına alındığı inkar edilmekte ya da işi bittikten sonra bırakıldığı ileri sürülmektedir.
Kayıp iki nedenle yapılmaktadır; birincisi, hedefin doğrudan yok edilmesidir. Bunun için yetkililerin bilgisi dahilinde, kurban gözaltına alınmakta ve hiçbir yasal kuruluşa götürülmeden kayıp edilmektedir. İkincisi ise, gözaltına alınan kişi tüm işkence yöntemlerine rağmen “ser verip sır vermemekte” ve işkence ile işlenen bir cinayeti örtmek için kişi yok edilmektedir.
Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunda (CMUK) gözaltı işleminin güvenceli bir şekilde nasıl yapılması gerektiği açık olarak düzenlenmiştir. Genel olarak düzenlendiği gibi istisnaları da sayılmıştır. Yasaya göre gözaltına alma ve ev arama işlemleri, kural olarak, gündüz yapılır. Gece gözaltı yasak olup istisnaları da sayılmıştır. Ama nedense, gözaltı işlemleri “genellikle” gece hatta gece yarısından sonra sabaha karşı yapılmaktadır.
Yine CMUK gereğince, bir kişinin evi aranacaksa ya da gözaltına alınacaksa, mahalli karakoldan resmi görevliler ile muhtar ya da ihtiyar heyetinden birisinin, o da bulunamaz ise yakın komşulardan birilerinin hazır bulunması gerekir. Kişi karakola götürülüp nezarete alındığı taktirde,  tutulması zorunlu “nezaret defterine” giriş saatini, dakikasını gösterir  şekilde kaydedilmesi gerekir. Bu başlık altında, mahkeme kararı ile gözaltından söz etmek lüks sayılacağı için, gözaltı işlemlerinin nöbetçi savcının yazılı talimatı ile yapılması gerektiğini hatırlatmakla yetineceğim. Çünkü savcıların gözaltılardan haberi ancak gözaltı sürelerinin uzatılması aşamasında olmaktadır.
Sonuç olarak, bu kadar yasa tanımazlığın arasında, doğal olarak, insanlar kaybolmaktadır, ya da en azından böylesine denetim dışı tutulan bir yapı, kayıplar için gerekli koşulları sağlamaktadır. Özellikle işkencede ölenlerin kaybedilmesi, işkencecileri koruma yöntemlerinden biri haline dönüşmüştür.

İşkence!

