İNSAN HAKLARI
VE
HUKUK
Hüseyin Y. BİÇEN
İnsan Hakları ve Hukuk
Birinci Basım
Mart 2001
Kapak Tasarım
Özlem SARIYILDIZ
İSTEME ADRESİ
Alınteri Bulvarı İşhanları
D Blok No:30 Ostim/ANKARA
TEL: 0312- 354 11 00
0312- 442 77 33
IBSN: 975- 96651-1-5
BASKI
Matbaası
TEL:
İÇİNDEKİLER
ÖNSÖZ 7
BÖLÜM BİR
BAZI
KAVRAMLAR 9
EVRİM,
İNSAN, DEVLET, ULUS, EMPERYALİZM
Evrim 10
İnsan 13
Devlet 15
Ulus 19
Emperyalizm 26
BÖLÜM İKİ
İNSAN
HAKLARININ UNSURLARI
Hukuk
ve Yasa 30
Hak
Kavramı 38
İnsan
Haklarının Unsurları ve Tanımı 40
İnsan
Hakları Kuruluşları 48
BÖLÜM ÜÇ
İNSAN
HAKLARI BELGELERİ 57
“Özgürlük”
Dönemi Belgeleri 59
“Eşitlik”
Dönemi Belgeleri 65
Birleşmiş
Milletler (BM) 69
BM
İnsan Hakları Evrensel Bildirisi (İHEB) 72
BM
Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi (KSHS)75
BM
Ekonomik, Toplumsal ve Kültürel Haklar
Sözleşmesi
(ETKHS) 88
İnsan
Hakları ve Temel Özgürlüklerin
Korunmasına
İlişkin Sözleşme (AİHS) 92
BÖLÜM DÖRT
BAZI
“HAKLAR” VE KAVRAMLAR 98
Doğum 105
Beslenme 105
Barınma 106
Giyim 108
Sosyal
Güvenlik 108
Sağlık 109
Eğitim/Öğretim 110
İş
ve Çalışma 113
BAZI
KAVRAMLAR
Mülkiyet
Hakkı 115
Yasa
Önünde Eşitlik 117
Hukukun
Üstünlüğü 120
Demokrasi 121
Hukuk
Devleti 122
Genel
Seçim 123
Globalizm
(Küreselleşme, Yeni Dünya Düzeni) 125
Özelleştirme 129
Azınlıklar
Sorunu 131
BÖLÜM BEŞ
İHLAL
EDİLEN HAKLARDAN BAZILARI 133
Suç
ve Ceza 134
İdam 136
Yargısız
İnfaz 137
Faili
Meçhul Cinayetler 139
Gözaltında
Kayıplar 140
İşkence 141
Düşünce
Suçları 149
İşsizlik/Açlık 152
Örgütlenme,
Toplantı, Gösteri 153
BÖLÜM ALTI
İNSAN
HAKLARI ANLAYIŞLARI 157
Batı
Merkezli İnsan Hakları Anlayışı 158
Üçüncü
Dünya Merkezli İnsan Hakları Anlayışı 160
Din
Merkezli İnsan Hakları Anlayışı 163
İnsan
Haklarına Politik Bakış Denemesi 166
KAYNAKÇA 168
Zamanlarından
çaldığım;
Oğlum
A. ÇAĞDAŞ’a
Kızım
GÜLCE’ye …
ÖNSÖZ
Araştırma yapmak matruşkaya benziyor.
Her açtığın kutunun içinden, bir boy küçük, şekil ya da heykel çıkıyor. Kutu
açma işleminin, teorik olarak, sonsuza kadar gitmesi gerekir, ancak pratikte bu
iş belirli bir noktada son buluyor.
Araştırmacı da kutu yerine kitap
sayfalarını açıyor. Teorik birikimine,
araştırıcı yeteneğine ve harcadığı enerjiye bağlı olarak, gördüklerini,
anladıklarını ve çıkardığı sonuçları, kitap haline getiriyor. Bu kitap, benim
insan hakları konusunda açabildiğim en küçük matruşkam. Daha yalın bir
anlatımla, ben bu kadarını görebildim. Oysa kutunun içinde, açılmayı
bekleyen sonsuz sayıda kutu bulunmaktadır.
Her araştırmacı en güzeli, en mükemmeli
üretmek hatta araştırdığı konuya son noktayı koymak ister; bunu başaranlara da
dahi denir. Ancak toplumsal sorumluluğu yerine getirmek için ne üstün insan ne
de dahi olmak gerekir. Bu kitapta ben, ne mükemmeli yarattım ne de konuya son
noktayı koydum. Sadece gücümün yettiği, aklımın erdiği ve zamanımın elverdiği
ölçüde, anladığımı aktarmaya çalıştım.
Bir çalışmanın özgün olabilmesi için,
ya yeni bir şeylerin söylenmesi ya da bakir bir alanın seçilmesi gerekir. Aksi
taktirde varolanın tekrarı yeni bir çalışma sayılamayacağı gibi, entellektüel
alana bir katkı da sağlamaz. Bu çekincelerimle, insan hakları konusuna, farklı
bir tarzda bakmaya çalıştım ve buna “İnsan Haklarına Politik Bakış Denemesi”
başlığını koydum. Bu yaklaşımın geliştirilmesi gerektiğine inanıyorum.
Yanıtsız kalan ya da yanıtlayamadığım sorular,
başka araştırmacılar tarafından yanıtlanırsa ve bu kitaptan bir-iki alıntı
yapılırsa çalışmamı amacına ulaşmış sayacağım. Hele üzerinde tartışılırsa; ne
mutlu bana!
Ankara,
Şubat 2001
BÖLÜM BİR
BAZI KAVRAMLAR: EVRİM, İNSAN, DEVLET,
ULUS, EMPERYELİZM
İnsan
Hakları konusunda temel kavramlardan birisi olan EVREN sözcüğü, “gök
varlıklarının tümü” anlamına gelmektedir. Eş sözcüğü ise, “kainat” ve
“kozmos”dur. Bu basit tanım, içinde sonsuzlukları ve sayısız bilinmezlikleri
taşımaktadır. Başta oluşumu ve yaşı olmak üzere, hakkında çok az şey bilinen
evren, her geçen gün biraz daha tanınmaktadır. Her bilimsel ilerleme, evrene
vurulmuş küçük bir neşterdir. Bu neşterler, evrenin büyüklüğü ve sonsuzluğu
karşısında, kuyu kazmada kullanılan iğneden bile daha az etkilidir. Bilimsel gelişmeler sayesinde, kuramsal
düzeyde bile olsa, evrenin yaşının milyarlarca yıl olduğu ya da sonsuzluğu
tartışılmaktadır.
Evrim
Evrenin
sonsuzluğu içinde, bir nokta kadar yer kaplayan dünya, evrenin çocuğu, torunu
değil, bilinmeyen alt soyunun bir parçasıdır. İnsanoğlu, karnını deşerek,
sularının derinliklerine dalarak, atmosferinde uçarak, uydusu olan aya
ulaşarak, dünyayı daha yakından tanımaya başladı. Henüz kesin olmasa da
dünyanın evrenden doğuş yaşı 4,5 milyar yıl olarak tahmin edilmektedir.
İnsanoğlunun
bildiği, dünyanın güneş etrafında ya da kendi etrafında dönüşüne göre
belirlenen zaman ile, dünyanın yaşı ölçüldüğünde bu sürenin, insanın kavrama
gücünün çok ötesinde olduğunu tahmin etmek zor değildir. Milyarlarla ölçülen yılları duyumsayabilmek
oldukça zor olacak ama yine de şöyle bir deney yapmakta fayda vardır: Sessiz ve
karanlık bir ortamda sadece sonsuzluğu düşünmeye çalışmalı ya da bulutsuz bir
günde, yine sadece sonsuzluğu düşünerek gökyüzüne bakmalı ve miyarlarca değil,
binde biri olan milyonlarca yılı kafasında canlandırmaya çalışmalıdır.
En
yakın güneş sistemine (yıldıza) olan uzaklığın
ışık yılı (ışığın saniyedeki hızı 300.000 km. bir yılda kat ettiği
mesafe ise ışık yılı) ile ölçüldüğü
evrende, biraz daha gerçekçi olalım ve insan oğlunun henüz güneş sisteminin bir
parçasına bile ulaşamadığı günümüzde, evren yerine, daha somut bir gerçeğe,
dünyamıza dönelim.
Evrende
varlığı tartışılan zamanı bir kenara bırakıp
dünyanın, kendi ve güneş çevresindeki dönüşüne bakalım. Yapılan hesaplara göre
dünya, güneş etrafında 4,5 milyar kez,
kendi ekseni etrafından ise 4,5 milyar x 365 kez dönmüş ve aynı hızla dönüşünü
sürdürmektedir. Başta ateş topu olan dünyanın soğuyup toprak, hava, su durumuna
gelmesi 4 milyar yıllık bir zamanı gerektirmiştir. Suda ve denizdeki ilk
canlıların, bundan 340 milyon yıl önce yaşamaya başladığı, bir başka anlatımla,
dünyanın yaklaşık 4 milyar yıllık bir zamanı cansız olarak geçirdiği
belirlenmiştir. Sudaki ilk canlının balık şekline evrimleşmesi 30 milyon yıllık
bir zamanı almıştır. Bu canlıların sudan karaya çıkması da bir 10 milyon yıl
almıştır. Karaya çıkan canlıdan
(amfibiler) maymuna doğru değişim 270 milyon gibi, insanın rakamlar dışında
ölçemeyeceği bir zamanı gerektirmiştir. İnsana benzeyen maymunun bugünkü insana
dönüşmesi dünyanın 29 milyon kez güneş etrafında dönmesinden sonra gerçekleşmiştir. 29 milyon yıl dört ayak
üzerinde emekleyen insanın, iki ayağı üzerine dikilmesi de 1 milyon yıl gibi
uzun bir süreyi gerektirmiştir.[1]
Bir milyon yılda yürümeyi beceren
insanoğlu, son yıllarda, bilimsel alanda koşmaya başlamıştır. Bilimsel
ilerlemedeki bu ivme, yerküre hakkında bize veriler sunarken, evrim konusunda
kuşkular yaratmaktadır. Çünkü sıradan bir beyin için, bilimsel alandaki hızlı
ilerleme ile evrim sürecindeki gözle görülmeyen değişim arasında bağ kurmak hiç
kolay olmamaktadır.
Elbette,
doğanın ve canlıların evrimi tekdüze bir seyir izlemezler. Bu süreçte mutasyon
denen ani ve hızlı değişiklikler de
vardır. Doğa, her canlıya aynı ve
eşit olanakları sağlamamıştır; bir kısım canlılar insanlaşırken, yapı olarak en
büyük canlı olan dinozorlar gibi, bir kısmı da
yok olmuşlardır.
Evrim
sürecini kavrayabilmek için verilen
rakamları ve bu rakamların anlamını iyi kavramak gerekir. Bugün, tarih
bilimi sayesinde ancak 10-15 bin yıl kadar geriye gidilebildiği düşünülünce,
insanın evrim sürecini anlamak hem çok zor hem de çok kolaylaşmaktadır.
Kolaydır, çünkü 5-10 bin yıl önce insanın neler yarattığının kalıntıları ortada
görülmektedir. Zordur, çünkü ondan önceki insanlık izleri silinmiştir ya da
tarih bilimi henüz önceki dönemleri okuyamamaktadır. İnsan Nasıl İnsan Oldu
kitabında belirtildiği gibi, “yerküre üst
üste binmiş kabuklardan oluşmaktadır. Yerküre
katmanları kitap sayfaları gibidir” [2]
ve şu anda bu
sayfalardan en üstte olan kısmı okunabilmektedir. Bilimin günümüzdeki gelişimi ile, en üst sayfadaki
dağlar ve okyanuslar bile tam olarak
okunabilmiş değildir. Bilim bu sayfaları teker teker açacak ve her sayfadaki
yazılanlar çözüldüğünde yerküre, evren ve evrim süreci daha iyi anlaşılacaktır.
Evrim
süreci anlaşılmadığı sürece, ne doğayı ne toplumu ne de insanı kavramak
mümkündür. Çünkü evrim kavramı; insanı, toplumu ve onların oluşturduğu düzeni,
kavramanın temel anahtarlarından birisidir.
İnsan
Kitabın konusu bir bakıma, insanın ve toplumun
evrimsel sürecidir. Doğadaki tüm
canlılar, hücresel yapı, beslenme, solunum, boşaltım, büyüme, üreme, hareket
gibi ortak özelliklere sahiptirler.
Diğer canlılardan farklı ve canlılara ek olarak insan, düşünme
yeteneğine sahiptir. Düşünme eylemi, insanın, canlı olmaktan kaynaklanan
gereksinmelerinin karşılanması sürecinin
bir sonucudur. “İnsanlar kendi geçim
araçlarını üretmeye başlar başlamaz, kendilerini hayvanlardan
ayırdetmeye başlıyorlar, bu, onların fiziksel örgütlenişlerinin bir ileri
adımıdır. İnsanlar, kendi geçim araçlarını üretirken, dolaylı olarak, kendi
maddi yaşamlarını da üretirler”[3]
Doğadaki
tüm canlılar, yaşamak için sadece kendi organlarını (pençe, ağız, boynuz,
kuyruk vs.) kullanırken, diğerlerinden farklı olarak insan, kendi organlarının
yanı sıra, bir başka maddeyi kendi organına yardımcı olarak kullanmaktadır.
Kullanılan bu yardımcı maddeye alet denilmektedir. İnsanın insanlaşma yani
düşünme süreci, işte bu ek organın, aletin yapımı ile başlamıştır Aletin
yapımı, daha üstün bir maddeyi, insan beyninin evrimini beklemiştir. İnsanı
insan yapan, diğer canlılardan farklı kılan, alet üretme olanağı sağlayan ve
diğer maddelerden farklı olan bu madde, düşünme yeteneğine sahip olan beyindir.
Başlangıçta sürüler halinde yaşayan insan,
aleti keşfedinceye kadar, diğer canlılar gibi sadece kendi organları ile
bitkileri toplayarak besin
gereksinmesini karşılamıştır. Bitki köklerinden ve ağaçlardaki meyvelerden
yararlanabilmek için ilk aletlere; sivri uçlu kazık ve uzun sırıklara
gereksinme duymuştur. Doğadan ham olarak elde edilen ilk aletler, meyve ve
bitki toplamak için kullanılmıştır. Yerdeki taşın meyve düşürmek ya da saldıran
bir hayvanı kovalamak için kullanılması da, o taşı alet konumuna yükseltmiştir.
Zamanla bu da yetersiz kalınca daha yetkin aletlere gereksinme duyulmuştur.
Elde
gelişen her beceri beyine yansımış ve beyinde değişikliklere neden
olmuştur. Aletsiz kendi gereksinmelerini
bile karşılamaktan aciz olan insan, icat ettiği ya da keşfettiği aletler
sayesinde önce kendi gereksinimini karşılamış daha sonra da gereksinmesinden
fazlasını üretme olanağına kavuşmuştur.
Sürü
halinde yaşayan insanlar üretim sayesinde, daha türdeş gruplara ayrılmaya
başlamıştır. İlk bölünmeler doğal olarak, kan bağına bağlı, içgüdüsel
bölünmeler olmuştur. Aynı atadan türeyen insanların, kan bağına göre olan ilk
örgütlenmesi kabile (klan, boy) olarak adlandırılmıştır. Birden çok kabilenin
birleşmesi ile aşiretler meydana gelmiştir. Kan bağına dayalı bu tür
topluluklarda, başlangıçta yaşa ve deneyime, daha sonra da yetenek ve cesarete
dayalı, doğal hiyararşik bir yapılanma
vardır. Toplumun tüm bireyleri, yeteneği doğrultusunda, kendi üzerine düşen
görevleri yapmakla yükümlüdür.
İlk iş bölümü avcılık ve toplayıcılık
arasında oluşmuştur. Bu işbölümü
toplumsal olduğu kadar, aynı zamanda,
cinsel bir işbölümüdür. Meyve, sebze, kök gibi bitkisel gıdaların toplanması
kadınlar tarafından yapılırken, daha çok hareket ve güç gerektiren avcılık
erkekler tarafından yapılmaktadır. Ancak toplanan bitkiler ve avlanan hayvanlar
ortak bir alanda toplanmakta ve eşit olarak paylaşılmaktadır. Aksi bir durum,
kabile ve aşiret üyelerinin aç kalması ile sonuçlanmaktadır. Çünkü insanlar henüz
kendi gereksinmelerini karşılayacak üretim düzeyinden çok uzaktadırlar.
O dönemin ilkel üretim araçlarındaki
gelişmeler, aynı zamanda üretimin de artmasını sağlamıştır. Başlangıçta kendi
gereksinmelerini bile karşılayamayan insanlar, bir süre sonra,
gereksinmelerinden fazlasını üretmeye başlamışlardır. Fazla üretim,
üretilenlerin saklanması için gerekli kap-kacak üretiminin yolunu açmıştır.
Üretimin artması, bir yandan teknik gelişimi sağlarken diğer yandan da
üretmeden yaşamanın toplumsal koşullarını yaratmıştır.
İlk besin bulma araçlarından olan
avcılık, hareketli bir uğraştır. Avcılar, avını yakalamak ya da vurmak için
hayvanları takip etmek zorundadırlar. Bu nedenle sık sık komşu kabilelerin av
sahalarına girilmekte ve sınırları ihlal edilmektedir. Av sırasında komşu kabilelerin
avcıları ile karşılaşılmakta ve yakalanan av hayvanları için kabileler arası
çatışmalar kaçınılmaz olmaktadır. Çizilen sınırlar mülkiyetin ilk göstergesi,
mülkiyet de savaşlara neden olmaktadır. Kan bağına dayalı topluluklarda ortak
olan mülkiyet, kabileler arası ve ileride sınıflar arası savaşların ana nedeni
olarak varlığını hep koruyacaktır.
Devlet
Avcılık için gerek duyulan silahlı güç,
av hayvanlarının vurulması ve kabile topraklarının korunmasının yanında,
fazladan üretilen ve depolanan besinlerin korunması için de kullanılmaya
başlanmıştır. Depolanan erzakları ve kabile toprağını bekleyen silahlı
grup, aynı zamanda üretim
sürecinden kopan ve üretime katılmadan
yaşayan ilk insan topluluğunu oluşturmuştur. Zamanla avcılardan ayrılan bu
silahlı güç, işin gereği olarak yerleşik
hayata geçmiş ve silah kullanmayı bir meslek haline getirmiştir. İnsanın üretim
sürecinden kopması, önce içinden yetiştiği ve kan bağı ile bağlı olduğu
toplumdan kopmasının ve giderek ona yabancılaşmasının maddi koşullarını
hazırlamıştır.
Kendi kan bağı dışındakileri yabancı
kabul eden ve topluluğun ortak malı olan silahları, ortak malları korumak için
kullanan silahlı güçler, örgütlü bir yapıya kavuşup güç haline geldikten sonra,
üretmeden yaşamaya başladıkları gibi, ortak mallara sahiplenerek silahları kendi kanından olan ortaklarına
çevirmeye başlamışlardır. Topluluk içi doğal işbölümünün dışına çıkıldığı ve
gönüllülüğün yerini zorun aldığı noktada sömürü başlamıştır. Kan bağına dayalı
topululuklarda egemen olan gönüllü sosyal dayanışma, yerini sömürü kavramına
kaptırmıştır. Sömürü kavramı toplumlarda, sömüren-sömürülen, üreten-üretmeyen,
üreterek tüketen-üretmeden tüketen, zor kullanan-zor kullanılan gibi uzlaşmaz
karşıt kavramların da doğmasına neden olmuştur. Bunların sonucunda iki kavram
daha ortaya çıkmıştır: Sınıf ve devlet.
Sömürü ilişkisi, sınıf olgusunu
yarattığı gibi, baskı unsurunu da içerir ve zoru sistemleştirir. İşte bu sistemleşmiş
ve organize olmuş zor aygıtına devlet
denir. Sömürü, sınıf ve devlet üçlüsü arasında tarihi bir sıralama ve
hiyerarşik bir yapı yoktur ama
diyalektik bir bütünlük vardır. Bunlardan birisi olmadığı taktirde diğerleri de
yoktur. Başka bir anlatımla, sınıflı toplumlardan önce sömürü olmadığı için
devlet de yoktur. Aynı şekilde, sınıflı toplumun sonu, devlet ve sömürünün de
sonu olacaktır.
Sömürünün biçimine göre toplumlar da
biçimlenmiştir. Sömürünün kaynağı, taşıdığı ve yarattığı değer nedeniyle
emektir. Emek, insanda saklı olan ve metada somutlaşan, değeri yaratan, insanı
diğer canlılardan ayıran ve düşünceyi belirleyen unsurdur. Diğer canlılarda var
olan enerjiye emek denemez. Çünkü emeğin tek yaratıcısı insandır. Bir enerjinin
ve gücün emek adını alabilmesi için, ona sadece insanda var olan, düşünme
yeteneğinin eklenmesi gerekir.
İnsanlık tarihi boyunca sürdürülen
mücadele, emeğe ve emeğin yarattığı ürüne sahip olma mücadelesidir. Hayvanların
evcilleştirilmesi sonucu gıda, enerji, güç ve ulaşım sorununu çözen insanoğlu,
insanın köleleştirilmesi ile emeği gasbetmiş ve sömürü düzenini başlatmıştır.
Sınıflı toplumları birbirinden ayıran da emek ile, o emeğin yaratıcısı
üzerindeki egemenlik biçimidir. Örneğin ilk sınıflı toplum olan köleci
toplumda, köle üzerindeki mülkiyet, sadece emek üzerindeki mülkiyet olmayıp
bizzat kölenin bedeni üzerinde mülkiyeti de
içermektedir. Köle sahibinin köle emeği üzerindeki mülkiyeti dolaylı değil, doğrudandır. Köle
ürettiği sürece yaşar, üretmediği anda yaşamı son bulur; emeği ve ürettikleri
üzerinde hiçbir tasarruf yetkisi yoktur.
Feodal toplumun ezilen ve sömürülen
sınıfı serf, köleden biraz farklıdır.
Serf üzerindeki hakimiyet köleye göre biraz daha yumuşatılmış ve dolaylı bir
nitelik kazanmıştır. Artık feodal efendinin, köle sahibi gibi serfi “besleme”
durumu yoktur. Kölenin bedeni üzerindeki mülkiyet, yerini serfin açtığı tarım alanlarının ve oralarda üretilen tahıl,
sebze gibi tarım ürünleri ile, besi hayvanların mülkiyetine bırakmıştır. Serf,
ürettiklerinin büyük bir kısmını senyöre vermek ve kalan küçük bir bölümü ile
de yaşamak zorundadır. Üretmediği ve senyörün payını vermediği sürece yaşama
şansı yoktur. Köle, ürettikleri ve kendi bedeni üzerinde hiçbir tasarruf
hakkına sahip değilken, köleden farklı olarak, senyörün serfin bedeni
üzerindeki tasarruf ve mülkiyet hakkı sınırlanmış ve serf kendine düşen ürün
ile bedeni üzerinde tasarruf hakkına sahip olmuştur.
Köleyi yönetmek ve çalıştırmak için
kullanılan kırbaç ve diğer açık zor araçları, feodal toplumda yerini, din gibi ideolojik araçlara bırakmaya
başlamıştır. Sömürü artık çirkin yüzünü gizleme gereği duymakta ve bu işi
papazlara ve hocalara bırakmaktadır. Üretimin gelişmesi ve yoğunlaşması
sayesinde, yeni bir üretici zanaatkarlar
sınıfı doğmuş ve bunlar kısa zamanda saygın bir konuma sahip olmuştur.
Buralarda geleceğin makinalı üretiminin tohumları atılmıştır.
Kapitalist toplumda ise emek, kendini
üreten insandan tamamen kopmuş ve pazara çıkmıştır. Artık emeğin sahibi olan
işçi, kendisine ait olanı “özgürce” satma olanağına ve satamadığı zaman da
açlıktan ölme özgürlüğüne sahiptir. Üretimin yetkinleşmesi sayesinde birden çok
emeğin ortak ürünü olarak ortaya çıkan meta, tek tek emeklerin saflığını
yitirdiği ve sahiplerinin emeklerini tanıyamadığı, üreticisine yabancı bir ürün
olmuştur. Artık, emek ile emeğin ürünü olan meta, pazar da bile birbirlerini
tanıyamayacak kadar, çok uzaklaşmış ve yabancılaşmıştır.
Köle ve serf gibi kendini sömüren
sınıfa fiziksel bağı olmayan, işgücü üzerinde tasarruf yetkisini elinde
bulunduran ve pazarda satabilen, bu ücretli kölenin kapitalist toplumundaki adı
işçidir (proleter). İşçi “özgürdür”. Alıcısı bulunursa işgücünü “özgürce”
satabilir. Artık işçinin de bir “özel
mülkiyeti” vardır: Emeği(!)
Nasıl bir eşitlikse, kapitalist
toplumda ezen ve ezilen “eşit” olmuştur. Feodallere karşı savaşta ittifak kuran
genç burjuvazi ile yoksul köylü ve yeni palazlanan işçi sınıfı, aynı zamanda,
“kardeştir”. Dönemin özgürlük, eşitlik
ve kardeşlik sloganlarının yanına yeni bir kavram daha eklenmiştir; köleci
toplumun kölesi, feodal toplumun serfi, kapitalist toplumun işçisi, köylüsü,
kısacası üreteni, bu unvanlarının yanı sıra, yeni bir kimliğe daha kavuştu: YURTTAŞ/İNSAN.
Buradaki yurttaş/insan kavramı,
biyolojik bir varlık olmanın ötesinde hukuki ve toplumsal bir varlık olmak
şeklinde bir anlam kazandı. Biyolojik
olarak insan sayılan köle ve serf toplumsal olarak yurttaş/insan sayılmıyordu.
Kapitalizm, kendinden önceki sınıflı toplumlardan farklı olarak, kağıt
üzerinde, bazı haklar sayarak yurttaşı/insanı ve onunla birlikte YURTTAŞ/İNSAN
HAKLARINI yarattı. “…, “insan hakları”
ile “yurttaş hakları” arasında hiçbir ayrımın olmadığını, hiçbir içerik
farklılığının bulunmadığını göreceksiniz: Bunlar tıpatıp aynıdır. Sonuç
olarak, insan ve yurttaş arasında da farklılık yoktur, yeter ki,
bunlar pratik olarak, sahibi oldukları hakların doğasına ve genişliğine göre
“tanımlanmış” olsunlar; ama (Fransız) Bildirgenin konusu/hedefi özellikle budur.”[4]
Ezilenlerin insan olarak sayılmadığı ve
nitelenmediği kapitalizm öncesi sınıflı toplumlarda sosyolojik olarak insandan
ve bir teknik terim olarak insan hakları kavramından söz etmek olanaksızdır.
Nasıl ki, köleci toplumun ezilen ve üreten sınıfı köleye ve feodal toplumun
serfine, işçi; köleci toplumda köle sahibine ve feodal toplumda senyöre,
burjuva deme hakkımız yoksa, aynı şekilde her hakka, insan hakkı diyemeyiz. Çünkü her toplumun kendine özgü
kurum ve kavramları vardır. Aynı şekilde, tıpkı burjuva ve işçi kavramları
gibi, insan ve insan hakları kavramı da kapitalist topluma ait kavramlardır. O
nedenle bu kavramları her dönem ve her hak ihlali için kullanma yetkimiz yoktur.
Ulus
Sayılan kavramların yanı sıra, ulus ve
emperyalizm kavramları da yanlış
anlamlarda yanlış dönemler için kullanılmaktadır. Bu iki kavram da tıpkı işçi,
burjuva, insan ve insan hakları kavramları gibi kapitalist topluma aittir. Bunlardan
ulus, kapitalizmin serbest rekabetçi dönemine, emperyalizm ise kapitalizmin
tekelci aşamasına ait kavramlardır.
Kapitalizm öncesi dönemlerde de aynı
etnik kökenden gelen, aynı dili konuşan, ortak kültürel geçmişe ve kültüre
sahip olan, belirli bir toprak parçası üzerinde yaşayan topluluklar vardır.
Ancak sayılan bu unsurlar ulus oluşumu için yeterli değildir. Feodal
toplumlarda, toplulukları bir arada tutmak için kullanılan ve kültürün alt
bileşeni olan din olgusu, kesinlikle ulus kavramının bir faktörü değildir.
Başlangıçta kapitalizm, din konusunu kültür kavramı içine bile almamıştır.
Faşist ideolojinin yücelttiği etnik köken de (ırk), kesinlikle, ulusun
bileşenlerinden birisi değildir. Kapitalizm öncesi toplumlarda ilişkilerin
temelini oluşturan kan bağı, kapitalist toplumda önemini yitirmiş ve yerini
ekonomik bağa bırakmıştır.
Sıradan tarih kitapları bile, ulusun
kapitalist döneme özgü bir olgu olduğunu açıklamaktadır. Çünkü kapitalizm
öncesi tarihte, milliyetçi hareket ve ideolojilere rastlamak olanaksızdır.
Ulus, ulus-devlet ve milliyetçilik kavramları, asıl olarak Fransız İhtilali ile
ivme kazanmaya başlamıştır. Osmanlı İmparatorluğu ve diğer çok uluslu
imparatorlukların tamamı ulusal hareketler nedeniyle dağılmıştır.
O zaman ulus nedir? Tartışmasız kabul
edilen ulus tanımı J. Stalin tarafından yapılmıştır. Ulus: “Tarihsel olarak oluşmuş, kararlı bir dil,
toprak ve iktisadi yaşam birliği ile, kendini kültür ortaklığı biçiminde dile
getiren ruhsal biçimlenme birliğidir.” Tanımı açtığımız zaman, iktisadi
yaşam birliğinin asıl olarak kapitalizm ile başladığını ve ulus olgusunun
toplumsal alt yapısını oluşturduğunu görürüz. Ulusun diğer unsurları bu alt
yapı üzerinde şekillenir. Kapitalist iktisadi yaşam birliğinin temeli ise pazar
için meta üretimidir.
Kapitalizmin ilk aşaması, yapısına
uygun olarak serbest rekabet dönemi
olarak nitelenir. Her ne kadar adı serbest rekabet ise de rekabetin
bittiği, serbestliğin sona erdiği coğrafi bir sınır vardır. İşte bu sınır, ulusun,
toprak öğesini oluşturur. Toprak, ulusun ve onu oluşturan yurttaşların,
doğduğu, büyüdüğü, ürettiği, üretilenlerin satıldığı ve öldüğünde gömüldüğü yerdir.
Dün olduğu gibi bugün de ekonomik
değişim için en önemli unsur dildir. Dil olmadan iletişim, iletişim olmadan da
ticaret yapılmaz. Ulus için “kararlı bir dil” zorunlu unsurdur. Dil, toprak
parçasını ve pazarı belirleyen ikinci unsurdur.
Kararlı bir dilin oluşması, başta belli
bir süreci gerektirir. Bir dilin öğrenilmesinin bile insanların yıllarını aldığı koşullarda, kararlı bir dilin
şekillenmesi, yılların ötesinde, kültürel ve evrimsel bir süreci gerektirir.
Tarihin özü sınıf mücadelesi olup,
geleceği aydınlattığı anlamda değerli ve önemlidir. Aksi taktirde, yaşanmış ve
değiştirme şansı olmayan bir zaman diliminin hatırlanması anlamsız olduğu gibi
buna tarih de denemez. Tarih, geçmişin olumsuzluklarını geride bırakıp olumlulukları
geleceğe taşıdığı ölçüde anlamlıdır. Tarih aynı zamanda, üretim araçları ve
deneyimleri ile toplumsal kültürün de taşıyıcısıdır. Kısacası tarih, dünü
bugüne ve geleceğe aktaran toplumun belleğidir. Belleksiz insan olamayacağı
gibi, tarihsiz toplum ve ulus da olamaz. Ama tarih kesinlikle geçmişin
fetişleştirilmesi ve geçmişe tapınma değildir.
İnsanın tanımladığı üç temel zaman
vardır: Geçmiş, şimdi ve gelecek. Geçmiş, insanın kontrolünden çıkmış ve
değiştirilme olanağı ortadan kalkmıştır. O nedenle değişim talebi ve geleceği
olmayan sınıflar, içinde değişim tohumları taşımadığı için geçmişe sıkı sıkıya
sarılırlar ve orada kalmak isterler. Çünkü geçmişte düzen değişikliği olanaksız
olduğu gibi yaşadıkları güzel günler de orada kalmıştır. O nedenle, gericiler
için geçmişte kalmak hep özlemdir. Üretici
güçlerin gelişimini durduramayan egemen sınıflar, gelecek yerine, geçmişin kültürünü yüceltmeyi
yeğlerler. Özellikle, geleceğin önünü tıkayan geçmişin ölü kültürü, bugünün
çelişkilerinin çözümsüzlüğü için, yeni bir umut olarak sunulmaya çalışılır.
Sözcük anlamı ile kültür: “Yaratılan maddi ve manevi değerler, bunları
üretmede kullanılan araçlar, düşünce ve sanat yapıtları, kazanılan yetenek ve
bilgi” demektir. Kültürün eş anlamlısı olan “ekin” sözcüğü, tohum, toprak ve onu toprağa veren, sonunda
ondan besin elde edilen ve vazgeçilmesi
olanaksız bir bitkiyi anlatır. Kültür de, eş anlamlısı ekin gibi vazgeçilmesi
olanaksız bir değerler bütünü olup, gerçek sahibi ve yaratıcısı toplumdur. O toplumun ortak
ürünüdür; geleceğini kurduğu ve insanın gelişimi önündeki engelleri kaldırdığı
ölçüde ilerici ve devrimcidir.
İnsanın konuştuğu dil, üzerinde
yaşadığı toprak, ürettiği kültür ve bunların alt yapısını oluşturan ekonomik
yaşam, toplumları ruhsal olarak da biçimlendirir. Ulus olmak, farklı bir
bilinç, farklı bir duygu, farklı bir karaktere sahip olmak demektir.
Bu
durumda bir özet yapmak gerekirse ulus: 1- Dil, 2- Toprak, 3- Tarih, 4- Ortak
kültür ve ruh, 5- İktisadi yaşam birliğidir. Bunlardan birisinin eksikliği, o
toplumun ulus olma özelliğini ortadan kaldırır. Örneğin aynı dili konuşmak,
aynı ulustan olmak için yeterli değildir. Ortak dil, ancak ortak bir kökeni
ifade edebilir ama aynı ulustan olmayı ifade etmez. Benzer şekilde, aynı toprak
üzerinde yan yana yaşamak da ulus olmak için yeterli değildir. Diğer yandan
kültür ve tarih ayrımı, dil ve toprağa göre daha esnek kavramlar olmasına
rağmen, her zaman ayırt edici bir karaktere sahip olmuştur.
Kapitalizmin
serbest rekabetçi döneminde pazar kaygısı ile çizilen sınırlar ve örülen
duvarlar, kapitalizmin tekelci aşamasında (emperyalizm) meta ihracının yerini
alan sermaye ihracının gücü ile yıkılmış ve bugünkü sınır tanımaz karaktere
ulaşmıştır. Kapitalizmin ezilen sınıfı
olan proletarya, tıpkı sermaye gibi sınırları aşarak kapitalizmin “kardeşlik”
sloganını gerçekleştirmiş ve enternasyonal bir kimlik kazanmıştır. Emperyalizm
aşamasında sermaye vatansız, işçi sınıfı ise enternasyonaldir.
Ulus,
burjuvazinin en çok sevdiği topluluk kavramlarının başında gelir. Çünkü ulus
burjuvazinin hiç sevmediği; sınıf, ezen-ezilen, sömüren-sömürülen gibi
karşıtlık taşıyan kavramların üzerini örten üst bir kavramdır. Toplumun ezilen,
sömürülen sınıflarının sistemi içselleştirmesi için, iyi bir ideolojik malzeme
sağlar. Gerektiğinde sınıflar arası çelişkilerin yumuşatılması ve yönünün
değiştirilmesi işlevini görür. Daha da önemlisi, sömürünün kalkanı ve sınıf
bilinci olmayan insanların gözünü perdeleyen bir örtüdür. Bazen de şovenizmle
beslenip faşizmin en vazgeçilmez malzemesi olur.
Ortak
iktisadi yaşam ve duygu birliği güçlü olan uluslar, feodalizmden kapitalizme
geçiş sürecinde kendi ulusal devletlerini kurmuşlardır. Sınıflı toplumla
birlikte ortaya çıkan ve egemen sınıfın baskı ve zor aygıtı olan devlet,
kapitalist toplumla birlikte, ulus devletler şeklinde örgütlenmeye başlamıştır.
Çoğu kez kıtasal imparatorluklar içinde şekillenen uluslar, bu büyük
impraratorlukları parçalayarak kendi ulusal devletlerini kurmuşlardır. Kapitalizmin
tutuşturduğu milliyetçilik ateşi, koca imparatorlukları yakmış ve onların
külleri üzerinde yüzlerce ulusal devlet
yaratarak dünyanın siyasi haritasını
yeniden çizmiştir. Bu dönemde, her güçlü
ulus, kendi kaderini tayin edip, bağımlı olduğu toplumlardan ayrılarak diğer
uluslarla eşit ve onlardan bağımsız olan ulusal devletini kurmuştur.
Ancak
buradan her ulusun kendi kaderini tayin ederek; bağımsız, diğer uluslarla eşit
ve kendi devletini kurduğu sonucu çıkarılmamalıdır. Çünkü, ancak güçlü uluslar
bağımsız devlet kurma şansını yakalayabilmiştir. Bunu başaramayan uluslar ise, güçlü ulusların
egemenliği altında, bağımsız devlet kimliği yerine “azınlık” kimliği ile yetinmek
zorunda kalmıştır. Tıpkı sınıf olgusunda olduğu gibi ulus konusunda da ezen ve
ezilen çelişkisi ortaya çıkmıştır. Çoğu kez ezen uluslar, azınlık ulusları
asimilasyon (eritme) politikaları ile yok etmeye çalışmışlardır. Ulusun
yukarıda sayılan unsurlarından (dil, kültür, tarih) biri ya da bir kaçını yok etme yolunu
seçmişler ve bazen de başarılı olmuşlardır. Başaramadıkları noktada ise,
zorunlu göçler ve soykırım gündeme gelmiş,
ortak iktisadi yaşam birliği dağılmıştır. Bazı küçük ulusların dili yasaklanarak
ortak duyguları, bazılarının da kültürü yok edilmiştir. Hangi unsura saldırılırsa saldırılsın
sonuçta, ulusal özellikler köreltilmiş ya da ayrı bir devlet kurma hakkı engellenmiştir. İşte, ulusal devlet kurmayı başaramayan ve
güçlü ulusların gölgesinde yok edilmeye çalışılan uluslara, “azınlık ulus”, “ulusal azınlıklar”
ya da kısaca “azınlıklar” denilmektedir. Ulusal azınlık, öldürülmeyen ama ayağa kalkmasına da izin verilmeyen ulus
demektir. Ulusal azınlıkların “ulusal” yönü unutulmuş ve sadece “azınlık” yanı
öne çıkarılmıştır. Bunların azınlık
kimliklerinin tanınması bile büyük mücadeleler sonucu gerçekleşmiştir.
18.-19. yüzyıl, büyük imparatorlukların
parçalanmasına ve ulusal devletlerin kurulmasına tanık oldu. Dünya haritası
yeniden çizildi. Güçlü olan uluslar, değişik biçimlerde, kendi siyasi
kaderlerini tayin ederek sınır taşlarını dikip kendi topraklarını belirlediler.
Taşlar yerine oturup düzenler kurulduktan sonra, bırakalım ulusların kendi kaderini
tayin hakkını, sınır taşlarına dokunmak bile yasak hale geldi ve mayın icat
edildi. Ulusların kendi kaderini tayin hakkı yerini statükonun ve sınırların
korunmasına bıraktı.
20.
yüz yılda, sosyalist devrimler çağının başlaması ile birlikte, bu kez ulusal
sorun ve kendi kaderini tayin hakkı sosyalistler tarafından tartışılmaya ve
çözüm aranmaya başlandı. Sosyalistler
ulusal sorunda iki temel ilke kabul ettiler: Birincisi ulusların eşitliği,
ikincisi de ulusların kendi kaderini tayin etmesi, yani; ezilen ulusun ezen ulustan
ayrılıp bağımsız devletini kurabilmesidir. Ulusal sorunun sosyalist tanımı ve çözümüne karşılık
burjuvazi ulusal sorunda yeni bir “çözüm” yarattı: “Ulusal kültürel özerklik”.
Şöyle ifade edildi: “Aynı devletin çatısı
altında yaşayan farklı ulusların mensuplarına kendi kültürlerini, gelenek ve
göreneklerini yaşatıp sürdürebilmeleri için”, ama yalnızca bununla sınırlı
olarak ulusal esaslara dayalı bir özgürlük tanınmasını savunur. “Her ulus, kültür alanında doğal bir
özerkliğe ve özgürlüğe sahip olmalıdır. Bunu “kendi okullarını açmalı, kendi
eğitim sistemini kendisi düzenlemelidir” şeklinde somutlar. “Böyle bir formül, ezilen sınıfları, uluslara
göre bölme sonucunu doğurur.” [5]
Zorunlu
durumlarda egemenler tarafından, “çok yerine az vermek” amacıyla “kültür” kavramı sık sık kullanılır. Çünkü kültür
kavramı, içinde maddi değer taşımayan, mide ve ceplerden çok ruhlara hitap
eden, ilerici hareket ve kavramların yerine gerici kavramları koyma olanağı
sağlayan, somut tanımı olmayan bir kavramdır. İleride, emperyalizm ve insan
hakları konusu incelenirken yeniden kültür kavramı ile karşılaşacağımız için
kısaca değinildi.
Emperyalizm
Daha
önce belirttiğimiz gibi, yanlış kullanılan ya da kullanılmaya çalışılan bir
başka kavram da emperyalizmdir. Emperyalizm kavramı, günümüzde İH konusunun tartışıldığı
önemli bir zemin olduğu için ayrıca üzerinde durmayı gerektirmiştir.