Yaşama hakkına en yaygın saldırılardan birisi de işkencedir. Bir kişinin bir başkasının hakkını ihlal etmesi İH ihlali olarak değerlendirilemeyeceği gibi, bir kişinin bir başka kişiye eziyet etmesi de siyasi anlamda, işkence olarak nitelenemez. İşkencede maddi ya da manevi anlamda mutlaka bir eziyet vardır ama tersi doğru değildir, yani her eziyet işkence olarak nitelenemez. Kişinin bir başkasına yaptığı eziyetin şiddetini vurgulamak amacıyla kullanılan işkence sözcüğü ile İH konusu olan, siyasi anlamdaki işkence kavramının ayrılması gerekir. Kişiler arası eziyetin (işkence), toplumsal,  hukuki ve ahlaki anlamı ile işkencenin siyasi anlamı oldukça farklıdır. Siyasi anlamda işkencenin faili, İH ihlalinin de faili olan devlettir.
Varılan noktaya ve araştırılan boyutuna göre işkencenin çok değişik tanımlarını yapmak olanaklıdır. En yaygın kullanılan tanım ise, BM İşkence ve Başka Zalimce İnsanlıkdışı ya da Onurkırıcı Davranış ya da Cezaya Karşı Sözleşmenin 1. maddesinde yapılan; “Bu sözleşmenin amaçları bakımından, “işkence” terimi, bir kimseye kendisinden ya da üçüncü bir kişiden bir bilgi ya da itiraf sağlamak, kendisinin ya da üçüncü bir kişinin işlediği ya da işlediğinden kuşku duyulan bir eylemden ötürü onu cezalandırmak, kendisine ya da üçüncü bir kişiye gözdağı vermek ya da onları zorlamak amacıyla ya da herhangi bir ayrımcılığa dayalı bir nedenle bir resmi görevli ya da resmi sıfatla davranan bir başkası tarafından ya da onun kışkırtması ya da oluru ya da izniyle bilerek maddi ve manevi ağır acı vermek ya da eziyette bulunmaktır. Niteliği gereği ya da yasal yaptırımlardan doğan acı ya da eziyet işkence sayılmaz.”
Sözleşmenin adını oluşturan  sözcüklerle işkence, zalimce, insanlıkdışı ve onurkırıcı bir eylemdir.  Hayvan haklarının uluslararası sözleşmelere girmeye başladığı günümüzde, işkence için “insanlıkdışı” nitelemesi bile hafif kalmaktadır. İnsanlık “dışı” kavramı, işkenceciler için   kullanılabilir ama işkence mağdurları için doğru kavramın “canlıdışı” olması gerekir. Çünkü hayvanlara reva görülmeyen bir davranışın insana reva görülmesi, insan gibi düşünenler için olanaksızdır.
Sözleşmedeki tanım yakından incelendiğinde: “1- Bir kişiden ya da üçüncü kişilerden bilgi sağlamak, 2- İtiraf sağlamak, 3- Cezalandırmak, 4- Gözdağı vermek, 5- Zorlamak, 6- Ayrımcılık”, işkencenin nedenleri olarak sayılmaktadır. İşkencenin hedefi, seçilen kişi olabildiği gibi, onunla ilişkisi olmayan üçüncü kişiler de olabilmektedir. Başka bir anlatımla, işkencenin bir doğrudan mağduru, bir de dolaylı mağduru bulunmaktadır. İşkencenin faili ise “bir resmi görevli ya da resmi sıfatla davranan bir başkası tarafından ya da onun kışkırtması ya da oluru ya da izniyle bilerek maddi  ya da manevi ağır acı veren ya da eziyette bulunan” kişilerdir. Bu kişi de adına hareket edilen, “devlet”  olmaktadır.
İşkence egemen sınıfın siyasi hasımlarını öncelikle sindirmek, bunu başaramadığı taktirde yok etmek amacıyla kullandığı, siyasi bir yöntemdir. İşkencenin hedefi bugünden çok geleceğe yöneliktir. Geleceği güvenceye almak için korku, güvensizlik ve şiddet, araç olarak kullanılmaktadır. Örgütlenmeler buna göre organize edilmekte ve sistemin en önemli kurumlarına dönüştürülmektedir. Asıl olarak bu örgütler sistemin merkezine oturtulmuş ve diğerleri, merkezdeki bu yapıyı korumakla görevlendirilmekte ve ona ulaşılmasını  engellemektedirler. Ordu ve polisin istihbarat birimleri başta olmak üzere, emniyetin siyasi şubeleri, istihbarat teşkilatları, özel harp daireleri, bu sistemin çelik çekirdeğini oluşturmaktadırlar. Yasal bir yapı ve işleyişe  sahip olması gereken bu kurumlar, gerek örgütlenmesi gerekse çalışma yöntemleri ile illegal bir nitelik taşımaktadırlar. 
Anılan “resmi” kuruluşlardaki bu yasadışı yapı ve işleyişin üzeri “gizlilik”, “devlet sırrı” gibi tanımsız damgalarla örtülmeye çalışılmaktadır. Gizliliğin bu kadar bol olduğu bir ortamda, gerçek gizli ve kirli işler kaçınılmazlaşmakta ve engellenemez bir boyuta ulaşmaktadır. Bazen iş o kadar abartılmakta ki, herkes tarafından bilinen gerçekler bile gizli diye yutturulmaya çalışılmaktadır.
 Devletin güvenliğini sağlamak üzere oluşturulan örgütler, nasıl organize, sistemli ve sürekli ise, bunların illegal yöntemlerinden birisi olan işkence de aynı şekilde organize, sistemli ve süreklidir. Devlet bu yapıyı, yasal ve uygulamalı olmak üzere, iki şekilde korumaktadır. Bir yandan yasalarla işkence suç olarak kabul edilirken diğer yandan aynı yasalarla işkence ve işkenceciler korunmaktadır. İşkence ile ilgili maddeler yasalarda oldukça iyi düzenlenmesine rağmen, uygulamada “hukukçular” ve idareciler tarafından en kötü şekilde yorumlanmakta  ve işkencecilerin yargılanması fiilen önlenmektedir. Yasal düzenlemeler, işin vitrin kısmını oluştururken, uygulamalarla işkence teşvik edilmektedir. Açığa çıkan her işkence olayından sonra yetkililer, “işkencenin sistemli değil münferit olaylar olduğunu” (münferit işkence işkence değilmiş gibi) kanıtlamak için çok büyük çabalar harcamaktadır. Devlet kendi denetimi dışında yapılan işkence olaylarını cezalandırmak için yasalarda sık sık değişiklikler  yapmakta ve sözüm ona cezaları artırmaktadır. Diğer yandan, sistemli olan siyasi işkence için özel yasal düzenlemeler yapılmakta ve bunlar korunmaktadır.
TCK 243. madde görünüşte işkenceciyi cezalandırmaktadır. Madde, “Bir kimseye cürümlerini söyletmek, mağdurun, şahsi davacının, davaya katılan kimsenin veya bir tanığın olayları bildirmesini engellemek, şikayet veya ihbarda bulunmasını veya tanıklık etmesini önlemek için yahut şikayet veya ihbarda bulunması sebebiyle veya diğer herhangi bir sebeple işkence eden veya zalimane veya gayrıinsani veya haysiyet kırıcı muamelelere başvuran memur veya diğer kamu görevlilerine sekiz yıla kadar ağır hapis ve sürekli veya geçici olarak kamu hizmetlerinden mahrumiyet cezası verilir” şeklinde olup, içinde bir çok gerçeği gizlemektedir. Yasada sadece cezanın üst sınırı vurgulanmıştır, oysa cezalar, artırım nedenleri yoksa, alt sınırdan verilir. Cezanın alt sınırı bu maddede değil, TCK 13.maddede “…muvakkat ağır hapis, kanunda tasrih edilmeyen (belirtilmeyen) yerlerde 1 seneden 24 seneye kadardır.” şeklinde tanımlanmıştır.
Daha açık bir anlatımla işkence yapanlara verilecek ceza, cezanın alt sınırı olan 1 YILDIR! Uygulamada bu da mümkün olmamakta ve işkence, kötü muamele (suimuamele) olarak değerlendirilerek, işkenceyi düzenleyen bu madde yerine, TCK 245. madde uygulanmakta ve işkencecilere verilen ceza fiilen 3 AY hapis cezasına indirilmektedir.
Normal olarak ağır hapis cezası alan birisinin kamu hizmetlerine girmesi yani memur olması yasaktır,  eğer memur ise memurluktan atılır. Burada işkenceciler için yine özel bir düzenleme vardır: 243. maddeye konulan bir fıkra ile memuriyetten çıkarılma yumuşatılıp “geçici olarak memuriyetten çıkarılma” cezasına dönüştürülerek işkencecilere yeniden göreve dönüp işkenceye devam etme olanağı sağlanmaktadır. İşkencecilere verilen maddi para ödülleri de işin cabası olmaktadır.
İşkence yolu ile adam öldürme de aynı mantıkla düzenlenmiş ve cezası 8 yıl ağır hapistir. İşkence genellikle birden çok kişi tarafından yapıldığı ve öldüreni belli olmadığı için, TCK 463. madde gereğince bir indirim daha uygulanmakta ve ceza 4 yıla indirilmektedir. İşkencede sakat bırakmanın cezası ise daha da gülünçtür.
Yasaya göre işkence için yukarıdaki komik cezalar öngörülürken uygulamada bu cezaların verilmesi de mümkün olmamaktadır. Çünkü hiçbir işkence davası, aradaki idari engelleri aşıp yargı aşamasına ulaşmamaktadır. İşkenceler  gizli yerlerde, kimliği gizlenmiş kişilerce yapıldığı için, çoğu kez iş kimlik tespiti aşamasında kilitlenmekte ve dosyalar zamanaşımına uğratılarak konu kapatılmaktadır. Konunun soruşturmaları da genellikle işkenceyi yapanlara ya da teşvik edenlere verildiği için sonucun başka türlü olması da olanaksızdır. Diğer konularda, her türlü bilgiye anında ulaşan asayiş ve istihbarat birimleri, işkence ve işkencecilerle ilgili bilgilere bir türlü ulaşamamaktadır (!).
İşkence, sunulmaya çalışıldığı gibi birkaç sapık, sadist ya da kontrolünü yitirmiş sıradan memurun işgüzarlığı değil, tam tersine, planlı programlı ve uzmanlarca yapılan siyasi eylemdir. İşkence sistemin bir parçası olup, bunun için, büyük masraflarla  gerekli elemanlar yetiştirilmektedir. Verilen yetki, mevki, maddi ödül ve siyasi eğitim sonucu işkenceci olmak ve işkence özendirilmektedir. Sistem gerek duyduğu ölçüde, yeni işkence yöntemleri bulunmakta ve işkenceciler yetiştirilmektedir.  Kısacası  işkence, sistemli ve siyasi bir tercih olduğu için varlığını sürdürmektedir.
Adli ve siyasi suç ayrımı, işkence konusunda da  yapılmış ve bu durum yasalara yansımıştır. Adli konularla ilgili işkencecilerin durumu sadece TCK’da düzenlenmişken siyasi işkence konusu, TMY de düzenlenmiş ve bunlara ek bir koruma sağlanmıştır. Örneğin TMY’nin 6. maddesi, işkencecilerin kimliklerinin açıklanmasını ve hatta imada bulunulmasını yasaklarken, bunu yapanlara ağır para cezaları öngörülmüştür ve sık sık uygulanmaktadır. Aynı şekilde TMY 15.m. işkence nedeniyle yargılananlar “tutuksuz yargılanır” ve işkenceciler “aleyhine açılan davalarda en çok üç avukat bulundurulur ve bunlara avukatlık ücret tarifesine bağlı olmaksızın yapılacak ödemeler, ilgili kuruluşlar bütçelerine konulacak ödenekten karşılanır,” denildikten sonra, “işkence suçu işleyen memurlar hakkında Memurun Muhakematı Hakkında Kanun hükümleri uygulanır”  denilerek işkencecinin yargılanması da yargı yerine, işkenceciye emir veren amirine bırakılmaktadır. Maddeyi özetlersek: Amir izin vermezse işkenceci yargılanamaz! Eğer yargılanacaksa; tutuklanamaz ve devlet işkenceciyi aklamak için, işkence mağdurunun ödediği vergiler ile, ücreti ne olursa olsun 3 avukat  ile savunulmasını sağlar. İşin yasal boyutu böyle... Olayın bir de uygulama boyutu vardır: Siyasi şubeler zabıtanın en önemli birimleridir. Buralar zabıtanın kurmay okullarıdır; yükselmek için bu okullarda başarılı olmak gerekir. Aksi taktirde müdür, vali, milletvekili ve hatta bakan olma şansı yoktur!
Gerek yasal gerekse gelenek olarak işkenceyi özendiren ve işkenceciyi yüreklendiren böylesi bir sistemin işkenceye karşı olduğunu ileri sürmek ahmaklık değilse, açıkça işkenceye destek, işkenceyi teşvik ve onlara suç ortağı olmaktır.
İşkenceyi yapanlar kadar, işkence izlerini gizleyen doktor, soruşturma ve dava açmayan savcı, ceza vermeyen yargıç ve işkence tanımını her gün daraltarak işkenceyi suç olmaktan çıkaran yüksek yargı ve işkence çığlıklarına kulak tıkayan herkes işkenceden sorumludur.
TMY 1. maddesi, “Terör, baskı, cebir ve şiddet, korkutma, yıldırma, sindirme ve tehdit yöntemlerinden biriyle ... bir örgüte mensup kişi veya kişiler tarafından girişilecek her türlü eylemdir.” Şeklinde tanımlanmaktadır. Buradaki “terör” sözcüğünü çıkarıp yerine “işkence”  sözcüğünü koyarsak tanım yerine oturuyor. Bu tanımdan yola çıkarak tekrarlarsak, işkence devlet terörü, demektir. Yani “İşkence, şiddetin en uç ve resmi biçimidir”[34]

Yukarıda işkencenin tanımı yapıldı ve konu ile ilgili yasal ve gayri ahlaki düzenlemeler açıklanmaya çalışıldı. Ancak hangi eylemlerin işkence sayıldığı ve işkence yöntemlerinden söz edilmedi. Şimdi de gerek ülkemizde gerekse uluslararası alanda “uygulanan işkence yöntemlerinin” neler olduğunu başlıklar halinde sıralayalım;
Gözlerin bağlanması ; Hakaret, küfür, aşağılama; Elektrik uygulaması; Kaba dayak; Askı (düz, ters, filistin) ; Falaka; Sert cisimle vurma; Uykusuz bırakma; Susuz bırakma; İşeme ve dışkılamayı  önleme; Soğukta bırakma; Tazyikli su ile ıslatma; Hücrede tecrit etme; Yakınlarının işkencesini seyrettirme, dinletme; Cinsel tehdit; Cinsel taciz; Tecavüz;  Yalancı infaz uygulaması; Sigara ile yakma; Üzerine idrar, dışkı ve benzeri maddeler atma; Saçları ve bıyıkları yolma; Öldürmekle tehdit etme; Zorla ayakta tutma; Aşırı fiziki aktiviteye zorlama; Başkalarının işkencesini seyrettirme, dinletme; Yakınlarına yönelik tehdit; Diğerleri (tuz yedirme, havasız bırakma, v.b); Lağım çukuruna  sokma; İnsan ve hayvan pisliği yedirme; Kara gömme;  Tırnak sökme; Tırnak arasına iğne ve tahta parçası sokma.[35]
İşkence genel olarak fiziki ve psikolojik olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Ancak iki işkence türü arasında kesin ayrım yapmak da pek kolay değildir. Çünkü birinin nerede başlayıp diğerinin nerede bittiğini belirlemek hemen hemen olanaksızdır. Sonuçta her fiziki işkencenin uzantısı ya da etkisi mağdurun psikolojik yapısını hedeflemektedir. Ancak fizyolojik etkiler kısa sürede ortadan kalktığı halde, psikolojik etkiler gizli ya da açık olarak uzun yıllar varlığını sürdürmektedir. İşkence davaları fiziki izler üzerine oturtulduğu için işkenceciler iz bırakmamak için ellerinden gelen çabayı göstermekte ve yeni yeni işkence yöntemleri geliştirmektedirler.
Son yıllara kadar nelerin işkence sayılacağı da tartışma konusu olmuştur. Örneğin dayağın eğitim aracı sayıldığı ve kabul gördüğü bir toplumda, kaba dayak hem işkenceci hem de mağdur tarafından işkence olarak kabul edilmiyordu. Bir çok işkence mağduruna işkence yapılıp yapılmadığı sorulduğunda, “dayak yediğini ama kendisine işkence yapılmadığını”  açıklamıştır. Anlaşılacağı gibi bilinen eski yöntemler, mağdurlar tarafından işkence olarak tanımlanmamaktadır. Bu garip örneklerden de görüleceği gibi, yukarıda sayılan yöntemlerin dışındaki bir çok eziyet, işkence olarak sayılmamaktadır.
Diğer yandan işkence yapan kendisini işkence konusunda haklı görmektedir. İşin ilginci mağdurların büyük bir bölümü de bu yargıya katılmakta ve emniyette işkencenin olağan bir davranış biçimi olduğunu kabul etmektedir. O nedenle tanımların yerine oturtulması ve en azından işkencenin, bir adalet sağlama aracı olmadığı bilincinin yerleştirilmesi gerekir. Aksi taktirde, “devletin halka yaptığı kanunsuz uygulamalar” olarak tanımlanan “zulüm”, isim değiştirerek, işkence diye anılmaya devam eder.

Düşünce Suçları!