Tıpkı ulus kavramı gibi, emperyalizm
kavramı da asıl olarak kapitalist topluma ait, özünde ekonomik, siyasi ve
toplumsal bir kavramdır. Geçmişte ilhak anlamında kullanılsa da, asıl tanımı
Lenin tarafından 20. yüzyılın başlarında yapılmıştır. Lenin’in kitabına isim
olarak kullandığı tanım ile: “Emperyalizm,
kapitalizmin son aşamasıdır”. Emperyalizm, kapitalist serbest rekabetin
bittiği 19. yüzyılın sonu ile sermayenin yoğunlaştığı 20. yüzyılın başlarında,
şekillenmiştir. Lenin, “emperyalizm
üzerine şu beş temel özelliği kapsayan bir tanım verilebilir:” deyip iki
nokta üst üste koyduktan sonra;
1-
“ Üretim ve sermayenin, iktisadi
yaşamda kesin bir rol oynayan tekellere yol açacak kadar yüksek bir gelişme
derecesine ulaşan yoğunlaşması;
2-
Banka sermayesi ve sınai sermayenin
kaynaşması ve bu “mali sermaye” temelinde bir mali oligarşinin oluşması;
3-
Sermaye ihracının, emtia ihracının
tersine, özel bir önem kazanması;
4-
Dünyayı kendi aralarında paylaşan
uluslararası tekelci kapitalist birliklerin kurulması;
5-
Dünya topraklarının en büyük kapitalist
devletler arasındaki paylaşımının tamamlanması.
Buna
göre emperyalizm, tekellerin ve mali sermayenin egemenliğinin kendini
gösterdiği, sermaye ihracının birinci derecede bir önem kazandığı, dünyanın
uluslararası tröstler arasında paylaşılmasının başladığı ve tüm dünya
topraklarının en büyük kapitalist ülkeler arasındaki paylaşımının tamamlandığı
bir gelişme aşamasına erişen kapitalizmdir.”[6]
Emperyalizm bu tanımından bir şey
kaybetmeden daha da doğrulanarak günümüze ulaştı. Sürekli olarak isim
değiştirme çabasına girdi ama hiçbir zaman özünü ve yapısını değiştirmedi.
Zaman zaman sayılan unsurlardan birisi önem kazandı ama hiçbir zaman diğer unsurları
yok etmedi, gerektiğinde küçük biçim değişiklikleri yaptı. Ekonomik yönünü
vurgulayan tanımlarının yanında, emperyalizmi tanımlayıcı başka belirlemeler de
yapıldı.
“Emperyalizm
olgusu olduğu gibi süregelmektedir; ancak çözümleme aracı olarak emperyalizm
kavramı ortadan kalkmakta ve yerini “küreselleşme” kavramına bırakmaktadır.”…” Göreceğiz ki, bu
düşünürlerin (Luksemburg, Hilferding. Bukarin, Lenin ve izleyicileri) araştırma
alanı, dünya kapitalizminin bünyesinde yer alan ticaret ilişkilerini, sermaye
hareketlerini, finans sistemlerini ve bunların politik sonuçlarını
kapsamaktadır.[7]
Kapitalizmin dönemsel ekonomik
bunalımları, emperyalizm aşamasında sürekli bunalımlara dönüşmüş ve yapısal bir
karakter kazanmıştır. Ekonomik alandaki bu bunalım doğrudan siyasi alana
yansımış ve sosyalist devrimler çağını başlatmıştır. Artık “emperyalizm, can
çekişen kapitalizm” olup yeni dönemler açma olanağını yitirmiştir. Bir başka
deyişle, emperyalizm kapitalizmin son aşaması, son durağıdır. Kapitalist
emperyalizm, burjuvazinin devrimci barutunun bittiği noktada başladığı için,
geleceği yaratma şansını da yitirmiştir.
Başlangıçta, sömürgecilikle eş anlamlı
kullanılan emperyalizm zamanla bu anlamını yitirmeye başlamıştır. Çünkü, 1. ve
2. Paylaşım Savaşlarından sonra, emperyalizmin açık işgal yönteminden
vazgeçilmiş, onun yerine “gizli işgal”
yöntemleri geliştirilmiştir. Çünkü emperyalist orduların açık işgali altındaki
uluslar, anti emperyalist kurtuluş hareketlerini başlatmışlar ve bu savaşlar o
ulusların bağımsızlıkları ile sonuçlanmıştır. Bağımsızlık savaşları, ekonomik
olduğu kadar siyasi olarak da emperyalizmden kopuşu sağlamış ve kapitalist
olmayan arayışlara yol açmıştır. Anti-emperyalist bağımsızlık hareketlerinin ve sosyalizme
gidişin önünü kesmek için bulunan yöntem, emperyalizme bağımlı, işbirlikçi
sınıfların yaratılmasıdır. Sömürge ve yarı sömürge ulusların ezilen halkları,
karşılarında eli silahlı emperyalist işgalci ordular yerine, kendi uluslarından
işbirlikçilerini görmeye başlayınca işgalci “düşman” kavramı anlam değiştirmiştir.
80-100
yıl önce yapılan emperyalizm tanımından bu yana her alanda önemli gelişmeler
olmuştur. İlk olarak sermaye hareketi, özellikle bilgisayar teknolojisin
gelişimi ile birlikte ışık hızına ulaştı. İkinci olarak aynı teknolojik gelişim
sınırları yok etmiş ve sermayenin en uç
noktalara kadar ulaşmasını sağlayarak feodal ilişkilerin tamamını tasfiye
etmiştir. Üçüncüsü, emperyalizmin alternatifi reel sosyalizm yıkılmış ve
sermaye önündeki engeller, geçici de olsa, ortadan kalkmıştır. Açık işgaller
yeniden gündeme gelmiş ve kullanılmaya başlamıştır. Dördüncüsü, sermaye
yoğunlaşması ile tekelleşme kendi önünü tıkayan bir noktaya ulaştı ve “yükte
hafif pahada ağır” teknoloji ürünlerinin (meta) ihracı yeniden önem kazandı.
Sermaye ihracında sanayi yatırımlarının yerini rakamlar, değerli kağıt, para
aldı ve dolaysıyla mali sermayenin “mali” boyutu öne çıktı. Beşincisi, bazı
uluslararası tekellerin gücü, ulus devletlerin gücünün çok üzerine çıktı ve
siyasi alanda da onlardan daha etkin duruma geldi. Altıncısı, tekelleşme,
şirketler düzeyini aşıp devletler boyutuna ulaştı ve Birleşmiş Milletler
teşkilatı, Avrupa Birliği gibi ulus devletlerin gücünü azaltarak dünyaya yön
veren uluslarüstü kuruluşlar yarattı.
“Yine de günümüzde niteliksel
bakımdan yeni sayılması gereken bazı dönüşümler vardır. Bunları üç grupta
toplayabiliriz. Birinci yenilik, bazı kuruluş ve örgütlenmelerin (IMF, Dünya
Bankası, Dünya Ticaret Örgütü, OECD, G7 Toplantıları ve Birleşmiş Milletler
Sistemi’nin bazı öğelerinin) kapitalist dünya sisteminin tümünü kapsayacak üst
yapılanma biçiminde roller üstlenmiş olmasıdır.... İkinci yenilik, üçüncü dünya
ülkeleri üzerinde icra edilen etkilerin yönüne ilişkindir. Ana hedef, ulusal
ekonomileri devletsizleştirmek ve küreselleştirmek olmuştur..... Üçüncü
yenilik, Sermaye hareketlerindeki hızlı gelişme ve serbestleşme ise, sadece
metropol sermayesi için değil, çevre ülkelerin burjuvazileri için de yeni
olanaklar getirmektedir. Özellikle kısa vadeli ve spekülatif sermaye hareketlerinin
olağanüstü boyutlarda arttığı bu dönemde, çevre ile metropol arasındaki emek
hareketleri (19. yüzyılın aksine) giderek engellenmektedir. Sermayenin bu
koşullarda uluslararasılaşması ile emeğin ulusal ekonomilerin sınırları içinde
“tutsak” kılınması, ekonomik, politik ve ideolojik sonuçlar getirir.”[8]
BÖLÜM İKİ
İNSAN, DEVLET, İNSAN HAKLARI
KURULUŞLARI
Hukuk ve Yasalar
Hukuk;
ekonomik, sosyal, siyasal ilişkilerin sınıf temeli üzerinde kural ve
yaptırımlara bağlanmasıdır. Anayasa, yasa, kanun hükmünde kararname, tüzük,
yönetmelik gibi yazılı ve gelenek-görenek, adet gibi yazılı olmayan kurallarla
ifade edilen hukuk, genel olarak, insanı, malı ve düzeni korur. Bir düzenin demokratikliğinin ölçülerinden
birisi de bu üç unsurdan hangisinin sistemin merkezine oturtulduğudur. Kişilere ya da yetkililere sorulduğunda,
ahlaki olarak, kuşkusuz insanın merkezde olması gerektiği ileri sürülecektir.
Ancak bu konudaki gerçek göstergeler, yasal düzenlemeler ve uygulamalardır. Anayasalar
ve yasalar, mevcut durumun yanında, zaman zaman olması gerekeni de gösterir.
Yaşam,
sürekli dinamik ve değişken bir karaktere sahip olduğu için, daha yavaş değişen
ya da Türkiye Cumhuriyetinin kuruluşundan bu yana değişmeyen bazı yasal
düzenlemeleri ele alalım ve üç unsurdan hangisinin merkeze oturtulduğuna
bakalım. 70-80 yıl önce yapılan yasal düzenlemelerin, hiçbir değişiklik
yapılmadan günümüze kadar varlığını koruması ya da değişiklik önünde ayak
diretmesi, sistemin değerlendirilmesi açısından önemlidir.
Varolan
kurum ve yasalara baktığımızda önceliğin, düzeni (sistemi) korumaya yönelik
olduğunu, ikinci sırada mal ve son sırada da insanın olduğunu görürüz. Bu belirlemeyi
yapmak için, derin ve bilimsel bir araştırmaya gerek yoktur.
Devleti
koruyan kurumlara kısaca göz atacak olursak, bunların en örgütlü kurumlar
olduğunu ve bütçenin büyük bir kısmının bunlara ayrıldığını görürüz. Devleti
koruyan asker ve polis, son model
teçhizat ve silahlarla donatılırken insanın sağlığını korumaya
yönelik hastanelerin durumu ortadadır. Yine bu kurumlara personel yetiştiren
okullar ile diğer eğitim ve öğretim kurumları karşılaştırıldığında aradaki
uçurum hemen göze çarpmaktadır. Hatta
bunların kıyaslanması bile olanaksızdır.
Devleti
korumak için oluşturulan diğer önemli bir kurum da Devlet Güvenlik Mahkemeleri
ve Sıkıyönetim Mahkemeleridir. Anayasanın 142. maddesi gereğince, birinci
derece mahkemeler yasa ile kurulur. Devletin güvenliğinden sorumlu, birinci
derece mahkeme olan Devlet Güvenlik Mahkemeleri ise doğrudan Anayasanın 143.
maddesi ile kurulmuştur. Sadece kuruluşu değil, amacı, personeli, yargıçların
ve savcıların görev süreleri gibi yasa ile düzenlenmesi gerekli ve yeterli olan
konuların tamamı Anayasanın 143.
maddesinde düzenlenmiştir. Dünyada benzerine pek rastlanmayan, Sıkıyönetim
Yasası, Olağanüstü Hal Yasası (OHAL), Terörle Mücadele Yasası (TMY) gibi özel
düzenlemeler de devleti güvence altına almak için hazırlanmıştır.
İtalya’dan
faşizm döneminde alınan ceza yasasının düşünceyi suç sayan maddeleri, devleti
korumak adına daha da ağırlaştırılarak varlığını korumaktadır. Terörle Mücadele
Yasasının 8., Türk Ceza Yasasının 159. ve 312. maddelerine iktidar partileri
dahil hiç kimse dokunamamaktadır. Anayasa değişikliklerinin sık sık gündeme
geldiği bir ortamda, bu maddelere, devletin güvenliği gerekçesi ile
dokunulamamaktadır. TMY’nin 6. ve 15. maddeleri, devlet adına işkence
yapanları, yargısız infazları gerçekleştirenleri korumaktadır. 6.m. bu suçları
işleyenler hakkında haber yasağı
getirirken 15.m ile bunların savunulması için, ücretleri tarife dışı ödenmek
koşulu ile 3 avukatla savunmaları güvence altına alınmaktadır. İşkence gibi
insanlık suçu işleyen bu görevliler, yasal olarak korunduğu gibi ekonomik ve
siyasi olarak da desteklenmektedirler. Bürokrasi ve siyaset içinde önleri
açılarak vali, emniyet müdürü, milletvekili hatta bakan olma olanakları
sağlanmaktadır.
Diğer
yandan, sıradan olaylarda ceza bile verilmeyen; duvara yazı yazmak,
afiş-pankart asmak, bildiri dağıtmak gibi eylemler, siyasi nitelik taşıdığı
taktirde, 4,5 ile 15 yıl arasında en ağır şekilde cezalandırılmaktadırlar.
200.000 polis, 700.000 asker ve MİT, Emniyet, Jandarma, Genelkurmay ve
Dışişleri Bakanlığı gibi beş önemli kurumda çok sayıda istihbarat elemanına
sahip devlet, bu devleti yıkmak için iki
kişiyi yeterli görmekte ve bunlara 15-22.5 yıl arası cezalar vermektedir.
Bırakın ellerine silah almayı,
hayatlarında gerçek silah görmedikleri halde şahıslar, silahlı örgüt üyesi
oldukları gerekçesi ile TCK 168. maddesinden cezalandırılmaktadırlar.
Devlet
vatandaşlarının en insani ve temel gereksinmeleri olan; okul, su, hastane, yol,
köprü için para bulamayıp “kendi okulunu kendi yap” gibi kampanyalar düzenlerken,
devleti korumak için hemen hemen her ilde, özel tip cezaevleri yapmaktadır.
Anayasanın
10. maddesi eşitliği: “Herkes, dil, ırk,
renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri
sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. Hiçbir kişiye, aileye,
zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınmaz. Devlet organları ve idare makamları bütün
işlemlerde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadır.
“ şeklinde tanımlarken, başta siyasi olmak üzere, dini, etnik ayrılıkları
kurumlaştırmakta ve devleti korumak adına, bu konuda imzalanmış uluslararası
anlaşmalar dahil, sıradan demokratik kurallar bile yok sayılmakta ya da
unutulmaktadır. Devlete karşı işlenen suçlardan hüküm giyenlerin infaz sistemi
de adli suçlulara göre oldukça farklılık göstermektedir.
Başta devrimciler, yurtseverler,
aydınlar olmak üzere, hak arayan işçi, örgütlenmek isteyen kamu emekçisi,
harçları protesto eden öğrenci, siyasi davalara giren avukat, işkenceyi rapor
eden doktor, karşılığını alamadığı için ürününü yollara döken köylü, işsiz
gezen genç, devlet için potansiyel tehlike olarak görülmekte ve bunların muhalefet
yapmasının önü tamamen tıkanmaktadır.
Hukuk, sistemden sonra, bu
düzeni karakterize eden ve ona niteliğini veren taşınır (menkul) ve taşınmaz
(gayrimenkul) “malı” korumaktadır. Anayasa ve yasalar mala karşı işlenen
suçları “yüz kızartıcı suç” sayarken, insana ve düzene karşı işlenen suçları
yüz kızartıcı suç saymamaktadır. Fiziki ve biyolojik hiçbir anlamı olmayan yüz
kızartıcı suç kavramı, hukuki sonuçları yönünden en ağır suçlardan biri olup
sadece ceza alan şahsı değil, neredeyse yedi göbek alt soyunu etkilemektedir.
Yüz kızartıcı suçtan hüküm giyenler, hangi yetenekte olursa olsun, yaşamları boyunca kesinlikle kamu
hizmetlerinde görev alamayacakları gibi, affa uğrasa bile hiçbir siyasi etkinliğe de katılamazlar.
Anayasanın milletvekili
seçilme koşullarını düzenleyen 76. maddesi ile 3682 sayılı Adli Sicil Yasasının
8/b maddesi “Zimmet, ihtilas, irtikap,
rüşvet, hırsızlık, dolandırıcılık, sahtecilik, inancı kötüye kullanmak, dolanlı
iflas gibi yüz kızartıcı suçlar,“ yani mala ve paraya karşı
suçlar, yüz kızartıcı suç sayılırken cinayet
ve tecavüz gibi insanın canına ve beden bütünlüğüne yönelik suçlar yüz kızartıcı suç
sayılmamaktadır. Açıkça görüldüğü gibi, mala karşı suçlar yüz kızartırken,
insana karşı işlenen en aşağılık suçlar bile yüz kızartıcı suç sayılmamaktadır.
(Suçlar renksizdir!)
Düzenin insana verdiği
değeri daha net ortaya koymak için bir örnek daha verelim. TCK 456/3 maddesi,
insanın organlarından (uzuv, duyu) birisini tamamen işlevsiz duruma getirme
suçunu aynen şöyle düzenlemektedir: “Eylem,
kesin ya da olan biçimde iyileşmeyecek ölçüde
akıl ya da beden hastalıklarından birini yahut duyumlardan ya da el
yahut ayaklardan birinin ya da söylemek gücünü yahut çocuk yapmak yeteneğinin
kaybolmasını gerektirmiş yahut yüzün sürekli değişikliğini ya da gebe
bir kadına karşı yapılıp da çocuğun düşmesini sonuçlandırmış ise ceza beş yıldan on seneye kadar ağır hapistir.”
Doğrudan insanı hedef alan ve bir uzvunun (organının)
yok olması ile sonuçlanan bir suç için 5 yıl ağır hapis cezası ön görülürken,
mala ve paraya yönelik suçları düzenleyen (gasp) TCK 499. maddeye bakarsak: “Her kim, para ya da eşya ya da hukukça
önemli olan bir senet almak için bir kimseyi özgürlüğünden yoksun kılar yahut
dağa ya da ıssız bir yere
bırakırsa, amacına erişmemiş ise on beş
yıldan yirmi yıla kadar ağır hapis, cezası ile cezalandırılır. Amacına
erişmiş ise cezanın yukarı sınırı (20
yıl) uygulanır.
Her kim,
birinci fıkrada gösterilen eylemi siyasi
ya da toplumsal amaçlarla ya da resmi makamları bir iş yapmaya ya da
yapmamaya zorlamak için işlerse ömür
boyu (müebbet) ağır hapis cezası ile cezalandırılır.”
Daha hafif olan TCK 495.
madde: Her kim, taşınır bir malın
zilyedini ya da cürüm yerinde bulunan
bir başkasını zor ve şiddet kullanarak ya da kişice ya da malca büyük bir tehlikeye düşüreceğini
bildirip tehdit ederek o malı vermeye yahut o malın kendi yönetimi altına alınmasına
karşı susmaya zorlarsa, on yıldan yirmi yıla kadar ağır hapis cezasına
çarptırılır.” demektedir.
Adam öldürmeyi
düzenleyen TCK 448.maddesi ise: “Her kim, bir kimseyi kasten öldürürse 24 seneden 30 seneye kadar ağır hapis
cezasına çarptırılır”
Çocuklara tecavüzü
düzenleyen TCK 414.madde: “Her kim, 15
yaşını bitirmeyen bir küçüğün ırzına geçerse beş yıldan aşağı olmamak üzere ağır hapis cezasına çarptırılır”.
şeklindedir.
Maddeler Türkçeleştirilerek
yazıldığı için yoruma gerek duyulmayacak kadar açıktır. Basit bir karşılaştırma
yapacak olursak, bir kimse bıçak kullanarak kasten bir başkasının gözünü
çıkarırsa cezası TCK 456/3 maddesi gereğince tam 5 YILDIR. Eğer aynı şahıs,
aynı bıçakla, karşısındaki kişinin gözüne hiç dokumadan, zorla gözlüğünü alırsa
cezası, TCK 495 maddesi gereğince tam 10 YILDIR. Aynı yasaya göre, adamı
öldürmeden zorla kaçırmanın cezası 15 YIL
iken, siyasi amaçlı adam kaçırmanın cezası ÖMÜRBOYU ağır hapistir. Bir insanı,
malına dokunmadan öldürmenin cezası ise
24 YILDIR.
Aktarılan yasa maddelerinden
açıkça görüldüğü gibi düzenin; siyasetini, ideolojisini, insan haklarına bakışını,
demokrasi ve eşitlik anlayışını ortaya koymaktadır. Hukuk sistemi, devletin
güvenlik paranoyasını açıkça ortaya koymakta ve sistemi koruyan yasa maddeleri
çok katı olarak düzenlenmektedir. Güvenlik anlayışı ile, insan, mal, düzen
üçlüsünde önem ve değer sıralamasında düzen
birinci sıraya konulurken insana en son sırada yer verilmiştir. Hatta, çoğu kez
ölçü fazla kaçırılarak insan yok sayılmıştır. Oysa sonuçta cezalandırılan
varlık bir insandır.
Örneklenmeye çalışılan katı
tutum, sadece cezanın miktarı ile sınırlı değildir. Aynı anlayış cezaların
infaz yerine ve miktarına da egemen olmuştur. Anayasanın 10. maddesinde
tanımlanan ve yasaklanan eşitsizlik, burada daha bir belirginleşmektedir. 647
sayılı Cezaların İnfazı Hakkındaki Yasanın 19. maddesi gereğince, adli suçlardan
hüküm giyenler cezalarının %40’ını kapalı, yarı açık ve açık cezaevlerinde
yatıp şartlı salınırken, TMY 16. ve 17. maddesi gereğince, siyasi bir hükümlü
cezasının %75’ini sadece özel tip (hücre
tipi, A, E, ve şimdi de F tipi) kapalı cezaevlerinde yattıktan sonra, bu sırada
içeride öldürülmezse, şartla salınmaktadır. Ayrıca, adli hükümlü ve tutuklular
için geçerli olan açık görüş, ziyaretçi serbestliği, diğer mahkumlarla
haberleşme gibi haklar siyasiler için geçerli değildir.
Örneğin, kasten adam öldüren
birisi 24 yıl ceza alıp 9.5 yıl yattıktan sonra şartla tahliye olmaktadır. Ama
hayatında hiç silaha dokunmammış hatta görmemiş bir öğrenci, kolayca örgüt
üyesi olmakla suçlanmakta ve 15 yıl ceza verilmektedir. Şartla tahliye olmak
için ise cezasının tam 11.5 yılını anılan özel tip cezaevlerinde geçirmek zorundadır. Yine adliler için
olanaklı olan af, siyasiler için anayasa ile yasaklanmıştır.
Elbette, olay sadece TCK ve
yasalarla sınırlı değildir. Aynı mantığın, devletin diğer üç temel erki olan yasama,
yürütme ve yargı organlarında da egemen olduğunu görürüz. Seçilmiş ve
atanmışlardan oluşan bürokraside, yükselmenin ve etkin yerlere gelmenin ilk
koşulu; kişinin düzene bağlılığını kanıtlamasıdır. Düzene bağlılığın “hizmet”
diye adlandırıldığı ve “hizmette” başarı
gösteren kişilerin yükselebildiği bir sistem yaratılmıştır. Hizmetin yapılan
tanımı dışında gerçek anlamında
kullanılabilmesi için, hizmetin asıl olarak insana yönelmesi gerekir.
Devletin en genel ayırımı
olan yasama, yürütme ve yargı erkleri arasında da eşitlik değil, hiyerarşik bir
yapılanma vardır. Sistemi korumaya yönelik kurum ve kuruluşlar, devletin asli
unsurları olarak görülürken diğerleri onlara bağımlı kılınmıştır. Devlet
kurumlarına verilen değer, o kurumlar
için oluşturulan mesleklere biçilen değer ile ifade edilmekte ve kurumlar için
bütçeden ayrılan paylarda kendini göstermektedir. Bu kurumlar ve meslekler
şerefli sayılır ve denetimi olmayan yetkilerle donatılır. Hepsinin üzeri,
“gizlilik” denen ve tanımı belli olmayan bir “önemle” örtülür.
Aynı hiyerarşik yapılanma,
bu kurumların kendi içinde de görülmektedir.
Örneğin orduda yükselmek için kurmay olmak, emniyet birimlerinde
yükselmek için ise TEM şubesinde görev yapmak gerekir. Buralara girmek ve görev
yapmak için bu kurumların okullarında yetişmenin yanı sıra “güvenilir personel”
olma hakkını da kazanmak gerekir. Her iki kurumun bir özelliği de kendilerini
siyaset dışı gösterme uğraşında olmalarıdır. Oysa tüm inkarlara rağmen bu iki
bölüm, resmi siyasetin belirlendiği ve öğretildiği temel politik birimlerdir.
Görevleri, ülkeyi (düzeni,
sistemi) “içten” ve dıştan gelecek tehlikelere karşı korumak şeklinde ifade
edilen ordu ve polis teşkilatı, tüm dünya ülkelerinde sistemin güvencesi olarak
görülmektedir ve olağanüstü yetki ve en son model silahlarla donatılmaktadır.
İnsana hizmet aracı olarak gösterilen eğitim, sağlık gibi kuruluşlara verilen
değer ve önem ile düzeni koruma aracı olan kurumlara verilen önemi kıyaslamak
bile olanaksızdır. Yasal düzenlemeleri yapan yasama organı, bu kurumlardan gelen istekleri emir kabul edip
anında yerine getirirken hizmet amaçlı kuruluşlardan gelen istekler, uzun süre
beklemeye alınmaktadır. Kısacası,
doğrudan insanı ilgilendiren hiçbir şey,
öncelikler sırasında yer almamaktadır. Bu durum sadece, bizim ülkemize özgü bir
olay da değildir. TCK’nın İtalya’dan, Medeni Yasanın İsviçre’den alındığı düşünüldüğünde, olayın ülkelerle
değil, doğrudan sistemle ilgili olduğu ortaya çıkmaktadır. Daha kestirme bir
anlatımla, kapitalizmde, insanı sistemin merkezine oturtmak, sistemin doğasına
aykırıdır. O nedenle, insanı sona, sistemi merkeze koyan bir sistemden insana
ve onun haklarına saygı ve bağlılık beklemek, siyaset bilimiyle değil ancak işi
kavramamakla açıklanabilir.
Hak Kavramı
Şimdi, kapitalizmin ürünü
olan ama sistemin doğası gereği tutarlı şekilde savunulması ve yaşanması olanaksız
olan İnsan Hakları kavramına geçelim. Daha önce insan kavramı üzerinde
durulduğu için, onu geçip, “hak” kavramını inceleyelim. Felsefi ve siyasi bir
tartışmaya girmeden önce hak kavramının hukuki tanımını yapalım: “Hak, bir şeyi yapmak veya başkalarından
belirli bir şekilde davranmayı veya yapmayı isteme yetkisidir.” [9] “Hak, kişilere hukuk tarafından tanınmış olan
yetkilerdir”.[10] “Hak sözcüğü ile birbirinden az çok farklı iki şey anlatılmak istenir.
Birincisi, bireylere ve gruplara pozitif hukukta (yürürlükteki yasalarda)
tanınmış olan haklardır. Bu, söz konusu kişilerin öznel düşünce ve isteklerine
bağlı olmayan bir “nesnel hak” demektir...İkincisi Levy-Bruhl’un belirttiği
gibi, bir bireyin ya da topluluğun kendiliğinden sahip olduğu düşünülen,
herhangi bir alanda istediğini yapabilme yetisidir.”[11] Görüldüğü
gibi, hak kavramı, içinde iki farklılık taşımaktadır: Alan (sahip olan) ve
veren (tanıyan). Peki, alan ve veren kim ya da sahibi ve tanıyan kim? Soruları
artırmak mümkündür. Tanımdan da anlaşılacağı gibi hak, kesinlikle insanın
doğasına sıkı sıkıya bağlı bir kavram olmayıp üretilmiş, yapay, bir hukuk
kavramıdır. O nedenle hukukçular tarafından yıllarca tartışılmış ve üzerinde anlaşma
sağlanan bir tanımı yapılamamıştır. Bu belirsizlik bile doğal bir “hak”
kavramının olmadığını göstermektedir. Doğadaki diğer tüm canlılar için; nasıl
yeme, içme, yaşama hakkından söz edilmiyorsa, aynı durum, canlı bir varlık olan
insan için de geçerlidir. O nedenle hak kavramını, insanı diğer canlılardan
ayıran bir özellik olarak tanımlamak olanaksızdır.
O zaman “hak” nedir? Hak
kavramının ikili yapısına uygun olarak içinde “ödev (yüküm)” ve “yetki” alt kavramları
gizlidir. Bu iki kavram ise, sistemi meşrulaştırmak için icat edilen
kavramlardır. Yetki; sınıfsal ve toplumsal yaptırım gücünü ifade ederken, ödev;
yetkililerin, adına yetkiyi kullandıkları gücün çıkarları yönünde bir şeyleri
yapmayı ya da yapmamayı ifade etmektedir. Yetki, içinde bir otoriteyi, gücü ve
egemenliği, ödev; bağımlılığı, itaati ve bir biçimde çalışmayı ifade
etmektedir. Sonuçta sınıf damgası taşıyan her olayda olduğu gibi, hak
kavramında da çıkarı ve zararı olanlar vardır. İcat edilen bu hak kavramı aynı zamanda bir “yetinme”, “durma”, “sınır”, “isteme noktası”, belirlemektedir.
“Hak verilmez alınır!”
sloganı da, hakkın yaratıcısı ve
sahibinin, “güç” olduğunu ortaya koymaktadır. Bu ise, fiziki değil siyasi bir
güçtür. Kapitalist toplumda egemen siyasi güç burjuvazinin elinde olduğu sürece
hakların yaratıcısı ve uygulayıcısı da o olacaktır. Sonuç olarak, hak yoktur
onun yerine, sadece bir tanım vardır.
İnsan Haklarının Unsurları ve Tanımı
Hak konusundaki felsefi
tartışmadan sonra asıl konumuz olan İnsan Haklarına (İH) gelelim. İH’nın üç teme
unsuru vardır: İnsan, devlet ve İH kuruluşları.
Konunun daha kolay
anlaşılmasını sağlayan araçlardan birisi de “tanım yapmaktır”. Bilinen
kavramların tanımını yapmak daha zor olduğu gibi, her tanım ancak, tanımı
yapanın amaçları, duruş noktası ve bakış açısı ile sınırlıdır. Bu bilinç ve
çekincelerle bir tanım yaparsak, İNSAN
HAKLARI, insanın devlete karşı ileri sürdüğü ya da sürmesi gerektiği haklar
bütünüdür. Yani İH, insan
tarafından sadece devlete karşı
ileri sürülen haklardır. Yaygın bir ayrıma göre, devletten yapması beklenen/istenen
(sağlık, eğitim, iş vb.) haklar
“olumlu”, yapmaması istenenler (işkence, faili meçhul cinayet, vb.) ise
“olumsuz” haklar, diye anılmaktadır. Bu haklar aynı zamanda, devlete düşen ödevlerdir.
İleri sürüldüğü ve kafa karışıklığı yaratılmaya çalışıldığı gibi, ödev
yükümlüsü, vatandaş değil devlettir. Tıpkı yetki gibi ödev de devlete aittir ve
öyle olması gerekir.
Uluslararası belgelere koşut
olarak: “İnsan hakları, kelime anlamı
olarak, kişinin sırf bir insan olduğu için sahip olduğu haklar demektir”.[12] “İnsan hakları, başka hiçbir niteliğine bakılmaksızın kişilerin (ve
toplulukların) salt insan olmaları sıfatıyla sahip oldukları düşünülen,
tanınması istenen ya da tanınan temel hak ve özgürlükler olarak
tanımlanabilir”,[13] şeklinde
tanımlanmaktadır.
İnsanlar, devlet dışındaki
kurum ve kuruluşlardan da bazı ödevlerin yerine getirilmesini bekleyebilir. Bu
kurum ve kuruluşlar bir başka insan olabileceği gibi, insanların oluşturduğu
topluluklar ve sınıflar da olabilir ve bunlara karşı ileri sürebilir. Başka bir
anlatımla, “kişinin kişiden”, “kişinin toplumdan”, “kişinin ulustan”, “kişinin
cemaatten” talepleri olabilir ve bunlara karşı bazı haklar ileri sürebilir.
Kişinin devlet dışındaki bu kişi ve topluluklara karşı ileri sürdüğü haklar ile
devlete karşı ileri sürdüğü hakları karıştırmamak gerekir. Bunlardan birincisi
sadece “hak” olarak tanımlanırken,
ikincisi, yani sadece devlete karşı olanı “insan hakkı” olarak
tanımlanabilir. Çünkü, buradaki asıl ayraç, hak ihlallerinin çözüm şeklidir.
Kişi ile kişi, toplum ile kişi arasındaki hak sorunu devlet tarafından
belirlendiği gibi, taraflar arasında çıkabilecek uyuşmazlıklar da yine devlet
erki tarafından çözülmektedir. Devlet bu hakları örgütlediği gibi, oluşturduğu
ordu, polis, mahkeme, okul ve benzeri kurumlarla da çözmektedir. Hatta sınıfsal
bir kurum olan devlet, kişilerin hakları konusunda, tek tek kişilere karşı
tarafsız bir görünüm bile sergilemektedir.
Asıl çözülmesi zor olan hak
sorunu, kişi ile devlet arasında ortaya çıkanıdır. Kişi ile devlet arasındaki
hak sorunu, öncelikle eşit olmayanlar arasında bir sorundur. Kişiler arasındaki
sorunda devlet hakem görevini yüklenirken, devlet ile kişi arasındaki sorunda
böyle bir hakem kuruluş yoktur. Burada sorun devletin frenlenmesi sorunudur.
Koymuş olduğu kurallara kendisinin uyma ya da uymama sorunudur. İşte devletin
bu egemen yapısı, hesap vermeme, frene basmama gibi davaranışlara kapı açmakta
ve kendini kuralları ile bağlı kılmak için “hukuk devleti”, “hukukun üstünlüğü”
gibi yapay kavramlar üretmektedir. İnsan hakları da üretilen bu kavramlardan
birisidir.
Nasıl işçi, burjuva, ulus
gibi kavramlar kapitalizme özgü ise, aynı şekilde insan hakları kavramı da
kapitalizme özgü bir kavramdır. Kapitalizmle birlikte başlayan uluslaşma
süreci, “ulusların kendi kaderini tayin hakkı”, “azınlıklar hakkı” kavramını
ürettiği gibi, aynı dönemde, feodal topluma karşı mücadelede “insan hakları”
kavramını da üretmiştir. Nasıl ki, ulusal haklar, azınlık hakları kavramlarını
keyfi olarak kullanamazsak insan hakları kavramını da sıradan bir hak için
kullanamayız. Çünkü insanla ilgili her hak, insan hakları kavramı içinde
değerlendirilemez.
Aynı şekilde, insan hakları
kavramının tarihini, biyolojik insanın var olduğu, sınıfsız toplumlara götüremeyeceğimiz
gibi, kapitalizm öncesi sınıflı toplumlar; köleci ve feodal toplumdaki insan
için de kullanamayız. O toplumlarda insan hakları yerine belki “köle hakkı”,
“serf hakkı” denilebilir ama, kesinlikle teknik anlamda, insan hakkı denemez.
Hiç kimsenin kavramları keyfi olarak içeriğinden, tarihinden, bağımsız olarak
kullanmaya ve bugünün kavramlarını tarihte yolculuk ettirmeye hakkı yoktur.
Sık sık tekrarladığım gibi
devletin temel özelliği sınıfsal bir karaktere sahip olmasıdır. Köleci ve
feodal devlet tiplerinde, devletin sınıfsal özelliği çok açık görüldüğü halde, kapitalist devlet
tipi, bu özelliği gizleyecek biçimler yaratmaya çalışmıştır ve bu çaba hala
devam etmektedir. Bir çok devletin ceza yasalarına baktığımız zaman “sınıf”
gerçeğinden söz etmek en ağır suçlardan
birisidir. Sınıf gerçeği aynı zamanda sömürüyü, baskıyı, çelişkiyi ifade ettiği
için, sürekli bu olgunun üzeri örtülmeye çalışılır. Bunun yolu da kafa
karıştıracak yeni kavramlar icat etmek
ve kitlelerin gözünde prestiji olan kavramları keyfi olarak, içeriğinden
bağımsız şekilde kullanmaktır. Aynı hileye insan hakları konusunda da baş
vurulmaktadır.
Devlet nasıl bir sınıf
devleti ise, onun ürettiği ve taraf olduğu insan hakları kavramı da, içerik
olarak sınıfsal bir karakter taşır. İnsana yönelen bu sınıfsal bakış, aynen
haklar konusuna da yansımaktadır. İnsan hakları kavramını karıştırmak ve
sınıfsal karakterini gizlemek için, bu kavram içerisine “insanın insana karşı
hakları”, “insanın topluma karşı hakları”, “halkların hakları”, “ulusların ve
azınlıkların hakları”, “devletlerin hakları” gibi kavramlar sokulmaya
çalışılmaktadır.
Son olarak da İnsan Hakları
Politikası için Uluslararası Konseyin Amaçlar ve Araçlar başlığı altında
“Silahlı gruplara insan hakları açısından yaklaşmak” konulu taslak çalışmada, “silaha sarılmış, fakat devlet kontrolünde olmayan
gruplar iç çatışmalarda anahtar rolü oynamaktadır. Değişik şekillerde birçok
ülkede ortaya çıkan bu gruplar bir tarafta ‘özgürlük savaşçısı’ olarak adlandırılır, öte tarafta ‘terörist’
olarak görülür. Kullanılan terime bakılmaksızın bu grupların ciddi insan
hakları ihlallerinden sorumlu olduklarına şüphe yoktur.” sonucuna varan bir
çalışma yürütülmekte ve bu konu ile İH kavramı üzerinde oynanmaktadır. Bunların
insan hakları kavramı ile doğrudan hiç bir ilişkisi yoktur. Dolaylı
ilişkiler belirleyici olmadığı için, insan
hakları olarak değerlendirilemez. Sonuç
olarak bir ‘insanın’ hakkı ile ‘insan hakları’ çok farklı kavramlardır. Çünkü
her hak, insan hakları kavramı içinde değerlendirilemez.
İnsan hakları kavramı, kendi
olumsuzluğu üzerinde yükselir. Şöyle ki, bir hak kullanıldığı ya da ihlal
edilmediği sürece, o hakkın varlığı ya da yokluğu tartışılmaz. Klasik bir
benzetmeyle, havasız bir ortama girinceye kadar havanın varlığını hissetmeyiz,
ne zaman ki havasız bir ortama girdik o anda havanın yokluğunu hissederiz.
İnsan hakları da hava gibi, yok olduğu ortamlarda tartışılan bir konudur.
Yukarıda anlatılanları, ceza
hukuk kavramlarını kullanarak özetlersek insan haklarının mağduru insan, faili ise devlettir! Bu kadar net bir tanımı olan İH kavramı, önemine uygun
olarak hala netleşmemiştir. Hak kavramındaki eksik tartışma, “insan”ın tanımı
konusunda da varlığını sürdürmektedir. İH normlarına baktığımız zaman, orada
tanımlanan insanın, soyut, tekil ve yalıtılmış bir tip olduğunu görürüz. İH belgelerinde hak
süjesi olarak gösterilen insan gerçekte var olmayan bir varlıktır. Daha önce
açıkladığımız gibi, insanlaşma hem ekonomik hem de sosyolojik olarak bir evrimi gerektirmiştir. Köleci ve feodal
toplumun ezilen insanı, köle, serf diye adlandırılırken, kapitalist toplumda
“yurttaş/insan” kimliğine kavuşmuştur. Ancak bu toplumda da gerçek insanın
tanımı yapılmamıştır. Çok iyi bilinen bir varlığın tanımını yapmanın güçlüğünü
bilerek tüm eksikleri ile birlikte bir insan tanımı yapmayı deneyeceğim: İnsan,
ekonomik, sosyal, kültürel, hukuki, siyasal ilişkiler içinde bulunan, eğitilebilen/öğretilebilen,
düşünme yeteneğine sahip olan toplumsal tek canlı varlıktır. Bu tanıma, yeni unsurlar eklemek ve
kapsamlandırmak mümkündür ancak bunlardan birisinin çıkarılması, konumuz
açısından büyük bir eksiklik yaratacaktır. Eksik ve yanlış bir tanımlama ise,
hak konusunda da eksiklik ve yanlışlıklara neden olacaktır.
İH, yukarıda tanımı yapılan
ve nitelikleri sayılan insanın haklarıdır. İH, bu insani özellikler üzerinde
şekillenir ve yükselir. İH’nın kaynağı, ulusal ya da uluslararası sözleşmeler
değil, tanımı yapılan; toplumda sayılan ilişkiler içinde yaşayan, yiyip-içen
insanın, mücadelesidir.
Kapitalist toplumu, köleci
ve feodal toplumdan ayıran özellik, pazar için üretimdir. Diğer toplumlardan
farklı olarak kapitalizmde her şey pazar için üretilmeye başlamıştır.
Kapitalizmin çelişkisi varlık yokluk sorunu değil, küçük bir azınlıkta her
şeyin bol miktarda olması ve buna karşılık büyük çoğunlukta en temel şeylerin
olmamasıdır. Kapitalizmde her şey vardır ve
vitrinlerde sergilenmektedir. Pazara çıkan her malı, gözle görmek,
üzerinde denemek, kulakla işitmek hatta ağızla tatmak olasıdır. Sorun, o mala sahip olma noktasında
başlamaktadır. Varlık ile yokluk arasında hep ince ve kolayca kırılabilecek cam
duvar vardır. Alıcılara davetiye çıkaran mallara, vitrinlerdeki cam duvarlar
nedeniyle ulaşmak o kadar da kolay değildir. Çünkü o cam, bir anlamda düzenin
kendisi demektir. O nedenle camları kırarak mala sahip olmak en ağır şekilde
cezalandırılır. Kısacası, kapitalizmde vitrinlerde her şeyin en güzeli
sergilenir ve sınırsız “bakma özgürlüğü” vardır ama sahip olmak çok zordur.
Aynı durum İH konusunda da
geçerlidir, İH vitrinleri sayılabilecek uluslararası sözleşmelerde,
anayasalarda hatta yasalarda İH’lar, en güzel şekilde sayılmış formüle edilmiştir. Ancak, tıpkı vitrindeki
mallar gibi, onlara ulaşmak ve sahip olmak o kadar kolay olmamaktadır. Vitrindeki
mallara sahip olanlar gibi İH’ları kullanan bir sınıf vardır. Kapitalizmde İH
vardır ama herkes için değil; çünkü, herkes için olduğu zaman, İH kavramından
söz edilemeyeceği gibi o sistemin adı da kapitalizm olmayacaktır.
Hukuki bir benzetme ve terim
ile, genel olarak, İH mağdurunun “insan”
olduğunu belirtmiştik. Şimdi cepheyi
biraz daha daraltıp konuyu daha netleştirelim; her insan, İH’nın mağduru
ve konusu değildir. İH mağduru insan, devlet tarafından hakları ihlal edilen “ezilen” insandır! Tersinden söylersek,
egemenliği ve onun aracı olan devleti elinde bulunduran ezen sınıfın insanları,
İH mağduru değildir ve onlar için her zaman, eksiksiz olarak İH vardır.
İH, sadece ezilen insan için
sorundur ve vitrinde sergilenmektedir.
Varlık ile yokluk sınırı olan vitrin camı kırılmadığı sürece, ona erişmek
olanaksızdır. Ulaşıldığı anda ise, İH, kavram olmaktan çıkacak ve anlamını yitirecektir. İH kavramını, nasıl köleci ve feodal topluma
kadar götürmek yanlış ise, sosyalist topluma kadar götürmekte aynı şekilde
yanlış olacaktır. Çünkü, doğmuş olduğu kapitalist toplum aynı zamanda onun
gömüldüğü toprak olacaktır. Eğer ondan sonraki toplumlarda devlet ile insanı
ilgilendiren bir sorun olursa, bu sorunun adı İH olmayacaktır.
İH mağduru insanların siyasi
kimliğinin, devrimci demokrat, sosyalist, aydın, yurtsever olması ve İH’nın sık
sık bunlar tarafından dile getirilmesi, İH’nın burjuva kimliğini
değiştirmeyecektir. İH’nın özellikle düzen muhalifleri tarafından savunulması;
ülkede, kavramlarına sahip çıkacak burjuva aydınların olmadığını ve bu boşluğun
sol muhalif unsurlar tarafından doldurulduğunu gösterir. Ancak, bir kavramın, burjuvazinin ürünü
olması, onun yanlış ya da önemsiz olduğu anlamına da gelmez.
Devletin sınıf ve sömürü
ilişkisinin sonucu olarak, sınıflı toplumlarla birlikte ortaya çıktığını ve egemen sınıfın baskı ve
sömürü aracı olduğunu, her üretim biçiminin bir devlet tipini yarattığını
söylemiştik. Köleci üretim biçiminin
köleci devlet tipini, feodal üretim ilişkisinin feodal devlet tipini yarattığı gibi kapitalist üretim biçimi de
kendi devlet tipini yaratmıştır. Her devlet tipi, kendini yaratan üretim
biçiminin genel özelliklerini
taşımasının yanında kendi içinde de farklı devlet biçimleri yaratmıştır.
Ara biçimlerini bir kenara
bırakırsak, kapitalist devlet tipinin iki temel biçimi vardır: Burjuva
demokrasisi ve faşizm. Devletin biçimi, devlete egemen sınıfların niteliği ve
niceliği, devletin özünde var olan baskı ve zorun şiddeti tarafından
belirlenmekte ve bunların dışa yansıması İH şeklinde kendini göstermektedir. O
nedenle, kapitalist devletin biçimlerinin göstergelerinden birisinin İH olduğunu
söylersek, abartmış olsak bile, yanlış yapmış olmayız.
Bir nesneyi tanımlamak için
isimlendirme önemlidir ama her isimlendirme o maddeyi tam olarak ifade etmeyebilir.
Aynı şekilde, bir devlet biçiminin kendini demokrasi olarak isimlendirmesi, o
devlet biçiminin faşizm olduğu gerçeğini gizleme amacı taşısa da, gerçek yüzünü
örtmeye yetmez. Çünkü hiç bir kurum ve şahıs kendisini lanetli bir sözcükle
isimlendirmez, aksine hep prestiji olan sözcüklere sahiplenmeye çalışır. O
nedenle, faşizm sözcüğü sadece İtalya’da açık açık kullanılmıştır. Onun
dışındaki tüm faşist diktatörlükler, yönetimlerini demokrasi olarak
nitelemişler ve nitelemektedirler. İşte, bu kanlı faşist diktatörlüklerde bile
“birileri” için sınırsız İH vardır. O nedenle sorun, İH’nın varlık yokluk
sorunu değil, kullanılan hakların ve bu haklardan yararlananların sayısının
azlığı ve çokluğudur.
Günümüzde, demokrasi ve İH
kavramları birlikte ve yan yana kullanılmaktadır. Faşizm ise İH’ya açıkça karşı
olan bir devlet biçimidir. Devlet biçimlerine genel ve İH boyutunda bakacak
olursak İH’nın uygulandığı devlet biçimine demokrasi, İH’dan kitleler yerine
sadece “tekelci burjuvazinin, en emperyalist, en şoven, en gerici unsurlarının” yararlandığı devlet biçimine de faşizm diyebiliriz.
İnsan Hakları Kuruluşları
İnsan ve devletten sonra,
İH’nın üçüncü unsuru: İnsan Hakları Kuruluş ve Belgeleridir. Bu
belgelerin ve kuruluşların doğum tarihi, İH kavramı ile aynı olup, feodalizmden
kapitalizme geçiş döneminin ürünleridir. Başta, dürüst aydınların iyiniyetli
bireysel çalışmaları şeklinde başlayan İH hareketleri, döneme damgasını
vurmuştur. Bu çalışmalar, kısa sürede, kitlesel ve örgütlü boyut kazanmanın
yanı sıra siyasi bir nitelik de kazandı.
Her toplumsal mücadele, sonunda bir belge yarattı ve bu belgelerde İH
ilkeleri yer almaya başladı. Magna Carta Liberatatium, Virginia Sözleşmesi,
Fransız Yurttaş ve İnsan Hakları Belgesi, İH belgelerinin ilk örneklerindendir.
Bu belgeler, ileri sürüldüğü
gibi “bildiri” olmayıp, birer “sözleşmedir”. Feodal toplumu yıkıp kendi
kapitalist düzenini kurmak isteyen
devrimci burjuvazinin, aristokrasi ile giriştiği sınıf mücadelesinde, başarılı
olabilmesi için kendini destekleyen güçlere gereksinmesi vardı. Bu işbirliği ve savaş arkadaşlığının siyasi ve askeri
literatürdeki adı: İttifaktır. Anılan İH belgelerinin tamamı, böyle bir işbirliği
ve ittifak sonucu, taraflarca imzalanan sözleşmelerdir. O nedenle, daha sonraki
yıllarda yayınlanan İH belgeleri “sözleşme” olarak nitelenmiştir. İngiltere,
ABD, Fransa gibi, kapitalist gelişimini erken tamamlayan ülkelerde ortaya çıkan
ilk İH belgelerinin ortak özelliği, o ülkenin kendi ürünü olması ve ulusal bir
karakter taşımasıdır. Ancak kısa süre sonra, bir üst kültürü temsil eden İH belgeleri,
diğer ülkelere ulaşmış ve oraları etkileyerek ulusal boyuttan uluslararası
boyuta erişmiştir. Ortaçağ karanlığının yırtıldığı bu döneme, burjuvazinin önünü
aydınlattığı için, “Aydınlanma Çağı” da denilmektedir. En önemli belgeler
Aydınlanma Döneminde ortaya çıkmış ve sistemin ideolojik temeli de bu dönemde
oluşturulmuştur.
Günümüz İH belgeleri ise
daha kolektif ve uluslararası bir
nitelik taşımaktadır. Uluslararası belgeler bütün dünya devletlerince, bölgesel
belgeler bölge devletlerince, çok taraflı sözleşmeler de tarafların tamamına
yakını tarafından imzalanmaktadır. Yani devlete karşı bir sorun olarak
gelişen İH ve İH belgeleri, yine devletler tarafından
hazırlanmakta ve imzalanmaktadır. Bu durum temel ve çözümsüz bir çelişki
oluşturmaktadır. Çünkü, sözleşmeyi
imzalayan taraf devlet, İH’ya uymak yerine,
kendi halkına ve diğer devletlere sözler vermektedir. Ancak, verilen söze
uymamanın, imzalamış olduğu belgenin arkasında durmamanın hiçbir yaptırımı
yoktur. O nedenle, bu tür belgeler, devletler tarafından çok kolay hazırlanmakta
ve imzalanmaktadır. Hazırlık ve imza konusundaki hızlılık ve tutarlılık,
maalesef uyma konusunda sürdürülmemektedir.
İH belgelerinin devletler
tarafından imzalanmış olması, en azından, devletlerin bu belgeleri ve hakları bildiklerini
kanıtlamaktadır. İH belgeleri sayesinde devletler hangi hakları ihlal ettiğini
ya da etmemesi gerektiğini de öğrenmektedir. Tüm bunlara rağmen, kuralların
hayata geçirilmesi yerine sadece propagandasının yapılması, bu konudaki en
yaygın ciddiyetsizliklerden birisidir. Çünkü İH belgelerinin düzenlenmesinin ve
uygulanmasının devletlere bırakılması, kurda kuzu teslimi anlamı taşımaktadır.
Aynı mantıkla, devletler de üstün gördükleri daha güçlü devlete ya da
devletlerarası kuruluşlara havale etmektedir. Devletler bu belgelere, ülke
içinde sınıflar üstü bir görünüm, dışarıda da “uluslarüstü” bir değer
kazandırma çabası içindedirler. Son tahlilde İH sorunu, İH ihlallerinden
birinci derece sorumlu olan emperyalist güçlere emanet edilmektedir.
İH’nın geliştirilmesinden ve
çözümünden asıl sorumlu ve söz sahibi olması gereken güçler emperyalist ülkeler
ve kuruluşlar değil, doğrudan İH ihlallerinin mağduru olan ezilen insanların
oluşturduğu İH kuruluşlarıdır. İH kuruluşlarının kitle tabanını, genel olarak,
o ülkenin devrimci, demokrat, aydın ve sol muhalif insanları ile onların
oluşturduğu örgütler oluşturmaktadır. İH mücadelesi özü gereği demokratik bir
mücadeledir. Genelde demokrasi mücadelesi ile birlikte ve ona bağlı olarak
yürütülmek zorundadır. İH mücadelesine,
demokrasi mücadelesi dışında anlam ve önem yüklemek, hedef ve kafa karışıklıklarına yol açacaktır.
Daha kestirme bir anlatımla, sosyalistlerin böyle bir mücadele içinde yer
alması, İH mücadelesine kesinlikle sosyalist bir nitelik kazandırmayacaktır.
Tekrarda yarar var: İH
mücadelesi genel demokrasi mücadelesinin bir parçasıdır ve bunu yürüten
örgütlere: Demokratik Kitle Örgütleri
(DKÖ) denir. DKÖ’ler, yıllardır sürdürülen demokrasi mücadelesinin birer
ürünüdür. DKÖ’ler bu unvana sahip olmak ve onu yaşatmak için çok büyük bedeller
ödemiş ve ödemeye devam etmektedirler. Bunlar, demokrasi ve İH okullarıdır. O
nedenle, demokratım (devrimci, sosyalist demiyorum!) diyen hiç kimse, yılların
geleneği ve mirası olan DKÖ kavramı yerine, emperyalist menşeli Sivil Toplum Kuruluşları (STK), Sivil İnisiyatif
Kuruluşları, Sivil İtaatsizlik gibi kavramları koyamaz ve buna hakları da
yoktur.
DKÖ’lerin ne olduğu ve
tanımı çok iyi bilinmektedir. Çünkü, DKÖ üyesi olmak için öncelikle demokrat olmak
gerekmektedir. Demokratım diyebilmek için de en azından, anti-emperyalist,
anti-faşist, anti-şovenist, anti-sömürgeci olmak gerekir. DKÖ’ler açısından,
sayılanlara bir de “bağımsızlık” ilkesini eklemek gerekir. Elbette, demokratlar
için bağımsızlık ilkesinin önemsiz olduğunu söyleyemeyiz ancak son zamanlarda
kitle örgütlerinin geldikleri noktada, bu ilke daha bir önem kazandığından vurgulanmasında
büyük fayda vardır. DKÖ’ler, demokratik olmanın yanında bir de tam bağımsız
olmak zorundadırlar. Tam bağımsızlığın ilk basamağı da ekonomik bağımsızlıktır.
Bir DKÖ, demokratik yönünü ekonomik, siyasi ve ideolojik bağımsızlığından,
kitle yönünü de gücünü oluşturan ezilen halk kesiminden alır. Bu bağımsızlık
başta devletlere olmak üzere her türlü sermaye şirketlerine ve vakıflarına
karşı olmak zorundadır. Çünkü DKÖ anlayışı ve geleneği, devletle doğrudan ya da
dolaylı (“STÖ” dahil) hiçbir ekonomik,
siyasi, kültürel ve ideolojik bağı kabul etmez.
Tüm dünyada, ilk İH
kuruluşları, birer DKÖ oldukları için kendilerini, “Non Government
Organisation” (NGO) sözcükleri ile tanımlamışlardır. Gerçek anlamda bağımsız
NGO’ları, Demokratik Kitle Örgütleri adı yerine Sivil Toplum Kuruluşları şeklinde
tercüme etmek o kuruluşların tarihine en
büyük saygısızlık olacaktır. “STÖ” kısaltmasını tırnak içinde belirtiyoruz,
çünkü, bu kuruluşların isim babaları bile sivil olmadığı için, öncelikle
“sivillikleri” tartışmalıdır. Diğer yandan, oluşmasını sağlayan kuruluşlara
başta ekonomik olmak üzere siyasi ve ideolojik olarak da bağımlıdırlar. Hatta
STÖ’lere, resmi ideolojik kuruluşlar demek bile mümkündür. Kısaca, STÖ
anlayışı, DKÖ’lere karşı alternatif olarak örgütlenmiş devlet dernekçiliğidir.
DKÖ ve STÖ, İH
anlayışlarındaki temel bir fark da, duruş ve bakış noktalarıdır. İH olayında,
STÖ’ler sınıflarüstü, DKÖ’ler ise sınıfsal bir bakış açısına sahiptir. Sınıflarüstü,
herkese İH anlayışı bir tür sınıf uzlaşmacılığıdır. Duruş noktası sağda ve
devletin yanındadır. DKÖ’lerin İH anlayışı ise, ezilen insanın yanında olmak
şeklindedir. Ezilenlerin yanında olmak, son zamanlarda yerleştirilmeye
çalışıldığı gibi, onlara sadaka türünde yardımlar şeklinde anlaşılmamalıdır. Bu
türden sadakalar (yardımlar!) bir yandan zenginlerin yardımsever insanlar
olduğunu gösterme amacı taşırken diğer yandan, bu insanların vicdanlarını
rahatlatma aracı olarak kullanılmaktadır. Unutmamak gerekir: “Dilenmeye başlayanlar asla direnemezler.”
Olayımızı İH boyutunda
somutlaştıracak olursak, İH’nın üç unsuru; insan, devlet ve İH kuruluşları idi.
Bu yapı içinde insan ve devlet, karşı karşıya olan iki temel unsurdur. Burada
önemli olan, İH kuruluşlarının duruş noktasıdır. Bu da ancak üç şekilde
olmaktadır; 1) Ezilen insanın yanında, 2) Devletin yanında, 3) Her ikisinin dışında
ve üzerinde, hakem rolünde. Bunlardan birincisi DKÖ, ikincisi devlet
kuruluşları, üçüncüsü de STÖ anlayışı tarafından temsil edilmektedir.
Devletlerin İH konusuna
bakışları, onun demokratik yapısı ile doğrudan ilgilidir. Nispi demokratik kuralların gelişmiş olduğu
kapitalist ülkelerde oluşan meslek kuruluşları, sendikalar, dernekler, vakıflar
sayesinde, İH yaşam bulmakta ve devlet de bunu desteklemektedir. Ancak, geri
kalmış ülkelerde, devletin güvenlikten
sorumlu görevlileri, “kendilerine ayak bağı olduğu” gerekçesi ile
doğrudan İH’larını hedef almakta ve karşı tavrı açıkça sergilemektedir. Geri
kalmış ülkelerde devlet gibi İH’da araç olarak değil amaç olarak görülmektedir.
İH kuruluşlarının açıktan
devletin yanında olması, İH propagandası yönünden olumsuz sonuçlar doğuracağı
için, bu yöntem pek kullanılmamaktadır. Onun yerine, devlet destekli STÖ
anlayışı ile İH konusuna müdahale edilmektedir. Böyle bir yöntemle, İH
hareketleri devlet güdümünde yürütülürken, diğer yandan DKÖ’lerin önleri
kesilmekte ve İH mücadelesinden tasfiye edilmektedir. Sonuçta, İH muhalefeti,
düzen sınırları içine çekilmekte ve gelişecek radikal hareketlerin sistem
içinde eritilmesi amaçlanmakta ve bu konuda başarı da sağlanmaktadır.
“Bir yandan, bağımsız ve hükümet dışı bir görünüşe sahip olmalarına
karşın, faaliyet yürüttükleri ülkenin resmi ideolojisini savunan ve o ülkenin
devlet politikaları doğrultusunda faaliyet yürüten sahte NGO’lar vardır. Bu tip
sahte NGO’lar bölgelerindeki özgürlük mücadelelerini “terör” olarak
değerlendirmekte ve halkların, azınlıkların ve sınıfların hak mücadelesinde
doğrudan bu hak taleplerine karşı devletlerinden yana saflaşmaktadırlar.[14]
STÖ anlayışında olan
uluslararası İH kuruluşları, bir ülkede adının kullanılması ve şubesinin
açılması için, önkoşul olarak sınıf işbirliğini ileri sürmektedir. Şubenin
açılabilmesi için, o ülkedeki her türlü siyasi, dini, etnik kimliğin aynı çatı
altında bir araya getirilmesini zorunlu saymakta ve bu koşul yerine
getirilmediği taktirde, şubenin açılmasına izin vermemekte ve etkinleri
desteklememektedir. İH mağduru ile suçlusunu bir araya getirmek çabası,
taraflar arasındaki çizgiyi ortadan kaldırdığı gibi mücadeleyi tarafların
dışında birine havale sonucunu doğurmaktadır.
DKÖ anlayışındaki İH
mücadelesinin önünde ciddi iki engel vardır: Birincisi ekonomik, ikincisi ise
siyasal ve ideolojiktir. Uluslararası emperyalist kuruluşlar STÖ İH anlayışını,
siyasi, ideolojik ve ekonomik olarak desteklemektedir. Destekler, konjonktüre
uygun olarak örtülü ya da açık olarak yapılmaktadır. En yaygın olanı ise, her ülkede
İH kuruluşları oluşturmak için maddi kaynak sağlamaktır. Diğer bir yöntem ise,
hedef olarak seçilen ülkelerde projeler
hazırlatıp o projeleri finanse etmektir ya da o ülkenin ünlü
“aydınlarına” İH konusunda teorik çalışmalar yaptırmaktır. Son yıllarda yaygın
olan yöntem ise, belirli konularda, uluslararası konferans ve kongreler düzenleyip İH savunucularını oralarda
“eğitmek” ve “misafir” ederek sistemle bütünleştirmektir.
Devletler sayılan destekleri
sağlamak için, doğrudan ortada gözükmek yerine ya uluslararası şirketleri
seçmekte ya da bu konu ile ilgilenen vakıfları aracı olarak kullanmaktadır. Son
zamanlarda ise, İH konusunda dün olduğu
gibi bugünde sicili bozuk birçok uluslararası şirket ve kuruluş, kendini
gizleme gereğini bile duymadan, İH konusunu doğrudan desteklemektedir. STÖ
projesi de aynı merkezden kaynaklanmakta ve yaygınlaştırılmaktadır.
İH’ların asıl kaynağı ise,
devletlerarası kuruluşlardan olan Birleşmiş Milletler ve Avrupa
Parlamentosudur. Anılan kuruluşlar, devletlerarası bir kuruluş gibi görülse de
inisiyatif, güçlü emperyalist
devletlerin elindedir. Bu kurumlarda söz sahibi olan emperyalist devletler, İH
sicilleri en kirli olan devletlerdir. En yaygın İH ihlali olan işkence eğitim
merkezleri, işkence aletleri fuarları hep bu devletlerde açılmaktadır. Aynı
devletler, bir yandan İH ihlali sanığı olurken diğer yandan İH savunucusu
rolünü üstlenmektedir. Böylesine zıt iki rolün nedeni aynı olup, sistemi
korumayı amaçlamaktadır.
“Geçmişte devletlere verilen kalkınma yardımlarının kesilerek bugün
NGO’lara yöneltilmesi, bu örgütlerin mali ve dolaysıyla politik açılardan
yardım verenlere bağımlılaştırılması amacından kaynaklanmaktadır. Diğer yandan,
bizzat yardım verenlerin yeni NGO’lar kurdurarak toplumsal alandaki
hegemonyalarını sağlamaya yöneldikleri görülmektedir. Bu gelişmelerin sonucunda
90’larla birlikte NGO’ların sayısı dünya çapında artmış; devletlerin,
uluslararası kurumların, çok taraflı bankaların ve çokuluslu şirketlerin
NGO’larla ilişkileri yoğunlaşmış; NGO’ların ise etkinlik alanları
genişlemiştir. Günümüzde bu kuruluşlara biçilen rol, toplumsal alana sermayenin
müdahalesinde dolayı sürecinin bir öznesi olmaktan ibarettir.[15]
Böylesine olumsuzluklar içinde,
doğru İH politikaları, taktikleri ve kuruluşları nasıl olmalıdır? İH
konusundaki doğru duruş, doğru çizgiyi gerektirir. Geometrik olduğu kadar
siyasi olarak da doğru çizgi, hedefe
ulaşan en kısa yoldur. Kırık ve eğri çizgiler yolu uzattığı gibi, doğru olarak
hedefi göstermezler. O nedenle İH kuruluşları öncelikle demokratik ve kitlesel
olmak zorundadır. Kitleselleşme kaygısını, devletlerden ya da uluslararası
tekellerden yardım, destek, icazet
kaygısına dönüştüren örgütlerin sonu kitlesizleşmektir. Böyle bir yapılaşma, İH
mağdurlarının yerini İH faillerinin alması sonucunu doğurur ki, tek kutuplu her
hareketin kaçınılmaz sonu, hareketsizliktir yani yok olmaktır.
Yine İH kuruluşları,
ekonomik, siyasi ve ideolojik olarak,
başta devletler olmak üzere, tüm uluslararası tekellerden bağımsız olmak
zorundadır. Bağlı olacağı tek güç, tabanını ve desteğini oluşturan ya da oluşturması gereken, ezilen
halk kitleleri olmalıdır. Bunun dışında kabul edilecek destek ve yardımlar, İH
kuruluşlarını, gerçek sahibi dışındakilere teslim etmektir. İster proje, ister
dayanışma isterse başka bir isim altında olsun, her türlü “yardım”, İH
kuruluşlarını, kendi özgücü dışındaki güçlere bağımlı hale getirecektir ki,
hiçbir gerekçe, böyle bir olumsuzluğu haklı gösteremez.
İH kuruluşları, İH konusuna
yaklaşımında net olmak zorundadır. Başta sınıf uzlaşmacılığı olmak üzere her
türlü sınıflarüstü İH anlayışına karşı sağlam durulmalıdır. Egemen güç, İH’larını sonuna kadar ve sınırsız olarak
kullandığı için, onların İH diye bir sorunları yoktur. Olmayan bu sorunu varmış
gibi göstermek kesinlikle bir hedef yanıltma hareketidir ki, İH savunucuları
böyle bir lükse sahip değildir. İH kuruluşları ve savunucuları, yanında olduğu
İH unsurunu ve kavramını net olarak belirlemek zorundadır. Çünkü, asıl
gereksinmesi olanlara yetişmenin bile olanaksız olduğu günümüz koşullarında,
herkese ulaşma isteği ancak sınırlı olan güçleri hedefi dışında kullanma
sonucunu doğurur. Kimsenin böyle bir israfa hakkı yoktur.
Gönüllü olarak taraf
olmalarına ve konunun önemine rağmen, İH kuruluşları, İH konusundaki
çalışmalarda çok tembel davranmaktadırlar. Konu ile ilgili çalışmalar daha çok,
pratik düzeyde kalmaktadır. Teorik yön ise, ehil olmayan ellere
bırakılmaktadır. Oysa, İH konusunda, İH kuruluş ve savunucularının herkesten
daha fazla söyleyecek sözleri olduğu gibi, bu konuda en fazla hakkı olanlar da
onlardır. O nedenle, teori ve pratik konusundaki tembellik bırakılmalı ve
önemine yakışır çalışmalar yapılmalıdır.
BÖLÜM ÜÇ
İNSAN HAKLARI BELGELERİ
Kavramlar
da canlı varlıklar gibi; doğar, yaşar ve ölürler. İH kavramı, bu üç boyuttan
ikisini yaşamış, üçüncü aşamanın öngünündedir. Kapitalist toplumdan önce var
olmayan İH kavramı, kapitalizmle birlikte son bulacaktır ve yaşı, kapitalizm
ile aynı olacaktır. İH kavramı, kapitalizmle
birlikte doğmuştur, bu dönem içinde yaşamını sürdürmektedir ve yine onunla birlikte
ölecektir.
Kapitalist
alt yapının belirlediği bir ideoloji olarak İH, elbette, feodalizmin bittiği
noktadan bugüne kadar aynı kalmamış, toplumun devindirici gücü olan sınıf mücadelelerine
göre yeni biçimler kazanmış, ama özünü değiştirmemiştir. Kapitalizmin iki temel
gücü olan işçi sınıfı ile burjuvazi arasındaki mücadelenin boyutuna ve
derinliğine göre İH kavramı, farklı biçimler almış ve mücadeleye damgasını
vuran sınıfın gücüne uygun olarak dönemlere ayrılmıştır. En genel ayrım, temel
sınıfların damgasına göre yapılan ayrımdır. Burjuvazinin devrimci olduğu serbest
rekabetçi dönem ve gericileştiği tekelci dönem şeklinde, genel bir ayrım yapılabileceği
gibi, işçi sınıfının geliştiği, iktidara geldiği ve reel sosyalizmin yıkıldığı
dönem olarak ayırmak da olanaklıdır. Dönemlerin çizgileri kesin olmamakla
birlikte, yaygın olarak İH, üç döneme ayrılmaktadır. Bunlar: Birinci aşama,
burjuvazinin köylülük ve yeni gelişmekte olan işçi sınıfı ile ittifak kurduğu,
feodalizmden kapitalizme geçiş ve kapitalizmin serbest (rekabetçi) dönemi;
İkinci aşama, İşçi sınıfının güçlenip iktidara alternatif olduğu, burjuvazinin gericileştiği tekelci (emperyalizm)
dönemi; Üçüncü aşama, reel sosyalizmin yıkıldığı, emperyalizmin adının
globalleşme olarak değiştirildiği dönemdir
Jack
DONNELY tarafından şöyle bir ayrım yapılmaktadır: “Toplumun veya “halk”ın kolektif hakları çok kere hakların “üçüncü
kuşağı” olarak sunulmaktadır (Vasak 1984): Tıpkı (“özgürlük” düşüncesine
dayanan ve devlet ihlallerine karşı kişinin korunmasını sağlayan) “birinci
kuşak” sivil ve siyasal hakların, (“eşitlik”e dayanan temel iktisadi ve sosyal
mal, hizmet ve olanakları pozitif olarak garanti eden) “ikinci kuşak” iktisadi
ve sosyal haklarla tamamlanmış olması gibi; bu düşünceye göre, şimdi de
(“kardeşlik”e dayanan ve yeni uluslararası işbirliği biçimlerini gerektiren)
“üçüncü kuşak” insan hakları ilk iki kuşak hakların gerçekleşmesini –özellikle
Üçüncü Dünyada- engelleyen uluslararası eşitsizliğin ortadan kalkması için
gereklidir. Gelişme veya kalkınma insan hakkı 1986 tarihli BM Genel Kurulu
Bildirisine geçmiştir. Taraflarca en çok sözü edilen diğer üçüncü kuşak haklar
barış, sağlıklı bir çevre, insanlığın ortak mirasından yararlanmaya katılabilme,
iletişim ve insani yardım haklarını içine almaktadır.”[16]
“Özgürlük”
Dönemi Belgeleri
Kapitalizmin
ilk geliştiği ülkelerin başında İngiltere gelir. Feodalizmden kapitalizme geçiş
aşamasında burjuvazinin damgasını taşıyan ve feodal beylerin keyfi vergi
toplamalarına kısıtlamalar getiren ilk yazılı belge, Magna Charta
Libertatum’dur. Bu belgeye göre, vergi
toplama izni meclise verilmiştir (m.12); özgür kişinin yakalanması, zindana
atılması, mal ve mülküne el konulması, sürgüne gönderilmesi, kötü muamele, zor
kullanma, yasal kurallara bağlanmıştır (m.39); Adaletin satılması, meni ve
geciktirilmesi yasaklanmıştır (m.40); tüccarlara ticaret ve seyahat özgürlüğü
tanınmıştır (m.41); yargıçlık, memurluk gibi kamu görevlerine katılmak için
yasaları bilmek ve yasalara uymak şeklinde, bir kural konulmuştur (m.45); 6.m.
ise bunlara uymayanlara karşı, bir çeşit “direnme hakkı” tanımıştır.
Magna
Charta’dan yaklaşık 400 yıl sonra, 1628 yılında Petition of Rights (Haklar
Bildirisi) yayınlanmıştır. Bununla da krala ve onun temsil ettiği devlete bazı
kısıtlamalar getirilmiştir. Magna Charta’da sayılan haklara ek olarak, kimsenin
mülkten yoksun bırakılamayacağı, kişilerin yasal bir mahkemede yargılanmadan
idam edilemeyeceği, kişilerin tutuklanma
nedenin açıklanması gerektiği, kişinin vücut ve yaşam bütünlüğüne
dokunulamayacağı, parlamentonun izni olmadan hiç kimseden ödünç para, bağış,
vergi, armağan alınamayacağı ve bu nedenlerle tutuklanamayacağı, konuları
açıkça “hak ve özgürlük” olarak
nitelenmekte ve kurala bağlanmaktadır.
1679
yılında konulan Hobeas Corpus kuralı ile, tutuklularla ilgili nakil,
tahliye, mahkemeye çıkma gibi hukuki hakların bir kısmı kurala ve yaptırıma
bağlanmıştır.
Fransız
İhtilalinden tam bir asır önce 1689 yılında, İngiltere İnsan Hakları
Bildirisini (Bill of Rights) yayınlamış ve ilk kez İH kavramı
kullanılmıştır. Bu bildiride özet olarak,
din özgürlüğü ve yasalara yapılan saldırılar ve bununla ilgili çözümler
sıralanmıştır. Parlamento ve yasama kurumu ele alınarak yasaların herkesi
bağlaması gerektiği anlatılmıştır. Vergi, ordu, seçim, kürsü dokunulmazlığı
konuları parlamentonun görevi içinde görülmüş ve bu konudaki keyfilikler
ortadan kaldırılmıştır. Ayrıca güvenlik önlemi, tutuklama ve cezaların türleri
sınırlanmıştır. Yargılamanın asli unsuru olarak görülen jüri üyesi seçilebilmek
için: “Kendi adına mülk sahibi olmak” temel koşul olarak sayılmıştır.
İngiltere’den
sonra 1776 yılında Amerika’da Virginia İnsan Hakları Bildirisi yayınlanmıştır.
Haklar bu bildiride daha net ve somut olarak sayılmıştır. Şöyle ki;
1- Tüm insanlar doğuştan eşit derecede
özgür ve bağımsızdırlar. Kişiler bu haklardan yoksun bırakılamaz ve
vazgeçmeleri için zorlanamaz. Yaşam, özgürlük,
mülkiyet, mutluluk ve güvenlik arama hakları, devredilemez haklardır.
2- Tüm güç halkta toplanır ve halktan
gelir, yetkili kişiler halkın vekilleridir.
3- Yönetimin amacı, halkın, ulusun ve
kamuoyunun ortak çıkarını, mutluluğunu ve güvenliğini sağlamaktır. Bu görev
yerine getirilmezse, halk mevcut yönetimi değiştirme hakkına sahiptir.
4- Yargı erki, yasama ve yürütme
erklerinden bağımsız olmalı, yöneticiler seçimle gelmelidir.
5- Kamu yararına aykırı yasalara uymamayı
bir hak olarak tanıyor.
6- Kişiler haklarındaki suçlamaları
bilmek, tanık, delil sunmak, tarafsız ve bağımsız yargı önünde yargılanmak
hakkına sahiptir ve hiç kimse kendi aleyhine delil gösteremez ve yasal olmayan
yollardan kişinin özgürlüğüne dokunulamaz.
7- Kefalet, para ve özgürlük cezaları
olağandışı olmamalıdır.
8- Açık kanıt olmadan yapılacak arama ve
tutuklama keyfi sayılır ve yasaktır.
9- Yargılama genel olarak jüri ile
yapılmalıdır.
10- Basın özgürdür ve asla sınırlandırılamaz.
11- Güvenlik, vatandaşlar arasından seçilen, silahlı milis gücü tarafından
sağlanmalı, barış zamanı sürekli ordu kurulmamalı ve ordu daima sivil gücün
emri altında olmalıdır.
12- Din ve vicdan özgür olmalıdır.
Virginia İnsan Hakları Bildirisin
üzerinden bir ay bile geçmeden, aynı yıl içinde, 04.07.1776 tarihinde Amerikan
bağımsızlık Bildirisi yayınlanmıştır. Bu bildiri de tüm insanların eşit
yaratıldığını ve yaşam, özgürlük ve mutluluğa erişmeyi vazgeçilmez haklar
olarak saymıştır. Bildirin en önemli özelliklerinden birisi de “herhangi bir yönetim biçimi, bu hedeflere
ulaşmada köstekleyici olmaya başladığında, bu yönetimi değiştirmek ya da
düşürmek, yeni bir yönetim kurmak ve bu yeni yönetimin yetkilerini ve dayandığı
temelleri, güvenlik ve mutluluklarını sağlayacağını en çok inandıkları bir
biçimde düzenlemek ve kurmak, halkın hakkıdır;” denildikten sonra devamla “… ancak sürekli aynı amaca yönelik, uzun
bir yolsuzluklar ve zorbalıklar silsilesi, ulusu, mutlak bir despotizme
sürüklemek niyetini açığa vurursa, o zaman böyle bir yönetimi yıkmak ve gelecekteki güvenlikleri için yeni
koruyucular seçmek, o ulusun hakkı ve görevidir.”[17]
Bildirinin bundan
sonraki bölümünde, “direnme hakkı” denilebilecek, yukarıda alıntısı yapılan hak
için gerekçeler sıralanmakta ve sonuçta bağımsızlığını ilan etmektedir.
1789 Fransız İhtilalinden dört yıl
sonra 03.09.1791 tarihinde, Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi yayınlanmıştır. Bildirinin giriş kısmında İH, doğal, devredilmez ve kutsal haklar
olarak sayılmıştır. Devamındaki maddeler ise;
1- İnsanlar hukuk açısından özgür ve
eşit doğarlar ve yaşarlar.
2- Doğal insan hakları, özgürlük, mülkiyet, güvenlik ve baskıya
karşı direnmektir.
3- Egemenliğin kökeni ulustur.
4- Özgürlük, başkalarına zarar vermeyen
her şeyi yapabilmek, olarak tanımlanmaktadır.
5- Yasa, genel irade olarak tanımlanıyor
ve niteliği açıklanıyor.
6- Yasa önünde eşitlik tanımlanıyor.
7- Yasal olmayan itham ve tutuklama
yapılamaz denilerek keyfilik sınırlanıyor.
8- Bir kimse ancak, suçun işlenmesinden
önce kabul ve ilan edilmiş yasalara göre cezalandırılır.
9- Herkes suçluluğu kanıtlanıncaya kadar masumdur.
10- Düşünce açıklamak serbesttir, ancak
kamu düzeni gerekçesi ile sınırlandırılır.
Anılan İH belgeleri öncelikle, İH
tarihi ve evrimi konusunda, kaynaktan bilgi sağlamaktadır. Hepsinin ortak
tarihine baktığımız zaman, takvim anlamında farklılık gösterse de, üretici
güçlerin gelişim ve toplum tipleri açısından aynı döneme, kapitalizmin
başlangıç aşamasına denk düştüğünü görüyoruz. İkinci olarak bu belgeler, burjuvazinin
imzasını taşısa da asıl olarak köylüler ve yeni gelişen işçi sınıfı ile bir
ittifak metni niteliğindedir. Bunun en açık kanıtı, gerek Amerikan Bağımsızlık,
gerekse Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisinde yer alan “direnme hakkıdır”.
Direnme hakkı, burjuvazinin ittifak ettiği sınıflara, kendi yönetim biçiminin
iyi olacağı yönünde vermiş olduğu yazılı bir güvencedir. Burjuvazi güçlendikten
sonra bu sözü genellikle unutmuştur.
Thomas PAİNE 1792 yılında yazdığı İnsan
Hakları kitabında “direnme hakkını” şöyle tanımlıyor: “Egemenlik, bir hak olarak, herhangi bir şahsın değil ulusundur. Ve
ulusun kendine uygun bulmadığı yönetim biçimini devirmeye, kendi çıkarına,
eğilimlerine ve mutluluğuna uyan başka bir yönetim oluşturmaya her zaman hakkı
vardır, bu onun doğasında varolan ve yok
edilemez bir haktır.” [18]
Varlığı reddedilen Bursa Nutkunda
Mustafa Kemal Atatürk, direnme hakkını şöyle ifade ediyor: “Türk genci, inkılapların ve rejimin sahibi
ve bekçisidir. Bunların lüzumuna, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır: Rejimi
ve inkılapları benimsemiştir. Bunları zayıf düşürecek en küçük ya da en büyük
bir kıpırtı ve bir hareket duydu mu; bu memleketin polisi vardır, ordusu vardır
demeyecektir. Hemen müdahale edecek, elle, taşla, topla ve silahla, nesi varsa
onunla kendi eserini koruyacaktır. Polis gelecektir, asıl suçluları bırakıp
suçlu diye onu yakalayacaktır. Yine, “polis henüz inkılap ve Cumhuriyetin polisi
değildir” diye düşünecek, fakat asla yalvarmayacaktır. Mahkeme onu mahkum
edecektir. Yine düşünecek, “Demek adliyeyi de ıslah etmek, rejime göre
düzenlemek lazım” diyecek. Onu hapse atacaklar, kanun yolundan itirazları
yapmakla beraber… Meclise telgraflar yağdırıp haklı ve suçsuz olduğu için
tahliyesine çalışmasını, kayrılmasını istemeyecek… Diyecek ki: “ben iman ve
kanaatimin icabını yaptım, müdahale ve hareketimde haklıyım. Eğer buraya haksız
olarak gelmişsem, bu haksızlığı meydana getiren sebep ve amilleri düzeltmek de
benim vazifemdir.” İşte benim anladığım Türk genci ve Türk gençliği”. (Şubat 1933)
İH kavramı, kapitalizmin doğuş
döneminin ürünü olan ulus kavramı ile de yaşıttır. Devletler genel olarak, ulus
devletler şeklinde örgütlenirken yapısını, kurumlarını ve işleyişini düzenleyen
anayasalarını da oluşturmuştur. Anayasalar, ilk günden itibaren, bir tür İH
belgeleri niteliği de taşımaktadır ve o nedenle İH ile yaşıttırlar.
Yukarıda saydığım, birinci kuşak İH
belgeleri olarak anılan belgelerde dikkati çeken en önemli noktalardan birisi
de mülkiyetin temel insan hakkı olarak sayılmasıdır. Başlığı “insanla”
başlayan haklarda, mülkiyetin, temel
İH’dan sayılması, benim de yaptığım gibi baştan itibaren eleştirilmiş
ama sonuç asla değişmemiş ve bugüne kadar varlığını sürdürmüştür. Kapitalist
özel mülkiyet, insan haklarının olmasa da düzenin en temel unsurudur ve önemine
uygun olarak bu belgelerde yer almaktadır. Ancak işgücünün işçinin mülkiyeti
olarak değerlendirilmesi şeklindeki sakat mantık bile bu yanlışı düzeltmeye
yetmemektedir. Çünkü, mülkiyet, bir insan hakkı değildir ve olamaz. Buna rağmen
mülkiyet insan hakkı olarak sayılırsa, bunun bir tek anlamı olur; mülkiyeti
olmayan bireyin insan hakkı, dolaysıyla kapitalist toplumda mülksüz büyük çoğunluk
için İH yoktur.
Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları
Bildirisinde, doğal, devredilmez, kutsal olarak nitelenen ve birinci kuşak diye
adlandırılan İH’lar şunlardır: Özgürlük, mülkiyet, güvenlik, baskıya karşı
direnmek, yasa önünde eşitlik, düşünce açıklamak, yasal itham ve tutuklama,
suçluluk kanıtlanıncaya kadar kişinin masum
sayılması, cezaların insani olmasıdır. Birinci kuşak olarak tanımlanan
bu haklar, ileride, Sivil (medeni) ve Siyasal Haklar olarak tanımlanacaktır. Bu
dönemin temel sloganı; “özgürlük”tür.
“Eşitlik”
Dönemi Belgeleri
Devrim dönemlerinde burjuvazinin
müttefiki olan köylülük, burjuva düzenin kurulmasından sonra siyasi gücünü ve
statüsünü yitirmiş, ekonomik olarak da müttefikinin yanında işçi olarak
çalışmaya başlamıştır. Kapitalizmin üretici gücü olan işçi, kısa sürede
burjuvaziye karşı, sınıf kimliğini kazanmıştır.