  Bilim ve Sanat Kitapevinin hazırlamış olduğu bir bloknotun kapağında insan şöyle tanımlanıyor: “İnsan düşündükçe insan düşledikçe insan ürettikçe insan paylaştıkça insan sevdikçe insan okudukça insan”
 İnsanı diğer canlılardan ayıran en temel ölçüt düşüncedir. Düşünce beyin denen organın en yetkinleşmiş ve en değerli hazinesidir. Bu ayracı suç saymak, aslında insan olmayı suç kabul etmektir ki böyle bir sonuç insanlığın inkarı demektir.
Düşünce dış dünyanın bir yansıması olup, asıl olarak maddi yaşam koşulları tarafından belirlenir. Dış dünyanın duyumu, algılanması, karşılaştırılması sonucu, kavranması ve soyutlaması süreçlerinden  geçerek düşünce oluşur. Üst üste yığılan algıların ayıklanması ve ilgi bağlantılarının kurulması süreci, sonunda kendini düşünce olarak gösterir. Dış dünya tarafından belirlenen düşünce, düşünce niteliği kazandığı andan itibaren, kendi başına bir güç, bir değer haline gelir ve kendisini var eden dış dünyayı değiştirmek için en güçlü silah olur.
 Düşünce biyolojik olarak beyin denen kutu içindeki en insani, en değerli mücevherdir. Kutu açılmadığı sürece ne olduğu bilinmez, değeri anlaşılmaz. Yani düşüncenin düşünce olabilmesi için öncelikle kabın dışına çıkması gerekir. Bunun da dört yolu vardır: Eylem, dil/söz, yazı ve sanat. Sayılan dört araç, düşüncenin iskeletidir. Bu araçlardan birisi kullanılmadığı sürece insanın ne düşündüğü anlaşılmaz. O nedenle yasalar, ne olduğu bilinemeyen beyin içindeki düşünceyi değil, onun dışa yansıma araçlarını cezalandırmaktadır. Çünkü, yazmak, konuşmak, sanat eseri üretmek ve eylem, tek sözcük ile “düşünce” demektir. Bunlardan birisinin cezalandırılması, adı ne olursa olsun, düşüncenin cezalandırılmasıdır.
 Dış dünya, toplum ve düşünce arasındaki gelişmiş ilişkiye, teori ve pratik adı verilir. Siyasal alanda teori ideoloji olarak, pratik ise eylemler olarak, gerçek dünyada yerini alır. Egemen sınıf kendi ideolojisini egemen kılmak için yüceltir ve  resmileştirir. Her gün yeniden teorikleştirilmeye çalışılan egemen düşüncenin politik adı; resmi ideolojidir.
Genel anlamda eğitim, resmi ideolojinin kitlelere dayatılması ve sistemin meşrulaştırılması sürecidir. Diğer alanlarda olduğu gibi “düşünce suçu”, resmi ideolojinin aşıldığı noktadan hatta o noktaya yaklaşıldığı andan itibaren başlamaktadır. Bu nokta aynı zamanda düşünce özgürlüğünün de başlangıç noktasıdır.
Her düşünce kendi içinde zıddını da taşır; bunun sonucu ezilen sınıf kendisine dayatılan ve ona yabancı olan  egemen ideolojiye karşı kendi ideolojisini üretir. Hiçbir sistem bütün düşünceleri yasaklamaz ya da yasaklayamaz. Sadece egemen ideolojiye aykırı ve sistemi sarsmaya yönelik düşünceler yasaklanır. Tarihini doldurmuş egemen ideoloji, yeni ve ileri düşünceler üretemediği andan itibaren kendi ideolojisini kutsallaştırır ve bunu hedef alan her düşünceyi suç ilan etmeye başlar. Çünkü egemen ideolojiye göre “bir mermi bir insanı, bir fikir bin insanı öldürür”. Anılan mantık gereğince, düşünceye verilen ceza, insana karşı işlenen suçlara verilen cezadan kat be kat fazla olmaktadır.
Her toplumda düşünce sürekli suç değildir. Düşünce suçları, özellikle sistemin zorlanmaya başlandığı andan itibaren gündeme gelir. Örneğin gelişmiş kapitalist ülkelerde suç olarak kabul edilmeyen bir düşünce, yarı sömürge ülkelerde suç olarak kabul edilmektedir. Çünkü birincisinde sistem oturmuştur ve o nedenle düşünceler onu fazla etkilemez, ancak ikincilerde sistem oturmadığı için oldukça etkili toplumsal sonuçlara yol açabilir. Ancak düşünceler sistemi zorladığı andan itibaren, birinciler de en az ikinciler kadar gericileşebilmektedir.
Düşünceyi suç saymanın bir başka gerekçesi de kitlelerin düşünecek olgunluğa erişemediği iddiasıdır. Düşünce suçlarının amacının, sistemi korumak olduğu açıklanmaz. Onun yerine kitlelerin “zararlı düşüncelerden” korunması gerektiğinin propagandası yapılır. Ancak şu sorular ve yanıtları önemlidir; zararlı düşünce ne demektir? Kimin için zararlıdır? Zararları nedir? Sonucu ne olur? Bu sorulara verilecek basit yanıtlar, düşünceden kimin zarar göreceğini açıklar. Zararlı/yararlı düşünce anlayışının ardında “akıllı koruyucular” ve “saf korunanlar” vardır. ‘Akıllı koruyucular’ düşünceleri, zararlı/yararlının yanı sıra, iyi/kötü, güzel/çirkin, yıkıcı/yapıcı, bölücü/birleştirici, ahlaki/gayri ahlakı gibi kategorilere ayırırlar. Ancak bunlar bir bütün olarak öğretilmez; sadece sistem için yararlı olan yani resmi ideoloji öğretilir, ikinci türdeki düşünceler (zararlı, bölücü, yıkıcı!) ise yasaklanır. Yasak engelini aşarak bu düşünceleri öğrenen ve dile getirenler, bu kez ceza engeli ile karşılaşırlar.
Yasalarda açık bir şekilde, düşünce suç sayılmadığı halde sürekli olarak “düşünce suçu” kavramı kullanılmaktadır. Burada amaç, insanların kafasına düşünmenin suç olduğunu kazımaktır. Çünkü “düşünceden korkmak giderek gerçeklerden korkmaya dönüşür” ve  sonunda, “bugün düşündüğünü söylemekten korkanlar, yarın düşünmekten korkmaya başlarlar!” Thomas PAİNE aynı şeyleri, 1792 yılında, şöyle ifade ediyor: “Bütün dünyada özgürlük soruşturmaya uğramış, akıl başkaldırı sayılmış ve korkunun tutsağı olan insanlar düşünmekten korkar olmuşlardır.”[36]

İşsizlik/Açlık!    

İH’ların  tamamının en temel güvencesi iştir. En kısa tanımı ile iş, aş demektir. Başta anlatıldığı gibi, İnsanı insan yapan, insanı yeniden üreten ve yücelten en temel unsur emektir. Tersinden söylersek emek üretimdir ve bu sürece iş denir. Diğer İH’lara sahip olmanın yolu da işten yani çalışmaktan geçer. Eğer kişilerin işleri yoksa, başta yaşama hakkı olmak üzere diğer hiçbir hakka sahip olamayacağı gibi, şansa da sahip değildir.
Köleci toplumun kölesi, feodal toplumun serfi ve kapitalist toplumun işçisi, sayılan sınıflı toplumların üreten ve sömürülen sınıflarıdır. Özellikle ezilen sınıfların yaşaması, tamamen kendi emeğine bağlıdır. Emeğin harekete geçebilmesi için birinci koşul bir işin olmasıdır. Eğer insanların işleri yoksa, bırakalım onurlu bir yaşam hakkını, biyolojik yaşama hakları bile yok demektir.
İş olmazsa, ona bağlı olarak yukarıda sayılan hakların hiçbirisi olamaz. Çünkü iş beslenme demektir, iş sağlık demektir, iş okul demektir,  iş eğitim demektir, iş özgürlük demektir, kısacası iş hayat demektir. Eğer iş yoksa, kapitalizmin temeli olan mülkiyet yoktur, seyahat yoktur, tüketim yoktur, pazar yoktur.
İşsizliğin sonuçları, kapitalizmin sahte özgürlüklerini sergileyen en iyi göstergedir.

Örgütlenme, Gösteri ve Toplantı!

Başlıkta sayılan üç hak, yasal olduğu, çizilen sınırlar içinde kaldığı sürece, sorun yoktur. Sorun, yasallık sınırları zorlandığı andan itibaren ortaya çıkmaktadır. Yasal duvar ya da sınır aşıldığı noktada karşımıza, bugüne kadar tanımı yapılamayan “kamu güvenliği”, “genel ahlak”, “kamu düzeni” gibi kavramlar çıkarılıyor. Ancak “kamunun”, “genelin” kimler olduğu bir türlü açıklanmıyor. Bu üç hakka, yasaların tanıdığı kadar izin veriliyor. Düzen sınırının zorlanmasına ise asla izin yok, orada büyük harflerle YASAK var. YASAK sözcüğü bazen copla, bazen ceza ile, bazen de kurşunlarla yazılıyor. Yasak barikatının bir yanında ezilenler diğer yanında ordu, polis jandarma bulunuyor.
Kitlelerin örgütlü yapısına, bilinç düzeyine uygun olarak kendiliğinden gelişen hareketin ilk nedeni ekonomiktir. Ekonomik nedene dayalı gösteriye, toplantıya ve örgütlenmeye bir yere kadar izin verilir. Bir yerden sonra yine yasaklar, barikatlar kurulmaya başlanır. Hep dur denilen noktada durulması istenir. Bu emre uyulmazsa efendilerin kafası kızmaya başlar ve emirleri altındaki güçleri harekete geçirirler.
Her gösteri, toplantı ve örgütün yasal, yani devletin bilgisi dahilinde ve çizdiği sınırlar içinde olması istenir. Hatta örgütsüz, dağınık ve sessiz bir toplum tercih edilir.  Onun için örgütlenme önünde çok büyük engeller vardır. Çünkü iyi  bir gösteri ve toplantının ancak güçlü bir örgütten geçtiği çok iyi  bilinir ve onun için önü kesilir.
Her alanda olduğu gibi örgütlenme alanında da sınıflara göre farklı standartlar vardır. Örneğin işveren örgütlerinin ekonomik, siyasi ve diğer alanlardaki açıklamaları, projeleri, siyaset yapmak olarak değerlendirilmez ve devlet bunların toplantılarında bakan, başbakan düzeyinde temsil edilir. Hatta medya ağzı ile, devlet yetkilileri işveren örgütlerinde “görücüye çıkarlar” ve onlara birinci ağızdan bilgi aktarırlar. Sınıfı geçenler yeniden iktidar olma şansını yakalar, kalanlar ise yerini bir başkasına devretmek zorunda kalırlar. Aynı konumdaki hatta daha örgütsüz düzeydeki bir işçi örgütü ise daha farklı dikkate alınır. O daha ilk baştan, düzen için potansiyel tehlike olarak görülür. Sisteme yakınlık uzaklığına yani rengine göre itibar görür; rengi sarı olanlar tercih edilir, kırmızı olanlar ise düşman ilan edilir. Ancak dikkate alınmanın tek yolu, siyasi ve örgütlü güçten geçmektedir. Bu başarılamadığı sürece, her türlü etkileme gücü ve şansı yitirilmektedir.