Gerek kazanılan kimlik gerekse
çalışma koşulları, köylülerden farklı olarak işçi sınıfının kısa sürede
örgütlü bir yapıya kavuşmasını sağlamıştır. Artık o gerek işinde gerekse sosyal
yaşamında yalnız değildir! Başta çalışma
koşullarının düzeltilmesi, ücretlerin artırılması gibi ekonomik ve sosyal
koşulların değiştirilmesi için oluşturulan sendikal örgütler, geleceğin siyasi
örgütlenmesinin de kaynağı olacaktır. 1700’lerde, sistemini sağlamlaştıran
burjuvazinin işçi sınıfı ile yolları ayrıldı. 1800’lü yıllarda, işçi sınıfı
kendi örgütünü yarattı ve 1830, 1848’de
siyasi ağırlığı açıkça görülmeye başlandı.
Fransız İhtilalinden yaklaşık bir asır
sonra, işçi sınıfı, bu kez iktidar için savaşa başladı ve 1871’de Paris Komününü
kurdu. İşçi sınıfı, ekonomik, felsefi,
siyasi savaşım alanlarında kendi ideolojisini ve bu temel üzerinde kendi sınıf
örgütünü yaratmıştır. Sistemini kurduktan sonra, statükoyu koruma mücadelesine
başlayan ve ittifaklarını yok sayan burjuvazi, devrimci barutunu tüketmiş ve
elindeki devrimci bayrağı, aynı kapitalist sistemin ürünü olan işçi sınıfına kaptırmıştır.
Burjuvazinin devrimciliği en fazla
ulusal sınırlara kadar uzanmışken işçi sınıfı, sınırların ötesine geçmiş ve
diğer ülkelerin işçi sınıfları ile buluşmuştur. Burjuvazi tarafından çizilen
sınırlar yıkılmış ve mücadele bayrağı enternasyonele dikilmiştir.
19. yüzyıl sonlarında, işçi sınıfı
mücadelesi ve örgütlenmesi enternasyonal bir kimlik kazanırken kapitalist sistem
de ulusal sınırları aşıp tekelci bir nitelik kazanmıştır: Adı da
emperyalizmdir. Burjuvazi sermayesi ile sınırları aşarken işçi sınıfı da
ideolojisi, örgütlenmesi ve sınıf dayanışması ile onun önüne geçmiştir.
Asıl olarak 1871 Paris Komünü ile
başlayan işçi sınıfının iktidar hedefi, 20. yüzyılın başında, 1917’de Sovyetlerde
gerçekleşmiştir. Peşi sıra Almanya ve Macaristan’da işçi iktidarları
kurulmuştur. Her ülkede komünist partiler ve işçi partileri örgütlenmiş ve
ciddi birer iktidar seçeneği olduklarını göstermişlerdir.
İktidar telaşına düşen burjuvazi,
gelişen işçi sınıfı hareketlerini ve toplumsal muhalefeti bastırmak için, egemen
olduğu devletin biçimini değiştirmiştir. Yeni devlet elindeki şiddet araçları
ile, gelişen bu hareketlere en vahşi şekilde saldırmıştır. Sosyalist devrimler
çağında ortaya çıkan, “tekelci burjuvazinin en emperyalist, en gerici, en şoven
unsurlarının bu devlet biçimine faşizm denir”. Faşizm, kendi koyduğu kurallar
dahil, burjuvazinin yüzlerce yılda yarattığı hiçbir insani değeri tanımaz; en
insani talepleri kanla, şiddetle, terörle yok etmeye çalışır.
Faşizmin kirli ve iğrenç yüzü kısa
zamanda ortaya çıktı ve alternatif iktidar arayışları kapitalizm karşıtı siyasetlerin
güçlenmesine yol açtı. Faşizme karşı mücadele, kapitalizmin sonunu hazırlamaya
başladı ve sosyalizm yolunu açtı.
Çok yerine az vermeyi yeğleyen
burjuvazi, sosyalizme gidişin önünü kesmek, kitlelerin faşizme yönelen
tepkilerini ve kapitalizme olan karşıtlığını kontrol altına almak için sistemli
bir çözüme gereksinme duymuştur. Bu güçlü silah, kapitalizmin serbest rekabetçi
aşamasında, burjuvazinin devrimci olduğu dönemlerde geliştirilen ve işi bitince
yeniden kullanılmak üzere raflara kaldırılan İH kavramıdır.
Burjuvazi bir yandan, kapitalizmi aklayıp,
sisteme dokunmayacak şekilde faşizmi
“yargılarken” diğer yandan gelişen toplumsal muhalefeti ve sosyalist
hareketleri sistemin potasında eritmek istiyor. O dönemde, sosyalizmin prestiji
en yüksek noktasındadır. İşçi sınıfı, iktidar alternatifi olmanın ötesinde,
artık iktidarda ve bir çok ülkede iktidar adayıdır. İşçi sınıfı hareketlerini
kontrol etmenin en iyi yollarından birinin, onun dili ile konuşmak olduğunu
bilen burjuvazi, İH kavramı içine, sosyalist kavram ve talepleri sokmaya
başlıyor. Faşizm ile sosyalizm aynı anda hedef olarak seçiliyor, ikisine
birlikte vurulması gerektiğinin propagandası yapılıyor ve bunda da başarılı
olunuyor. Yaratılan baltanın keskin ağzı ile sosyalizme vurulurken kör tarafı
ile faşizme dokunduruluyor. Burjuvazi, sosyalist devlet biçimi olan proletarya
diktatörlüğünün, diktatörlük olduğunu ilan ederken, faşist diktatörlüklere
“parlamenter demokrasi” diyerek faşizmi yedeğine alıyor.
Burjuvazinin damgasını taşıyan ve
birinci kuşak haklar denilen Sivil ve Siyasal Hakları (SSH), işçi sınıfının
mücadelesi sonucu, ikinci kuşak haklar diye nitelenen Ekonomik, Sosyal ve
Kültürel Haklar (ESKH) takip ediyor. İki
kuşak hak arasındaki en önemli farklardan ilki; birinci kuşak hakların egemen
sınıfa hiçbir maddi külfeti olmazken ikinci kuşak hakların ciddi bir bedelinin
olmasıdır. İkincisi, birinci kuşak hakların temel sloganı burjuvazinin
damgasını taşıyan “özgürlük” iken, ikinci kuşak hakların temel sloganı işçi
sınıfının damgasını taşıyan ve sosyalizmin temelini oluşturan “eşitliktir”.
Birinci kuşak haklarda hiçbir bedel
ödemeyen burjuvazi, ikinci kuşak haklar ile birlikte, sömürdüklerinin küçük bir
kısmını, gelişecek muhalefeti önlemek için kullanmaya başlamıştır. Burjuvazinin
kısmi bedel ödemeye başladığı bu devlet biçimine, sosyalist devlete karşılık
olmak üzere, “sosyal devlet” denmeye başlanmış ve bunun teorileri yapılmıştır.
Sonuçta, kapitalist “sosyal devlet”, “sosyalist devlete” tercih edilmiştir.
Gelişmiş kapitalist ülkelerin egemen
sınıfı, tekelci burjuvazi, kendi halkının
yanı sıra diğer ülke haklarını da sömürmektedir. Bu ikili sömürüden elde edilen
artı değerin bir kısmını kendi halkına aktarıp, onlar üzerindeki sömürüyü
hafifleterek, yaşam düzeylerini bir parça yükseltmektedir. Yaşam düzeyleri
göreceli olarak yüksek olması sağlanan emperyalist ülkelerde, “sosyal devlet”
bir parça yaşam bulurken yarı sömürge ülkelerin (geri kalmış, geri
bıraktırılmış), burjuvazisi cılız olduğu ve karının büyük bir kısmını bağlı
olduğu uluslararası tekellere aktardığı için böyle bir şansları yoktur. Yarı
sömürge burjuvazisi, sadece kendi halkını sömürmekte ve onun da bir kısmını yukarıdakilerle
paylaşmaktadır. Sürekli alma üzerine kurulu bir sistemin “sosyal devlet” olarak
adlandırılması olanaksız olduğu gibi yarı sömürge ülkelerin böyle bir ekonomik
gücü de yoktur. Böyle bir yalanı gerçekleştirmenin maddi koşulları olmadığı için bu söylem
diğerleri gibi bir kandırmaca ve oyalamadır.
Sivil ve Siyasal Haklardan (SSH) farklı
olarak Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Hakların (ESKH) bir bedeli vardır. Bu
bedeli ödeme şekli, burjuvazinin halklardan sömürdüğünün bir kısmını geriye,
halka vermesi şeklindedir. Böyle bir işleyiş ise kapitalizmin doğasına
aykırıdır. O nedenle uluslararası sözleşmelerde, genellikle, SSH, yaptırımlara
bağlanırken ESKH daha çok “dilek ve temenni” düzeyinde kalmaktadır.
Diğer yandan SSH ulusal nitelik
taşırken bunlara ESKH eklenmesi ile, İH
uluslararası bir nitelik kazanmıştır. Birinci ve ikinci kuşak haklar olarak
anılan SSH ve ESKH birlikte, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Evrensel Bildirisinde
(BM-İHEB) yer almıştır. İHEB’de nelerin hak olarak yer aldığına geçmeden önce,
kısaca, Birleşmiş Milletler Cemiyetini (BM) tanıyalım.
Birleşmiş Milletler
(BM)
Birleşmiş Milletler, İH’nın temel
unsurlarından olan, devletlerin/hükümetlerin oluşturduğu bir kuruluştur. Merkezi
Amerika’dadır. Dünyadaki devletlerin tamamı BM üyesi olup, siyasi devlet olarak
tanınmak için de BM’nin onayı gerekli görülmektedir. Dünya devletlerinden
53’nün nüfusu 500.000 çok altında olup, bunlardan ikisinin (Naulu ve Tuvalu)
nüfusu 10.000 civarındadır. Büyük
bölümünün nüfusu da 100.000 nin altındadır. Her devlet, nüfusuna bakılmaksızın,
BM Genel Kurulunda bir oya sahiptir. O nedenle, BM’nin asıl organı Genel Kurul değil, 15 üyeden
oluşan Güvenlik Konseyidir. 15 üyeden (5) beşi (ABD, İngiltere, Fransa, Çin,
Rusya) daimi üyedir ve adından da anlaşılacağı gibi, diğer 10 üye devlet
değişirken bu beş “daimi üye” hiç değişmez. En önemlisi de bu daimi üyelerden
birisi, alınacak karara olumsuz oy verirse (veto ederse), Güvenlik Konseyinden,
dolayısı ile BM’den hiçbir karar çıkmaz. Diğer 10 üye devlet, coğrafi yapıya
uygun olarak BM Genel Kurulu tarafından 2 yıllık süre için seçilirler. Kararlar ise, 5 daimi üye oyuna, 4 üye oyu
eklenerek toplam 9 oy ile alınır. BM
Antlaşmasının 24/1 maddesinde, Güvenlik Konseyinin görevi: “BM’nin ivedi ve etkin eylemlerde bulunmasını
sağlamak üzere örgüt üyeleri uluslararası barış
ve güvenliğin korunması için birincil
sorumluluğu konseye tanır.” 25
madde ise: “BM üyeleri bu Antlaşma
uyarınca Güvenlik Konseyinin kararlarını kabul ederek yerine getirmeyi üstlenir.”
Maddelerden açıkça anlaşılacağı üzere;
dünya barışı, dünya silah yapımı ve ticaretini elinde bulunduran beş ülkenin de
içinde yer aldığı, Güvenlik Konseyine teslim edilmiştir. Ayrıca İH’ları
katleden tüm darbelerin arkasında mutlaka, bu beş ülkeden birisi bulunmaktadır.
25. maddeye göre, bu beş devlet dışındaki üye devletler, Konseyin kararlarına
uymak zorundadır. Asıl görev ve yetki Güvenlik Konseyinde olduğuna göre, BM’nin
diğer organları; Genel Kurul, Ekonomik ve Toplumsal Konsey, Vesayet Konseyi,
Uluslararası Adalet Divanı ve Sekreterlik, biçimsel bir nitelik taşımaktadır.
Sözleşmede, kurumların yanı sıra, Bölüm
XI “Kendini Yönetemeyen Ülkeler”,
Bölüm XII “Uluslararası Vesayet Rejimi “
başlıklarını taşımaktadır. Bu iki başlık bile, BM Örgütünün, eşitliği temel
almadığını ve amacının mevcut statükoyu korumak olduğunu ya da en azından
işlevlerinden birisinin bu olduğunu göstermektedir.
İH sözleşmelerini üreten BM, bu yapıda
bir kurum olup 26 Haziran 1945 tarihinde kurulmuştur. Bu tarih, İH’nın
uluslararası nitelik kazanma tarihi olduğu kadar, aynı zamanda “soğuk savaşın”
başlangıç tarihidir. BM, soğuk savaştaki
savaş alanlarından birisidir. Soğuk savaş ise, kapitalizmle sosyalizm arasında
sürdürülen ideolojik savaşın, o dönemlerdeki adıdır.
İH kaynaklarını değişik şekillerde
sınıflandırmak olanaklıdır; kaynakların
bağlayıcılığı ve taraflarına göre: Antlaşma, sözleşme, statü, bildirge,
ilke, protokol şeklinde olanı, en yaygın ayrımdır. Katılan devletlerin coğrafi
konumuna göre İH kaynakları; uluslararası, kıtasal, bölgesel ve ulusal
kaynaklar olarak ayrılabilir. Kronolojik bir ayrım yanında doğrudan İH
kaynakları ve dolaylı İH kaynakları şeklinde bir ayrım da yapılabilir. Ayrıca
konularına göre ve değişik amaçlı başka ayrımlar da yapılabilir. Çünkü, Prof. Dr. Anıl ÇEÇEN’in
derlediği “İnsan Haklarının Kaynakları” kitabında 8 tarihsel, 50 uluslararası,
17 Avrupa ve 20 de ulusal kaynak adı sayılmıştır.
Tüm İH kaynaklarının ortak özelliği, bu
kaynakların yaratıcılarının ya da imzacılarının, İH ihlallerinin tarafı olan,
devletler olmasıdır ve devletlerin sınıfsal özelliği doğrudan bu kaynaklara yansımaktadır.
Yukarıda sayılan birinci kuşak İH’lara
damgasını vuran tarihi İH kaynaklarından
sonra, uzun bir süre yeni İH kaynaklarının üretilmediğini görüyoruz. 20.
yüzyılın başında, Avrupa merkezli emperyalistler arası bir savaş çıkıyor ve bu
savaş bölgesel bir nitelik taşımasına rağmen, “Birinci Dünya Savaşı” olarak
adlandırılıyor. Oysa bu savaşın tek dünyasal olan karekteri, dünyanın
emperyalist güçlerce, toprak ve pazar olarak paylaşılmış olmasıdır. Onun
dışında bu savaş, (kıtasal bile değil) bölgesel bir savaştır. O nedenle bu
savaşın doğru adı: Dünya Savaşı değil; paylaşım savaşıdır. Aynı bölgede çıkan
2. Dünya Savaşı olarak anılan savaşın
adlandırması da, 2. Paylaşım Savaşıdır.
BM
İnsan Hakları Evrensel Bildirisi (İHEB)
Pazarlama tekniğinin en etkin yöntemi
olan reklam, gizli ya da açık bir yanıltma özelliğine sahiptir. Aynı yanıltma
çabalarının, siyasi, toplumsal, kültürel ve kavramlar konusunda da yapıldığını
gözlemek mümkündür. Bu çalışmaların asıl amacı: Üretilen siyasetin,
ideolojinin, kültürün ve kavramların kabul ettirilmesi, dahası içselleştirilmesidir.
İH konusu da anılan genel
değerlendirmeden payını fazlası ile almıştır. Bilindiği gibi, enternasyonalizm
sosyalizmin en temel ilkelerinden birisidir. Sosyalizmi kendisi için birincil
tehlike gören burjuvazi, sosyalist kavramlardan ve hedeflerden daha büyük anlam
içeren soyut kavram ve hedefler üretmeye çalışmıştır. BM İnsan Hakları Evrensel
Bildirisindeki “evrensel” sözcüğü, bunlardan birisi olup enternasyonal
sözcüğüne rakip ve onu aşmayı amaçlayan bir çabanın ürünüdür. Burjuvazinin
elinde, Avrupa’daki bir savaş nasıl Dünya Savaşı oldu ise, dünyasal olan İH kavramı da “evrensel” olmuştur. Zaten İHEB
incelendiğinde hiç de evrensel bir İH açılımının olmadığı görülecektir. 10
Aralık 1948 tarihinde yayınlanan ve 30 maddeden oluşan İHEB’de, sadece bazı
Kişisel ve Siyasal Haklar ile Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Hakların alt alta
sıralandığını görüyoruz. Birinci kuşak İH’daki “özgürlük” sözcüğünün yanına,
sosyalizmin etkisi ve zorlaması ile
ikinci kuşak İH’yı belirleyen “eşitlik” sözcüğü ekleniyor ve kapitalist
toplumun kuruluş sloganlarından olan “özgürlük, eşitlik, kardeşlik”, yüzlerce
yıl gerçekleşmediği halde yine de aynı toplum tarafından yeniden kullanılıyor.
Bildirge, daha sonra öncülük yapacağı
diğer İH kaynakları gibi esas olarak: Özgürlükler,
haklar ve yasaklardan oluşuyor.
Feodalizmden kapitalizme geçiş aşamasında burjuvazinin, özgürlük, eşitlik,
kardeşlik üçlüsünden oluşan sloganı İHEB’nin 1. maddesinde şöyle formüle
ediliyor: “Her insan ÖZGÜR; onur ve
haklar bakımından EŞİT doğar. Akıl ve vicdanla donatılmış olup birbirlerine
KARDEŞLİK anlayışıyla davranır.” Görüldüğü gibi birinci maddede insan,
“özgürlük, onur, akıl, vicdan” gibi soyut
kavramlarla tanımlanmaya çalışılmaktadır. Oysa insan, soyut değil somut
bir varlıktır!
2. maddede, bu soyut insanın, "ırk, renk, cinsiyet, dil, din, siyasal veya
başka bir görüş, ulusal ya da toplumsal köken, mülkiyet ve doğuş” gibi
ayrımlara tabi tutulması yasaklanırken;
4. m.de “kölelik, kulluk ve köle
ticareti”, 5. m.de “işkence, insanlık
dışı ceza ve davranış”, 9.m.de “keyfi
yakalama, tutuklama ve sürgün” yasaklanıyor.
3.m: Yaşama, kişi özgürlüğü ve
güvenlik; 6.m: Yasa önünde tanınma; 7.m: Yasa önünde eşitlik ve eşit korunma;
8.m: Yargı yoluna başvurma; 10.m: Bağımsız mahkeme önünde adil ve açık
yargılanma; 11.m: Kanıtlanıncaya kadar suçsuz sayılma, yasasız suç ve ceza
olmaz; 12.m: Özel yaşam, aile, konut ve haberleşme gizliliği; 13.m: Yer
değiştirme ve oturma özgürlüğü; Ülkeden ayrılma ve geri dönme hakkı; 14.m:
Sığınma; 15.m: Uyrukluk; 16.m: Evlenme ve aile kurma; 17.m: Mülkiyet; 18.m:
Düşünce, din, vicdan, özgürlüğü; 19.m: Görüş edinme ve anlatım özgürlüğü; 20.m:
Barışçı toplanma ve dernek kurma; 21.m:
Ülke yönetimine katılma ve kamu hizmetlerine girme; 22.m: Toplumsal güvenlik,
ekonomik, sosyal ve kültürel hakların gerçekleşmesi; 23.m: Çalışma, eşit işe
eşit ücret, asgari ücret, sendika kurma ve üye olma; 24.m: Dinlenme ve boş
zaman; 25.m: Sağlık için beslenme, giyim, konut, tıbbi bakım, güvenlik, ana ve
çocuklar için özel bakım; 26.m: Eğitim; kültürel, sanatsal ve bilimsel yaşama
katılma; haklarını düzenliyor.
Özgürlükler, haklar ve yasaklar,
İHEB’de sıralanıyor ancak bunların tanımı pek yapılmıyor. Sadece 2.m.de nelerin
ayrım konusu yapılamayacağı; 11.m.de ceza, suç ve masumluk kavramları, 13.m.de
seyahat hakkı, 14.m.de sığınma, 16.m.de evlenme, 18.m.de düşünce, vicdan ve din
özgürlüğü, 23.m.de çalışma hakkı, 25.m.de güvenlik hakkı, 26.m.de eğitim,
29.m.de özgürlük kavramları kısa ve hazırlayanların amacına uygun olarak
tanımlanıyor. Yapılan tanımlar eksik ve
yetersiz olmasına rağmen, açıklaması yapılmayan diğer kavramlara göre bir parça
daha anlaşılır durumdadır. Sözleşmenin omurgasını oluşturan özgürlük, mülkiyet,
kardeşlik, eşitlik, hak gibi kavramlara ise hiç dokunulmuyor ve sadece tanımsız
sözcükler olarak kullanılıyor. Daha sonra hazırlanan sözleşmelerde yapılan tanımlarda da somut bir içerik bulmak oldukça
zordur. Sayılan hakların, özgürlüklerin ve yasakların, pratik olarak
yaşanabilmesi için, hiçbir güvence ve yaptırım da yoktur. Yaptırıma bağlanmayan
tüm düzenlemelerde olduğu gibi, bu kurallar da kural olmaktan çok “temenni”
niteliğinde, iyiniyet belgeleridir. İyiniyetle hazırlanan bu tür belgelerin
ahlak kuralı sayılması da olanaksızdır, çünkü bunun için oldukça uzun bir zaman
gerekmektedir. Hele bunların, tüm topluma mal olacak kadar derinleştirilip yaygınlaştırılması
ise oldukça zordur. O nedenle, bu kuralların sahiplenilmesi ve savunulması,
ancak aydın ve duyarlı insanlarla sınırlı kalıyor.
İH lehine olan çoğu şey unutulurken
30.m, yukarıda soyut olarak sayılan hak ve özgürlüklerin yok edilmesini
engellemek için, eylem ve etkinliklere sınır getirmeyi unutmuyor. Başlangıç
kısmında belirtilen “insanın zorbalık ve
baskıya karşı son bir yol olarak ayaklanmaya başvurmak zorunda bırakılmaması
için” önceki İH belgelerindeki “direnme hakkının” sınırı “hukuk” olarak
çiziliyor.
BM Kişisel
(Sivil) ve Siyasal Haklar Sözleşmesi (KSH)
Birinci kuşak KSH ile ikinci kuşak
ESKH, birlikte, ilk kez İHEB’de yer
alıyor. Daha sonra yapılan iki sözleşme ile, bu iki kuşak hak birbirinden
ayrılıyorlar. Ayrımlar, topluma olan maliyetine ve yaptırım içerip içermemesine
göre yapılıyor. Topluma fazla maddi külfet getirmeyen, daha çok insanın
doğasından kaynaklanan ve sistemi meşrulaştırmayı amaçlayan haklar, BM Kişisel
ve Siyasal Haklar Sözleşmesinde (BM KSH) düzenleniyor. Bazı çevirilerde,
“kişisel” sözcüğünün “medeni” sözcüğü şeklinde
çevrildiğini görüyoruz. Bu bir çevri hatasından çok, bireyi (kişiyi)
yücelten bir sistemin, “medeni” sayılacağı siyasal anlayışından kaynaklanıyor.
Kişi (şahıs), aile, miras, mülkiyet konularını düzenleyen ve Latince “civil
code” olarak adlandırılan yasanın,
Türkçe’ye “Medeni Kanun” olarak çevrilmesi de bir rastlantı ya da yanılgı
değil, siyasi bir tercihin sonucudur. Kapitalist ilişkileri düzenleyen ve somutlaştıran
bu yasanın adının vermek istediği asıl mesaj: Medeniyettir! Özetleyerek okursak
medeniyet, kapitalizm demektir(!)
BM KSH sözleşmesini incelediğimizde,
İHEB’de sayılan kişisel ve siyasal hakların yeniden sayıldığını ve
düzenlendiğini görürüz. Aynı şekilde, BM KSH Sözleşmesindeki bazı hakların da
tekil olarak, bir alt hak birimi şeklinde, yeniden başka sözleşmelerde
düzenlendiğini görürüz. Genelden özele doğru olan bu gidiş, bir yandan İH
kavramlarına tanımlar getirirken diğer yandan yeni alt İH kavramlarının
üretilmesine ve enflasyonuna yol açmaktadır. Böylesine gereksiz bir kavram
üretimi, işi karmaşıklaştırarak yeni tartışmalara da yol açmaktadır. İH’nın pratikte
yaşanması, yerini karmaşık teorik tartışmalara bırakmaktadır. Bu durum kavram
kargaşasının yanında asıl hedeften uzaklaşmaya neden olmaktadır.
Yapılan açıklamalar ışığında BM Kişi ve
Sivil Haklar Sözleşmesine kısaca bakacak olursak; İHEB’de genel olarak sayılan
her hak, daha sonra hazırlanan sözleşmelerde
tanımı yapılarak yeniden sayılmaktadır.
Her tanım, eksikliği tamamlamak yerine yeni kavramların doğmasına neden
olmaktadır. Eski kavramlar tam olarak tanımlanmadan ve daha yerine oturmadan
yenilerinin üretilmesi, işin pratik boyutunu geri plana itmektedir. Ayrıca,
İH’nın, sadece sözleşmelerde sayılanlarla sınırlı tutulması da ayrı bir
kısırlaşmaya yol açmaktadır.
Bütün BM ve İH sözleşmelerinin
başlangıç kısımları içerik olarak aynı olup “insanın niteliğinden gelen onurunu, eşit ve ayrılmaz haklarını
tanımanın dünyada özgürlük, adalet ve barışın temeli” cümlesi ile
başlamaktadır. Ayrıca, “korkudan, yoksulluktan arınmış özgür insan
ülküsüne ancak kişisel ve siyasal hakların yanı sıra, herkesin ekonomik,
toplumsal ve kültürel haklardan yararlanabileceği koşullar yaratıldığında
ulaşılabileceği” doğru tespiti yapılmaktadır. Diğer bölümlerde ise, İHEB’de
olduğu gibi, haklar, özgürlükler ve yasaklar şeklinde genel bir sıralama yapılmaktadır.
1.m. insan yerine “Tüm halkların kendi yazgılarını belirleme hakkı” ile başlamakta ve bunu siyasi statülerini
özgürce saptayarak ekonomik, toplumsal ve kültürel gelişmelerini özgürce
gözetebilirler, şeklinde formüle etmektedir. Ek olarak halklara “karşılıklı
yarar ilkesine” dayalı olarak ekonomik özgürlük tanınmaktadır. Böyle bir
girişin bu sözleşmede neden yer aldığı ise anlaşılmamaktadır. Ancak ulusların
kendi kaderini tanıma hakkı gibi, siyasi ve yaşam bulmuş bir ilkenin, “ulus”
sözcüğü “halk” sözcüğü ile değiştirilerek, olayın anlamsızlaştırılması
hedeflenmiş olabilir. Çünkü bu maddenin, gerek bu, gerekse daha sonra
hazırlanan hiçbir sözleşmede, tanımı ve açıklaması yapılmıyor.
2.m. İH konusunda insanların
(bireylerin), ırk, renk, cinsiyet, din, siyasal görüş, ulusal, toplumsal köken
gibi herhangi bir ayrımı yasaklıyor ve hakların korunmasını yargısal güvencelere
bağlamaya çalışıyor. Ancak yargısal güvencenin yetersizliğinin ya da
kullanılmamasının hiçbir güvencesi bulunmamaktadır. Oysa İH sorunu tam da bu
noktada yani devletin hak ihlali noktasında başlamaktadır. Çözümün, İH’nın
taraflarından birisine, devlete bırakılması aynı zamanda olayın çözümsüzlüğüdür.
3.m. kadın erkek eşitliğini düzenliyor.
4.m. ilk maddelerde yasaklanan ayrımcılığı, sistemin güvenliği gerekçesi ile
rafa kaldırılma olanağı sağlarken “olağanüstü durum” başlığı ile de
meşrulaştırıyor. “Efendilere” haber vermek koşulu ile sözleşmenin ihlal
edilmesi hak ihlali sayılmıyor. Yani, insan haklarından ve insandan önce, yine
sistem diyen ve insanı sistemin ve mülkiyetin sonuna koyan bu sözleşmeye İH
sözleşmesi deniyor. 5.m. 4.m.deki açık hükme rağmen, bu sözleşmede tanınan “hak ve özgürlüklerden birisini kaldırma ya
da sınırlama sonucu çıkarır şekilde yorumu” yasaklıyor.
Sayılan genel giriş maddelerinden sonra
6.m ile başlayıp 27.m ile sona eren 3. Bölümde haklar, özgürlükler ve yasaklar
düzenleniyor.
Kendisi de 6 bentten oluşan 6.maddenin
1.bendi “yaşam hakkı vardır” cümlesi ile başladıktan sonra “bu hak, yasayla korunur. Kimse keyfi olarak
yaşamından yoksun bırakılamaz” diye bitmektedir. Bundan sonraki 5 bentte
ise ölüm cezası düzenlenmektedir. Yaşama hakkına bir bent ayrılırken ölüm
cezasına tam 5 bent ayrılmaktadır. Ölüm cezasını açıklamak için epey çaba harcayan sözleşme yapımcıları, aynı titiz
çalışmayı yaşam hakkının tanımı için
harcama gereği duymamışlardır. Oysa adı İH ile başlayan ve insanı temel
alan bir sözleşmenin önceliği ölüm cezası yerine yaşama hakkına vermesi ve
bunun tanımını yapması gerekirdi. Ancak
bu sözleşmede, gerçek, yaşayan, toplumsal bir varlık yerine soyut, tekil, yalıtılmış
insan modeli ele alındığı için, insana özgü tanımların yapılması da
olanaksızlaşmaktadır. Çünkü böyle bir tanım yapıldığı zaman, sorumlulara görev
yükleyen yeni, yaşanabilir ve bedeli olan hakların tanınması kaçınılmazdır.
Bedelden kurtulmanın kolay ve ucuz yolu ise, hakkı tanımamak ya da tanımsız
bırakmaktan geçmektedir. Sözleşmenin bu yöntemi izlediğini görüyoruz. İnsanları
doğrudan ilgilendiren yaşama hakkı için bir cümle, ikinci derecede önemli olan
ölüm cezası için 5 paragraf ayrılmasının başka bir açıklaması olanaksızdır.
O zaman yaşama hakkı ne
demektir ve ne olabilir? Aslında, “yaşama hakkı” pek karmaşık bir konu
değildir, ya da en azından, insanların ezici çoğunluğunun yaşamı karmaşık
değildir. İnsanların “yaşamak” diye tanımladığı şey, oldukça yalın ve basittir.
Çünkü yaşamın kendisi doğal bir şeydir. Biyolojik anlamda, iki sevginin ürünü
olan ya da olması gereken ve yaşayanın iradesi dışında gerçekleşen bir olaydır.
Doğan kişinin annesini babasını seçme şansı olmadığı gibi, yaşayacağı konutu,
bölgeyi, ülkeyi de seçme şansı yoktur. Hatta
diğer canlılardan farklı olarak, yeni doğan bir yavrunun yaşamı seçmesi
kendi elinde değildir. Yaşama hakkı, insanın ana karnına düştüğü ilk günden
itibaren bir başkasının elindedir. İnsan, doğası gereği, annesine, babasına ve
topluma bağımlı doğan tek canlı türüdür. İnsanlaşmanın bir boyutu da
özgürleşmek ise, çocuğun insanlaşması bu bağın en aza indirilmesi ve topluma
yönelmesi ile mümkün olacaktır. Süreci izlersek, yaşama hakkı doğum ile başlar.
Doğumdan sonra, beslenecek gıdaya, barınacak konuta, hastalandığında gideceği sağlık kuruluşuna,
gereksinmesi vardır. Bunlardan biri olmazsa daha ilk anda yaşama şansı büyük
oranda yitirilmiş demektir. Büyüdüğünde gerekli eğitimi alıp çalışma olanağı
yoksa, yine yaşama hakkı yok demektir. Devamla, yaşlılık sosyal güvence ile
desteklenmezse, yaşama hakkı yine eksik kalacaktır. Özetle yaşama hakkı bir
bakıma, beslenme, barınma, sağlık, eğitim, iş ve sosyal güvenlik demektir.
Elbette bu maddi gereksinmelere, insan yaşamına dokunmama, sağlıklı bir çevre
ve sistem gibi toplumsal koşulları da eklemek olanaklı ve hatta gereklidir.
J. GALTUNG’un çok yerinde
olarak belirttiği gibi, “ihtiyaçlar ile
haklar arasında çok sıkı bir bağ vardır ve son tahlilde bu haklar, insan
ihtiyaçları tarafından belirlenir”.[19] Sonuçta,
ihtiyaçsız bir insan ve insansız bir İH düşünmek olanaksızdır. Bunlar yok
sayılarak hazırlanan bir sözleşme, biçimsel hukuk açısından sözleşme
sayılabilir ama kesinlikle İH sözleşmesi sayılamaz ve sayılmaması da gerekir.
Belki bunların sözleşmelerde yazılmasına gerek yok şeklinde bir sav da ileri
sürülebilir, ama bunların uygulamadaki varlığının kesinlikle yadsınmaması
gerekir. Eğer sözleşmelerde yazılanlar, yaşama geçmiyorsa, özlemden öte bir
anlam taşımazlar.
7.m. İşkenceyi ya da
zalimce, insanlık dışı ya da onur kırıcı davranış ve ceza ile tıbbi ya da
bilimsel deney konusu olmayı yasaklıyor. Aynı konu, 1984 tarihli “İşkence ve
Başka Zalimce, İnsanlık Dışı ve Onur Kırıcı Davranış ya da Cezaya Karşı
Sözleşme” ile daha geniş olarak düzenleniyor. Bu başlık, İH ihlalleri bölümünde
geniş olarak inceleneceği için, şimdilik işkencenin varlığı için bir kanıt
olduğunu hatırlatmakla yetineceğiz.
8.m. Köleliği, köle
ticaretini, kulluğu ve zorla çalıştırmayı yasaklıyor. Ancak TC Anayasası’ndaki
gibi “ama” dedikten sonra istisnaları sayıyor ve: Tutukluları, şartla
salınanları, askerlik, olağanüstü ve kamusal yükümlülükleri, kapsam dışı
bırakıyor. Bu tür uluslararası sözleşmeler, genel olarak, yasalarla düzenlenen
“her şeyi” İH’ya uygun kabul ediyor. Örneğin İşkence ve Başka Zalimce, İnsanlık
dışı ve Onur kırıcı Davranış ve Cezaya Karşı Sözleşmenin 1/1 m.sinde işkencenin
tanımını yaptıktan sonra son cümlede “Niteliği
gereği ya da salt yasal yaptırımlardan doğan acı ya da eziyet işkence
sayılmaz” denilerek bir bakıma yasa ile işkence yapılabileceği kabul
edilmektedir. Sonuçta yasa yapma erkini elinde bulunduran egemen güç,
işkenceyi, şiddet yöntemi olarak sürekli elinde bulundurmayı ihmal etmiyor.
9.m. Herkesin kişi özgürlüğü
ve güvenliği hakkı vardır, dedikten sonra yakalama ve tutuklama konularını düzenlemektedir.
Konunun olumlu yönü olan “özgürlük”, sadece sözcük olarak geçerken, olumsuz yön
ön palana çıkarılmıştır. Yakalama ve
tutuklamanın yasal olması ve tutuklama nedenlerinin hemen açıklanması, derhal
yargıç önüne çıkarılma, makul sürede yargıç önüne çıkarılma, tutuksuz
yargılanma, mahkeme önüne çıkarılma, yasadışı yakalama ve tutuklamaya karşı
tazminat konuları düzenlenmiştir. Sonuçta kapitalizmin doğasına uygun olarak
yitirilen özgürlüğe parasal bir değer biçilerek iş sonuca bağlanmıştır.
10.m. Tutuklama ve
hükümlülük kavramlarını ayırmıştır. Tutuklu ve hükümlüler ile çocuk ve
yetişkinlerin ayrı yerlerde tutulmasını ve cezaevi koşullarının nasıl olması
gerektiği konusunu düzenlerken 11.m ile sisteme hareket yeteneği sağlayan ticari
sözleşmeler nedeniyle ceza verilmesini yasaklıyor.
12.m. Geçmişte sosyalist
ülkelerin eleştirilmesine yol açan “özgürce yer değiştirme (seyahat) ve
oturulacak yeri seçme, ülkeden ayrılma
ve geri dönme özgürlüğünü” açıklıyor ve hemen devamında bunların
kısıtlanma koşulları sayılıyor. 13.m ise sınır dışı edilmeyi düzenliyor.
14.m. “Herkes mahkeme ve
yargı önünde eşittir” dedikten sonra, duruşmaların açıklığı ve hangi koşullarda
gizli yapılacağı sayılıyor ve bazı temel hukuk kavramlarını ekliyor: Suçluluğu
kanıtlanıncaya kadar herkes masumdur; yargılamanın sanığın anlayacağı dilde
yapılması, savunma hakkı, avukat tutmak, hızlı yargılama, tanıkları sorgulamak,
gerektiğinde çevirmen istemek, kendi aleyhinde tanıklık ve itiraf yasağı,
çocuklara özel yargılama, temyiz incelemesi isteme, haksız hüküm nedeniyle
zarara uğrayanların zararının tazmini, aklanılan ya da hüküm giyilen bir suçtan
dolayı ikinci kez yargılanmanın yasaklanması konularını düzenlemiştir.
15.m. Yasasız suç ve ceza
olmaz ve yasada belirlenen cezadan daha ağır ceza verilemez ancak ceza hafifletilirse
sanık ya da hükümlü indirimden yararlanır, kuralını düzenlemiştir.
Eylemsel tanıma yerine,
kağıt üzerinde tanımayı ifade eden “hukuki kişiliğin tanınması” kavramı, hak
olarak 16.m.de düzenleniyor ama içeriği açıklanmıyor. Kapitalizmle birlikte gerçek kişiliklerin yanında sanal
kişilikler yaratılmaya başlanıyor. Bu sanal kişilere hukuk dilinde “tüzel
kişi” deniyor. Tüzel kişilik bir
soyutlamanın yanısıra içinde ölümsüzlük anlamı da taşır. Soyutlama, gerçeği
gizlemeye çalışırken ölümsüzlük, sistem için gerçekleşmesi istenen bir
dilektir. Limited şirketler, anonim şirketler, holdingler ve en büyük tüzel
kişilik devlettir. Ne kadar gizlemeye çalışsa da, her tüzel kişiliğin arkasında
mutlaka bir gerçek kişi ya da kişiler
gurubu vardır ve tüzel kişiliklerin asıl sahipleri bunlardır. Sahiplenme
ilişkisi özünde sınıfsal bir karakter taşır. Örneğin geçmişin egemen devlet
biçimi olan monarşide devletin sahibi kim dendiği zaman, duraksamadan monark ve ailesi denebiliyordu. Kapitalist devlette
ise bu ilişki hem dolaylı hem de dolambaçlı bir görünüm kazandı. Egemen sınıf,
başlangıçta doğrudan kendi yönetmek yerine, sözcülüğünü ve temsilciliğini yapacak
unsurlarla yönetme yolunu seçti. İktidarın tehlikeye girmeye başladığı sistemin
bunalımlı dönemlerinde ise temsilciler yerlerini işin gerçek sahiplerine
bıraktılar. Devletin gerçek sahipleri bu ilişkilerini gizlemeye çalışırken sahip konumunda olmayanlar ise kendilerini
ortak gibi görmektedirler. Böylesi zorunlu ve gönüllü bir katılım, işi daha da
karmaşıklaştırmakta ve sistem kendi yedek
güçlerini sürekli üretmektedir.
Düz bir mantıkla bakıldığı
zaman bile, insanların önüne konulan birbirinin aynı olan “seçenekler” arasında
seçim yapmaya zorlandığı açıkça görülmektedir. Yapılan gizli oylamalar sonucu,
benzerlerden (hatta aynı olanlardan) birileri seçilmekte ve parlamentoya
gönderilmektedir. Yasama organının birincil görevi yasa yapmaktır. Yapılan
yasalar geri dönmekte ve seçenleri (halk çoğunluğunu) yönetmek için
kullanılmaktadır. Kitleler kullandıkları oylar ve seçtikleri temsilciler
aracılığı ile kendini bağlayacak hukukun yaratılmasına katıldığını ve yapılan
yasaların kendi iradelerinin ürünü olduğunu sanarak özünde kendisine yabancı
olan bu hukukun üstünlüğünü kabul etmekte ve sanki kendi ürünüymüş gibi
yüceltmektedir. İnsanlar arasında olması gereken doğal ilişki yerini, yaratılan
ve yönetilenlere yabancı olan, yapay hukuki ilişkilere bırakmaktadır. Bu sözleşmede de gerçek ilişkiler yerini hukuki ilişkiye bırakmakta
ve gerçek kişilerin yerini tüzel kişiler almaktadır.
17.m. “Hiç kimsenin özel
yaşamı, ailesi, konutu ya da haberleşmesine keyfi ya da yasadışı olarak dokunulamaz, adına ve şerefine yasadışı saldırıda bulunulamaz.
2. Herkes, bu tür karışmalara ve saldırılara karşı yasa tarafından korunma
hakkına sahiptir.” Görüldüğü gibi sayılan hususlar, mutlak dokunulmazlık
alanında değildir. Çünkü yasa ile bunlara müdahale kapısı her zaman açıktır.
18.m. Düşünce, vicdan ve din
özgürlüğünü düzenlemiştir. Dört bentten
oluşan bu maddede sadece bir kez “düşünce ve vicdan” sözcüğü geçerken
dört bentte sürekli “din özgürlüğünden” söz edilmekte ve bunun tanımı yapılmaktadır.
İki bentte din üzerindeki baskı yasağı ve din eğitimi düzenlenmektedir. Bir
bente de din özgürlüğünün hangi koşullarda sınırlanacağı düzenlenmektedir.
İçsel bir yargıyı,
değerlendirmeyi ve tamamen kişisel bir durumu ifade eden vicdanın, nasıl ve
neden özgürlük konusu olduğu hiçbir yerde açıklanmamaktadır. Tanımı yapılmayan
vicdan özgürlüğü kavramı, bütün uluslararası sözleşmelerde, yasalarda ve
anayasalarda “din” ile birlikte, “din ve vicdan özgürlüğü” şeklinde yer
almaktadır. Din özgürlüğü bir inancı benimseme ve onunu gereği olarak ibadet,
gözetme, uygulama, öğretme, öğrenme ve inancı yaşama şeklinde tanımlanırken,
19. m.de, düşünce özgürlüğü görüş edinme, sözlü ve yazılı anlatım, araştırma,
görüş alma-verme şeklinde ifade edilmektedir. Bunlara karşılık vicdan
özgürlüğün biçimi ya da vicdanı özgürlük konusu yapan eylem biçimlerinin ne
olduğu hiçbir yerde açıklanmamaktadır.
Diğer özgürlüklerden farklı
olarak düşünce özgürlüğünü düzenleyen 19/3.m.de “sayılan hakların kullanılması,
ödev ve sorumlulukları da içerir”
denilerek düşünüce özgürlüğü konusunda ödev ve sorumluluk hatırlatılmaktadır. Arkasından da düşünce özgürlüğünün “ulusal güvenlik, kamu düzeni, kamu sağlığı
ve genel ahlakın korunması için sınırlanabileceği” hükme bağlanmıştır.
20.m. “Savaş propagandası”,
“ayrımcılığa, düşmanlık ve şiddete yol açan ulus, ırk ya da din karşıtlığı” yasayla
yasaklanır, kuralı getirilmiştir.
21.m. Barışçı toplanma hakkını tanımış ve devam eden cümlede,
kullanılması eylemi gerektiren her hak konusunda olduğu gibi, yine nakarat
halinde sayılan nedenlerle, bu hakkın kısıtlanabileceği eklenmiştir.
Toplanma hakkını dernek ve
sendika kurma hakkı takip etmiştir. Yukarıdaki kısıtlama nedenleri bu madde
için de sayılmıştır. Diğerleri için istisna olarak sayılan kısıtlamalar,
silahlı kuvvetler ile güvenlik güçleri için kural haline getirilmiştir.
Örgütlenme konusu, özel ve tek konulu olarak ayrıca, Uluslararası Çalışma
Örgütü Sözleşmesi ile düzenlenmiştir.
23.m. Ailenin korunması ile
evlenme ve aile kurmayı hak olarak düzenlemiştir. Devamı maddede, aile ürünü
olan çocuk konusunda ayrımcılık yasaklanmış ve koruma, nüfus, ad ve uyrukluk
konuları düzenlenmiştir.
25.m. sözleşmeye adını veren
“siyasal hakları” çok kısa olarak
düzenlemiştir. Doğrudan ya da seçilmiş temsilciler aracılığı ile kamu
yönetimine katılma; genel, eşit, gizli oyla seçme-seçilme ve ülkenin kamu
hizmetlerine katılma, siyasal haklar olarak sayılmıştır. Bu hakların kullanımında
“doğrudan katılım” ikinci plana itilirken “biçimsel katılım” ön plana
çıkarılmış ve sayı olarak da çok dar tutulmuştur. Seçimlerin ortalama 4-5 yılda
bir yapıldığı düşünüldüğünde katılım, zaman olarak da çok sınırlanmaktadır.
26.m. Her konuda olduğu gibi
“eşitlik”de yasa önünde eşitliğe indirgenmiş ve korunması da yasalara bırakılmıştır.
Irk, renk, cinsiyet, dil, din, ulus, toplumsal köken gibi doğal eşitsizlikler
ile siyasal ve mülkiyet gibi toplumsal eşitsizlikler yasal olarak yasaklanmış
ancak sistemi belirleyen ve İH ihlallerinin ana nedeni olan “sınıfsal eşitsizlikten”
hiç söz edilmemiştir.
Hakları düzenleyen 27.m.de
etnik azınlıklara kendi kültürlerinden yararlanmak, dinsel azınlıklara dinini
açıklamak ve dil azınlıklarına dillerini kullanma haklarının tanınması
istenmiştir. Son yıllarda azınlık haklarının öne çıkarılması nedeni ile bu
madde ayrı bir önem kazanmıştır. Ancak azınlık öğelerinin (din, dil, etnik
köken, kültür) gerici bir biçimde ve 20.m.de yasaklanan savaş propagandası
olarak kullanılması, sözleşme yönünden ayrı bir çelişkidir. Özellikle etnik
yapının öne çıkarılması ve şovenizmin körüklenmesi, son dönemlerdeki savaşların
ana temasıdır.
28.-48. maddeler arasında İH
Komitesi ve uzlaştırma komisyonlarının yapısı, işlevi ve işleyişi konuları düzenlenmiştir.
Sözleşme ile hukuk ve İH
konusunda bilgili ve deneyimli 18 kişiden oluşan bir İH Komitesi oluşturulmuştur.
Sözleşmeye taraf devletler
“burada tanınan haklara işlerlik kazandırmak üzere benimsedikleri önlemleri ve
bu hakların kullanılması konusunda sağladıklarına ilişkin olarak; Komitenin isteği üzerine raporlar
sunmayı üstlenirler. Raporlar BM Genel Sekreterine sunulur ve o da komiteye
iletir ve komite raporu inceler. Taraf devletlere, kendi raporlarını ve uygun
genel görüşlerini iletir. Taraf devletler de görüşlerini komiteye sunarlar. “
Taraf devlet, başka bir
devletin bu haklara işlerlik kazandırmadığı kanısında ise, yazılı bir duyuru
ile durumu taraf devletin dikkatine sunabilir. Duyuru alan devlet 3 ay içinde
durumu açıklar ya da başka bir
bildirimde bulunur. Yanıt doyurucu
bulunmazsa, komiteye sunulabilir. Komite
konuyu iç yargı yolları tüketildikten sonra ele alır. Komite, taraf devletler
arasında konunun dostça çözümü için arabuluculuk yapar. Komite taraf
devletten, konu ile ilgili bilgilerin sağlanmasını ister. Sonunda bir rapor
hazırlar. Konu doyurucu bir biçimde sonuçlanmazsa, taraflardan olur alarak
bir uzlaştırma komisyonu oluşturulur. Komitenin ilettiği ve taraf
devletlerden isteyeceği bilgiler ile, komite başkanı bir rapor sunar. Konunun
dostça çözümü için çalışır ve taraflara öneri sunar.
Sonuç olarak, bu sözleşmenin
güvence altına alınması için bir İH Komitesi kurulmuştur. Gerek görüldüğü
zamanlarda, ayrıca Uzlaştırma Komisyonları kurulmaktadır. Görevi raporlar
hazırlamak, öneriler sunmak ve gerektiğinde arabuluculuk yapmaktır.
Bu sözleşmenin birde (EK)
seçmeli protokolü vardır. Ek protokolde, İH Komitesine bireylerden gelen
duyuruları kabul etme ve inceleme yetkisi tanınmıştır. Ancak protokole taraf
olan devletlerle ilgili duyurular incelenir. Hakkı ihlal edilen birey, duyuruyu
yazılı olarak komiteye bildirir. Duyuru komite tarafından, hakkı ihlal eden
devletin dikkatine sunulur. Devlet 6 ay içinde konuyu açıklığa kavuşturur ve
varsa, uyguladığı yargı yolunu belirten yazılı açıklamasını ya da bildirimini
Komiteye sunar. Komite konuyu iki taraftan aldığı bilgiler ışığında inceler ve
vardığı sonuçları taraf devlete ve kişiye bildirir. Ancak herhangi etkin bir
yaptırımı yoktur.
Bu bölüm teknik özelliği
nedeniyle özet olarak sunulmuştur. Daha geniş bilgi için sözleşmenin ilgili
maddelerini okumak yeterli olacaktır.
BM
Ekonomik, Toplumsal ve Kültürel Haklar
Sözleşmesi (ETKH)
Başlangıç
bölümünün dördüncü paragrafı aynen; “İHEB uyarınca korkudan ve yoksulluktan arınmış
özgür insan ülküsüne ancak Kişisel ve Siyasal Hakların yanı sıra, herkesin
Ekonomik, Toplumsal ve Kültürel Haklardan
yararlanabileceği koşullar yaratıldığında ulaşılabileceğinin bilincinde
olarak” denilerek ETKH’nın önemi ve temel niteliği açıkça vurgulanmakta ve
kişilerin topluma karşı ödev ve sorumlulukları olduğu hatırlatılarak maddelere
geçilmektedir.
Birinci
madde KSH’nin 1. Maddesi ile aynıdır. 2. m. KSH’lar yasal düzenlemelerle güvence
altına alınırken bu sözleşmede “tüm uygun yollarla” gibi belirsiz bir “güvence”
sağlanmaktadır. Ayrıca bu haklar için,
özel bir madde ile, “gelişmekte olan ülkelere” uyruk olup olmama ayrımını
getirmiş ve insan kavramı açıkça arka plana itilmiştir. Bir üst bentte ise
ayrımcılık yasaklanmıştır. 3.m haklar yönünden kadın erkek eşitliğini tanımakta
ve 4.m.de “ancak özüyle bağdaşır olma ve demokratik bir toplumda genel gönenci
yükseltmek üzere yasayla belirlenecek sınırlamalar
öngörmekte ve yeni sınırlama nedenleri yaratmaktadır. 5.m ise yorumda sınır
getirmektedir.
Konu
ile ilgili haklar 3. Bölümde 6 ile 15 maddeler arasında, toplam 10 maddede düzenlenmiştir:
6.m.
“Özgürce” seçilen bir işte çalışma hakkını düzenliyor ve çalışmayı, çalışarak
yaşamı, kazanma fırsatına sahip olmak şeklinde tanımlıyor. Buna bağlı olarak
7.m cinsiyet ayrımı olmaksızın eşit işe eşit ücreti, ailenin insanca
yaşayabileceği bir ücret düzenini (asgari ücret), güvenli ve sağlıklı çalışma
koşullarını, işte yükselme ve ilerleme fırsatı ile ücretli izin, konularını
düzenliyor.
8.m.
Ekonomik ve toplumsal çıkarı (siyasal değil) korumak ve geliştirmek amaçlı sendika kurma, sendikaya üye olmayı hak
olarak saydıktan sonra, cümlenin devamında, bu hakkın “meşhur gerekçelerle”
sınırlanabileceği kuralını getiriyor. Altta konu biraz daha açılarak sendikaların
federasyon ve konfederasyon kurmasını, sınırlamalı özgürce çalışma hakkını,
grev hakkının sağlanmasını ekliyor. Silahlı kuvvetler ile güvenlik güçleri
personeline sendikalaşma konusunda sınırlama getiriyor.
9.m. Sosyal sigorta dahil toplumsal
güvenlik hakkını tanıyor: Ancak toplumsal güvenliğin ne olduğu ya da olmadığı
konusuna hiç değinilmiyor.
10.m. Evliliği, aileyi ve çocukları
koruma ve yardımı düzenliyor ve çocuklar arasındaki ayrımcılığı yasaklıyor.
Ayrıca güzel cümlelerle çocuk işçiliğini yasaklıyor. Birde doğumdan önce ve
sonra kadına ücretli izni önermektedir. Madde bir bakıma, maddenin dili ile “çocuk ve gençlerin ekonomik ve toplumsal
sömürüden korunmasını, ahlak ya da sağlıklarına zararlı, yaşamları için
tehlikeli ya da normal gelişmelerini önleyecek işlerde çalışmalarının yasayla
yaptırıma bağlanmasını” önermiştir.
Ancak BM Güvenlik Konseyi üyesi
devletlerin sermaye ihraç eden başlıca ülkeler olduğu ve sermayelerini asıl
olarak işgücü ucuz ülkelere kaydırdıkları gerçeği karşısında bu madde, öncelikle
bir tespit daha sonra da bir hedeflenen amaç niteliğindedir.
11.m. “Herkese, kendisi ve ailesi için beslenme, giyim, konut dahil, yeterli
bir düzeyi ve yaşama koşullarını geliştirme hakkı tanır.” Devamla “açlıktan arındırılma temel hakkını tanıyor
ve beslenme ile, besin üretimi, koruma ve dağıtım yöntemlerini geliştirmek için
özel programlar hazırlama görevini devletlere yüklüyor. Görüldüğü gibi
insanların temel gereksinmeleri üç kalem olarak belirlenmiş ve bunları
geliştirme hakkı kişilere tanınmıştır.
Buna karşılık devlete düşen görev, sadece önlem almaktır. Üstelik bu önlem
sadece program hazırlamakla sınırlanmıştır. İnsanların sözleşmede sayılan temel
gereksinmelerinin karşılanması yönünde devletlere hiçbir görev verilmemekte ve
devletler de böyle bir görevi üstlenmemektedirler.
İnsanların temel gereksinmelerinden
dördüncüsü olan “sağlıklı bir yaşam hakkı” 12.m.de düzenlenmiş ve “herkesin
erişilebilir en yüksek bedensel ve ruhsal sağlık standartlarından yararlanma
hakkını tanır” şeklinde formüle edilmiş ve konu “ölü doğum ve çocuk ölümleri,
çevre ve endüstri sağlığı, salgın, mesleki ve diğer hastalıkların önlenmesi ve
de tıbbi hizmet ve bakım sağlayacak koşulların yaratılması şeklinde, alt
başlıklara ayrılmıştır. Sağlık konusunun insan yaşamı için önemi çok iyi
bilinmekte ancak aynı düzeyde sözleşmeye yansıtılmamaktadır. Sağlık
hizmetlerinin sosyal niteliğine ise hiç dokunulmamaktadır.
Bütün dünyada beslenme, giyim, konut,
sağlık, sosyal güvenlikten başka bir de eğitim temel gereksinme olarak kabul
edilmektedir. Eğitim konusu da sözleşmenin 13.m.sinde “taraf devletler herkese eğitim hakkı tanır” şeklinde formüle
edilmiş ve eğitimin İH, özgürlük ve barış yönünden insanlara yapacağı katkıları
sayılmıştır. Bunun için ilköğretimin zorunlu ve parasız, ortaöğretimin, teknik
ve mesleki eğitimin herkese açık olmasını ve yaygınlaştırılmasını, yüksek
öğretiminde aynı şekilde herkese açık olmasını kurala bağladıktan sonra,
ilköğretimini tamamlamamışlar ile burs ve eğitim personelinin maddi koşullarına
değiniliyor.
Ayrıca ana ve babalara çocukları için
okul seçme özgürlüğü, kendi inançları doğrultusunda din ve ahlak eğitimi
görmeleri hakkı tanınıyor. Son olarak da birey ve kuruluşlara eğitim kurumları
kurma ve yönetme özgürlüğü tanınıyor.
Sözleşmeye adını veren kültür konusu
15.m.de “kültürel yaşama katılma,
bilimsel gelişme olanaklarından yararlanma ve kişinin ürettiği bilimsel,
yazınsal ve sanatsal ürünlerdeki maddi ve manevi çıkarların korunması” şeklinde,
pek de anlamlı olmayan bir biçimde,
oldukça soyut olarak ele alınmıştır. Ayrıca kültürün korunması, geliştirilmesi,
özgürlüğe saygı gösterilmesi ve uluslararası işbirliği ve ilişkinin önemi
üzerinde durulmuştur.
Bu sözleşme, bir insan için zorunlu
olan ve adına yaşama hakkı denen; en temel hakkın, maddi koşullarını
saymaktadır. Bunlar beslenme, giyim, konut, çalışma, sağlık, eğitim ve sosyal
güvenlik haklarıdır ve bunlar aynı zamanda en temel gereksinmelerdir. Ancak
insanca bir yaşam için olamazsa olmaz derecesinde olmalarına rağmen, önemlerine
uygun bir yaptırım öngörülmemiştir. Siyasal ve Kişisel Haklar için oluşturulan
yaptırımlar ve kurumlar, ETKH için geleceğe, belirsiz bir tarihe bırakılmıştır.
Konu ile ilgili tek kuruluş, görevi
rapor hazırlamak ve tavsiyelerde bulunmakla sınırlı olan, Ekonomik ve Toplumsal
Konseydir. Taraf devletler ise “bu belgede tanınan hakların gözetilmesi konusunda benimsedikleri önlemler ve gösterdikleri gelişmelere ilişkin
rapor sunmakla” görevlendirilmiştir. Bu görevin hiçbir yaptırımı yoktur. Yaptırımsız
bir görev ise görev olmaktan çok iyi dilek niteliği taşır. O nedenle,
ESKH’lara, kısaca iyi niyet belgesi diyebiliriz.
İnsan Hakları Ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına
İlişkin Sözleşme (Avrupa İnsan Hakları
Sözleşmesi)
Sözleşmenin başlangıç kısmı aynen şöyle
başlıyor: “Aşağıda imzası bulunan Avrupa
Konseyi hükümetleri, BM Genel Kurulu tarafından 10 Aralık 1948’de ilan edilen
İHEB’yi;
Bu
bildirinin, metninde açıklanan hakların her yerde ve etkin olarak tanınmasını
ve uygulanmasını sağlamayı hedef aldığını; dedikten sonra sonunu da şöyle bitiriyor: “Evrensel bildiride yer alan bazı hakların topluca güvenceye bağlanmasını sağlama yolunda
ilk adımları atmayı kararlaştırarak;
Aşağıdaki
hususlarda anlaşmışlardır.” Denilerek iki nokta üst üste konuluyor.
Dikkat edilirse temel aynı: İnsan
Hakları Evrensel Bildirisi. Ancak altları çizilerek vurgulandığı gibi,
İHEB’deki tüm hakların hepsi için değil “bazı haklar” için güvenceler
getiriliyor. Şimdi maddelere göre güvenceye bağlanan haklar ile güvencelerin
neler olduğuna bakalım.
1.maddede herkese tanındığı ileri
sürülen hak ve özgürlükler, sözleşmenin I. Bölümünde, 2. ile 18. maddeler
arasında sıralanmıştır.
2.m. Yaşama hakkını ve yaşam hakkı ile
yan yana gelmemesi gereken ölüm cezasını düzenlemektedir. Yaşama hakkı kanunla korunurken mahkeme kararı dışında,
kanun dışı şiddete karşı korunma, tutuklunun kaçırılmasını önleme ve ayaklanma
veya isyanın, kanuna uygun olarak bastırılması anında öldürme durumu, yaşama hakkının ihlali sayılmıyor. Bu sözleşmede de
öncelik insan yerine sistemin korunmasına verilmektedir.
3.m. işkence, insanlık dışı ya da onur
kırıcı cezayı yasaklarken 4.m. kölelik ve kulluk ile zorla çalıştırmayı
yasaklamaktadır. BM Sözleşmesindeki
tutukluluk, askerlik, kriz ve afet ve yurttaşlık yükümlülüğü kapsamına
giren konular, burada da yasakların istisnası olarak sayılıyor.
5.m. “Herkesin özgürlüğü ve kişi
güvenliği hakkı vardır” denildikten sonra TC Anayasasındaki gibi “ama”, “ancak”
denilerek istisnalar sıralanmaya başlanıyor:
Mahkeme ya da yetkili organların kararı ile, hapis, gözaltı, tutuklama,
küçüğün gözetim altında eğitilmesi, hastanın, alkoliğin, uyuşturucu
bağımlısının, yersiz yurtsuz olanların gözaltına alınması, ülkeden sınır dışı
etme ya da geri verilmesi için tutuklama durumları, istisnalar olarak
sayılıyor. Ayrıca kişilere
tutuklama nedeni ve suçlamaların en kısa
zamanda ve anladığı dille bildirilmesi,
tutuklanan kişinin yargıç ve mahkeme önüne çıkarılması, mahkemeye başvurma ve
haksız tutuklama için tazminat istemek, hak olarak sayılmaktadır.
6.m. Herkesin yasa ile kurulmuş,
bağımsız, tarafsız bir mahkemede, herkese açık bir şekilde yargılanma hakkını
tanırken suçluluğu yasal olarak sabit oluncaya kadar suçsuz sayılacağı,
belirtilmektedir. Sanıklara ise; suçunu anladığı dilde öğrenme, savunmasını
hazırlama, savunma için avukat yardımından yararlanma, tanıkları sorguya çekmek
ve gerektiğinde tercümandan yararlanma hakları sayılmıştır. 7.m. ise yasasız
suç ve ceza olamayacağını ve yasa ile belirlenen cezadan daha ağır cezaların
verilemeyeceğini kurala bağlamaktadır.
8/1.m. “Herkes özel ve aile hayatına,
konutuna ve haberleşmesine saygı gösterilmesi hakkına sahiptir” denildikten
sonra, bunun beş katı uzunlukta bir
cümle ile hangi nedenlerle bu hakkın sınırlanacağı açıklanmıştır.
Sınırlama nedenlerinin en önemli özelliği, her olayın sınırlama nedeni
olabilecek kadar tanımsız bırakılmış olmasıdır.
9.m. Düşünce, düşünceyi
açıklama, vicdan ve din, inanç değiştirme, ibadet, öğretim, uygulama ve
tören yapma ve inanç açıklama, özgürlük olarak tanımlanıyor ve ikinci bentte sınırlama
nedenleri sıralanıyor.
10.m. Görüş açıklama, kanaat özgürlüğü,
haber veya fikir almak ve vermek özgürlüğünü açıklarken kitle iletişim araçları
olan radyo, TV ve sinemayı izne bağlıyor. Ayrıca bu özgürlüklere getirilen
sınırlamaların kapsamı oldukça genişletilerek özgürlükleri kullanma sınırı
kişiye değil doğrudan devlete bağımlı kılınıyor.
11/1.m. Toplantı, dernek ve sendika
haklarını düzenlerken 11/2.m.de kısıtlama nedenleri sıralanıyor. Yani bir elle
verilen aynı anda diğer elle geri
alınıyor.
12.m; Evlenme ve aile kurmayı, 13.m;
haksızlıkların giderilmesi için ulusal bir makama başvuru hakkını, 14.m; hak ve
özgürlüklerden yararlanmada ayırımcılığı yasaklamaktadır.
15.m. Avrupa Konseyi Genel Sekreterliğine bilgi vermek koşulu ile “Savaş
ve ulusun varlığını tehdit eden başka bir genel tehlike halinde” bu sözleşme
hükümlerine aykırı davranabilme serbestliğini tanımaktadır. 17.m. ise, 15.m. ile
çelişkili bir şekilde, “hak ve özgürlüklerin
yok edilmesine veya burada öngörüldüğünden daha geniş ölçüde sınırlamalara
uğratılmasına yönelik bir faaliyete girişme ve eylemde bulunma hakkını
sağladığı şeklinde yorumu” yasaklamıştır.
Her maddenin birinci paragrafı, hak ve
özgürlükleri veciz bir biçimde sayarken arkadan gelen ikinci paragraf bu
hak ve özgürlüklerin hangi nedenlerle
sınırlanabileceğini saymaktadır. Dikkati çeken nokta ise, sınırlama konusu olan
maddelerin tamamının, gerçek anlamda hak ve özgürlük sayılabilecek konularla
ilgili olmalarıdır. Sonuçta sayılan sınırlama nedenleri karşısında 17.m.de
anlamını yitirmektedir. Çünkü hemen hemen her madde içinde sınırlama hükümleri
bulunmaktadır.
18.m.de sınırlamaların, belirlenen
amaçlar dışında kullanılamayacağını hükme bağlamaktadır. Sözleşmede
sınırlamaların bu kadar geniş olarak her maddede yer alması, nerede ise hak ve
özgürlükleri istisna, kısıtlamaları ise kural haline getirmektedir. Diğer
yandan “Bizde bu kadarı bile yok” şeklindeki bir gerekçe, tespitimizi haksız
göstermeye yetmez.
Açıkça görüldüğü gibi bu sözleşmede
sayılan hak ve özgürlükler, BM Kişisel ve Siyasal Haklar Sözleşmesi’nde
sayılanlarla aynıdır. Diğer yandan BM Ekonomik, Toplumsal ve Kültürel Haklar
Sözleşmesi’nde geçen hakların hiçbirisi bu sözleşmede geçmemektedir. Her iki sözleşmede
sayılan hak ve özgürlüklerin değerlendirilmesi daha önce yapıldığı için yeniden
tekrar edilmeyecektir.
Diğer sözleşmelerden farklı olarak bu
sözleşmeden doğan yükümlülüklere uyulmasını sağlamak için 1- Avrupa İnsan
Hakları Komisyonu (AİHK) ve 2- Avrupa
İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) kurulmuştur. Komisyonun üye sayısı üye
devletlerin sayısı kadardır. Üyeler 6 yıllık bir süre için seçilirler. Taraf
devletler sözleşmeye aykırı davranmaları durumunda birbirleri aleyhine
komisyona başvuruda bulunabilir (24.m). 25.m ise taraf devletlerin kabul etmesi koşulu ile bireysel başvuru hakkını düzenlemiştir.
Bireysel başvuru için ilk koşul iç
hukuk yollarının tüketilmesi, ikincisi
ise 6 aylık başvuru süresidir (26.m). 27. ve 28.m. başvuru şeklini açıklamaktadır.
29-37.m.ler arasında ise işleyiş şekli anlatılmaktadır.
38.m. ile başlayan 4. Bölümde AİHM’nin
kuruluşu, görevleri ve işleyişi açıklanmaktadır. AİHM üye devlet sayısı kadar
yargıçtan oluşur ve 9 yıl için, hukukçulardan seçilirler. Mahkeme, önüne
getirilen davaları incelemek üzere 7 yargıçtan
oluşan bir daire şeklinde çalışır (44.m).
Bir davanın mahkeme önüne gelebilmesi
için, Komisyonca önerilen dostça çözüm yolunun sonuçsuz kalması gerekir.
Mahkeme taraf devleti haksız bulduğu taktirde, öncelikle karara uyulmasını ve
sonuçların giderilmesini, mümkün olmadığı taktirde zarar gören tarafa hakkaniyete
uygun bir tatmin şekline hükmeder. Bu tatmin şeklide genellikle para
olmaktadır. Kararın uygulanmasından Bakanlar Komitesi sorumludur.
Her devletin, sözleşmenin belirli
hükümleri hakkında, “çekince” koyma hakkı vardır. Bu çekinceler sayesinde,
çekince koyan devlet, o hükmün ihlalinden dolayı sorumlu tutulamaz.
En çok bilinen devletler arası
sözleşmeleri başlıklar halinde saymaya ve özet olarak açıklamaya çalıştık. Sözleşmelerin
tam metinlerini saydığımız kaynaklarda bulmak her zaman mümkündür. O nedenle
özet olarak açıklamayı uygun bulduk.
Sayılan ana sözleşmeler dışında, bu
sözleşmelerin açılımı ve
ayrıntılandırılması sayılabilecek alt grup sözleşme ve protokoller
bulunmaktadır. Bunların üzerinde durmanın gerekli olmadığını, hatta haklar enflasyonuna neden olacağı için
gereksiz olduğunu bile söyleyebiliriz. Daha birinci kuşak haklar yaşam bulmadan
yeni hakların üretimi yapay bir nitelik taşıyacak ve işi karmaşık hale
sokacaktır. Çünkü kullanılmayan hak, hak
olmayacağı gibi yaşanmayan özgürlük de özgürlük sayılmaz.
BÖLÜM DÖRT
BAZI “HAKLAR” VE KAVRAMLAR
İH konusunda teorik
çalışmalar genel olarak, felsefeciler, pratik çalışmalar da İH kuruluşları
tarafından yapılmaktadır. Her iki çalışma türünün ortak özelliği ise çalışmalarına
temel kaynak ve çıkış noktası olarak uluslararası İH sözleşmelerini ve
belgelerini almış olmaları ve kendilerini bunlara bağımlı hissetmeleridir. Elbette
bu belgeler önemlidir ancak İH bu belgeler demek değildir ve böyle bir yaklaşım
İH konusunu kısırlaştırmaktadır. Daha da ileri giderek bu belgelerin kutsal
ayetler kabul edilip tartışma konusu edilmemesi, İH konusu için gerekli olan
açılımın önünü kesmekte ve konuyu resmi belgelerin içine hapsetmektedir. Böyle
bir yaklaşım hem teorik hem de pratik olarak konuyu karmaşık bir duruma sokmaktadır.
BM,
Avrupa Birliği ve uluslararası tekellerin desteği ile yapılan İH
çalışmalarında, konunun sınırı, uluslararası İH belgeleri olarak çizilmekte ve
bu tür projeler maddi ve manevi olarak desteklenmektedir. Böyle resmi ve yarı
resmi nitelikteki çalışmalar, sistemi besleme işlevi görmektedir. Bunlara
aykırı çalışmalar ise, daha çok özel çalışmalar olduğu için, pek sesini duyuramamaktadır.
Yazılanların daha iyi anlaşılabilmesi için, geçen bölümde
ve sözleşmelerde madde madde özetlenen hak, özgürlük ve yasakların, kişisel,
siyasal, ekonomik, toplumsal ve kültürel haklar başlıkları altında nasıl
sınıflandırıldığına bakalım.
Haklar,
özgürlükler ve kısıtlamalarla ilgili değişik sınıflandırmalar yapılsa da
sayıları aşağı yukarı değişmemektedir. Hemen hemen bütün haklar, özgürlükler ve
kısıtlamalar, değişik gruplar altında da olsa, mutlaka sınıflamalar içinde yer
almaktadır. Sınıflama farklılıkları, çalışmayı yapanın duruş ve bakış noktasına
göre değişiklik göstermektedir. Bir hak, bir araştırmacıya göre siyasal, bir
başkasına göre kültürel hak olarak değerlendirilmekte ancak hakkın özü ve
tanımı, yerinden bağımsız olarak, korunmaktadır.
Biz
de BM tarafından “BM Her Türlü Irk Ayrımcılığının Kaldırılmasına İlişkin
Uluslararası Sözleşmesi’ndeki” yapılan ayrımla işe başlayacağız.
“Madde
5
Bu sözleşmenin 2. maddesinde
yazılı temel yükümlülükler uyarınca taraf devletler, ırk ayrımcılığını her
biçimi ile yasaklamayı ve kaldırmayı ve ırk, renk, ulusal ya da etnik köken
ayrımı yapılmaksızın, herkes için yasa önünde eşitlik sağlamayı ve öncelikle
aşağıdaki hakları güvence altına almayı yükümlenirler:
a)
Mahkemeler ve tüm öbür yargı organları
önünde eşit işlem görme hakkı;
b)
Kişi güvenliği hakkı ve ister resmi
görevliler, ister bir birey, grup ya da kurumca işlensin, şiddet eylemi ya da
bedence zarara karşı devletçe korunma hakkı;
c)
Siyasal haklar, özellikle genel ve eşit
oy temeli üzerinde, seçimlere katılma, seçme ve seçilme hakkı ve her düzeydeki
kamu yönetiminde ve hükümette görev alma ve eşit koşullarda kamu hizmetlerine
girme hakkı;
d)
Öteki Kişisel haklar, özellikle:
i.
Bir devletin sınırları içinde dolaşım
ve oturma hakkı;
ii.
Kendi ülkesi de kapsam içine girmek
üzere, bir ülkeden ayrılma ve ülkesine dönme hakkı;
iii. Uyrukluk
hakkı;
iv. Evlenme
ve eş seçme hakkı;
v.
Herkesin tek başına ya da başkalarıyla birlikte, mülk edinme
hakkı;
vi. Miras
hakkı;
vii. Düşün,
vicdan ve din özgürlüğü;
viii. Görüş ve görüş açıklama özgürlüğü;
ix. Barışçı toplanma ve dernek kurma
hakkı;
e)
Ekonomik, toplumsal ve kültürel haklar,
özellikle:
i.
Çalışma, işini hakça ve elverişli ücret
karşılığı özgürce seçme, işsizliğe karşı korunma, eşit iş için eşit ücret,
hakça ve doyurucu gelir;
ii.
Sendika kurma ve sendikaya üye olma hakkı;
iii. Konut hakkı;
iv. Sağlık,
tıbbi bakım, sosyal güvenlik sosyal hizmetlerden yararlanma hakları;
v.
Eğitim görme ve yetişme hakkı;
vi. Kültürel
etkinliklere eşit katılma hakkı;
f)
Taşıt, otel, lokanta, kahve, tiyatro ve park gibi kamunun kullanımına
açık tüm yerler ve hizmetlerden yararlanma hakkı.” Değişik şekilde sınıflandırılan haklar,
özgürlükler ve yasaklar, uluslararası bir sözleşme ile, yukarıdaki şekilde
ayrılmıştır. Başka ayrımlar yapmak da olasıdır. İkinci bir örnekte aşağıya alınmıştır.
Bülent
TANÖR tarafından “Stichting Avrupa İnsan Hakları Vakfı’nın yardımlarıyla
gerçekleştirilmiş; Türkiye’nin İnsan Hakları Sorunu” adlı eserinin I. Bölümünün
girişinde: “Örnekler, belli hak ve
özgürlük demetlerinde toplanarak verilmiş olmakla birlikte, bu döküm her bir
hak ya da özgürlük eksiksiz bir envanter anlamına gelmez, sadece karakteristik
ve temsil değeri yüksek verilerin toparlanması çabasını ifade eder.
Bu döküm; bireysel niteliği ağır
basan hak ve özgürlüklerle başlamakta (kişi dokunulmazlığı, kişi özgürlüğü ve
güvenliği, din ve inanç, düşünce, basın, bilim ve sanat özgürlükleri), kolektif
karakterlerle ilerlemekte (dernek, toplantı ve gösteri yürüyüşü, sendika ve
grev, siyasal örgütlenme hak ve özgürlükleri), bunların yargısal güvencesiyle
(hak arama özgürlüğü), bitmektedir” denilerek hak ve özgürlükler ile ilgili teorik ve pratik
sorunlar aşağıdaki başlıklar altında sınıflandırılmıştır.
I.
Kişi dokunulmazlığı
1-
Yaşama Hakkı ve ölüm cezası
2-
Yargısız infazlar
3-
İşkence
4-
Onur Kırıcı Davranış ve İşlemler,
özellikle güvenlik soruşturması
II.
Kişi özgürlüğü ve güvenliği
1-
Gözaltı
2-
Tutuklama
III.
Din ve İnanç Özgürlüğü
1-
İnanç özgürlüğü
2-
İbadet özgürlüğü
3-
Öğretme ve yayma faaliyetleri
4-
Zorunlu din dersleri
5-
Örtünme ve Türban sorunu
6-
Bir bilanço denemesi
IV.
Düşünce özgürlüğü
1-
Evrensel standartlar
2-
Türkiye’de “Düşünce Suçları”
3-
Düşünce özgürlüğünün düzeyi
V.
Basın ve Yayın Özgürlüğü
1-
Kovuşturmalar
2-
Önleyici tedbirler
3-
Zoralım ve imha
VI.
Bilim ve Sanat Özgürlüğü
1-
Ayrım ve Kavramlar
2-
“Düşünce Suçları” Karşısında Bilim ve
Sanat.
3-
Gösteri sanatları ve idare
VII.
Dernek Özgürlüğü
1-
Dernekleşme Hakkı
2-
Faaliyet özgürlüğü
VIII.
Toplantı ve Gösteri Yürüyüşü
IX.
Kolektif Sosyal Haklar
1-
Sendika Hak ve Özgürlüğü
2-
Toplu Sözleşme ve Grev Hakkı
X.
Siyasal Haklar
1-
Yurttaşlık hakkı
2-
Partileşme özgürlüğü
3-
Partilerin Kamu Olanaklarından
Yararlanma Hakkı, Kitle İletişim Araçlarından Yararlanma ve Devlet Yardımı
4-
Parti yasakları ve ideolojik çoğulculuk
XI.
Hak Arama Özgürlüğü
1-
İdari Yargı Yoluna Başvurma
2-
Anayasal Yargı Yoluna Başvurma
Yukarıdaki
hak ve özgürlükler tablosunda, daha çok ihlaller ve pratik kaygılar öne
çıkarılarak bir sınıflandırma yapılmıştır. Hak ve özgürlüklerin sayımında BM ve
AİHS’ye bağımlı kalınmış ve siyasal haklar öne çıkarılmıştır. Başka bir
anlatımla, insanı öne çıkaran ve eksiksiz bir insan tanımı verecek haklar
listesi sayılmamıştır. Bunun eksik bir haklar ve özgürlükler listesi olduğunu
düşünüyorum. Mutlaka benim yapacağım sınıflamada da eksiklikler olacaktır.
Ancak alışılanın dışında olması ve felsefi yönünün ağır basması ile diğer
sınıflandırmalardan farklı ve daha somut olacaktır.
Düzen,
mal, insan üçlüsünden, sözde, insanı merkeze koyup mal ve düzeni araç olarak
değerlendirdiğini ileri süren ama gerçekte insanı en son sıraya koyan bir
düzenden, gerçek siyasi haklar ve özgürlükler listesinin gerçekleşmesini
beklemek, siyasi anlamda miyopluk, ahlaki anlamda ise saflık olur. Çünkü
düzenin bugüne kadar yaptıkları, gelecekte yapacaklarının en iyi göstergesidir.
Tüm canlı varlıklar için “yaşam”, doğanın sağladığı
bir olanaktır. Nasıl diğer canlılar için yaşamak bir hak olarak sayılmıyor ve
hak kavramının onlar için kullanımı abes sayılıyor ise, aynı durumun insan için
de geçerli olması gerekir. İnsan dışındaki canlıların tamamı, bir biçimde
doğanın kendilerine sağladığı olanak ile yaşamlarını sürdürürler ve yaşam
onların iradelerinden bağımsızdır. “Ama
yaşamak için her şeyden önce içmek, yemek, barınmak, giyinmek ve daha bazı
başka şeyler gerekir. Demek ki, ilk tarihsel eylem, bu gereksinmeleri
karşılayacak araçların üretimi, maddi yaşamın kendisinin üretimidir, ve bu,
binlerce yıl önce olduğu gibi, bugün de salt insanlar yaşamlarını
sürdürebilsinler diye günbegün, saatbesaat yerine getirilmesi gereken tarihsel
bir eylem, bütün tarihin temel bir koşuludur.”[21]
Hak
konusundaki tartışmayı hatırlattıktan sonra, ilk bölümdeki insan tanımına dönersek: İnsan ekonomik, siyasal, kültürel, hukuki ilişkiler
içinde bulunan, eğitilip/öğretilen,
toplumsal canlı bir varlıktır. Hak ve özgürlükler, yukarıda tanımı yapılan
insanın unsurları üzerine oturtulursa, iş daha somut ve anlaşılır olacaktır.
Çünkü bu unsurlar bir gereksinmenin olduğu kadar, var oluşun da sonucudur.
Tanımda geçen ve altı çizilen unsurları tek tek ele alıp bunlara karşılık gelen
hak ve özgürlükleri incelersek, karşımıza, yaşayan gerçek insan çıkacaktır. “Ama insanın özü, tek tek her bireyin
doğasında bulunan bir soyutlama değildir. Bu öz aslında, toplumsal ilişkiler
bütünüdür.”[22]
Canlı
olmanın gereği insanın, çok basit ve temel gereksinimleri vardır. Bunlar kısaca
doğum, beslenme, giyim/kuşam, barınma,
hastalanınca tedavi, yaşlanınca bakım şeklinde sayılabilir. Bunların
toplamına da “biyolojik” yaşama hakkı diyebiliriz. Ancak olayı bir adım daha
ileri götürüp insana mal edersek, o zaman kısaca “insanca yaşama hakkı” demek
gerekir. Çünkü yaşama hakkı denince “insanca yaşama hakkı” anlaşılmalıdır. Yaşama
hakkı eşittir ölmeme hakkı şeklindeki bir tanım, yaşam hakkının en dar anlamı,
hatta anlamsızlığıdır. Tıpkı insan gibi, insanca yaşama hakkı da toplumsal
olmanın bir sonucudur.
Doğum
Diğer
canlılardan farklı olarak insan özgür olarak doğmaz; kendisini doğurana en uzun
süre bağımlı kalan ve ondan bağımsız olarak yaşayamayan tek canlı insan
yavrusudur. İnsanın sosyalleşmesi, özgürleşmesi gibi biyolojik özgürleşmesi de
uzun zaman alır. İnsan yavrusunun anneden babadan bağını koparması 15-20 yıl
alırken toplumsal özgürleşmesi asırlar almaktadır.
Çocuk
ile anne arasındaki doğal bağın koparılması ancak iki yolla olabilir: Birincisi
anneye çocuğunu büyütmesi için uzun bir sürenin verilmesi, ikincisi çocuk
bakımının toplumsal bir görev sayılması ve yaşama geçirilmesidir. Birincisi
anneye çocuk büyüyünceye kadar izin vermekle, ikincisi de kreş, yuva gibi,
çocuk beslenme, eğitim, öğretim merkezlerinin kurulması ve uzman kişilerce
yetiştirilmesi ile olanaklıdır. Bunların yerine, çocuğun sokağa terk edildiği
ve yaşamının rastlantılara bırakıldığı toplumlarda ve düzenlerde, İH’nın bu ilk
adımından bile söz etmek olanaksızdır. Çünkü doğma ve hayatta kalma şansı
olmayanların, İH’ları da ölü doğmuş demektir.
Beslenme
Beslenme,
doğumdan önce anne karnında başlayıp ölüme kadar kesintisiz süren; insan
olmanın değil canlı olmanın zorunlu ve olmazsa olmaz ön koşuludur. Sınıfsız
toplumlarda insanın doğa ile kavgasının ürünü olan besin maddeleri, sınıflı
toplumlarla birlikte bir egemenlik aracı haline gelmiştir. Canlıların ortak
özelliği olan beslenme, sınıflı toplumlarda kirlenen diğer değerler gibi yeni
bir anlam kazanmış ve insanları “terbiye” (cezalandırma) aracı olarak kullanılmaya başlanmıştır. Tarih boyunca var
olan ve halen süren sınıf kavgaları, asıl olarak bu temel ve doğal gereksinme
nedeniyle çıkmaktadır. Gıdayı üretenler ile tüketimini denetleyenler arasındaki
çelişki temel olup diğer çelişki ve
ilişkilerin özünü oluşturur.