                                                          

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 




 

 





BÖLÜM  ALTI


İNSAN HAKLARI ANLAYIŞLARI

İH konusunun tam kavranabilmesi için, konu ile ilgili tartışmalara değinmenin yararlı olacağını düşündüğümden böyle bir bölümün eklenmesini gerekli gördüm. Konu ile ilgili görüşlerim önceki bölümlerde yeterince açıklandığı için, anlayışlar, polemik havasından çok anlatım şeklinde olacaktır. Yükselen her değer de olduğu gibi, İH konusuna değişik siyasi, kültürel, dini çevrelerden, sahip çıkanlar artmaktadır. Her çevre kendi duruş noktasını meşrulaştırmak ve İH prestijinden pay almak için, yeni teoriler geliştirme ihtiyacı duymaktadır. Böylesi bir çıkış, sonuçta, yeni İH teorilerinin gelişmesine de kaynaklık etmektedir. Hatta iş o kadar ileri gitmekte ki, “gerçek”, “öz”, “sahte”, “yalancı” İH savunucuları ortaya çıkmaktadır. Ayrıntılar bir yana bırakılacak olursa, başlatılan yarışta üç ekol (yaklaşım) öne çıkmaktadır. Bunlar; 1- Batı merkezli insan hakları anlayışı, 2- Üçüncü dünya merkezli (kültürel görecelilik, güney merkezli) İH anlayışı, 3- Din merkezli İH anlayışıdır. Bunların dışında, kitapta denenmeye çalışılan  dördüncüsüne ben “İnsan Haklarına Politik Bakış” diyorum. Sırasıyla:

1-    Batı Merkezli İnsan Hakları Anlayışı.

İlk bölümlerde değinildiği gibi kapitalizme ait bir kavram olan İH, doğal olarak, kapitalizmle aynı merkezlidir. Kapitalizmin merkezinin batı olduğu nasıl tartışılmıyorsa, İH’nın merkezinin de batı olduğu tartışmasızdır. Ancak batı kaynaklarınca, İH kavramının tarihsel ve sınıfsal kökeninden soyutlanarak incelenmesi, kavramı tartışmaya açmıştır. İnsanlaşma süreci dikkate alınmadan, biyolojik insanın var olduğu her toplumda İH’nın varlığı kabul edilerek batının merkez olma işlevi inkar edilmiş ve yeni İH merkezleri olabileceği tezleri ileri sürülmüştür. Elbette batının merkez kabul edilmesi, İH’nın batılı anlayışının aşılamayacağı anlamına gelmemekle birlikte, ideolojik gücün sınıfsal güçten geldiği göz ardı edilmektedir.
Batı merkezli İH anlayışına yöneltilen ilk eleştiri: “Özel Mülkiyetin” İH olarak sayılması noktasında toplanmaktadır. Ancak burada, İH’nın sistemi meşrulaştırma araçlarından birisi olduğu unutulmakta  ve amaç düzeyine çıkarılarak sübjektif değerlendirmeler yapılmaktadır.
İkinci temel eleştiri ise, İH’nın unsurlarından olan insandır. “İnsan hakları düşüncesinin kendisi belirli bir bireyciliği gerektirir. Her bir kişi, sırf bir insan olarak, insan haklarının gerektirdiği muameleyi hak eder.[37] Batı merkezli İH anlayışının merkezine oturtulan insan, bizim tanımlamaya çalıştığımız, ekonomik, siyasal, kültürel, toplumsal ilişkiler içinde yaşayan insan değil, soyut, tekil, diğer insanlardan yalıtılmış, sadece kişisel ve siyasal haklara kağıt üzerinde sahip olan, nerede ise gerçekte yaşamayan insandır. Doğal olarak, dünyada böyle bir insan bulunmadığı için, hiçbir gereksinmesi ve hakkı da yoktur. Buna kısaca gerçekte yaşamayan ve sadece tanımlarda var olan insan denebilir.
            Üçüncü eleştiri konusu ise, batı merkezli insan hakları kavramının “evrensel” bir nitelik taşıyıp taşımadığıdır. Savunucuları, batı İH normlarının evrensel değerde olduğunu ileri sürerken, karşı olanlar, bunun batı ile sınırlı olduğunu ve evrensel bir değer taşımayacağını ileri sürmektedir. Bu yöndeki çalışmalar, kültürel anlamda evrenselliği dayatma noktasına varmaktadır. Batının elinde bulunan ekonomik ve siyasi güç, İH’nın evrenselleştirilmesi için gerekli ideolojik ve teorik  çalışmaları beslemektedir.  Ancak karşıt olarak, anti-emperyalist bir temelde, kültürel yönü öne çıkaran çalışmalar yapılmaktadır.
            Batı merkezli İH anlayışına ilk tepkiler ve seçenekler, ezilen sınıfların siyasi ve ideolojik olarak, iktidara alternatif olma noktasında başlamaktadır. Ondan önceki aşamalarda, diğer alanlarda olduğu gibi, İH konusunda da ciddi tartışmalar yoktur. Sistemler varlıklarını sürdürmek ve güvence altına almak için, kendi seçeneklerini sistem dışında değil, sistem içinde üretme eğilimindedirler. Bu öz savunma şöyle ifade edilmektedir: “Uluslararası düzeyde tanınan insan hakları liberal bir rejimi gerekli kılmaktadır”[38]. Böyle bir yapılanma kapitalizmin doğasına da uygun düşmektedir. Kapitalizm, ekonomik alanda yaptığı gibi, aynı malı farklı ambalaj ve etiketlerle pazara sürmekte ve bunlar arasında sahte rekabetler yaratmaktadır. Aynı olay İH tartışmaları konusunda da yaşanmakta yani İH’nın seçeneğinin yine İH olması sağlanmaktadır. 
            Kapitalizmin ilk dönemlerindeki İH tartışmaları, ekoller arası tartışmalarından çok, İH kavramındaki hakların zenginleştirilmesi tartışmasıdır. Burjuvazinin devrimci barutunun tükenmesi ile birlikte İH konusundaki tartışmalar ivmesini yitirmiş ve ezilen sınıflar iktidarı zorlayıncaya kadar, yeniden kullanılmak üzere rafa kaldırılmıştır.