Beslenme
maddeleri ile insanları öldürmek (yok etmek) için üretilen silahlar arasındaki
oransızlıklar da sınıflı toplumun tipik karakteridir. Silahlar genellikle ekmek
isteyen insanların isyanını bastırmak için kullanılmıştır. İnsanı yok etme
aracı olan silah üretimi için bir yılda harcanan para ile insanlara onlarca yıl
yetecek besin maddeleri almak olanaklı iken tercih hep ters yönde kullanıldı ve
yatırımlar ölüm araçlarına yapıldı ve hala yapılmaktadır. İnsanlar arasında
güven ve dayanışma duyguları üretecek dengeli bölüşüm yerine, silah üretimini
haklı gösterecek çelişkiler üretilerek yaşam yerine ölüm tohumları ekilmektedir.
Dengesiz bölüşüm sonucu, besin yokluğu açlık, çokluğu da şişmanlık denen iki
hastalığa neden olmaktadır.
Barınak
Doğadaki
hayvanlara baktığımızda hepsinin bir barınağı vardır. Bu barınaklar doğa
tarafından sağlanır; bir taş kovuğu, kazılmış bir toprak parçası, kuşlar için
bir ağaç dalı, kimi zaman bir bataklık hayvanlar için yuvadır. İnsanla barınak
arasındaki ilişki ağaç ile toprak ilişkisine benzer. Halk deyimi ile “aç
yatılır ama açıkta yatılmaz!” İlkel topluluklarda insanı doğaya ve vahşi
hayvanlara karşı korumaya yarayan barınaklar, sınıflı toplumlarda, insanı
insandan koruma aracı haline gelmiştir.
Ayrıca, özel mülkiyetin tapınağı haline gelmiş ve insanların bu doğal gereksinmesi
özel mülkiyeti haklılaştırma gerekçesi yapılmaya çalışılmıştır.
Sınıfsız
toplumların doğal barınağı, sınıflı toplumlarla birlikte konut adını almış ve
sömürülen insanı sembolize eder gibi, yapılar büyüdükçe, içinde yaşayan insanlar
küçülmeye başlamıştır. Konutu aşan ve villa, köşk, saray, malikane şeklini alan
yapılar, temel olarak ezilen insanların emekleri ve onların açıkta kalmaları pahasına
yükselmiştir. Binalardaki her yükselme ve alan artışı, diğer insanların açıkta
kalması sonucunu doğurmuştur.
İnsan
ilişkilerini koparan ve insanların yabancılaşmasına neden olan özel mülkiyet
temelindeki teknolojik gelişme, bu devasa binaları, orada yaşayanlar için bir
hapishane durumuna sokmuştur. Yüzlerce katlı gökdelenlerdeki her daire bir
hücreye dönüşmüş ve insanlar arasındaki ilişkiyi öldürmüştür. Gerçek
ilişkilerin yerini sanal ilişkilerin aldığı yüzlerce metrekarelik daireler…
Çevresi feodal toplumun kalelerini andıran duvarlarla çevrili malikaneler…
Bırakalım aynı apartmanı aynı katta oturup yıllarca birbirini hiç tanımayan
insancıklar… İşte, modern konutun ulaşmış olduğu nokta!
İnsanlar
bu özel hücrelere sahip olmak için bir ömür emeğini satıyor ve sonunda, bu
hücreye sahipliğini kanıtlayan bir belge alıyor. Mülkiyeti temsil eden bu kağıt
parçasına tapu denir. Kullanılmayan birden çok konut, aslında, birden çok kağıt
parçası demektir ve insana kazandırdığı ek unvan ise “zenginliktir.”
Kapitalizmin günümüzdeki aşamasında zenginlik kağıt hatta bilgisayar harf ve
rakamı demektir. Mülkiyet, para, tapu, hisse senedi, çek, bono vs. gibi isimler
alsa da zenginlik kağıt haline dönüşmüş ve insanlar bu kağıtların oyuncağı
durumuna düşmüşlerdir. Bu da yabancılaşmanın sondan bir önceki basamağıdır.
Giyim
Barınak
içinde yemenin içmenin yanında bir de giyinmeye, donanmaya gerek vardır.
Kürksüz doğan ya da evrim sürecinde kürkünü yitiren insan, kendi kürkünü
kendisi yapmak zorunda kalmıştır. Başta doğal gereksinme sayılan giyinmek,
kuşanmak, diğer gereksinmeler gibi, bir noktadan sonra asıl işlevini yitirmiş
ve o da meta haline gelmiştir. Başta insanların kullanımı için gerekli olan
giyecekler, pazar için üretilmeye başlandığı
andan itibaren, insanları kullanan bir araç haline gelmiştir. Temel
gereksinme anlamında eşitliği ifade eden giyinmek, zamanla ayrıcalığın ya da
ayrıcalıklı olmanın göstergesi olmaya başlamıştır. Diğer gereksinmeler gibi
giyim konusunda da iş çığırından çıkmış ve bir çok insan için temel gereksinme
olma özelliğini yitirmiştir. Temiz, sağlıklı ve estetik yönden güzel giyinme
yerini, farklı görünme, farklı olma biçimselliğine bırakmıştır. Büyük çoğunluk bu temel gereksinmesini
karşılamaktan yoksunken, fabrikalar, moda evleri, küçük bir azınlık için üretim
yapmaktadır.
Sosyal
Güvenlik
İnsanlar
belli bir yaşa kadar, bir biçimde, sayılan gereksinmeleri karşılama gücüne
sahipken yaşlılık döneminde, ilk önce çalışma güçlerini yitirmektedirler. İleri
yaşlarda gereksinmeler azalmamakta, aksine artmaktadır. Bunların karşılanmaması ya da karşılanma
güvencesinin sağlanmaması, insanları gelecek kuşkusuna ve umutsuzluğuna
itmektedir. Gelecek konusundaki bu belirsizlik ve güvencesizlik, özel mülkiyet
tutkusunu da körüklemektedir. Bugünün
kaygısına, gelecek neslin kaygısı da eklenince, mülkiyet tutkusu
hastalığa dönüşmektedir. En kötüsü de bu tutkuların kan ile beslenir duruma
gelmesidir.
İnsanlar
yaşlanınca daha küçük konut, daha az yemek, moda gerektirmeyen bir kaç giysi
ama daha çok insani ilgiye gereksinme duymaktadırlar. Birde bunlara sağlık
olanaklarını eklersek başka bir şey istememektedirler. Ülkemizde yaşlıların
büyük bir kesimi bunların tamamından yoksundur.
Sağlık
Sağlık
sorunu, barınma ve giyinmeden farklı olarak doğumdan önce ana karnında
başlamakta ve ölünceye kadar sürmektedir. İnsanlar beyaz önlüklülerin elinde
doğmakta ve ölünceye kadar onlara ihtiyacı olmaktadır. Ancak sınıflı
toplumlarda, diğer gereksinmeler için sayılan olumsuzlukların hemen hepsi
sağlık sorunu için de geçerlidir. Diğerlerinden farklı olarak sağlık, yaşama
hakkının başladığı ve bittiği noktadır.
Ölümün
şekli ölen için ölünceye kadar önemlidir, ölümden sonrası ise kalanlar için
önemlidir. Sağlık bir anlamda, ölüm şeklinin ve insanın yaşam süresinin belirlenmesidir.
Bir başka tanımla “sağlık, insanın fizyolojik
ve psikolojik denge durumudur.”[23]
Dünya sağlık
örgütü sağlığı; “kişinin biyolojik,
psikolojik ve sosyal yönden tam bir iyilik hali”[24]
olarak
tanımlamaktadır. Tanımlara göre sağlık, insan fizyolojisinin yanı sıra doğal
çevre, toplum, doktor, hastane, ilaç gibi parametrelere bağlıdır ve bunların
büyük bir bölümü insan iradesinden bağımsızdır.
Çok
kazanmak için, maliyetleri gerekçe göstererek doğayı (çevre, deniz, nehir,
hava) kirletenler, doğanın temizlenmesi gündeme geldiğinde yeniden öne çıkmakta
ve açılan ihalelere katılarak kendi kirlettiği doğayı temizlerken ikinci kez
para kazanmaktadır. Hem kirleten hem de temizleyen aynı kişiye en az iki kez
para kazandıran bir sistem, başta kendisi sağlıklı olmadığı için, sağlıklı bir
sağlık politikasından söz etmek olanaksızdır.
En
gelişmiş teknoloji, ilk önce, sağlık ve savaş sanayi alanlarında
kullanılmaktadır ve o nedenle her ikisi de çok pahalıdır. Emeği ile geçinen
insanların bu bedelleri ödemesi çok zordur. Başka bir anlatımla, en temel hak
sayılan ve diğer hakların kullanılmasının doğrudan ona bağlı olduğu yaşama hakkı (ölmeme hakkı),
en pahalı olan haklardan birisidir. Parası olmayan için böyle bir haktan söz
edilemez ve sağlık, yaşama hakkı için olmazsa olmaz koşullardan birisidir.
Sonuç olarak bu hakkın sağlanamadığı ya
da sadece parası olanlar için sağlandığı bir sistemde yaşam hakkı, sadece kağıt
üzerinde vardır ve bu da bir hak olarak sayılmaz.
Eğitim
/ Öğretim
Yaşama
hakkı kapsamında sayılabilecek insani özelliklerden birisi de eğitim ve öğretimdir.
Eğitim/öğretim, algılandığı gibi, kendi başına bir amaç değil yaşamı kolaylaştıran
bir araçtır. Eğitim/öğretimin amacı, maddi ve kültürel gereksinmelerin yeniden
üretimidir. Her sistem kendi gereksinmesi kadar üretmek zorundadır ve bu zorunluluğu
yerine getirmektedir. Ancak ulaşılacak nokta sistemin sınırları ile çizilmekte
ve bu çizginin aşılmaması için siyasal bir eğitim uygulanmaktadır. Oysa eğitim/öğretimde
özgürlük, sistemin çizdiği sınırın aşıldığı noktadan itibaren başlamakta ama bu
sınırın aşılmasına izin verilmemektedir. Çizilen sınırlar içinde izin verilen
eğitim/öğretim, sürekli olarak sistemin resmi ideolojisini üretmekte ve ezberletmektedir.
Öğrenmenin ve şartlanmanın en hızlı olduğu yaşa uygun düşen ilköğretim, o
nedenle zorunlu tutulmaktadır. Sorgulama yaşının başladığı ortaokul, lise ve üniversite
eğitimi ise zorunlu olmaktan çıkarılmakta ve paralı hale getirilmektedir.
Yukarı
doğru tırmanmada iki anahtar kullanılmaktadır: Birincisi para, ikincisi ise
yetenek ve zekadır. Yetenek ve zeka,
sistem için gerekli olduğu kadar, teknik ve çalışma alanları bunlara
açılmaktadır. Paralı eğitim/öğretim ise daha çok yönetim alanına yönelmektedir.
Çünkü parası olanın bedenen çalışmaya değil, yönetime katılmaya gereksinmesi
vardır. O nedenle eğitim/öğretim alanı aynı zamanda bir sınıf atlama basamağı
olarak kullanılmaktadır.
Diğer
temel yaşam gereksinmeleri gibi eğitim/öğretim de meta olarak pazara çıkmış ve
insanlara kurtuluş amacı olarak sunulmaya başlanmıştır. Sınıf atlamanın en
risksiz ve temel alanlarından birisi olan eğitim/öğretim, ileri sürüldüğü gibi
bir hak değil, pazarda alınıp satılan bir metadır. Hele eğitim/öğretim
hakkının, “eğitimde fırsat eşitliği” adı altında sunulması, eşitsizliğin üzerine
örtülmek istenen bir örtüdür. Çünkü başlangıç noktaları aynı olmayanların
belirlenen hedefe aynı anda ulaşmaları fiilen olanaksızdır. O nedenle eşit
olmayanların fırsatlarının eşit olması hiçbir zaman mümkün değildir. Köy-şehir,
paralı-parasız, zengin-fakir, özel-resmi, yerli-yabancı okul ayrımları bile
fırsatların eşit olmadığının kanıtıdır.
Anayasalarda özel öğretim, özel olarak
düzenleniyor ve eğitim bir hak olarak tanınıyor, oysa eğitim haktan çok bir
zorunluluktur. Çünkü sistem, kendisi için gerekli olanı, gerekli olduğu kadar
üretmek ve eğitmek zorundadır. Üretim için araç olan eğitim/öğretim, kapitalist
toplumda sistemin doğasına uygun olarak alınıp satılan bir meta haline gelmiş
ve araçsal niteliğini yitirerek amaçsal olmuştur. Eğitim, üretimi
kolaylaştırmanın yanı sıra, aynı zamanda
sistemi içselleştirme aracıdır. Bu yönü ile eğitim en güçlü ideolojik araçlardan birisidir.
Sistemin dayattığı ve vermeye çalıştığı bu “eğitim” devletin resmi
ideolojisinin öğretilmesidir. Kısaca eğitim hak olmanın ötesinde, üretim ve
sistemin meşrulaştırılması için en yaygın olarak kullanılan bir araçtır.
Eğitimde özgürlük sorunu kendini resmi
ideolojinin aşılması ve düzenin sorgulanması aşamasında göstermektedir.
Sınırları devlet tarafından çizilen bir eğitim anlayışı temel alınmakta ve
özgürleştirici bir eğitime hiç değinilmemektedir. Eğitimde özgürlük sadece “din
ve ahlak” konuları ile sınırlandırılarak bilinçli olarak özgür düşünmenin önü
tıkanmaktadır.
Eğitim/öğretim
konusuna verilen önemin en iyi göstergelerinden birisi de, öğretmenlerin
yetişme koşullarıdır. Eskiden ülkemizde zeki ve yoksul köy çocuklarının tek
“eğitim fırsatı” öğretmen okullarına gitmekti. Sınıfsal yapıları, zeka ve
yetenekleri sayesinde ancak öğretmen olabilen yoksul aile çocukları, düzen içi
çelişkileri görme ve sorgulama yeteneğine de sahiptiler. Köy enstitüleri
başta olmak üzere, öğretmen yetiştiren
yüksek öğretmen ve öğretmen okulları,
sistem dışı ve muhalif insanlar (öğretmenler) yetiştirdiği için teker teker
kapatıldılar. En başaralı öğretmenlerin sivrilikleri törpülenip sınıf
atlamaları ve geldikleri sınıfı unutmaları için önlerine yeni fırsat (özel
okul, dersane, özel ders) kapıları açıldı. Düzene muhalif bu ileri unsurların
çoğunluğu, önce mesleki örgütlerinden, sonra da mesleklerinden koparıldılar.
Öğrendikleri ve kavradıkları düzen çelişkilerini, toplumsal kurtuluş yerine bireysel
kurtuluşları için kullanarak sisteme entegre oldular.
Öğretmen
yetiştiren okullar kapatıldı ve öğretmenlik üniversite sınavlarında en son
tercih edilen, dolaysıyla zeka ve yetenek gücünü yitirmiş bir meslek durumuna
düştü. Eğitim/öğretimin en temel unsuru olan öğretmenliği bu konuma getirmiş
bir sistemin, kalkınmanın öncelikle eğitime bağlı olduğunu ileri sürmesi
ciddiye alınıp, böyle bir sistemde eğitim/öğretim hakkından söz edilebilir mi?
İş
ve Çalışma
Yukarıda
sayılan hakların bir anlam ifade edebilmesini ve bunların yaşam bulmasını
sağlayan en temel hak: Çalışma hakkıdır! İnsanların sayılan ve sayılacak
haklarından söz edebilmek için öncelikle bir işlerinin olması gerekir. Çünkü
iş, yaşamak için gerekli olan maddi koşulları hazırlayan asıl unsurdur. İdeal
olanı ise sömürüsüz bir çalışma koşuludur ve ancak bu sınıfsız bir toplumda
mümkündür. Sınıflı toplumlarda ise, sömürüsüz çalışma koşulu yerine, insanca
yaşamayı sağlayabilecek çalışma koşullarından söz etmek gerekir. Bu koşullar
kişilerin kendisinin ve ailesinin insanca yaşamasını sağlayacak bir ücret, iş
güvencesi, insanın kendisini ekonomik ve kültürel yönden yeniden üretmesini
sağlayacak yeterli zaman, çalışırken ve yaşam boyu sosyal güvenlik, rahat bir
emeklilik, şeklinde sıralanabilir.
İnsanların
yaşamlarını sürdürebilmesi için öncelikle bir işinin olması, sonra da bu işten
yeterli bir ücret alması gerekir. “Peki,
ücretlerin asgarisi nedir? İşçinin bakımı için; onun, ne denli kötü olursa
olsun, kendisini ayakta kalabilecek bir duruma sokmak için; ve ne denli az
olursa olsun, kendi neslini çoğaltmak için vazgeçilmez olan eşyaların üretimi
için ne gerekiyorsa o kadardır.”[25]
Ancak insanlar “bu
asgarinin” de altında bir ücretle çalışmakta; yaşamlarını sürdürebilmek ve
gerekli olan miktarı kazanmak için, kendilerini yeniden üretmeye ayırmaları
gerekli zamanı ek işlerde kullanmaktadırlar. Büyük bedeller ödenerek kazanılan
8 saatlik iş günü, “gönüllü” olarak 16 saate çıkarılmaktadır. Sonuçta, günü
kazanmaktan yoksun kalan insanlar, yarını düşünememektedirler.
Bunların
tek güvencesi verilecek mücadeledir. Mücadelenin başarı şansı da örgütlü
olmaktan geçmektedir. Sınıfsal temele dayalı siyasi ve ekonomik örgütlenmeler
olmadığı sürece, mücadelenin başarı şansı yoktur. Bunun en kısa formülü, ilk İH
belgelerinde açıkça ifade edilen: Direnme hakkıdır.
Yukarıda
sayılmaya çalışılan haklar, hak zincirinin halkalarıdır; bunlardan birisinin
eksik olması diğerlerini, ya anlamsız ya da eksik kılacaktır.
Sayılan temel hakları, ekonomik, siyasi, sosyal,
kültürel, kişisel haklar başlığı altında saymak olasıdır. Bunların arasına
kesin çizgiler çizmek ve aşılmaz duvarlar örmek diyalektik olarak olanaksızdır.
Hakları, hak kategorilerinin her biri içinde saymanın nesnel olmaktan çok öznel
bir yanı vardır, o nedenle en temel olanlarını, insan tanımı başlığı altında
toplu olarak irdeledim. Aynı şekilde, hak başlıkları altında yeni alt başlıklar
oluşturmak da olanaklıdır, ancak işi karmaşıklaştıracağını ve hakları küçülteceğini
düşündüğüm için gerekli görmedim.
Burada
hemen hemen her İH belgesinde sayılan ancak ne anlama geldiği açıklanmayan, en
azından insanların %95’nin tartışmasız kabul edebileceği, önemli olduğunu
düşündüğüm temel “hakları” tanımlamaya ve altlarını doldurmaya çalıştım.
BAZI KAVRAMLAR
Şimdi
de olduğundan fazla abartılan, insanların tartışmasız kabul etmesi için sürekli
propagandası yapılan ve sistemin gücü olarak gösterilen, bazı “hakları” tanımlamaya
çalışalım.
Mülkiyet
Hakkı (!)
“… mülkiyet, başkasının işgücünden serbestçe
yararlanma yetkisidir. Kaldı ki, işbölümü ve özel mülkiyet özdeş deyimlerdir -
birincisinde faaliyete göre anlatılan şey, ikincisinde bu faaliyetin ürününe
göre dile getirilmektedir.” [26]
Sosyalizmin,
kapitalizmi karakterize eden üretim
araçları üzerindeki özel mülkiyete karşı bir sistem olması nedeniyle
mülkiyet sürekli tartışma konusu olmuştur. Burjuva ideologları tarafından
üretim araçları üzerindeki özel mülkiyet ile, sıradan temel gereksinmelerin
“mülkiyeti” arasındaki fark, sürekli demagoji konusu yapılmıştır. Sosyalizmin
karşı olduğu mülkiyet biçimi, ileri sürüldüğü gibi, temel gereksinmelerin
sahiplenilmesi olmayıp, üretim araçları üzerindeki, yani üretenin artı değerine
birilerinin el koyduğu, çalışmadan sürekli başkalarının sırtından geçinen
asalak bir sınıfı üreten, miras yolu ile aktarılıp daha doğuştan yeni asalaklar
yetiştiren ve temelini yarına güvensizlik üzerine oturtan bir mülkiyet biçimidir.
Bunun
dışında insanların yaşaması için sahip oldukları; beslenme, barınak, giyim
kuşam, eğitim-öğretim, sağlık ve bunları edinmek için gerekli olan iş güç,
nasıl ki hayvanların beslendiği yiyecekler, barınakları, içtiği su, üzerinde
dolaştığı toprak onların mülkiyeti sayılmıyorsa, aynı durum insanlar için de geçerlidir
ve bunlara sahip olmak, özel mülkiyet olarak değerlendirilemez. Çünkü
tüketilen, yarına bırakılmayan, miras konusu olmayan gereksinmelere
sahiplenmek, mülkiyet olarak adlandırılamaz. Hele özel mülkiyeti kutsamak için,
“işçinin emeğinin işçinin özel mülkiyeti” olarak nitelendirilmesi tam bir sahtekarlık
ve çarpıtmadır.
Diğerlerinin
yanında toprağın özel mülkiyet konusu olması, özel mülkiyetin en garip ve
ilginç biçimidir. Çünkü doğada insandan önce bulunan toprağın toprak olması
için, insanın hiçbir katkısı olmamıştır. Böylesine emek katkısı az olan hatta
hiç olmayan bir nesnenin mülkiyet konusu yapılması, düşünmeye değer bir
konudur.
Yukarıda
saydığımız temel hakların konusu olan gereksinmelere sahiplenme, bir “hak”
olarak nitelenebilir ama bunlara sahip olma ya da kullanma kesinlikle “mülkiyet
hakkı” olarak nitelenemez. Hiçbir gerekçe “mülkiyeti” hak konumuna
yükseltmeyeceği gibi, kutsayamaz da! Çünkü mülkiyetin kutsanmasındaki asıl
amaç, doğrudan/dolaylı sistemin kutsanması ve içselleştirilmesidir. İnsanı
merkeze oturtmayan, en insani gereksinmeleri karşılamayan bir sistem, adı ne
olursa olsun, kutsal değildir, aksine yıkılmayı hak eder.
İH
belgelerinde sık geçen bazı kavramların tanımlanmasında büyük yararlar
bulunmaktadır. Hemen her İH belgesinde, Yasa
Önünde Eşitlik, Hukukun Üstünlüğü, Demokrasi, Hukuk Devleti, Genel Seçim, Pazar
Ekonomisi, Karşılıklı Bağımlılık, Globalizm, Özelleştirme, Azınlık Hakları, kavramlarına
rastlamak mümkündür. Her başlık özel bir araştırmayı gerektirecek kadar önemli
olmasına rağmen, burada kısa olarak konumuzun gerektirdiği kadar, değinilecektir.
Yasa Önünde Eşitlik (!)
Bu
formülasyon, en başta eşitliğin anlamının egemenler tarafından çok iyi
bilindiğini göstermektedir. O nedenle de kapsamı olabildiğince dar tutulmaya
çalışılmıştır.
Yasa,
yasama organı, yani bir biçimde oluşturulmuş parlamento, tarafından hazırlanır
ve yöntemine uygun olarak yayınlanarak yürürlüğe girer. Yaratıcısı, devletin en
biçimsel kurumu olan meclisdir. Parlamento, tıpkı kurumu olduğu devlet gibi
sınıfsal bir karaktere sahip olup, asıl olarak sınıfın ve temsilcilerinin
oluşturduğu bir yapıdır. Genellikle aynı sınıfın değişik kesimlerinin oluşturduğu
siyasi partilerin temsilcilerinden oluşur ve asıl olarak düzen muhalifi
partilerin bu parlamentolarda temsil edilmesi hemen hemen olanaksızdır. Ancak
adı muhalif ya da içi boş ve sisteme
entegre olmuş, biçimsel düzen muhalifi
partiler, bu parlamentolarda yer almaktadır.
Egemen
sınıf kendi dışındaki sınıflara ait ideolojileri ve örgütleri bölücü/yıkıcı
ilan ederken tam da bu noktada, sınıfsal davranmaktadır ve tüm yasal ve hukuki
düzenlemeler, iktidardaki sınıfın çıkarları doğrultusunda yapılmaktadır.
Parlamenterlerin gerek geldikleri gerekse hizmet ettikleri sınıfın çıkarları
hep gizlenmeye çalışılmakta ve bu ilişkilerin açıklanması yasaklanmaktadır. Tıpkı
yasaları yapan devlet gibi, bizzat yasaların kendisi de sınıfsaldır ve doğrudan
egemen sınıfın çıkarlarına göre düzenlenmektedir. “Yasalar, siyasal olsun, medeni olsun, ekonomik ilişkilerin iradelerini
açığa vurmaktan, sözcüklerle ifade etmekten öteye bir şey yapmazlar.”[27]
Kapitalizmin ilk dönemlerinde temsilciler aracılığı ile
yönetime katılan egemen sınıf, son zamanlarda doğrudan kendisi yönetimde yer
almakta ve yasalarını kendisi yapmaktadır. Sınıfsal güdüleri gereği yasaların,
yapanların çıkarına olması kaçınılmazdır. Aksine bir yaklaşım ise sınıfın ve
temsilcilerinin kendisine ihaneti demektir. Ülke pratiği de bu gerçeği
doğrulamaktadır. Örneğin darbe dönemlerinde çıkarılan yasalara baktığımızda,
ağırlıklı olarak sistemi ve dolaysıyla sınıfı doğrudan koruyan düzenlemeler
olduğunu görürüz. Çalışan ve emeği ile geçinenlerin yararına olacak
düzenlemeler, parlamentoda yıllarca sıra beklerken, uluslararası tekeller ve
onların yerli ortaklarının istediği yasalar, sabahlara kadar çalışılarak anında
çıkarılmaktadır.
Gerek
çıkarılışı gerekse koruduğu çıkarlar açısından bu kadar taraflı olan bir
yasanın, işe baştan eşitsiz başladığı ortadadır. Eşitsizlik tartışmasız bir
şekilde ortada iken “yasaların önünde eşitlik ilkesi” gerçekte eşitsizliği
örtmeyi hedefleyen içi boş ama propaganda amaçlı bir ilkedir.
Sınıfsal
olarak doğru olan bu gerçek, bireyler için de bir o kadar doğrudur. Örneğin
konutu yani belirli bir adresi olan birisi tutuklanmazken, adresin belli
olmaması tutuklama nedenlerinden birisidir. (CMUK. 104.m)
Yine
parası olan birisi, yeterli kefalet yatırarak ya da göstererek tahliye olurken
parası olmayan birisi yıllarca hapislerde yatmaktadır.
Maddi
durumu iyi olanlar kendileri için en pahalı avukatları tutarak kendilerini
rahat rahat savunurken parasız olanlar,
basit temyiz haklarını bile kullanamadığı için yıllarca hapislerde yatmaktadır.
Aynı ayrıcalıklar cezaevlerinde de
sürmektedir. Parası olanlar ile
olmayanların yasaları orada da farklılık göstermektedir. Parası olanlar silah,
cephane, cep telefonu, beyaz eşya gibi olanaklardan sınırsız olarak yararlanırken
parasız olanlar ise ancak onlara uşaklık edebilmektedirler.
Kısacası
zenginler sayısız yasal engelleri rahat rahat aşarken fakirler yollarını düz
yolda bile şaşırmaktadır. Sonuç olarak hem sınıflar hem de kişiler yasalar önünde
eşit değildir. Bu formülasyon., en iyi yorumla,
gerçekleşmesi istenen bir hedef olabilir.
Hukukun Üstünlüğü (!)
Nasıl
yasa önünde eşit olunamıyorsa, aynı gerekçelerle, hukuk “eşit derecede”
herkesin üzerinde değildir. Hukuk bir sınıfsal çıkar temelinde yapılır ve yine
o sınıfın çıkarlarını korumak için uygulanır. “Hukuk, olgunun resmen tanınmasından ibarettir.”[28]
Sokaktaki
vatandaşın hukuka uyması, saygılı olması ve hukuku tartışmaması istenir. Oysa
doğruların tartışmalar sonucu ortaya çıktığı ve gerçeklerin tartışmalardan güç
kazandığı bilinen bir gerçektir. Nedense hukuk bu evrensel doğrunun dışında
tutulur ve tartışılmaması, ona kayıtsız şartsız uyulması istenir. Çünkü hukuku
tartışmak, aynı zamanda onun temsil ettiği ve koruduğu sistemi tartışmaktır.
Tartışılan bir sistem ise sonunda
yıpranmaya ve değiştirilmeye mahkumdur.
Hukuk üstün bir yere konulduğu zaman, her anlamda, ona
ulaşmak ve dokunmak olanaksızlaşır. İlk olarak, hizmetinde olduğu ileri sürülen
halktan uzaklaşır ve giderek ona yabacılaşır. İkinci olarak, dokunulmaz, eleştirilmez
ve kutsal bir nitelik kazanır. Üçüncü olarak, erişilmek istenen ama bir türlü
ulaşılamayan soyut bir hedef olur.
Dördüncü olarak, sınıfsal karakterini gizleme işlevi görür. Beşinci olarak,
bilinmediği için ondan korkulur ve korkulduğu için de körü körüne itaat edilen
gizli bir güç haline getirilir. Altıncısı muhalif unsurların ona dokunması, el
uzatması ve ağzına alması yasaklanır.
Yasalar,
keyfiliğin önündeki engel olarak tanımlanır. Eğer bu tanım doğru ise
yasalardaki keyfiliği engelleyecek güç
ne olacaktır? Var olan düzen içinde ve var olan yasalara göre bu sorunun
yanıtı yine yasalar olacaktır ki böyle bir yanıt, sorunun doğru yanıtı olamaz.
O zaman doğru yanıt nedir? Tek doğru yanıt; Örgütlü toplumdur. Çünkü yasaların
tanıdığı özgürlüğün sınırı, düzen olarak belirlenmektedir.
Demokrasi !
İlk
çağdan beri bilinen tanımı ile demokrasi, kısaca “halk yönetimi” demektir.
Sözcük anlamı bu kadar güzel ve dolu olan demokrasinin gerçek anlamını kavramak
için, Lenin’in özlü sorusunu sormak gerekir: “Kimin için demokrasi”? Doğru
teorik ve ahlaki yanıt; herkes için olacaktır, ancak pratik yaşam bu yanıtı
yalanlamaktadır. Çünkü toplumun hepsi değil, ancak çok küçük bir azınlığı yönetime
katılmakta ve yer almaktadır. Büyük çoğunluk ise yönetimden çok uzakta
tutulmakta dahası bunlar yönetilmektedir. Her ne kadar halk sözcüğü, ezilen
sınıfların bileşimini ifade ediyorsa da sınıflı toplumlarda, demokrasideki halk
kavramı, bu anlamdan da çok uzak olup ezenleri ifade etmektedir. Demokrasi, bu
gerçeği gizlediği için, egemen sınıfların en çok kullandığı ve sevdiği bir
kavram olmuştur.
“Kimin için demokrasi” sorusuna pratik olarak,
azınlık mı çoğunluk mu; ezen mi ezilen mi; köle mi efendi mi; serf mi senyör
mü; burjuvazi mi işçi mi, şeklindeki
ikili yanıtlardan birisini vermek gerekir. Bu sorulara verilecek doğru yanıtlar,
demokrasinin gerçek tanımını da verecektir. Bunun dışında verilecek üçüncü
yanıtlar ahlaki nitelikte olacaktır, çünkü tüm iyiniyetlere rağmen, sınıflı
toplumlarda, herkes için demokrasi yoktur. Sınıflı toplumlarda azınlık için
demokrasi olan bir devlet biçimi, çoğunluk için baskı ve şiddet aracıdır.
Demokrasi, köleci toplumda köle sahibinin, feodal toplumda senyörün, kapitalist
toplumda ise burjuvazinin demokrasisi olmuştur. Bu olgu “halk yönetimi”
kavramına ters düşse de gerçek durum böyledir.
Devletin
yasama, yürütme ve yargı erklerinden birisinin etkinliği bu gerçeği
değiştirmeye etkili değildir. Örneğin bir devlet biçiminin “parlamenter
demokrasi” olarak adlandırılması, devleti demokratikleştirmeye yetmediği gibi,
devletin özünde var olan baskı ve şiddeti de gizleyememektedir.
Kapitalizmin
serbest rekabetçi aşamasında tüm burjuvazi için demokrasi varken, rekabetçi
aşamanın sonu olan emperyalist dönemde sadece tekelci burjuvazi için demokrasi
vardır. Örneğin faşizm halk için kural tanımaz bir diktatörlük olduğu halde çok
küçük tekelci bir azınlık için “sınırsız demokrasi” demektir.
Hukuk Devleti (!)
Bugüne
kadar henüz tanımı yapılamayan ama son yılların en moda kavramı olan hukuk
devleti, özellikle İH belgelerinde ve anayasalarda sık kullanılmaktadır. Gereksinmeden
doğduğu tartışmasızdır. Ancak hangi gereksinmeden
doğduğu tartışmalıdır.
Devlet,
ekonomik ve siyasi bir kurum olduğu kadar, aynı zamanda hukuki bir kurumdur.
Başka bir anlatımla hukuk, devletin meşruiyet araçlarından birisidir. Kapitalizmle
birlikte önem kazanan, “yasa önünde eşitlik”, “hukukun üstünlüğü” gibi
kavramlar son yıllarda yerini bu kavramların devamı olan hukuk devleti
kavramına bırakmıştır. Marksist doktrin, devlet kavramını yeterince tartışıp
devletin ileri sürüldüğü gibi kutsal bir kurum olmadığını kanıtlayınca, devlete
egemen olan sınıf, yeni kutsal bir kuruma ve kavrama gerek duymuştur.
Üretilecek kavram ne kadar tartışmaya açık olursa, üzerinde oynamak da o kadar
kolay olmaktadır. Ayrıca düzen muhalifi unsurların bu kavramları tanımlaması da
egemenlere zaman kazandıracaktır. Hukuk devleti kavramı işte böylesi bir gereksinmeden
doğmuştur ya da nedenlerinden birisi budur.
Yerleştirilmeye çalışılan bir tanımla hukuk devleti, devletin
tüm kurumları ile kendi yaptığı yasalara uyması şeklinde tanımlanmaktadır. Bu
tanım hukukun üstünlüğü kavramı ile desteklenmekte ve anlamlandırılmaya çalışılmaktadır.
Sonuçta her tanım, tanımlanmayan bir başka kavramla açıklanmaktadır. Hukuk
devleti de yukarıda açıklanan hukukun üstünlüğü, yasa önünde eşitlik ve yasaların
bağlayıcılığı gibi kavramlarla açıklanmaya çalışılmaktadır, Ancak kavramın
özünde saklı olan gerçek, hukukun bağlayıcılık unsurunun öne çıkarılması
çabasıdır. Hukuk bireyden çok toplumu örgütlüyor görünümünde olduğu için,
olayın sınıfsal gerçeğini gizleme
işlevini çok iyi başarmaktadır. Devlete sınıflarüstü görünüm kazandıran en iyi
kurum hukuktur. Çünkü hukuk, bireyler karşısında sınıftan bağımsız görünmesine
rağmen, belirleyici yönü sınıfsal olmasıdır. Buna hukukun üstünlüğü de eklenince,
devlet hem kutsallık hem de dokunulmazlık kazanıyor.
Genel Seçim !
Seçim
demokrasinin en önemli, vazgeçilmez, olmazsa olmaz koşulu olarak ileri
sürülmektedir. Hatta seçim eşittir demokrasi denilmektedir. Ancak diğer kavramlar
gibi seçimin ne olduğu ve nasıl olması gerektiği konusu, hiç
tartışılmamaktadır. Genel kabule göre, bir ülkede seçim yapılmış ve parlamento
seçim ile oluşturulmuşsa o ülkede demokrasi vardır(!).
Demokrasinin
tanımı ve varlığı seçim ile açıklandığı gibi, seçimin varlığı da demokrasi ile
açıklanmaktadır. Seçim, kitlelerin yönetime katılmasının tek aracı olarak gösterilmekte ve yüceltilmektedir. Oysa
gerçekte seçim, “seçilenlerin seçilmesi” şeklinde gerçekleşmektedir. Seçimlerden
önce seçilecekler seçilmektedir. İlk elemeler hem kişi hem de örgüt düzeyinde
yapılmakta ve sistem kendisi için tehlikeli gördüklerini seçim dışı bırakmak
için yasal önlemler almakta ve gerektiğinde sistem dışı çözüm öneren partileri
kapatmaktadır. Hatta bir çoğuna daha baştan izin vermemektedir.
Genel
olarak her siyasi parti bir sınıfı, bir siyasi eğilimi temsil eder ya da etmesi
gerekir. Ancak mevcut siyasi partiler incelendiğinde, aynı modelden birden çok
bulunduğu görülmektedir. Bu partiler arasındaki tek farklılık, sadece
isimlerinin ve başında bulunanların farklı olmasıdır. Sisteme zıt modellere ise
izin verilmemektedir. Her sınıfı temsil edecek siyasi yapılar yerine, aynı
sınıfı temsil eden birden çok parti yaratılmakta ve seçimin bunların arasından
yapılması dayatılmaktadır. Yaratılan suni çelişkiler ile de kişiler bu partiler
arasında seçime zorlanmaktadır. Sistem aynı renkteki partilerden rahatsız
olduğu için, baraj yöntemleri ile, bunların sayısını en aza indirmeye çalışmaktadır.
Seçilenler
yönünden ise, yetenek ve liderlik gibi doğal özellikler, seçilmek için değersiz
kılınmakta ve sisteme bağlılık, seçilme değeri olarak öne çıkarılmaktır.
Sistemin gereksinmesi olan yapay liderler yaratılmakta ve örgütler bunlara
bırakılmaktadır. Hiçbir liderlik vasfına sahip olmayan parti başkanları, lider olarak nitelenmekte ve toplumu
yönetmek için yapay karizmalar yaratılmaya çalışılmaktadır.
Lidersiz,
siyasi partisiz bir toplumu yönetmenin en kolay yöntemlerinden birisi de
kitlelerin politikadan uzaklaştırılmasıdır. Bunun için bir yandan “siyaset siyasetçinin
işidir” propagandası yapılırken diğer
yandan da “siyaset pis bir iş” olarak sunulmaktadır. Bir başka yöntem de
kişilerin zamanını siyaset düşünemeyecek
kadar doldurmaktır. Bunların üzerine, sahibinin sesi olan medya bombardımanı da
eklenince, politika kişilere çok yabancı gelmektedir.
Tüm
ülkelerde, seçimlere katılım her geçen gün azalmaktadır. İlginin azalması ya da
azaltılması bilinçli bir tercih olduğu gibi, aynı zamanda demokrasinin özü
olarak sunulan seçimlere, güvensizliğin de göstergesidir. Adı konulmayan bu
güvensizlik özünde, sisteme olan bir güvensizliktir. Ancak kişi ya da örgütler
tarafından, güçlü şekilde, sistemin alternatifi ortaya konulamadığı için muhalefet,
sistem karşıtı bir güce dönüşememektedir.
Globalizm (Küreselleşme, Yeni Dünya Düzeni)
Miyadı
dolmuş, kirlenmiş bir sistemden kurtulmanın kesin yolu, o düzenin
değiştirilmesidir. Bu düzen muhaliflerinin tercih ettiği bir yöntemdir.
Egemenler ise, düzeni değiştirmek yerine, ömrünü uzatmak için çareler ararlar.
Bunun için yeni yöntemler geliştirirler, yeni teoriler üretirler. Son yıllarda
üretilen teorilerden birisi de global- izmdir.
İngilizce
global sözcüğünün Türkçe karşılığı: Bütün dünyayı kapsayan; küresel, demektir.
Peki “bütün dünyayı kapsayan” nedir? Global sözcüğünün anlamı da bu sorunun yanıtında
gizlidir. Global dünya, genel olarak iki
unsurdan oluşuyor; emek ve sermaye! Dünyaya bakış da bu iki unsura olan uzaklık
ve yakınlığa göre değişiyor ama şu anda güçlü gözüken bakış sermaye cephesinden
yanadır. “ ”Globalleşme”, taraflarca her
ne kadar dile getirilmese de, bir egemen sınıf ideolojisidir. Öngördüğü açılımlar,
sermaye egemenliğinin dünya çapında tesisini ve güçlenmesini amaçlar.”[29]
Global sözcüğünün globalleşmesi tam da reel sosyalizmin
yıkıldığı döneme denk düşüyor ve sözcük anlamına ek olarak siyasi ve ekonomik
bir anlam da kazanarak zenginleşiyor. Sermaye, önündeki “demir perde” yıkıldığı
için, var olan sınırları ve değerleri de önüne katarak tüm dünyaya yayılıyor ve
emek hareketlerinden boşalan yerleri de dolduruyor. Sermayenin sınır tanımayan
bu yapısı, şu anda dünyaya egemen olmuştur. Sermaye bir yandan emek güçlerini
ezerken diğer yandan, kendi sahasındaki küçük sermayeyi de yok edip
tekelleşmeyi uç noktaya taşıyor. İşte bu uç noktadaki tekelci sermayenin yani
emperyalizmin, sınır tanımayan sermaye hareketine, globalizm denmektedir. Eski
bir tanımı kullanarak globalizm, emperyalizmin ”ultra” aşamalarından birisidir,
diyebiliriz.
“Emperyalizmin 90’lardaki “globalleşme” adlı
yeni vizyonu, gerçekte pazar ve toprak paylaşımı bakımından emperyalizmin yeni
bir aşamaya girdiğini ilan etmektedir.[30]
Sermaye
globalleşirken, karşıtı olan emek cephesi
her geçen gün daralmaktadır. Emek ve sermaye arasındaki orana bakıldığı zaman,
bir yanda her gün yayılan ve merkezileşen sermaye grubu, diğer yanda çoğalan bir emek cephesi
bulunmaktadır. Böylesi gelişen keskin bir çelişki karşısında sistemi korumak
için, yeni ideolojilere gereksinme vardır. Kapitalizmin sarıldığı bu “yeni” ideolojinin adı: İnsan
Haklarıdır.
Sermaye sınırları aşarken kullanmak zorunda olduğu iki
araç vardır: Birincisi silah, ikincisi ideolojidir. Birincisi pahalı ve kanlı
olduğu için hemen kendi karşıtını doğuruyor. İkincisi, kişileri gönüllü olarak sisteme entegre
ediyor ve sistemin ömrünü uzatıyor. Emperyalizm, önceliği ideolojiye vererek bu
araçların her ikisini de kullanmaktadır. Kullanılan en iyi ideolojik malzeme
ise İH’dır.
Sermaye
bir ülkeye ekonomik, siyasi ve askeri olarak girmek için, bu hareketlerini
meşrulaştırıcı çalışmalar yapıyor ve argümanlar kullanıyor. Emperyalizm, bir
ülkeye girmeden önce, güvencelerini yaratıyor. Girişte zorluklarla
karşılaşmamak ve rahat hareket etmek için, tüm sivri kavramların yerine daha
kabul edilebilir kavramlar icat ediyor. Örneğin sömürü yerine “karşılıklı
bağımlılık”, işgal yerine “insani müdahale”, faşizm yerine demokrasi, egemenlik
yerine “işbirliği”, emperyalizm yerine “globalizm”, özelleştirme yerine “halka açılma”, egemenlik yerine “devletin
küçültülmesi” gibi yumuşak kavramları kullanıyor ve bunları bir üst kavram olarak
İH içinde göstermeye çalışıyor. Sonuçta açık işgaller; ekonomik sömürü, siyasi
ve diplomatik müdahaleler, bağımlı kültür politikaları, emperyalist çıkarlar
için değil, İH için yapılıyormuş propagandasının koşullarını hazırlıyor.
“Borç anlaşmalarıyla dayatılan “yapısal uyum
reformları”, Üçüncü Dünya’da emperyalizmin “globalleşme” sürecini yürürlüğe
koymasını sağlamıştır. Bu reformların ana hedefi borçların geri ödenmesini
güvenceye almak ve emperyalist ülkelere kaynak transferini derinleştirmek, öte
yandan uluslararası sermayenin hareket serbestisini sağlayacak ekonomik ve
hukuki ortamı yaratmaktır. Bu çerçevede Üçüncü Dünya ülkelerine dayatılan “mali
serbestleşme” politikaları bu ülkelerin dünya mali sermaye piyasasının bir
parçası olmalarına; “ticari serbestleşme” ulusal pazarların uluslararası
pazarlar lehine aşılmasına; “şeffaflaşma ve dışa açılma” ise ulusal ekonomilerin
kontrolünün IMF gibi emperyalist merkezlere devrine hizmet etmektedir.[31]
“Dolayısıyla globalleşme uluslararası sömürünün artırılması ve
derinleştirilmesine hizmet etmektedir.[32]
Globalizm
yani emperyalizm, çıkarlarını meşrulaştırmak için İH’ları kullanıyor. O nedenle
de, kendi politikaları doğrultusunda yeni yeni İH teorileri geliştiriyor. Bunun
için hem devletler hem de uluslararası tekeller düzeyinde çalışmalar
örgütleniyor ve yapılan çalışmalara büyük destekler veriliyor.
“ “Küreselleşme”, kavram olarak
“emperyalizmin” yerine geçmiştir ve bu terminolojik değişim, aynı olgulara iki
farklı biçimde bakmak anlamına gelmektedir. Küreselleşme terminolojisini
kullanan çözümlemeler, emperyalizmi stratejik bir kavram olarak kullananlardan
üç bakımdan ayrılır:
(a)
Yapısal bağımlılığın yerini karşılıklı bağımlılık alır. (b)... Piyasa
ilişkilerinin genişlemesiyle sağlanan etkinlik artışlarından herkesin
yararlanacağı ima edilir. (c) Piyasa güçlerinin eşitsiz ekonomik ve politik güç
dengeleri altında işlediğini vurgulayan eleştirel perspektif terk edilir ve
bunun yerini uluslararası mal ve sermaye piyasalarına karşı duyulan fanatik bir
güven perspektifi (yeni tür bir “piyasa fetişizmi”) alır.”[33]
Özelleştirme
(!)
Kapitalizmin ilk günlerinden beri devlet sermaye birikiminde
en etkin araç olmuştur. Devlet doğası gereği, kendisine egemen olan sınıfı hep
beslemiştir. Geçmişte teşvikler ve desteklerle yaptığı bu işi, son yıllarda
özelleştirme adı altında yapmaktadır. Devlet kapitalizmi geliştirmek için, önce
özel sermayenin yapamadığı pahalı alanlara yatırım yapıp daha sonra da bunları
özel sermayeye “satmaktadır”. Bir dönem, kamu yararı gerekçesi ile dokunulmayan
bu “kamu malları”, reel sosyalizmin yıkılmasından sonra yine aynı “kamu yararı”
gerekçesi ile “satılmaktadır” ve bunun adına özelleştirme denilmektedir.
Özelleştirmeyi
haklı göstermek için üretilen ilk gerekçe, bu kuruluşların devlete yük
olmasıdır. Görünürde doğru olan bu gerekçe, yakından incelendiği zaman, içinde
bir çok gerçeği gizlediği görülmektedir. Özelleştirilen kuruluşlar
incelendiğinde hepsinin devlete yük olmayan tersine kar getiren kuruluşlar
olduğunu görürüz. Diğer yandan stratejik öneme sahip kuruluşlar özelleştirme konusu yapılmaktadır. Teknolojisi geri, sermaye
hareketi yavaş ve hantal olan kuruluşların tamamı, özelleştirme kapsamı dışındadır.
Özelleştirme
için ileri sürülen diğer bir gerekçe; devletin küçültülmesi ve ekonomiden
uzaklaştırılmasıdır. Ancak gerçek yaşamda bunun da doğru olmadığı görülmektedir.
Küçültülmesi ve ekonomiden uzaklaşması istenen aynı devlet, sıkıntı içinde
bulunan ve uluslararası tekellerle ilişkisi olan firmaları ve bankaları
kurtarma operasyonlarına sık sık başvurmakta ve yapılan tasarruflar bir çırpıda
o firmalara aktarılmaktadır. Tüm bunların faturası da ücretli halka kesilmektedir.
Özelleştirme
alanında yapılan sahtekarlıkların üzeri üretilen değişik kavramlarla
örtülmektedir. Bunlardan ilki özelleştirme yerine “halka açılma” sözcükleri
kullanılarak yapılmaktadır; insanlar özelleştirmeye alışıncaya kadar bu ad
kullanılmıştır. Böylece bırakalım hisse senedi almayı, hayatında hiç hisse
senedi görmeyenler bile “halka açılma” kervanına katılmışlardır. Yine aynı
dönemde, özelleştirme kurumunu
meşrulaştırmak için “borsa” devreye sokulmuştur. Borsadan bir kaç lot alanlar,
kendilerini sistemin bir parçası olarak görmeye başlamışlar ve böylece sistemin
gönüllü savunucuları yaratılmıştır.
Özelleştirmeye
konu olan bu kurumlar geçmişte, devlete biçimsel de olsa “sosyal” bir nitelik
kazandırmıştır. Bunlar aynı zamanda kamu adına zorlanan tasarruflar sonucu
kurulmuşlardır. Sosyal denge işlevinin yanında, emekçiler için örgütlenme alanı
olmuşlardır. Şimdi de satılarak egemenler için yeni kaynak işlevini
görmektedir. Ancak devletin bundan başka satacak bir şeyi kalmamıştır.
Sadece
kamuya ait kuruluşlar değil, artık devlet de özelleşmiştir! Düne kadar okul,
hastane, yurt, iş, vb. şeklinde hizmet aracı olarak tanımlanan devlet, tüm bu
işlevlerini özel sektöre devretmiştir. Bunlar yetmiyormuş gibi güvenlik de özelleşmiştir; artık her
kuruluş kendi özel güvenlik birimlerini
kurmuş ve gelecek tehlikelere karşı önlemini almaktadır. Güvenlik özelleştirildiğine
göre, şu soru akla gelebilir: Asker, polis ne işe yarıyor? Sorunun yanıtı ise
devletin tanımında yatmaktadır ve üzerinde yeniden düşünmeye değer bir konudur.
Özelleştirmenin
İH ile ilgisi nedir? Emperyalist devletler özelleştirmeyi, ekonomik ve siyasi
bir olgu olarak değil, İH’nın olmazsa olmaz koşulu olarak ileri sürmektedirler.
İH konusunda sürekli tartışmalara neden olan “mülkiyet hakkı” yeniden ama
farklı bir isimle güncelleştirilmekte ve sermaye önündeki engellerin
kaldırılmasına özelleştirme denilmektedir.
Azınlıklar Sorunu:
Azınlık tanımı ilk bölümlerde incelendi. İH belgelerinde de
azınlıklar sorununa özel bir önem verilmektedir. Bunu, İH konusunu düzenleyen
kuruluşların iyiniyetleri ile açıklamak olanaksızdır. Öyleyse azınlıklar konusu
neden birden önem kazandı?
Ulusal
devletlerle yaşıt olan İH, son dönemlerde uluslararası bir boyut kazanmanın
yanı sıra, azınlık sorununu ön plana çıkarmış ve ulusal devletlerin önemini
ikinci sıraya indirmiştir. Bunun arkasındaki nedenlerle baktığımızda; ilk
olarak azınlık kavramı, sınıf kavramının önüne geçirilerek iyi bir perdeleme
görevi görüyor. Çünkü sınıfsal çelişkiler öne çıkarıldığı zaman, gelişen
hareket çözümü, doğal olarak sistem dışında arıyor. Oysa azınlıklar arasındaki
çelişkinin yönü ise çoğunlukla sistemin içine yöneliktir. İkinci olarak,
özelleştirme gerekçesi olarak da kullanılan devletin küçültülmesi için uygun
koşulları sağlıyor ve böylece devletlerin iç işlerine müdahale daha
kolaylaşıyor. Üçüncü olarak, İH’nın asli ve ihlalci unsuru olan devletin, İH
konusundaki konumunun gizlenmesi sağlanıyor. Böylece, kitleler İH ihlalcisi
olarak devlet ve onun temsil ettiği düzen yerine, konu ile ilgisi olmayan
kurumları görmeye başlıyor. Dördüncüsü, azınlık sorunu sadece kültürel boyutta
ele alındığı için, sistem için tehlike yaratmıyor. Beşincisi, ekonomik, siyasi
ve kültürel olarak kapitalist ilişkilerin, en uç ve geri noktalara kadar
ulaşması sağlanıyor.
Sonuç
olarak, diğer konularda olduğu gibi bu alanda da ciddi çalışmaların yapılması
ve İH’nın sahte yüzünün ortaya koyulması gerekir.
BÖLÜM
BEŞ
İHLAL EDİLEN HAKLARDAN
BAZILARI
Dünyada
ve ülkemizde yaşanan İH ihlallerine bakıldığı zaman, bunların asıl olarak
siyasal ve sistemi korumaya yönelik olduğu görülmektedir. Dünyadaki ihlal
yöntemleri de hemen hemen aynı merkezlidir. İsimlendirmeleri ülkeden ülkeye
farklılık gösterse de yapanların, yöntemlerin, araçların, amaçların ve
savunmalarının benzer olduğu görülmektedir. Biz de bu ortak özellikleri dikkate
alarak en yaygın İH ihlallerini açıklamaya çalışacağız. En yaygın İH ihlalleri;
idam, işkence, yargısız infaz, faili meçhul cinayet, gözaltı ve gözaltında
kayıplar, haksız tutuklama, düşünce
suçları, işsizlik, örgütlenme, gösteri ve toplantı yasakları şeklinde
sıralanabilir. Bunlara yeni eklemeler yapmak ve bazılarını aynı başlık altında
incelemek ya da hepsini, “yaşama hakkının ihlali” başlığı altında toplamak da
olasıdır. Ben yukarıda sayılan çekincelere bağlı kalarak ihlalleri tek tek ve
kısaca inceleyeceğim.
Suç
ve Ceza
Ceza konusu tartışılırken suç ve suçlu
kavramı arasındaki ayrım yok edilerek konu sadece suçlu üzerinden
tartışılmaktadır. Suçluyu tartışmak işi
kolaylaştırmaktadır. Çünkü sistemi sorgulamaktan koruyacak ve dikkatleri başka
yöne çekecek her türden kişi (suçlu) tipleri bulmak mümkündür. Ayrıca suçlunun
öne çıkarılması sistemin sorgulanmasını önlemektedir. Suçlu yerine suç konusu
tartışılacak olursa, karşımıza doğrudan sistem çıkmaktadır. Nasıl ki “suçluyu
kazıyınca altından insan çıkıyorsa”, suç üzerindeki örtü kaldırılınca da
altından “düzen” çıkmaktadır. Suçun üreticisi insandan önce sistemin kendisidir.
İnsan suçun bir aracı konumundadır. Bazı istisnalar olsa da alttaki temel
gerçek budur. Örneğin hırsızlık suçu asıl olarak özel mülkiyet kavramı üzerinde
şekillenir ve insanlar genellikle kendilerinde olmayan ve gereksinme
duydukları malları çalarlar. Daha
derinde ise düzenin meşru saydığı ve ürettiği; çalışmadan, çalarak yaşama
kültürü vardır. Ezilen insan için, en ağır ahlaki ve hukuki yaptırımlara
bağlanan hırsızlık, zenginler tarafından işlendiği zaman, suç olmaktan
çıkarılıp bir hastalık (kliptomani) olarak nitelenerek, en azından ahlaki
olarak aklanmakta ve iş, zenginlerin hırsız ve ahlaksız olamayacağı noktasına
vardırılmaktadır.
Diğer
yandan hırsızlık ile mal kutsanmakta ancak çalınan diğer kutsal değerler (emek
gibi) ile yasalara uydurulmuş el koymalar hırsızlık sayılmamaktadır. Aynı şekilde
insanın sömürülmesi yasal olarak suç sayılmadığı gibi ahlaki olarak da herhangi
bir yaptırıma bağlanmamıştır.
Suç
konusunda bu çarpık anlayış, aynı şekilde ceza konusunda da görülmektedir.
Örneğin ceza nedir? Ceza kime verilir? Cezayı kim verir? Cezayı kim uygular?
Ceza verenlerin ve uygulayanların böyle bir hakkı var mıdır, varsa bu hak
nereden gelmektedir? gibi yanıtı net olmayan soruları artırmak olasıdır.
Ceza,
öç alma, kısas aşamalarından geçerek bu günkü anlamına, yani “suçlunun toplum adına özgürlüğünden yoksun
bırakılarak yeniden topluma kazandırılması” anlayışına dönüşmüştür. Ceza,
bedensel eziyet aşamalarından geçerek bugünkü insanları özgürlükten yoksun
bırakma, kapalı mekanda tutma aşamasına ulaşmıştır ve felsefi olarak böyle
olduğu ileri sürülmektedir. Ancak
uygulamanın hiçte ileri sürüldüğü gibi olmadığını, özgürlükten yoksun
bırakmanın yanı sıra, bedensel eziyetin de kullanıldığını görmek mümkündür.
Kaba dayak ile başlayan eziyet, sınırı ölümle sonuçlanan türlere kadar
ulaşmaktadır. Bunlara zaman zaman en doğal gereksinmelerden yoksun bırakılma da
eklenmektedir. Siyasi tutsaklara ise “topluma yeniden kazandırılma” adı
altında, değerlerini yok ederek kişiliksizleştirme politikaları dayatılmaktadır. Siyasi bir mahkumun “topluma
kazandırılmasından” amaç, kişinin muhalif olduğu ve değiştirmeyi hedeflediği
düzene entegre edilmesi ve siyasi kimliğinin yok edilmesidir. Bunun için özel
mahkemeler (DGM) kurulmakta, özel yasalar (Sıkıyönetim Yasası, Ohal Yasası,
Terörle Mücadele Yasası) çıkarılmakta, özel kolluk birimleri (TEM, JİTEM)
oluşturulmakta, özel cezaevleri (A, E, F
tipi) inşa edilmekte, özel infaz sistemleri uygulanmakta hatta Anayasa ile af
yasaklanmaktadır.
Hiçbir
şiddet aracı kullanılmadan, pankart açmak, duvarlara afiş asmak, yasal
yürüyüşlere katılmak, YÖK’ü ve harçlara
yapılan zamları protesto etmek gibi sıradan eylemler, örgüt üyeliği için kanıt
kabul edilip 15 yıl ağır hapis cezaları, sanki 15 günlük cezalarmış gibi,
kolayca verilmektedir. Aynı şekilde hiçbir silahlı eyleme katılmadan ve
elverişli vasıtalara sahip olmadan, anayasal düzeni değiştirme girişimi gerekçe
gösterilerek idam cezaları verilebilmektedir,
İdam
Sözcük
anlamı siyaset etmek, insan yaşamını politik amaçla sonlandırmak demektir.
Tanımlarsak, yaşama hakkına yasal olarak son vermek diyebiliriz. Ancak işin
özü, bu tanım kadar basit değildir. Öncelikle idam bir ceza değildir. İdam
özünde sistemin ceza anlayışına da aykırıdır. Çünkü mevcut ceza anlayışında,
özgürlükten yoksun bırakarak eziyet çektirme anlayışı egemendir. Oysa idam,
yöntemi nasıl olursa olsun, insan yaşamının sonlandırıl ması demektir. Ölüm ile
her şey gibi, ölen için, ceza da sona ermektedir. O nedenle, hem felsefi hem de
fizyolojik olarak canlılığın sonu olan ölümün bir ceza türü olarak kabul
edilmesi olanaksızdır. Eğer idam bir ceza olarak kabul edilirse, bu ancak, idam
edilen kişinin akrabaları ve dostları için bir cezadır. Ölen birine kurşun
sıkmak ne kadar anlamlı ise, idam da o kadar ceza sayılır.
İdam,
insan öldürmenin yasal adıdır. Oysa ölen insan için sonuç hep aynıdır; trafik
kazası, felç, beyin kanaması, kanser gibi ölüm türleri, fizyolojik olarak
idamdan bile daha acı vericidir. Bu yönü ile idam, eziyetin son bulmasıdır ki
bu da mevcut ceza anlayışına uymaz.
İdamın, son yıllarda cezanın amacı
olarak sayılan caydırıcılık, örnekleme, kişinin topluma kazandırılması,
rehabilitasyon gibi işlevinin de olmadığı tartışmasızdır. Özellikle siyasi idam mahkumları, idamın
kendilerini ve fikirlerini öldürmediğini söyledikleri ve idam “cezasını” mahkum
ettikleri çok görülmüştür.
Öncelikle ceza insani olmak zorundadır.
İnsani olmayan ve insanı ortadan kaldıran bir cezanın adı ne olursa olsun, ona
ceza denemez. İkinci olarak suç ve ceza ahlaki olmalıdır. Yasalar ile suç ve
ceza yaratmak her zaman mümkündür ama meşru ve ahlaki olmayabilir. Cezalara
kitle desteği buna bağlıdır ve idam bu özden de yoksundur.
İdam, cezadan çok siyasi bir öç alma ve
güç gösterisi olmuştur. Cezadan en temel farkı; telafisinin olanaksız oluşudur.
Cezanın da “zaman” anlamında telafisi olanaksızdır ama yine de bir parça telafi
edilebilir. İdamda böyle bir seçenek yoktur. Oysa tarihte bir dönem hain ilan
edilenlerin, bir başka dönemde kahraman ilan edildikleri çok görülmüştür. İdam
edilenlerin kanları, hiçbir zaman kirlenmiş sistemleri temizlemeye yetmemiştir.
Üstelik tarih, tüm idamlara rağmen, kendisini değiştirecekleri hep yaratmıştır.
Yargısız
İnfaz!
İnfaz hukuki bir kavram olup, kısaca
bir yargı kararının yerine getirilmesi, uygulanması anlamına gelir. Hapis
cezasının çektirilmesi, idamın yerine getirilmesi, para cezalarının ödetilmesi,
bir yerin boşaltılması, binanın yıkılması gibi yargı kararlarını yerine getiren
eylemler, infaz türleri olarak sayılabilir.
Yargısız infaz ise, gerekçesi ne olursa olsun, keyfi olarak
insan öldürmeyi, cinayeti anlatan bir kavramdır. Bu cinayetlerde savcılık,
yargıçlık ve infaz yetkisi aynı kişilerin, grubun elinde toplanmıştır. Suç,
ceza, infazın kurbanı, zamanı ve şekli yine aynı grup tarafından belirlenir.
Seçilen kişi onların çıkarları gereğince suçludur ve cezası ölümdür. Seçilen
hedefler, genellikle, “kutsal devlet” adına yok edilirler. En alçak ve namussuz
çıkarların üzeri, yine aynı kutsal devlet kandırmacası ile örtülür. Yargısız
infaz, devletin koyduğu kuralların, devlet adına hiçe sayıldığı en uç noktadır.
Hedefi ise, temel olduğu söylenen ya da olması gereken, yaşama hakkıdır.
Son zamanlarda bu kavram, asıl
anlamının yanında insanları yargılamadan suçlu ilan eden ve toplumdan
soyutlamaya yönelen bir anlam kazanmıştır. Kullanılan araç da genellikle medya
olmaktadır. Yıpratılmak istenen insanların her türlü özel yaşamları ortaya
dökülmekte ve o insana hiçbir siyasi, ahlaki, hukuki kural tanımadan saldırılmaktadır.
Yargısız infaz ile sıradan infaz eylemi
arasındaki en temel ayraç, yargısız infazların arkasında devletin olması ve bu
eylemin devlet adına yapılmasıdır. Daha kısa bir tanımla yargısız infaz,
devletin terör ve baskı yöntemlerinden birisidir. Kökü devletin merkezinde olup herkes
tarafından rahatlıkla görülmesine rağmen bir türlü o çelik çekirdeğe ulaşmak
mümkün olmamaktadır.
İnsanların en temel gereksinmelerinin
karşılanmasında oldukça cimri olan devlet, yargısız infaz için gerekli olan
eleman ve malzeme konusunda oldukça
cömert davranmaktadır. Devletin resmi kurumlarına, bu kirli işler
için, özel yapım suikast silahları satın
alınmaktadır.
Her yargısız infazın değişmez gerekçesi
ise, “şahıs emniyet birimlerine silah çekti ya da ateş etti” şeklindedir.
“Çıkmayan çatışmalarda” silahsız kişiler öldürülmekte ve yanlarına silahlar
bırakılarak yapılan işe yasal kılıflar hazırlanmaktadır. Yargısız infazları
meşrulaştırmak için, “öldürüldü” yerine “ölü olarak ele geçirildi” gibi anlamsız
kavramlar kullanılmakta ve hangi gerekçe ile olursa olsun, öldürülen her insan,
baştan suçlu ilan edilmektedir. Yargısız infazlar o kadar kanıksandı ki, evinde çocukları ile
otururken öldürülen bir işçi için, polisin suçlu insanı öldürme yetkisi varmış
gibi gazeteler, “polis masum işçiyi öldürdü” şeklinde, düşüncesiz ve bilgisizce
başlıklar atmaktadır.
Yargısız infaz ile doğrudan yaşama
hakkı hedef alınırken ikinci olarak da diğer insanlara gözdağı verilmekte ve
toplumda ölüm korkusu yaygınlaştırılmaktadır. Bütün dünyada idam cezalarının
kaldırıldığı bir dönemde, yargısız infazların yaygınlaşması, tam bir demokrasi
sahtekarlığıdır. Çünkü yargısız infaz, idamın ip yerine başka bir yöntemle yapılma
şeklidir.
Faili
Meçhul Cinayetler!
Faili meçhul cinayet ile
yargısız infaz kavramı, tanım olarak hemen hemen aynı anlama gelmektedir.
Yargısız infaz da devletin infaz edilen kişiyi sağ olarak ele geçirme olanağı
yüzde yüz olduğu halde bu olanağın kullanılmaması ve infaz edeni bilinen bir
infaz şeklidir. Yargısız infazda devlet fail olduğunu saklama gereğini
duymamakta ama işlediği cinayeti haklı gerekçelerle işlediğini ileri sürmekte
ve öldürmeyi bir hak olarak görmektedir.
Faili meçhul cinayetlerde, cinayetlerin
faili her zaman ve herkes tarafından bilinmekte ama bilinen fail, fail olduğunu kabul
etmemektedir. Bu işlerde ya doğrudan devlet görevlileri ya da son zamanlarda
olduğu gibi, taşeronlar kullanılmaktadır. Son dönemlerde deşifre olan taşeronların
kontr gerilla merkezlerinde ya da faşist
partilerde eğitildikleri ortaya çıkan gerçeklerdendir. Bir dönem bu
cinayetlerin devlet adına işlendiği ileri sürülmüş ama iş kontrolden çıkınca
kişisel nedenlerle de cinayetlerin işlendiği
ortaya çıkmıştır. Başta “faili” meçhul olarak adlandırılan bu cinayetlerin
zamanla “hedefleri” de meçhul olmaya başlamıştır.
En karmaşık cinayetleri birkaç gün
içinde çözen devlet, sayıları binlerle ifade edilen faili meçhul cinayetleri,
bilinen nedenlerle, bir türlü çözmemekte ve geriye karanlık bir sayfa
kalmaktadır. Cinayet işlemenin yanı sıra, işlenen cinayetlerin faillerinin
bulunmaması ya da bulunamaması ve
bunlara doğrudan ya da dolaylı destek verilmesi de aynı türden bir cinayet
sayılır. Sonuçta bunun bilinen ve siyasi adı, terör olup failleri de bellidir.
Gözaltında
Kayıplar!
Gözaltı ne kadar hukuki bir
kavram ise “gözaltında kayıp”da bir o kadar hukuk dışı, keyfi, cinayet
kavramıdır. Yargısız infaz, faili meçhul cinayette olduğu gibi, gözaltında
kayıplarda da kullanılan en yaygın yöntem “inkar ve yalandır”. Burada ya
kişinin gözaltına alındığı inkar edilmekte ya da işi bittikten sonra
bırakıldığı ileri sürülmektedir.
Kayıp iki nedenle
yapılmaktadır; birincisi, hedefin doğrudan yok edilmesidir. Bunun için
yetkililerin bilgisi dahilinde, kurban gözaltına alınmakta ve hiçbir yasal
kuruluşa götürülmeden kayıp edilmektedir. İkincisi ise, gözaltına alınan kişi
tüm işkence yöntemlerine rağmen “ser verip sır vermemekte” ve işkence ile
işlenen bir cinayeti örtmek için kişi yok edilmektedir.
Ceza Muhakemeleri Usulü
Kanunda (CMUK) gözaltı işleminin güvenceli bir şekilde nasıl yapılması
gerektiği açık olarak düzenlenmiştir. Genel olarak düzenlendiği gibi
istisnaları da sayılmıştır. Yasaya göre gözaltına alma ve ev arama işlemleri,
kural olarak, gündüz yapılır. Gece gözaltı yasak olup istisnaları da
sayılmıştır. Ama nedense, gözaltı işlemleri “genellikle” gece hatta gece
yarısından sonra sabaha karşı yapılmaktadır.
Yine CMUK gereğince, bir
kişinin evi aranacaksa ya da gözaltına alınacaksa, mahalli karakoldan resmi
görevliler ile muhtar ya da ihtiyar heyetinden birisinin, o da bulunamaz ise
yakın komşulardan birilerinin hazır bulunması gerekir. Kişi karakola götürülüp
nezarete alındığı taktirde, tutulması
zorunlu “nezaret defterine” giriş saatini, dakikasını gösterir şekilde kaydedilmesi gerekir. Bu başlık altında,
mahkeme kararı ile gözaltından söz etmek lüks sayılacağı için, gözaltı
işlemlerinin nöbetçi savcının yazılı talimatı ile yapılması gerektiğini
hatırlatmakla yetineceğim. Çünkü savcıların gözaltılardan haberi ancak gözaltı
sürelerinin uzatılması aşamasında olmaktadır.
Sonuç olarak, bu kadar yasa
tanımazlığın arasında, doğal olarak, insanlar kaybolmaktadır, ya da en azından
böylesine denetim dışı tutulan bir yapı, kayıplar için gerekli koşulları
sağlamaktadır. Özellikle işkencede ölenlerin kaybedilmesi, işkencecileri koruma
yöntemlerinden biri haline dönüşmüştür.
İşkence!
Yaşama hakkına en yaygın
saldırılardan birisi de işkencedir. Bir kişinin bir başkasının hakkını ihlal
etmesi İH ihlali olarak değerlendirilemeyeceği gibi, bir kişinin bir başka
kişiye eziyet etmesi de siyasi anlamda, işkence olarak nitelenemez. İşkencede
maddi ya da manevi anlamda mutlaka bir eziyet vardır ama tersi doğru değildir,
yani her eziyet işkence olarak nitelenemez. Kişinin bir başkasına yaptığı
eziyetin şiddetini vurgulamak amacıyla kullanılan işkence sözcüğü ile İH konusu
olan, siyasi anlamdaki işkence kavramının ayrılması gerekir. Kişiler arası
eziyetin (işkence), toplumsal, hukuki ve
ahlaki anlamı ile işkencenin siyasi anlamı oldukça farklıdır. Siyasi anlamda
işkencenin faili, İH ihlalinin de faili olan devlettir.
Varılan
noktaya ve araştırılan boyutuna göre işkencenin çok değişik tanımlarını yapmak
olanaklıdır. En yaygın kullanılan tanım ise, BM İşkence ve Başka Zalimce
İnsanlıkdışı ya da Onurkırıcı Davranış ya da Cezaya Karşı Sözleşmenin 1.
maddesinde yapılan; “Bu sözleşmenin
amaçları bakımından, “işkence” terimi, bir kimseye kendisinden ya da üçüncü bir
kişiden bir bilgi ya da itiraf sağlamak, kendisinin ya da üçüncü bir kişinin
işlediği ya da işlediğinden kuşku duyulan bir eylemden ötürü onu cezalandırmak,
kendisine ya da üçüncü bir kişiye gözdağı vermek ya da onları zorlamak amacıyla
ya da herhangi bir ayrımcılığa dayalı bir nedenle bir resmi görevli ya da resmi
sıfatla davranan bir başkası tarafından ya da onun kışkırtması ya da oluru ya
da izniyle bilerek maddi ve manevi ağır acı vermek ya da eziyette bulunmaktır. Niteliği gereği ya da yasal yaptırımlardan doğan acı ya da
eziyet işkence sayılmaz.”
Sözleşmenin adını oluşturan sözcüklerle işkence, zalimce, insanlıkdışı ve onurkırıcı bir eylemdir. Hayvan haklarının uluslararası sözleşmelere
girmeye başladığı günümüzde, işkence için “insanlıkdışı” nitelemesi bile hafif
kalmaktadır. İnsanlık “dışı” kavramı, işkenceciler için kullanılabilir ama işkence mağdurları için
doğru kavramın “canlıdışı” olması gerekir. Çünkü hayvanlara reva görülmeyen bir
davranışın insana reva görülmesi, insan gibi düşünenler için olanaksızdır.
Sözleşmedeki tanım yakından
incelendiğinde: “1- Bir kişiden ya da üçüncü kişilerden bilgi sağlamak, 2-
İtiraf sağlamak, 3- Cezalandırmak, 4- Gözdağı vermek, 5- Zorlamak, 6-
Ayrımcılık”, işkencenin nedenleri olarak sayılmaktadır. İşkencenin hedefi,
seçilen kişi olabildiği gibi, onunla ilişkisi olmayan üçüncü kişiler de
olabilmektedir. Başka bir anlatımla, işkencenin bir doğrudan mağduru, bir de
dolaylı mağduru bulunmaktadır. İşkencenin faili ise “bir resmi görevli ya da resmi sıfatla davranan bir başkası tarafından
ya da onun kışkırtması ya da oluru ya da izniyle bilerek maddi ya da manevi ağır acı veren ya da eziyette
bulunan” kişilerdir. Bu kişi de adına hareket edilen, “devlet” olmaktadır.
İşkence egemen sınıfın siyasi hasımlarını
öncelikle sindirmek, bunu başaramadığı taktirde yok etmek amacıyla kullandığı,
siyasi bir yöntemdir. İşkencenin hedefi bugünden çok geleceğe yöneliktir.
Geleceği güvenceye almak için korku, güvensizlik ve şiddet, araç olarak kullanılmaktadır.
Örgütlenmeler buna göre organize edilmekte ve sistemin en önemli kurumlarına
dönüştürülmektedir. Asıl olarak bu örgütler sistemin merkezine oturtulmuş ve
diğerleri, merkezdeki bu yapıyı korumakla görevlendirilmekte ve ona
ulaşılmasını engellemektedirler. Ordu ve
polisin istihbarat birimleri başta olmak üzere, emniyetin siyasi şubeleri,
istihbarat teşkilatları, özel harp daireleri, bu sistemin çelik çekirdeğini
oluşturmaktadırlar. Yasal bir yapı ve işleyişe
sahip olması gereken bu kurumlar, gerek örgütlenmesi gerekse çalışma
yöntemleri ile illegal bir nitelik taşımaktadırlar.
Anılan “resmi” kuruluşlardaki bu
yasadışı yapı ve işleyişin üzeri “gizlilik”, “devlet sırrı” gibi tanımsız damgalarla
örtülmeye çalışılmaktadır. Gizliliğin bu kadar bol olduğu bir ortamda, gerçek
gizli ve kirli işler kaçınılmazlaşmakta ve engellenemez bir boyuta
ulaşmaktadır. Bazen iş o kadar abartılmakta ki, herkes tarafından bilinen gerçekler
bile gizli diye yutturulmaya çalışılmaktadır.
Devletin güvenliğini sağlamak üzere
oluşturulan örgütler, nasıl organize, sistemli ve sürekli ise, bunların illegal
yöntemlerinden birisi olan işkence de aynı şekilde organize, sistemli ve
süreklidir. Devlet bu yapıyı, yasal ve uygulamalı olmak üzere, iki şekilde
korumaktadır. Bir yandan yasalarla işkence suç olarak kabul edilirken diğer
yandan aynı yasalarla işkence ve işkenceciler korunmaktadır. İşkence ile ilgili
maddeler yasalarda oldukça iyi düzenlenmesine rağmen, uygulamada “hukukçular”
ve idareciler tarafından en kötü şekilde yorumlanmakta ve işkencecilerin yargılanması fiilen
önlenmektedir. Yasal düzenlemeler, işin vitrin kısmını oluştururken,
uygulamalarla işkence teşvik edilmektedir. Açığa çıkan her işkence olayından
sonra yetkililer, “işkencenin sistemli değil münferit olaylar olduğunu” (münferit
işkence işkence değilmiş gibi) kanıtlamak için çok büyük çabalar harcamaktadır.
Devlet kendi denetimi dışında yapılan işkence olaylarını cezalandırmak için
yasalarda sık sık değişiklikler yapmakta
ve sözüm ona cezaları artırmaktadır. Diğer yandan, sistemli olan siyasi işkence
için özel yasal düzenlemeler yapılmakta ve bunlar korunmaktadır.
TCK 243. madde görünüşte işkenceciyi
cezalandırmaktadır. Madde, “Bir kimseye
cürümlerini söyletmek, mağdurun, şahsi davacının, davaya katılan kimsenin veya
bir tanığın olayları bildirmesini engellemek, şikayet veya ihbarda bulunmasını
veya tanıklık etmesini önlemek için yahut şikayet veya ihbarda bulunması
sebebiyle veya diğer herhangi bir sebeple işkence eden veya zalimane veya
gayrıinsani veya haysiyet kırıcı muamelelere başvuran memur veya diğer kamu
görevlilerine sekiz yıla kadar ağır hapis ve sürekli veya geçici olarak kamu
hizmetlerinden mahrumiyet cezası verilir” şeklinde olup, içinde bir çok
gerçeği gizlemektedir. Yasada sadece cezanın üst sınırı vurgulanmıştır, oysa
cezalar, artırım nedenleri yoksa, alt
sınırdan verilir. Cezanın alt sınırı bu maddede değil, TCK 13.maddede “…muvakkat ağır hapis, kanunda tasrih
edilmeyen (belirtilmeyen) yerlerde 1 seneden 24 seneye kadardır.” şeklinde
tanımlanmıştır.
Daha açık bir anlatımla işkence
yapanlara verilecek ceza, cezanın alt sınırı olan 1 YILDIR! Uygulamada bu da
mümkün olmamakta ve işkence, kötü muamele (suimuamele) olarak
değerlendirilerek, işkenceyi düzenleyen bu madde yerine, TCK 245. madde
uygulanmakta ve işkencecilere verilen ceza fiilen 3 AY hapis cezasına indirilmektedir.
Normal olarak ağır hapis cezası alan
birisinin kamu hizmetlerine girmesi yani memur olması yasaktır, eğer memur ise memurluktan atılır. Burada
işkenceciler için yine özel bir düzenleme vardır: 243. maddeye konulan bir
fıkra ile memuriyetten çıkarılma yumuşatılıp “geçici olarak memuriyetten çıkarılma” cezasına dönüştürülerek
işkencecilere yeniden göreve dönüp işkenceye devam etme olanağı sağlanmaktadır.
İşkencecilere verilen maddi para ödülleri de işin cabası olmaktadır.
İşkence yolu ile adam öldürme de aynı
mantıkla düzenlenmiş ve cezası 8 yıl
ağır hapistir. İşkence genellikle birden çok kişi tarafından yapıldığı ve
öldüreni belli olmadığı için, TCK 463. madde gereğince bir indirim daha uygulanmakta
ve ceza 4 yıla indirilmektedir. İşkencede
sakat bırakmanın cezası ise daha da gülünçtür.
Yasaya göre işkence için yukarıdaki
komik cezalar öngörülürken uygulamada bu cezaların verilmesi de mümkün
olmamaktadır. Çünkü hiçbir işkence davası, aradaki idari engelleri aşıp yargı
aşamasına ulaşmamaktadır. İşkenceler
gizli yerlerde, kimliği gizlenmiş kişilerce yapıldığı için, çoğu kez iş
kimlik tespiti aşamasında kilitlenmekte ve dosyalar zamanaşımına uğratılarak
konu kapatılmaktadır. Konunun soruşturmaları da genellikle işkenceyi yapanlara
ya da teşvik edenlere verildiği için sonucun başka türlü olması da
olanaksızdır. Diğer konularda, her türlü bilgiye anında ulaşan asayiş ve
istihbarat birimleri, işkence ve işkencecilerle ilgili bilgilere bir türlü
ulaşamamaktadır (!).
İşkence, sunulmaya çalışıldığı gibi
birkaç sapık, sadist ya da kontrolünü yitirmiş sıradan memurun işgüzarlığı
değil, tam tersine, planlı programlı ve uzmanlarca yapılan siyasi eylemdir.
İşkence sistemin bir parçası olup, bunun için, büyük masraflarla gerekli elemanlar yetiştirilmektedir. Verilen
yetki, mevki, maddi ödül ve siyasi eğitim sonucu işkenceci olmak ve işkence
özendirilmektedir. Sistem gerek duyduğu ölçüde, yeni işkence yöntemleri
bulunmakta ve işkenceciler yetiştirilmektedir.
Kısacası işkence, sistemli ve
siyasi bir tercih olduğu için varlığını sürdürmektedir.
Adli ve siyasi suç ayrımı, işkence
konusunda da yapılmış ve bu durum
yasalara yansımıştır. Adli konularla ilgili işkencecilerin durumu sadece TCK’da
düzenlenmişken siyasi işkence konusu, TMY de düzenlenmiş ve bunlara ek bir
koruma sağlanmıştır. Örneğin TMY’nin 6. maddesi, işkencecilerin kimliklerinin
açıklanmasını ve hatta imada bulunulmasını yasaklarken, bunu yapanlara ağır
para cezaları öngörülmüştür ve sık sık uygulanmaktadır. Aynı şekilde TMY 15.m.
işkence nedeniyle yargılananlar “tutuksuz yargılanır” ve işkenceciler “aleyhine açılan davalarda en çok üç avukat
bulundurulur ve bunlara avukatlık ücret tarifesine bağlı olmaksızın yapılacak
ödemeler, ilgili kuruluşlar bütçelerine konulacak ödenekten karşılanır,”
denildikten sonra, “işkence suçu işleyen
memurlar hakkında Memurun Muhakematı Hakkında Kanun hükümleri uygulanır” denilerek işkencecinin yargılanması da
yargı yerine, işkenceciye emir veren amirine bırakılmaktadır. Maddeyi
özetlersek: Amir izin vermezse işkenceci yargılanamaz! Eğer yargılanacaksa;
tutuklanamaz ve devlet işkenceciyi aklamak için, işkence mağdurunun ödediği
vergiler ile, ücreti ne olursa olsun 3 avukat
ile savunulmasını sağlar. İşin yasal boyutu böyle... Olayın bir de uygulama
boyutu vardır: Siyasi şubeler zabıtanın en önemli birimleridir. Buralar
zabıtanın kurmay okullarıdır; yükselmek için bu okullarda başarılı olmak
gerekir. Aksi taktirde müdür, vali, milletvekili ve hatta bakan olma şansı
yoktur!
Gerek yasal gerekse gelenek olarak
işkenceyi özendiren ve işkenceciyi yüreklendiren böylesi bir sistemin işkenceye
karşı olduğunu ileri sürmek ahmaklık değilse, açıkça işkenceye destek,
işkenceyi teşvik ve onlara suç ortağı olmaktır.
İşkenceyi yapanlar kadar, işkence
izlerini gizleyen doktor, soruşturma ve dava açmayan savcı, ceza vermeyen
yargıç ve işkence tanımını her gün daraltarak işkenceyi suç olmaktan çıkaran
yüksek yargı ve işkence çığlıklarına kulak tıkayan herkes işkenceden sorumludur.
TMY 1. maddesi, “Terör, baskı, cebir ve şiddet, korkutma, yıldırma, sindirme ve tehdit
yöntemlerinden biriyle ... bir örgüte mensup kişi veya kişiler tarafından
girişilecek her türlü eylemdir.” Şeklinde tanımlanmaktadır. Buradaki
“terör” sözcüğünü çıkarıp yerine “işkence”
sözcüğünü koyarsak tanım yerine oturuyor. Bu tanımdan yola çıkarak
tekrarlarsak, işkence devlet terörü, demektir. Yani “İşkence, şiddetin en uç ve resmi biçimidir”[34]
Yukarıda işkencenin tanımı yapıldı ve
konu ile ilgili yasal ve gayri ahlaki düzenlemeler açıklanmaya çalışıldı. Ancak
hangi eylemlerin işkence sayıldığı ve işkence yöntemlerinden söz edilmedi.