1-    Üçüncü Dünya Merkezli İnsan Hakları Anlayışı:

Bu anlayış için bazı kaynaklarda “Üçüncü Dünya Merkezli”, bir kısmında “Güney Merkezli”, “Kültürel Görecelilik (rölativizm)” gibi kavramlar da kullanılmaktadır. En belirgin özelliği, batı merkezli İH anlayışına karşı çıkması ve “alternatif” İH anlayışları ortaya koymasıdır.
“Güneyli kültürlerden gelen eleştiriler tarihsel olarak Batı coğrafyası üzerinde doğan insan hakları kavramının içerdiği değerlerin de ‘Batılı’ olduğu ve İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin gerçekten kültürlerüstü, evrensel değerleri ifade etmediği noktasında yoğunlaşıyor. ... Asyalı, Afrikalı ve İslamcı yönelimler, insan hakları konusunda yerel ve kültürel özdeğerlerini öne çıkararak, kendi değerlerinin ‘Batılı’ insan hakları standartları ile uyuşmaz doğasına vurguda bulunuyorlar.”[39]
            Kullanılan ana argümanlardan birincisi, “her kültürün” farklı İH anlayışının olabileceği; ikincisi de batı merkezli İH anlayışına karşıtlığı “anti-emperyalizm” boyutuna yükseltmesidir. Bu anlayıştaki teorik  çalışmalar, asıl olarak soğuk savaş dönemine denk düşmektedir. İH anlayışı da, üçüncü dünya anlayışına uygun olarak, kapitalizm ve sosyalizm dışında, sınıflar (sistemler) üstü bir İH anlayışını ortaya koymaktadır. 
            Örneğin kullanılan Güney/Kuzey ayrımı, hiçbir toplumsal gerçeği ifade etmediği gibi, İH kavramının siyasi yönünü gizlemektedir. Aynı şekilde tanımsız olan kültür kavramı da burjuvazinin her sıkıştığında kullandığı bir kavram olup, konuyu muğlaklaştırmakta ve ekonomik, siyasi, toplumsal boyutunu geri plana itmektedir.
            Bu anlayış tarafından, İH kavramının içeriğinin doldurulması için yapılan çalışmalar, asıl olarak batı merkezli İH anlayışının eleştirisi noktasında yoğunlaşmaktadır. Yapılan katkılar işin boyutunu değiştirmekte ve konu dışı bazı kavramların İH kavramı içinde değerlendirilmesine yol açmaktadır. Böylesi bir yaklaşım, teorik zenginleşmenin yanında işin karmaşıklaşmasına ve yerine oturmuş kavramların  anlamlarının değişmesine neden olmaktadır.
            Kullanılan kavramlara bakıldığı zaman, genel olarak Marksist kökenli oldukları görülmektedir. Ancak ulaştıkları sonuçlar, çıkış noktasından oldukça uzaktır. Böyle bir yaklaşımın sempati yaratma, destek sağlama gibi olumlu işlevinin yanı sıra, gelişen mücadelenin sistemin içinde eritilmesi gibi olumsuz sonuçları da ortaya çıkmaktadır. En olumsuz sonuç ise, çözümünün sistem içine hapsedilmesi ve sistem dışı alternatiflere kapıların kapatılmasıdır.  
            Bu akım tarafından temel alınan ve başlangıç noktasını oluşturan anti-emperyalizm konusu, daha çok kültürel boyuta indirgenmekte ve anti-kapitalist bir niteliğe dönüştürülememektedir. Anti-emperyalist çıkışın anti-kapitalist bir nitelik kazanamaması, çözümün yönünü yine başlangıçtaki çözümsüz noktaya çevirmektedir. Böylesine doğru bir başlangıç ve yanlış  sonuç, son tahlilde, sistemi yeniden üretmektedir.
            “Farklı toplumlar kendi insan hakları anlayışlarını farklı kültürel deyişlerle ifade etmektedirler.”[40]  Kültürel deyişler ise daha çok kültürel kimliklerin tanınması noktasında yoğunlaşmaktadır. Bu yaklaşım “Sınıfsal kimlik yerini etnik ve dinsel kimliğe bırakma”[41] sonucuna yol açmaktadır.
            “Batılı, sanayileşmiş ülkelerde “kültürel gelişme”den genellikle anlaşılan, “kültüre”, yani kişilere insansal olanaklarını geliştirebilmelerini sağladıkları düşünülen etkinliklere –örneğin sanatsal, bilimsel, felsefi etkinliklere- “katılma ve onlardan yararlanma olanağının kitleler için genişletilmesi”,[42] şeklinde tanımlanan batı kültürü, üçüncü dünya anlayışında tanımını ve içeriğini değiştirmiştir. Batılı kültür tanımındaki sanatsal, bilimsel, felsefi etkinlikler yerini kültürel kimliğin tanınmasına  bırakmıştır. Sonuçta her toplumun farklı olan kültürel yapıları, farklı İH anlayışlarına neden olmakta ve bunun teorilerini üretmenin zeminini hazırlamaktadır.
            Kültürel kimliğin tanınması iki temelde savunulmaktadır: Birincisi “kültürel kimliklere saygı”, ikincisi de “farklı olma hakkıdır.” “Kendi kimliklerini topluma kabul ettirme savaşımı veren bu yeni hareketlerin vurguladıkları şeyse “farklılık”, farklılığın onaylanması, ona saygı gösterilmesidir.”[43]
            Bu başlık atında değerlendirilecek bir başka anlayış da, İH’ya “ahlaki” yaklaşımdır. Feinberg bu yaklaşımı  şöyle ifade ediyor:“İnsan hakları ‘doğası gereği bütün insanlar tarafından kayıtsız şartsız olarak, değişmez biçimde ve aynı ölçüde, temelde önemli türde ahlaki haklardır.”[44] Ahlaki yaklaşım kendini hümanizm başlığı altında açıklamaya çalışmaktadır. Ahlakın ekonomik, sosyal, kültürel alt yapıları ele alınmadan, doğru-yanlış şeklindeki yargılayıcı yönü öne çıkarılarak İH konusuna yaklaşılmaktadır. Böylesi bir ahlaki temel, insan hakları sorununa popülist yaklaşımların teorik temellerini de hazırlamaktadır. En kolay ve kabul gören İH anlayışı da budur. Steven Lukes ahlakı: “ ‘ahlak’ın en azından ‘doğru’ ve ‘iyi’ alanıyla, yükümlülük sorunlarıyla, görev, adil olma, erdem, karakter, iyi yaşam ve iyi toplumun niteliğiyle ilgili olduğunu ve bu kavramların arkasında yatan, insanın doğası, toplumsal yaşamın önkoşulları, bunun dönüştürülebilmesinin sınırları ve pratik yargının temelleri hakkında varsayımları kapsadığını belirtmeyi yeterli görüyorum.”[45] şeklinde tanımlıyor.

2-    Din Merkezli İnsan Hakları Anlayışı:

Yukarıda sayılan iki akımdan sonra, aynı kaynaklara dayanılarak böyle bir akımın varlığı da tartışılabilir. Ancak tarafların çıkış noktası olarak dini almaları, üçüncü bir ayrımı zorunlu kılmıştır. Aslında batı merkezli İH anlayışı ile kültürel görececilik arasındaki ayrım ne kadar tutarlı ise, bu ayrımda o kadar tutarlıdır. Elbette her akımın/anlayışın yeni bir çıkış noktası seçmesi zorunludur. Aksi taktirde kendini yeni olarak ifade etmesi olanaksızlaşacaktır. Kültürel görecelilik, nasıl  ana çıkış noktası olarak “kültür” ve “anti-emperyalizm” kavramlarını temel aldıysa, dini yaklaşım da “tanrı”, “kutsal kitap”, “din” konularını, çıkış noktası olarak almıştır. Bunların yanlışlıkları/doğrulukları yanında, etkileri nedeniyle kısa olarak incelenecektir.