Şimdi de gerek ülkemizde gerekse uluslararası alanda “uygulanan işkence
yöntemlerinin” neler olduğunu başlıklar halinde sıralayalım;
Gözlerin
bağlanması ; Hakaret, küfür, aşağılama; Elektrik uygulaması; Kaba dayak; Askı
(düz, ters, filistin) ; Falaka; Sert cisimle vurma; Uykusuz bırakma; Susuz
bırakma; İşeme ve dışkılamayı önleme;
Soğukta bırakma; Tazyikli su ile ıslatma; Hücrede tecrit etme; Yakınlarının
işkencesini seyrettirme, dinletme; Cinsel tehdit; Cinsel taciz; Tecavüz; Yalancı infaz uygulaması; Sigara ile yakma;
Üzerine idrar, dışkı ve benzeri maddeler atma; Saçları ve bıyıkları yolma;
Öldürmekle tehdit etme; Zorla ayakta tutma; Aşırı fiziki aktiviteye zorlama;
Başkalarının işkencesini seyrettirme, dinletme; Yakınlarına yönelik tehdit;
Diğerleri (tuz yedirme, havasız bırakma, v.b); Lağım çukuruna sokma; İnsan ve hayvan pisliği yedirme; Kara
gömme; Tırnak sökme; Tırnak arasına iğne
ve tahta parçası sokma.[35]
İşkence
genel olarak fiziki ve psikolojik olmak üzere ikiye ayrılmaktadır. Ancak iki
işkence türü arasında kesin ayrım yapmak da pek kolay değildir. Çünkü birinin
nerede başlayıp diğerinin nerede bittiğini belirlemek hemen hemen olanaksızdır.
Sonuçta her fiziki işkencenin uzantısı ya da etkisi mağdurun psikolojik
yapısını hedeflemektedir. Ancak fizyolojik etkiler kısa sürede ortadan kalktığı
halde, psikolojik etkiler gizli ya da açık olarak uzun yıllar varlığını
sürdürmektedir. İşkence davaları fiziki izler üzerine oturtulduğu için
işkenceciler iz bırakmamak için ellerinden gelen çabayı göstermekte ve yeni
yeni işkence yöntemleri geliştirmektedirler.
Son yıllara kadar nelerin işkence
sayılacağı da tartışma konusu olmuştur. Örneğin dayağın eğitim aracı sayıldığı
ve kabul gördüğü bir toplumda, kaba dayak hem işkenceci hem de mağdur
tarafından işkence olarak kabul edilmiyordu. Bir çok işkence mağduruna işkence
yapılıp yapılmadığı sorulduğunda, “dayak yediğini ama kendisine işkence
yapılmadığını” açıklamıştır.
Anlaşılacağı gibi bilinen eski yöntemler, mağdurlar tarafından işkence olarak
tanımlanmamaktadır. Bu garip örneklerden de görüleceği gibi, yukarıda sayılan
yöntemlerin dışındaki bir çok eziyet, işkence olarak sayılmamaktadır.
Diğer yandan işkence yapan kendisini
işkence konusunda haklı görmektedir. İşin ilginci mağdurların büyük bir bölümü
de bu yargıya katılmakta ve emniyette işkencenin olağan bir davranış biçimi
olduğunu kabul etmektedir. O nedenle tanımların yerine oturtulması ve en azından
işkencenin, bir adalet sağlama aracı olmadığı bilincinin yerleştirilmesi
gerekir. Aksi taktirde, “devletin halka yaptığı kanunsuz uygulamalar” olarak
tanımlanan “zulüm”, isim değiştirerek, işkence diye anılmaya devam eder.
Düşünce
Suçları!
Bilim ve Sanat Kitapevinin hazırlamış olduğu bir bloknotun
kapağında insan şöyle tanımlanıyor: “İnsan
düşündükçe insan düşledikçe insan ürettikçe insan paylaştıkça insan sevdikçe
insan okudukça insan”
İnsanı diğer canlılardan ayıran en temel ölçüt
düşüncedir. Düşünce beyin denen organın en yetkinleşmiş ve en değerli
hazinesidir. Bu ayracı suç saymak, aslında insan olmayı suç kabul etmektir ki
böyle bir sonuç insanlığın inkarı demektir.
Düşünce dış dünyanın bir yansıması
olup, asıl olarak maddi yaşam koşulları tarafından belirlenir. Dış dünyanın
duyumu, algılanması, karşılaştırılması sonucu, kavranması ve soyutlaması
süreçlerinden geçerek düşünce oluşur.
Üst üste yığılan algıların ayıklanması ve ilgi bağlantılarının kurulması
süreci, sonunda kendini düşünce olarak gösterir. Dış dünya tarafından
belirlenen düşünce, düşünce niteliği kazandığı andan itibaren, kendi başına bir
güç, bir değer haline gelir ve kendisini var eden dış dünyayı değiştirmek için
en güçlü silah olur.
Düşünce biyolojik olarak beyin denen kutu
içindeki en insani, en değerli mücevherdir. Kutu açılmadığı sürece ne olduğu
bilinmez, değeri anlaşılmaz. Yani düşüncenin düşünce olabilmesi için öncelikle
kabın dışına çıkması gerekir. Bunun da dört yolu vardır: Eylem, dil/söz, yazı ve sanat. Sayılan dört araç, düşüncenin
iskeletidir. Bu araçlardan birisi kullanılmadığı sürece insanın ne düşündüğü
anlaşılmaz. O nedenle yasalar, ne olduğu bilinemeyen beyin içindeki düşünceyi
değil, onun dışa yansıma araçlarını cezalandırmaktadır. Çünkü, yazmak, konuşmak,
sanat eseri üretmek ve eylem, tek sözcük ile “düşünce” demektir. Bunlardan
birisinin cezalandırılması, adı ne olursa olsun, düşüncenin cezalandırılmasıdır.
Dış dünya, toplum ve düşünce arasındaki
gelişmiş ilişkiye, teori ve pratik adı verilir. Siyasal alanda teori ideoloji
olarak, pratik ise eylemler olarak, gerçek dünyada yerini alır. Egemen sınıf
kendi ideolojisini egemen kılmak için yüceltir ve resmileştirir. Her gün yeniden teorikleştirilmeye
çalışılan egemen düşüncenin politik adı; resmi ideolojidir.
Genel anlamda eğitim, resmi ideolojinin
kitlelere dayatılması ve sistemin meşrulaştırılması sürecidir. Diğer alanlarda
olduğu gibi “düşünce suçu”, resmi ideolojinin aşıldığı noktadan hatta o noktaya
yaklaşıldığı andan itibaren başlamaktadır. Bu nokta aynı zamanda düşünce özgürlüğünün
de başlangıç noktasıdır.
Her düşünce kendi içinde zıddını da
taşır; bunun sonucu ezilen sınıf kendisine dayatılan ve ona yabancı olan egemen ideolojiye karşı kendi ideolojisini
üretir. Hiçbir sistem bütün düşünceleri yasaklamaz ya da yasaklayamaz. Sadece
egemen ideolojiye aykırı ve sistemi sarsmaya yönelik düşünceler yasaklanır.
Tarihini doldurmuş egemen ideoloji, yeni ve ileri düşünceler üretemediği andan
itibaren kendi ideolojisini kutsallaştırır ve bunu hedef alan her düşünceyi suç
ilan etmeye başlar. Çünkü egemen ideolojiye göre “bir mermi bir insanı, bir
fikir bin insanı öldürür”. Anılan mantık gereğince, düşünceye verilen ceza,
insana karşı işlenen suçlara verilen cezadan kat be kat fazla olmaktadır.
Her toplumda düşünce sürekli suç
değildir. Düşünce suçları, özellikle sistemin zorlanmaya başlandığı andan
itibaren gündeme gelir. Örneğin gelişmiş kapitalist ülkelerde suç olarak kabul
edilmeyen bir düşünce, yarı sömürge ülkelerde suç olarak kabul edilmektedir.
Çünkü birincisinde sistem oturmuştur ve o nedenle düşünceler onu fazla
etkilemez, ancak ikincilerde sistem oturmadığı için oldukça etkili toplumsal
sonuçlara yol açabilir. Ancak düşünceler sistemi zorladığı andan itibaren,
birinciler de en az ikinciler kadar gericileşebilmektedir.
Düşünceyi suç saymanın bir başka
gerekçesi de kitlelerin düşünecek olgunluğa erişemediği iddiasıdır. Düşünce
suçlarının amacının, sistemi korumak olduğu açıklanmaz. Onun yerine kitlelerin
“zararlı düşüncelerden” korunması gerektiğinin propagandası yapılır. Ancak şu
sorular ve yanıtları önemlidir; zararlı düşünce ne demektir? Kimin için
zararlıdır? Zararları nedir? Sonucu ne olur? Bu sorulara verilecek basit
yanıtlar, düşünceden kimin zarar göreceğini açıklar. Zararlı/yararlı düşünce
anlayışının ardında “akıllı koruyucular” ve “saf korunanlar” vardır. ‘Akıllı
koruyucular’ düşünceleri, zararlı/yararlının yanı sıra, iyi/kötü, güzel/çirkin,
yıkıcı/yapıcı, bölücü/birleştirici, ahlaki/gayri ahlakı gibi kategorilere
ayırırlar. Ancak bunlar bir bütün olarak öğretilmez; sadece sistem için yararlı
olan yani resmi ideoloji öğretilir, ikinci türdeki düşünceler (zararlı, bölücü,
yıkıcı!) ise yasaklanır. Yasak engelini aşarak bu düşünceleri öğrenen ve dile
getirenler, bu kez ceza engeli ile karşılaşırlar.
Yasalarda açık bir şekilde, düşünce suç
sayılmadığı halde sürekli olarak “düşünce suçu” kavramı kullanılmaktadır.
Burada amaç, insanların kafasına düşünmenin suç olduğunu kazımaktır. Çünkü
“düşünceden korkmak giderek gerçeklerden korkmaya dönüşür” ve sonunda, “bugün düşündüğünü söylemekten
korkanlar, yarın düşünmekten korkmaya başlarlar!” Thomas PAİNE aynı şeyleri,
1792 yılında, şöyle ifade ediyor: “Bütün
dünyada özgürlük soruşturmaya uğramış, akıl başkaldırı sayılmış ve korkunun
tutsağı olan insanlar düşünmekten korkar olmuşlardır.”[36]
İşsizlik/Açlık!
İH’ların tamamının en temel güvencesi iştir. En kısa
tanımı ile iş, aş demektir. Başta anlatıldığı gibi, İnsanı insan yapan, insanı
yeniden üreten ve yücelten en temel unsur emektir. Tersinden söylersek emek
üretimdir ve bu sürece iş denir. Diğer İH’lara sahip olmanın yolu da işten yani
çalışmaktan geçer. Eğer kişilerin işleri yoksa, başta yaşama hakkı olmak üzere
diğer hiçbir hakka sahip olamayacağı gibi, şansa da sahip değildir.
Köleci toplumun kölesi, feodal toplumun
serfi ve kapitalist toplumun işçisi, sayılan sınıflı toplumların üreten ve
sömürülen sınıflarıdır. Özellikle ezilen sınıfların yaşaması, tamamen kendi
emeğine bağlıdır. Emeğin harekete geçebilmesi için birinci koşul bir işin
olmasıdır. Eğer insanların işleri yoksa, bırakalım onurlu bir yaşam hakkını,
biyolojik yaşama hakları bile yok demektir.
İş olmazsa, ona bağlı olarak yukarıda
sayılan hakların hiçbirisi olamaz. Çünkü iş beslenme demektir, iş sağlık
demektir, iş okul demektir, iş eğitim
demektir, iş özgürlük demektir, kısacası iş hayat demektir. Eğer iş yoksa, kapitalizmin
temeli olan mülkiyet yoktur, seyahat yoktur, tüketim yoktur, pazar yoktur.
İşsizliğin sonuçları, kapitalizmin
sahte özgürlüklerini sergileyen en iyi göstergedir.
Örgütlenme,
Gösteri ve Toplantı!
Başlıkta
sayılan üç hak, yasal olduğu, çizilen sınırlar içinde kaldığı sürece, sorun
yoktur. Sorun, yasallık sınırları zorlandığı andan itibaren ortaya çıkmaktadır.
Yasal duvar ya da sınır aşıldığı noktada karşımıza, bugüne kadar tanımı
yapılamayan “kamu güvenliği”, “genel ahlak”, “kamu düzeni” gibi kavramlar
çıkarılıyor. Ancak “kamunun”, “genelin” kimler olduğu bir türlü açıklanmıyor.
Bu üç hakka, yasaların tanıdığı kadar izin veriliyor. Düzen sınırının
zorlanmasına ise asla izin yok, orada büyük harflerle YASAK var. YASAK sözcüğü
bazen copla, bazen ceza ile, bazen de kurşunlarla yazılıyor. Yasak barikatının
bir yanında ezilenler diğer yanında ordu, polis jandarma bulunuyor.
Kitlelerin örgütlü yapısına, bilinç düzeyine
uygun olarak kendiliğinden gelişen hareketin ilk nedeni ekonomiktir. Ekonomik
nedene dayalı gösteriye, toplantıya ve örgütlenmeye bir yere kadar izin
verilir. Bir yerden sonra yine yasaklar, barikatlar kurulmaya başlanır. Hep dur
denilen noktada durulması istenir. Bu emre uyulmazsa efendilerin kafası kızmaya
başlar ve emirleri altındaki güçleri harekete geçirirler.
Her gösteri, toplantı ve örgütün yasal,
yani devletin bilgisi dahilinde ve çizdiği sınırlar içinde olması istenir.
Hatta örgütsüz, dağınık ve sessiz bir toplum tercih edilir. Onun için örgütlenme önünde çok büyük
engeller vardır. Çünkü iyi bir gösteri
ve toplantının ancak güçlü bir örgütten geçtiği çok iyi bilinir ve onun için önü kesilir.
Her alanda olduğu gibi
örgütlenme alanında da sınıflara göre farklı standartlar vardır. Örneğin
işveren örgütlerinin ekonomik, siyasi ve diğer alanlardaki açıklamaları,
projeleri, siyaset yapmak olarak değerlendirilmez ve devlet bunların
toplantılarında bakan, başbakan düzeyinde temsil edilir. Hatta medya ağzı ile,
devlet yetkilileri işveren örgütlerinde “görücüye çıkarlar” ve onlara birinci
ağızdan bilgi aktarırlar. Sınıfı geçenler yeniden iktidar olma şansını yakalar,
kalanlar ise yerini bir başkasına devretmek zorunda kalırlar. Aynı konumdaki
hatta daha örgütsüz düzeydeki bir işçi örgütü ise daha farklı dikkate alınır. O
daha ilk baştan, düzen için potansiyel tehlike olarak görülür. Sisteme yakınlık
uzaklığına yani rengine göre itibar görür; rengi sarı olanlar tercih edilir,
kırmızı olanlar ise düşman ilan edilir. Ancak dikkate alınmanın tek yolu,
siyasi ve örgütlü güçten geçmektedir. Bu başarılamadığı sürece, her türlü
etkileme gücü ve şansı yitirilmektedir.
BÖLÜM ALTI
İNSAN HAKLARI ANLAYIŞLARI
İH konusunun tam kavranabilmesi için,
konu ile ilgili tartışmalara değinmenin yararlı olacağını düşündüğümden böyle
bir bölümün eklenmesini gerekli gördüm. Konu ile ilgili görüşlerim önceki
bölümlerde yeterince açıklandığı için, anlayışlar, polemik havasından çok
anlatım şeklinde olacaktır. Yükselen her değer de olduğu gibi, İH konusuna
değişik siyasi, kültürel, dini çevrelerden, sahip çıkanlar artmaktadır. Her
çevre kendi duruş noktasını meşrulaştırmak ve İH prestijinden pay almak için,
yeni teoriler geliştirme ihtiyacı duymaktadır. Böylesi bir çıkış, sonuçta, yeni
İH teorilerinin gelişmesine de kaynaklık etmektedir. Hatta iş o kadar ileri
gitmekte ki, “gerçek”, “öz”, “sahte”, “yalancı” İH savunucuları ortaya
çıkmaktadır. Ayrıntılar bir yana bırakılacak olursa, başlatılan yarışta üç ekol
(yaklaşım) öne çıkmaktadır. Bunlar; 1- Batı merkezli insan hakları anlayışı, 2-
Üçüncü dünya merkezli (kültürel görecelilik, güney merkezli) İH anlayışı, 3-
Din merkezli İH anlayışıdır. Bunların dışında, kitapta denenmeye çalışılan dördüncüsüne ben “İnsan Haklarına Politik
Bakış” diyorum. Sırasıyla:
1-
Batı Merkezli İnsan Hakları Anlayışı.
İlk bölümlerde değinildiği gibi
kapitalizme ait bir kavram olan İH, doğal olarak, kapitalizmle aynı merkezlidir.
Kapitalizmin merkezinin batı olduğu nasıl tartışılmıyorsa, İH’nın merkezinin de
batı olduğu tartışmasızdır. Ancak batı kaynaklarınca, İH kavramının tarihsel ve
sınıfsal kökeninden soyutlanarak incelenmesi, kavramı tartışmaya açmıştır.
İnsanlaşma süreci dikkate alınmadan, biyolojik insanın var olduğu her toplumda
İH’nın varlığı kabul edilerek batının merkez olma işlevi inkar edilmiş ve yeni
İH merkezleri olabileceği tezleri ileri sürülmüştür. Elbette batının merkez
kabul edilmesi, İH’nın batılı anlayışının aşılamayacağı anlamına gelmemekle
birlikte, ideolojik gücün sınıfsal güçten geldiği göz ardı edilmektedir.
Batı merkezli İH anlayışına yöneltilen
ilk eleştiri: “Özel Mülkiyetin” İH olarak sayılması noktasında toplanmaktadır.
Ancak burada, İH’nın sistemi meşrulaştırma araçlarından birisi olduğu
unutulmakta ve amaç düzeyine çıkarılarak
sübjektif değerlendirmeler yapılmaktadır.
İkinci temel eleştiri ise, İH’nın
unsurlarından olan insandır. “İnsan
hakları düşüncesinin kendisi belirli bir bireyciliği gerektirir. Her bir kişi,
sırf bir insan olarak, insan haklarının gerektirdiği muameleyi hak eder.[37]
Batı merkezli İH
anlayışının merkezine oturtulan insan, bizim tanımlamaya çalıştığımız,
ekonomik, siyasal, kültürel, toplumsal ilişkiler içinde yaşayan insan değil,
soyut, tekil, diğer insanlardan yalıtılmış, sadece kişisel ve siyasal haklara
kağıt üzerinde sahip olan, nerede ise gerçekte yaşamayan insandır. Doğal
olarak, dünyada böyle bir insan bulunmadığı için, hiçbir gereksinmesi ve hakkı
da yoktur. Buna kısaca gerçekte yaşamayan ve sadece tanımlarda var olan insan
denebilir.
Üçüncü
eleştiri konusu ise, batı merkezli insan hakları kavramının “evrensel” bir
nitelik taşıyıp taşımadığıdır. Savunucuları, batı İH normlarının evrensel
değerde olduğunu ileri sürerken, karşı olanlar, bunun batı ile sınırlı olduğunu
ve evrensel bir değer taşımayacağını ileri sürmektedir. Bu yöndeki çalışmalar,
kültürel anlamda evrenselliği dayatma noktasına varmaktadır. Batının elinde bulunan
ekonomik ve siyasi güç, İH’nın evrenselleştirilmesi için gerekli ideolojik ve
teorik çalışmaları beslemektedir. Ancak karşıt olarak, anti-emperyalist bir
temelde, kültürel yönü öne çıkaran çalışmalar yapılmaktadır.
Batı
merkezli İH anlayışına ilk tepkiler ve seçenekler, ezilen sınıfların siyasi ve
ideolojik olarak, iktidara alternatif olma noktasında başlamaktadır. Ondan
önceki aşamalarda, diğer alanlarda olduğu gibi, İH konusunda da ciddi
tartışmalar yoktur. Sistemler varlıklarını sürdürmek ve güvence altına almak
için, kendi seçeneklerini sistem dışında değil, sistem içinde üretme
eğilimindedirler. Bu öz savunma şöyle ifade edilmektedir: “Uluslararası düzeyde tanınan insan hakları liberal bir rejimi gerekli
kılmaktadır”[38]. Böyle bir yapılanma kapitalizmin
doğasına da uygun düşmektedir. Kapitalizm, ekonomik alanda yaptığı gibi, aynı
malı farklı ambalaj ve etiketlerle pazara sürmekte ve bunlar arasında sahte
rekabetler yaratmaktadır. Aynı olay İH tartışmaları konusunda da yaşanmakta
yani İH’nın seçeneğinin yine İH olması sağlanmaktadır.
Kapitalizmin
ilk dönemlerindeki İH tartışmaları, ekoller arası tartışmalarından çok, İH
kavramındaki hakların zenginleştirilmesi tartışmasıdır. Burjuvazinin devrimci
barutunun tükenmesi ile birlikte İH konusundaki tartışmalar ivmesini yitirmiş
ve ezilen sınıflar iktidarı zorlayıncaya kadar, yeniden kullanılmak üzere rafa
kaldırılmıştır.
1-
Üçüncü Dünya Merkezli İnsan Hakları Anlayışı:
Bu
anlayış için bazı kaynaklarda “Üçüncü Dünya Merkezli”, bir kısmında “Güney
Merkezli”, “Kültürel Görecelilik (rölativizm)” gibi kavramlar da
kullanılmaktadır. En belirgin özelliği, batı merkezli İH anlayışına karşı
çıkması ve “alternatif” İH anlayışları ortaya koymasıdır.
“Güneyli kültürlerden gelen
eleştiriler tarihsel olarak Batı coğrafyası üzerinde doğan insan hakları kavramının
içerdiği değerlerin de ‘Batılı’ olduğu ve İnsan Hakları Evrensel Bildirisi’nin
gerçekten kültürlerüstü, evrensel değerleri ifade etmediği noktasında
yoğunlaşıyor. ... Asyalı, Afrikalı ve İslamcı yönelimler, insan hakları konusunda
yerel ve kültürel özdeğerlerini öne çıkararak, kendi değerlerinin ‘Batılı’
insan hakları standartları ile uyuşmaz doğasına vurguda bulunuyorlar.”[39]
Kullanılan
ana argümanlardan birincisi, “her kültürün” farklı İH anlayışının olabileceği;
ikincisi de batı merkezli İH anlayışına karşıtlığı “anti-emperyalizm” boyutuna
yükseltmesidir. Bu anlayıştaki teorik
çalışmalar, asıl olarak soğuk savaş dönemine denk düşmektedir. İH
anlayışı da, üçüncü dünya anlayışına uygun olarak, kapitalizm ve sosyalizm
dışında, sınıflar (sistemler) üstü bir İH anlayışını ortaya koymaktadır.
Örneğin
kullanılan Güney/Kuzey ayrımı, hiçbir toplumsal gerçeği ifade etmediği gibi, İH
kavramının siyasi yönünü gizlemektedir. Aynı şekilde tanımsız olan kültür
kavramı da burjuvazinin her sıkıştığında kullandığı bir kavram olup, konuyu
muğlaklaştırmakta ve ekonomik, siyasi, toplumsal boyutunu geri plana
itmektedir.
Bu
anlayış tarafından, İH kavramının içeriğinin doldurulması için yapılan
çalışmalar, asıl olarak batı merkezli İH anlayışının eleştirisi noktasında
yoğunlaşmaktadır. Yapılan katkılar işin boyutunu değiştirmekte ve konu dışı
bazı kavramların İH kavramı içinde değerlendirilmesine yol açmaktadır. Böylesi
bir yaklaşım, teorik zenginleşmenin yanında işin karmaşıklaşmasına ve yerine
oturmuş kavramların anlamlarının
değişmesine neden olmaktadır.
Kullanılan
kavramlara bakıldığı zaman, genel olarak Marksist kökenli oldukları
görülmektedir. Ancak ulaştıkları sonuçlar, çıkış noktasından oldukça uzaktır.
Böyle bir yaklaşımın sempati yaratma, destek sağlama gibi olumlu işlevinin yanı
sıra, gelişen mücadelenin sistemin içinde eritilmesi gibi olumsuz sonuçları da
ortaya çıkmaktadır. En olumsuz sonuç ise, çözümünün sistem içine hapsedilmesi
ve sistem dışı alternatiflere kapıların kapatılmasıdır.
Bu
akım tarafından temel alınan ve başlangıç noktasını oluşturan anti-emperyalizm
konusu, daha çok kültürel boyuta indirgenmekte ve anti-kapitalist bir niteliğe
dönüştürülememektedir. Anti-emperyalist çıkışın anti-kapitalist bir nitelik
kazanamaması, çözümün yönünü yine başlangıçtaki çözümsüz noktaya çevirmektedir.
Böylesine doğru bir başlangıç ve yanlış
sonuç, son tahlilde, sistemi yeniden üretmektedir.
“Farklı toplumlar
kendi insan hakları anlayışlarını farklı kültürel deyişlerle ifade
etmektedirler.”[40] Kültürel deyişler ise daha çok kültürel kimliklerin
tanınması noktasında yoğunlaşmaktadır. Bu yaklaşım “Sınıfsal kimlik yerini etnik ve dinsel kimliğe bırakma”[41]
sonucuna yol açmaktadır.
“Batılı, sanayileşmiş ülkelerde “kültürel
gelişme”den genellikle anlaşılan, “kültüre”, yani kişilere insansal
olanaklarını geliştirebilmelerini sağladıkları düşünülen etkinliklere –örneğin
sanatsal, bilimsel, felsefi etkinliklere- “katılma ve onlardan yararlanma
olanağının kitleler için genişletilmesi”,[42]
şeklinde
tanımlanan batı kültürü, üçüncü dünya anlayışında tanımını ve içeriğini
değiştirmiştir. Batılı kültür tanımındaki sanatsal, bilimsel, felsefi
etkinlikler yerini kültürel kimliğin tanınmasına bırakmıştır. Sonuçta her toplumun farklı olan
kültürel yapıları, farklı İH anlayışlarına neden olmakta ve bunun teorilerini
üretmenin zeminini hazırlamaktadır.
Kültürel
kimliğin tanınması iki temelde savunulmaktadır: Birincisi “kültürel kimliklere
saygı”, ikincisi de “farklı olma hakkıdır.” “Kendi
kimliklerini topluma kabul ettirme savaşımı veren bu yeni hareketlerin
vurguladıkları şeyse “farklılık”, farklılığın onaylanması, ona saygı gösterilmesidir.”[43]
Bu başlık atında değerlendirilecek bir başka anlayış da,
İH’ya “ahlaki” yaklaşımdır. Feinberg bu yaklaşımı şöyle ifade ediyor:“İnsan hakları ‘doğası gereği bütün insanlar tarafından kayıtsız
şartsız olarak, değişmez biçimde ve aynı ölçüde, temelde önemli türde ahlaki
haklardır.”[44]
Ahlaki yaklaşım
kendini hümanizm başlığı altında açıklamaya çalışmaktadır. Ahlakın ekonomik,
sosyal, kültürel alt yapıları ele alınmadan, doğru-yanlış şeklindeki
yargılayıcı yönü öne çıkarılarak İH konusuna yaklaşılmaktadır. Böylesi bir
ahlaki temel, insan hakları sorununa popülist yaklaşımların teorik temellerini
de hazırlamaktadır. En kolay ve kabul gören İH anlayışı da budur. Steven Lukes
ahlakı: “ ‘ahlak’ın en azından ‘doğru’ ve
‘iyi’ alanıyla, yükümlülük sorunlarıyla, görev, adil olma, erdem, karakter, iyi
yaşam ve iyi toplumun niteliğiyle ilgili olduğunu ve bu kavramların arkasında
yatan, insanın doğası, toplumsal yaşamın önkoşulları, bunun
dönüştürülebilmesinin sınırları ve pratik yargının temelleri hakkında
varsayımları kapsadığını belirtmeyi yeterli görüyorum.”[45]
şeklinde tanımlıyor.
2-
Din Merkezli İnsan Hakları Anlayışı:
Yukarıda sayılan iki akımdan
sonra, aynı kaynaklara dayanılarak böyle bir akımın varlığı da tartışılabilir.
Ancak tarafların çıkış noktası olarak dini almaları, üçüncü bir ayrımı zorunlu
kılmıştır. Aslında batı merkezli İH anlayışı ile kültürel görececilik
arasındaki ayrım ne kadar tutarlı ise, bu ayrımda o kadar tutarlıdır. Elbette
her akımın/anlayışın yeni bir çıkış noktası seçmesi zorunludur. Aksi taktirde
kendini yeni olarak ifade etmesi olanaksızlaşacaktır. Kültürel görecelilik,
nasıl ana çıkış noktası olarak “kültür”
ve “anti-emperyalizm” kavramlarını temel aldıysa, dini yaklaşım da “tanrı”,
“kutsal kitap”, “din” konularını, çıkış noktası olarak almıştır. Bunların
yanlışlıkları/doğrulukları yanında, etkileri nedeniyle kısa olarak incelenecektir.
Dini yaklaşımın kültürel göreceliliğin
bir alt grubu olarak ele alınması da mümkündür. Çünkü bu akım da kültürü temel
olarak almakta ve İH din ile açıklamaktadır.
Kültürün temeli olarak toplumun yapısı, tarihi, coğrafyası yerine,
tanrıyı ve kutsal kitapları almaktadır. İH’nın başlangıç tarihini,
savunulan tek tanrılı dinin doğuşuna ve
hatta daha önceye, tanrıya dayandırmaktadır.
Dini
yaklaşım ile kültürel göreceli yaklaşım arasında ikinci benzerlik kendini batı karşıtı olmak noktasında
göstermektedir. Buradaki batı karşıtlığı, koşullara göre dini olabildiği gibi,
siyasi de olmaktadır ama pratiğe yansıması ya da teorize edilmesi kültür
alanında kendini göstermektedir.
Dini
anlayışların İH’lara sahiplenmesinin asıl nedeni, son yıllarda İH’nın yükselen
bir değer olarak sunulmasıdır. İH, gerek başlangıç tarihi gerekse içerik
olarak, laik bir karakter taşımaktadır. İH, daha başlangıçta din kavramı ile
çatışmaya girmektedir. Bu çelişkiye rağmen dinlerin İH’yı, dini temele
oturtmaya çalışması ve kendilerinin daha İH’ya bağlı olduğunu kanıtlama çabası
dikkate değer bir görünümdür. Görünümün arkasında yatan nedenlerden birincisi
dinlerin yeniliğe açık olduğunun gösterilmesi, ikincisi dinlerin insanı sevdiği
söylemi, üçüncüsü dinlerin varlık temeli olan hoşgörü noksanlığının üzerinin
örtülmek istenmesi, dördüncüsü de emperyalizm çağında dini gericiliğin İH adı
altında kullanılmak istenmesidir.
İH’nın
batı merkezli ve batının da genel olarak Hıristiyan olması nedeniyle,
Hıristiyan dini bakış açısının İH’ya doğrudan yansıdığı görülmemektedir. Bunda, Hıristiyanlık dininin
reforma uğramasının payı olduğu kadar, dinin toplumsal yapıya bakışı da
önemlidir. Bireysel yaşamın yanında toplumsal yaşamı da düzenleyen dinler, İH
gibi siyasi, toplumsal, kültürel nitelik taşıyan kavramlarla daha fazla
ilgilenmekte ve doğrudan kullanma gereğini duymaktadırlar.
Son
tek tanrılı din olarak tanımlanan İslamiyet,
nispeten yerleşik bir siyasi düzende ortaya çıktığı için, baştan itibaren politik bir din olmuştur.
Tarihi de yapısına uygun olarak politik çalkantılarla ve iktidar mücadeleleri
ile doludur. Yapısı gereği politik olan her şeye duyduğu ilgi, İH konusuna da yansımış ve İslam ülkeleri, bir İslam Ülkeleri
İH Sözleşmesi hazırlamışlardır. “İslam”da
“insan hakları” insanların hakları değil de, Tanrının bağışladığı
ayrıcalıklardır,”[46]
Uzak
doğu dinleri (Budizm, Konfüçyüs) batı ile yeni tanışmaya başladığı için, batı
kültür çevreleri tarafından kabul görmekte ve İH ile bağlar kurulmaya çalışılmaktadır.
Özellikle, insan, sevgi, doğa gibi, bu dinlere mal edilmeye çalışılan kavramlar
ile İH kavramı arasında bağlar kurularak, bireysel ve toplumsal çıkış yolları
aranmaktadır. Bu dinin yaygın olduğu ülkelerin, bir zamanlar açık emperyalist
işgal altında yaşamış olmaları dikkate değer bir konudur. O nedenle, buralarda
din, İH, emperyalist işgal, huzur,
teslimiyet gibi kavramların birlikte incelenmesi
gerekir.
3- İnsan Haklarına Politik
Bakış Denemesi!
Kitapta İH’ya, yaygın olan
anlayışlar dışında bakılmaya çalışıldı ve adına “İnsan Haklarına Politik
Bakış Denemesi” denildi. Böyle bir iddia
ile yola çıkıldı ama başarılıp başarılmadığı, yapılacak değerlendirmelerden sonra
anlaşılacaktır. Kesin olan şey ise; İH konusuna farklı bir bakış açısının
gerekli olduğudur. Elbette bu yöntem ilk kez bu kitapta denenmedi ancak
öncüllerinden farklı olarak, “İH’ya politik bakış açısı ya da anlayışı” ile konuyu
toplu olarak incelemeye çalışan ilk denemelerden birisi olduğunu düşünüyorum.
Kitapta yazılanlardan sonra
yöntem ya da yapılan işler şöyle özetlenebilir. İnsan hakları, dayatılmaya
çalışılanın aksine, siyasi bir olgudur. Öncelikle, İH belgelerinde sık kullanılan ama tanımı yapılmayan
kavramlar üzerinde duruldu. Tanımlar ve özet açıklamalar yapılmaya çalışıldı.
Bunun için, konunun tarihi ve güncel kaynaklarına inildi ve irdelendi. Sonra,
İH’nın toplumsal ve siyasal kökenleri ile, ortaya çıkış dönemi ele alındı.
İH’nın kapitalist topluma ait ideolojilerinden biri ve ömrünün kapitalizm ile
sınırlı olduğu, net olarak ileri sürüldü. İH’nın üç temel unsuru (insan, devlet
ve İH kuruluşları) üzerinde duruldu ve bunlardan özellikle İH kuruluşlarına
biraz daha önem verildi. Çünkü İH anlayışlarının çıkış noktası asıl olarak İH
kuruluşlarının duruş noktalarıdır.
İH’ların üç duruş noktası
vardır: 1- İnsanın yanında, 2- Devletin yanında, 3- Bunların üzerinde, hakem rolünde.
Diğerlerinden farklı olarak politik bakış, doğrudan insanın yanında ve İH’yı
ihlal eden iktidarın karşısındadır. Kesinlikle iki unsur arasında tarafsız
olmadığı gibi, hakemlik gibi bir görevi olduğuna da inanmamaktadır. Yanında
olunan insan “her insan” değil, özellikle “ezilen insandır”. Çünkü ezilmeyen
insanın İH diye bir sorunu yoktur.
İH kuruluşlarının
bağımsızlığı konusu da ayrı bir öneme sahiptir. Özellikle devlete, devlet
yanlısı ve kendini resmi ideolojinin denetiminden kurtaramamış kuruluşlara,
yerli ve yabancı tekellerin maddi ve manevi desteklerinin yanı sıra
söylemlerine karşı da bağımsız olmak zorundadır. Bu bağımsızlık elbette dost
kuruluşlarla ilişki ve dayanışmayı dışlamaz aksine sağlıklı temeller üzerinde
geliştirir. İH’lar ayrıca kendi İH teori ve pratiklerini oluşturmak ve bu konuda
kendi öz güçlerine güvenmek ve dayanmak zorundadırlar. Çünkü kendi sağından
medet umanların, daha sağa kaymaları kaçınılmazdır.
Kavramlar, çıkan ağızdan ve kullanılan amaçtan
bağımsız olarak kendi niteliklerini taşırlar. Kişilerin ya da kurumların bu
kavramlara yeni anlamlar kazandırma hakları olmadığı gibi güçleri de pek
yetmez. Ama buradan, anılan kavramların
kullanılmaması sonucu da çıkmaz. Önemli olan o kavramların yerinde
kullanılmasıdır. Daha da önemlisi, yapılacak gerekli çalışmalarla, alternatif
kavram ve teorilerin üretilmesi gerekmektir. Çünkü söylenenin aksine, “düşmanın
silahını en iyi yine düşmanın kendisi kullanır”. Onun için, düşmanın silahını
kullanmak yerine, sadece bizim kullanacağımız, kendi silahımızı üretmek
zorundayız.
Çünkü birinci olmanın iki
yolu vardır: Bir işi ya ilk sen yapacaksın
ya da o işi herkesten çok iyi yapacaksın. Başarılı olmak için de mutlaka
birinciliği yakalamak zorundasın!
KAYNAKÇA
AKÇAM Taner :
Siyasi Kültürümüzde Zulüm ve İşkence,
Metris Y. Mayıs 1999
ANAR Erol : İnsan Hakları, Özgür Üniversite Y.
27 Kasım 1999
ANAR Erol : İnsan Hakları Tarihi, Çiviyazıları Y.
Mayıs 1996
BALCIGİL Osman : BM ve Uluslararası Af Örgütü Konf.
BALİBAR, BORNE : Dersimiz
Yurttaşlık, Kesit Y. 1998
BORATAV Korkut : Küreselleşme, Emperyalizm, Yerelcilik,
İşçi Sınıfı,
TONAK E. Ahmet (Der.) İmge
Kitapevi, Nisan 2000
C ÇEÇEN Anıl : İnsan Hakları Rehberi, Bilim Y. 1999
ÇEÇEN Anıl
: İnsan Hakları, Gündoğan Y. Ocak 1995
ÇHD Ankara Şube : İşkencenin Önlenmesi ve CMUK Değişikliği ÇHD Y.
ÇELENK Halit : 12 Eylül ve Hukuk, Onur Y. 1988
Defter : Yaz 2000, Yıl 14, Sayı:40
DONELLY Jack : Teoride ve Uygulamada Evrensel İnsan
Hakları, YetkinY.
ERCAN Ferhan : İşkencenin Nedenleri ve Kaynakları Temmuz
1993
EREM Faruk : Türk Ceza Hukuk, Seçkin Y. 1995
GEMALMAZ M. Semih: Avrupa Komisyon İnsan Hakları Kararları 1-2,
İHD Y.
Şubat 1996
GEMALMAZ M. Semih: Tem Belgelerde İnsan Hakları İHD Y. Ocak
1996
GALTUNG Johan : Bir Başka Açıdan İnsan Hakları, İletişim
Y. Mayıs 1995
KABOĞLU İbrahim Ö. :
Özgürlükler Hukuk, Afa Y. 1993
KAPANİ Munci : İnsan Haklarının Uluslararası Boyutları
Bilgi Y.
Nisan 1991
KİNG Anhony D. : Kültür, Küreselleşme ve Dünya Sistemi
Bilim ve
sanat Y. 1998
KUŞURADİ İoanna ve: Türkiye’de ve Dünyada İnsan Hakları
KIVILCIMLI Hikmet : Diyalektik Materyalizm Nedir? Derleniş Y.
Şubat 2000
KOŞAN Ümit : Sessiz
Ölüm, Belge Y. Nisan 2000
LENİN V. İ. : Ulusların Kaderini Tayin Hakkı Sol Y.
9. Basım. 1998
LENİN V.İ. : Emperyalizm, Bilim ve sosyalizm Y. Mart 1998
LUKES Steven : Marksizm ve Ahlak, Ayrıntı Y. Ocak 1998
Marx Karl : Kutsal Aile, Sol Y.
MORES Colin : Burjuva Avrupa’nın Kuruluşu Dost
Kitapevi,
Şubat 1997
New York Barosu : Türkiye’de İşkence, İnsan Hakları D-4
Belge
Y. Temmuz 1991
ÖKÇESİZ Hayrettin
: Sivil İtaatsizlik, Afa Y. Aralık 1996
ÖKÇESİZ Hayrettin : Hukuk Devleti, Afa Y. Ekim 1998
Ölüm Cezası : Birikim Y. Ocak. 1982
ÖZDEK Yasemin
: Uluslararası Politika ve İnsan Hakları
Öteki Y.
Nisan 2000
ÖZGEN Eralp : İşkencenin Önlenmesi ve Hukuk
Devleti
İHD Ankara Şube Yayınları- 6
PAİNE Thomas : İnsan Hakları, Belge Y. Ocak 1985.
PEKER Bülent : Hacettepe Üniversitesi, Ankara,
1999
SOYER Ata : Hekimlik ve İnsan Hakları TTB Deneyimi
TTB Y. Haziran 1996
SUNAR İlkay : Düşün ve Toplum, Doruk Y. 1999
TAN D. : Kürt Ulusal Sorunu, Nisan 1999
TARAKÇIOĞLU Bülent
: İşkence Olayı, Belge Y. Şubat 1990
TANÖR Bülent :
Türkiye’nin İnsan Hakları Sorunu
BDS Y. 1990
[1] Meluli Divanı ve
Aleviliğin, Tasavvufun, Bektaşiliğin Tarihçesi, Hamdullah ERBİL, L. ÖZPOLAT, Başak Y.
S-2
[2] İnsan Nasıl İnsan oldu, M. İLİN, E. SEGAL, Say Y. 1998, S-7
[8] Konkut BORATAV,
A.g.e. S-20
[24] a.g.e. S-21
[36] T. PAİNE, a.g.e. S-193
[45] Steven LUKES, a.g.e. S-19
[46] J. DONNELLY, a.g.e. S-59.