Dini yaklaşımın kültürel göreceliliğin bir alt grubu olarak ele alınması da mümkündür. Çünkü bu akım da kültürü temel olarak almakta ve İH din ile açıklamaktadır.  Kültürün temeli olarak toplumun yapısı, tarihi, coğrafyası yerine, tanrıyı ve kutsal kitapları almaktadır. İH’nın başlangıç tarihini, savunulan  tek tanrılı dinin doğuşuna ve hatta daha önceye, tanrıya dayandırmaktadır.
            Dini yaklaşım ile kültürel göreceli yaklaşım arasında ikinci benzerlik  kendini batı karşıtı olmak noktasında göstermektedir. Buradaki batı karşıtlığı, koşullara göre dini olabildiği gibi, siyasi de olmaktadır ama pratiğe yansıması ya da teorize edilmesi kültür alanında kendini göstermektedir.
            Dini anlayışların İH’lara sahiplenmesinin asıl nedeni, son yıllarda İH’nın yükselen bir değer olarak sunulmasıdır. İH, gerek başlangıç tarihi gerekse içerik olarak, laik bir karakter taşımaktadır. İH, daha başlangıçta din kavramı ile çatışmaya girmektedir. Bu çelişkiye rağmen dinlerin İH’yı, dini temele oturtmaya çalışması ve kendilerinin daha İH’ya bağlı olduğunu kanıtlama çabası dikkate değer bir görünümdür. Görünümün arkasında yatan nedenlerden birincisi dinlerin yeniliğe açık olduğunun gösterilmesi, ikincisi dinlerin insanı sevdiği söylemi, üçüncüsü dinlerin varlık temeli olan hoşgörü noksanlığının üzerinin örtülmek istenmesi, dördüncüsü de emperyalizm çağında dini gericiliğin İH adı altında kullanılmak istenmesidir.
            İH’nın batı merkezli ve batının da genel olarak Hıristiyan olması nedeniyle, Hıristiyan dini bakış açısının İH’ya doğrudan yansıdığı  görülmemektedir. Bunda, Hıristiyanlık dininin reforma uğramasının payı olduğu kadar, dinin toplumsal yapıya bakışı da önemlidir. Bireysel yaşamın yanında toplumsal yaşamı da düzenleyen dinler, İH gibi siyasi, toplumsal, kültürel nitelik taşıyan kavramlarla daha fazla ilgilenmekte ve doğrudan kullanma gereğini duymaktadırlar.
            Son tek tanrılı din olarak tanımlanan İslamiyet,  nispeten yerleşik bir siyasi düzende ortaya çıktığı için,  baştan itibaren politik bir din olmuştur. Tarihi de yapısına uygun olarak politik çalkantılarla ve iktidar mücadeleleri ile doludur. Yapısı gereği politik olan her şeye  duyduğu ilgi, İH konusuna da  yansımış ve İslam ülkeleri, bir İslam Ülkeleri İH Sözleşmesi hazırlamışlardır. “İslam”da “insan hakları” insanların hakları değil de, Tanrının bağışladığı ayrıcalıklardır,”[46] 
            Uzak doğu dinleri (Budizm, Konfüçyüs) batı ile yeni tanışmaya başladığı için, batı kültür çevreleri tarafından kabul görmekte ve İH ile bağlar kurulmaya çalışılmaktadır. Özellikle, insan, sevgi, doğa gibi, bu dinlere mal edilmeye çalışılan kavramlar ile İH kavramı arasında bağlar kurularak, bireysel ve toplumsal çıkış yolları aranmaktadır. Bu dinin yaygın olduğu ülkelerin, bir zamanlar açık emperyalist işgal altında yaşamış olmaları dikkate değer bir konudur. O nedenle, buralarda din,  İH, emperyalist işgal, huzur, teslimiyet  gibi kavramların birlikte incelenmesi gerekir.
             



3-          İnsan Haklarına Politik Bakış Denemesi!

 

Kitapta İH’ya, yaygın olan anlayışlar dışında bakılmaya çalışıldı ve adına “İnsan Haklarına Politik Bakış  Denemesi” denildi. Böyle bir iddia ile yola çıkıldı ama başarılıp başarılmadığı, yapılacak değerlendirmelerden sonra anlaşılacaktır. Kesin olan şey ise; İH konusuna farklı bir bakış açısının gerekli olduğudur. Elbette bu yöntem ilk kez bu kitapta denenmedi ancak öncüllerinden farklı olarak, “İH’ya politik bakış açısı ya da anlayışı” ile konuyu toplu olarak incelemeye çalışan ilk denemelerden birisi olduğunu düşünüyorum. 

Kitapta yazılanlardan sonra yöntem ya da yapılan işler şöyle özetlenebilir. İnsan hakları, dayatılmaya çalışılanın aksine, siyasi bir olgudur. Öncelikle, İH belgelerinde  sık kullanılan ama tanımı yapılmayan kavramlar üzerinde duruldu. Tanımlar ve özet açıklamalar yapılmaya çalışıldı. Bunun için, konunun tarihi ve güncel kaynaklarına inildi ve irdelendi. Sonra, İH’nın toplumsal ve siyasal kökenleri ile, ortaya çıkış dönemi ele alındı. İH’nın kapitalist topluma ait ideolojilerinden biri ve ömrünün kapitalizm ile sınırlı olduğu, net olarak ileri sürüldü. İH’nın üç temel unsuru (insan, devlet ve İH kuruluşları) üzerinde duruldu ve bunlardan özellikle İH kuruluşlarına biraz daha önem verildi. Çünkü İH anlayışlarının çıkış noktası asıl olarak İH kuruluşlarının duruş noktalarıdır.

İH’ların üç duruş noktası vardır: 1- İnsanın yanında, 2- Devletin yanında, 3- Bunların üzerinde, hakem rolünde. Diğerlerinden farklı olarak politik bakış, doğrudan insanın yanında ve İH’yı ihlal eden iktidarın karşısındadır. Kesinlikle iki unsur arasında tarafsız olmadığı gibi, hakemlik gibi bir görevi olduğuna da inanmamaktadır. Yanında olunan insan “her insan” değil, özellikle “ezilen insandır”. Çünkü ezilmeyen insanın İH diye bir sorunu yoktur.

İH kuruluşlarının bağımsızlığı konusu da ayrı bir öneme sahiptir. Özellikle devlete, devlet yanlısı ve kendini resmi ideolojinin denetiminden kurtaramamış kuruluşlara, yerli ve yabancı tekellerin maddi ve manevi desteklerinin yanı sıra söylemlerine karşı da bağımsız olmak zorundadır. Bu bağımsızlık elbette dost kuruluşlarla ilişki ve dayanışmayı dışlamaz aksine sağlıklı temeller üzerinde geliştirir. İH’lar ayrıca kendi İH teori ve pratiklerini oluşturmak ve bu konuda kendi öz güçlerine güvenmek ve dayanmak zorundadırlar. Çünkü kendi sağından medet umanların, daha sağa kaymaları kaçınılmazdır.

 Kavramlar, çıkan ağızdan ve kullanılan amaçtan bağımsız olarak kendi niteliklerini taşırlar. Kişilerin ya da kurumların bu kavramlara yeni anlamlar kazandırma hakları olmadığı gibi güçleri de pek yetmez. Ama buradan,  anılan kavramların kullanılmaması sonucu da çıkmaz. Önemli olan o kavramların yerinde kullanılmasıdır. Daha da önemlisi, yapılacak gerekli çalışmalarla, alternatif kavram ve teorilerin üretilmesi gerekmektir. Çünkü söylenenin aksine, “düşmanın silahını en iyi yine düşmanın kendisi kullanır”. Onun için, düşmanın silahını kullanmak yerine, sadece bizim kullanacağımız, kendi silahımızı üretmek zorundayız.

Çünkü birinci olmanın iki yolu vardır: Bir işi ya ilk sen yapacaksın  ya da o işi herkesten çok iyi yapacaksın. Başarılı olmak için de mutlaka birinciliği yakalamak zorundasın!

           



                       

KAYNAKÇA

AKÇAM Taner             :  Siyasi Kültürümüzde Zulüm ve İşkence,
       Metris Y.  Mayıs 1999
ANAR Erol                  : İnsan Hakları, Özgür Üniversite Y. 27  Kasım 1999
ANAR Erol                : İnsan Hakları Tarihi, Çiviyazıları Y. Mayıs 1996
BALCIGİL Osman     : BM ve Uluslararası Af Örgütü Konf.
 BALİBAR, BORNE                   : Dersimiz  Yurttaşlık, Kesit Y. 1998
BORATAV Korkut      : Küreselleşme, Emperyalizm, Yerelcilik, İşçi Sınıfı,
      TONAK E. Ahmet (Der.)   İmge Kitapevi, Nisan 2000
C ÇEÇEN Anıl           : İnsan Hakları Rehberi, Bilim Y. 1999
ÇEÇEN Anıl                : İnsan Hakları, Gündoğan Y. Ocak 1995
ÇHD Ankara Şube     : İşkencenin Önlenmesi ve CMUK  Değişikliği ÇHD Y.
ÇELENK Halit            : 12 Eylül ve Hukuk, Onur Y. 1988
Defter                          : Yaz 2000, Yıl 14, Sayı:40
DONELLY Jack       : Teoride ve Uygulamada Evrensel İnsan Hakları, YetkinY.
ERCAN Ferhan        : İşkencenin Nedenleri ve Kaynakları Temmuz 1993
EREM Faruk             : Türk Ceza Hukuk, Seçkin Y. 1995
GEMALMAZ M. Semih: Avrupa Komisyon İnsan Hakları  Kararları 1-2,
                                      İHD Y. Şubat 1996
GEMALMAZ M. Semih: Tem Belgelerde İnsan Hakları İHD Y. Ocak 1996
GALTUNG Johan     : Bir Başka Açıdan İnsan Hakları, İletişim Y. Mayıs 1995
KABOĞLU İbrahim Ö.  : Özgürlükler Hukuk, Afa Y. 1993
KAPANİ Munci            : İnsan Haklarının Uluslararası Boyutları Bilgi Y.
        Nisan 1991
KİNG Anhony D.        : Kültür, Küreselleşme ve Dünya Sistemi
                                       Bilim ve sanat Y. 1998
KUŞURADİ İoanna ve: Türkiye’de ve Dünyada İnsan Hakları

KIVILCIMLI Hikmet                       : Diyalektik Materyalizm Nedir?   Derleniş Y.
         Şubat 2000
                                                
KOŞAN Ümit                 : Sessiz  Ölüm, Belge Y. Nisan 2000
LENİN V. İ.                    : Ulusların Kaderini Tayin Hakkı Sol Y. 9. Basım. 1998
LENİN V.İ.                     : Emperyalizm, Bilim  ve sosyalizm Y. Mart 1998
LUKES Steven              : Marksizm  ve Ahlak, Ayrıntı Y. Ocak 1998
Marx Karl                                      : Kutsal Aile, Sol Y.
MORES Colin               : Burjuva Avrupa’nın Kuruluşu Dost Kitapevi,
         Şubat 1997
New York Barosu         : Türkiye’de İşkence, İnsan Hakları D-4
                                          Belge Y. Temmuz 1991
ÖKÇESİZ Hayrettin         : Sivil İtaatsizlik, Afa Y. Aralık 1996
ÖKÇESİZ Hayrettin                        : Hukuk Devleti, Afa Y. Ekim 1998
Ölüm Cezası                    : Birikim Y. Ocak. 1982
ÖZDEK Yasemin              : Uluslararası Politika ve İnsan Hakları  Öteki Y.
                                           Nisan 2000
ÖZGEN Eralp                   : İşkencenin Önlenmesi ve Hukuk Devleti
                                             İHD Ankara Şube Yayınları- 6
PAİNE Thomas                : İnsan Hakları, Belge Y. Ocak 1985.
PEKER Bülent                  : Hacettepe Üniversitesi, Ankara, 1999
SOYER Ata                      : Hekimlik ve İnsan Hakları TTB Deneyimi
                                             TTB Y. Haziran 1996
SUNAR İlkay                    : Düşün ve Toplum, Doruk Y. 1999
TAN        D.                      : Kürt Ulusal Sorunu, Nisan 1999

TARAKÇIOĞLU Bülent      : İşkence Olayı, Belge Y. Şubat 1990
TANÖR Bülent                      : Türkiye’nin İnsan Hakları Sorunu
                                                 BDS Y. 1990



                                                 











[1] Meluli Divanı ve Aleviliğin, Tasavvufun, Bektaşiliğin Tarihçesi, Hamdullah ERBİL, L. ÖZPOLAT, Başak Y. S-2
[2] İnsan Nasıl İnsan oldu, M. İLİN, E. SEGAL, Say Y. 1998, S-7
[3] Alman İdeolojisi, K.Marx, F. Engels, Sol Y. S-37
[4] İnsan Hakları ve Yurttaş Hakları, Etienne BALİBAR, S-87
[5] Kürt Ulusal Sorunu, S-377, D. Tan,DP Yayınları, Nisan 99
[6] Kapitalizmin Son Aşaması Emperyalizm, Lenin, Bilim ve sosyalizm Y.27, S.94
[7] Küreselleşme, Korkut BORATAV, İmge Kitapevi, NİSAN 2000, s-15-16
[8] Konkut BORATAV, A.g.e. S-20
[9] Hukuk Başlangıcı,  Adnan Güriz, 1986, S.34
[10] Hukuk Sözlüğü, Tahir Altay,S.160
[11] İnsan Hakları, Erol ANAR,Özgür Üniversite Y. S-24
[12] Teoride ve Uygulamada Evrensel İH,  jack DONNELLY,Yetkin Y. S-19
[13] Erol ANAR,  a.g.e. S-20 
[14] İnsan Hakları, Erol ANAR, S-71
[15] Uluslararası Politika ve İnsan Hakları, Yasemin ÖZDEK, Öteki Y. Nisan 2000, S-33
[16]  Jack DONNELLY, a.g.e. S-153
[17] İnsan Hakları Rehberi, Anıl Çeçen, Bilim Y. 1999, S.25
[18] İnsan Hakları, Thomas PAİNE, Belge Y. S-177
[19] Bir Başka Açıdan İnsan Hakları, Johan GALTUNG, Mates Y. 1999
[20] Türkiyede İnsan Hakları Sorunu, Bülent TANÖR, BDS, 1990, İçindekiler
[21] Alman İdeolojisi,  Karl Marx Sol Y., S-49
[22] Karl Marx, a.g.e. S-22)
[23] Hekimlik ve İnsan Hakları, Derleyen Ata SOYAR, TTB. 1996 S.2
[24] a.g.e. S-21
[25] Felsefenin Sefaleti, Karl MARX, Sol Y.  S-200  
[26] Alman İdeolojisi, K.  MARX, f. ENGELS, Sol Y.  S-54
[27] Felsefenin Sefaleti K.Marx, Sol Y. S-75
[28] Felsefenin Sefalet, K. MARX, Sol Y. S-78
[29] Yasemin ÖZDEK, a.g.e. S-132
[30] Yasemin ÖZDEK, a.g,e. S-128
[31] Yasemin ÖZDEK, a.g.e. S-138
[32] Yasemin ÖZDEK, a.g.e. S-133
[33] Korkut BORATAV, a.g.e.  S-22
[34] Siyasal  Kültürümüzde Zulüm ve İşkence, Taner AKÇAM, Metis Y. S.113
[35] İşkence Dosyası TİHV yayınları 5, S.56, Eylül 1994
[36] T. PAİNE, a.g.e. S-193
[37] J. DONNELLY, a.g.e. S-100
[38] J.DONNELLY, a.g.e S-76
[39] Yasemin ÖZDEK, e.g.e. S-240
[40] Legessse’den aktaran J. DONNELLY, a.g.e S-61
[41] Türkiye”de ve Dünyada İnsan Hakları, Hazırlayan İ.KUÇURADİ, B. PEKER, Harun Tepe S-92
[42] Türkiye”de ve Dünyada İnsan Hakları, Hazırlayan İ.KUÇURADİ, B. PEKER,  S-20

[43] Türkiye”de ve Dünyada İnsan Hakları, Hazırlayan İ.KUÇURADİ, B. PEKER, Harun TEPE, S-92

[44] (Marksizm ve Ahlak,Aktaran S. LUKES, Ayrıntı Y. 1998, S-94
[45] Steven LUKES, a.g.e. S-19
[46] J. DONNELLY, a.g.e. S-59.