16 Şubat 2017 Perşembe

DÜZENİN AF SAHTEKARLIĞI

     DSP iktidara aday olduğu günden itibaren “AF” konusunu gündeme getirdi. Geçen yıl affın sanal gerekçesi,  Cumhuriyetin 75. yılı ve seçimler idi. Bu yıl da Rahşan ECEVİT’in  “yumşak yürği” ve  Bülent ECEVİT’in  “şair ruhu” affın gerekçesi olarak sunulmaya çalışıldı. Şimdi de 2000 yılı, yaygın deyimle milenyum, gerekçe olarak gösterilmeye çalışılıyor. Ancak sunulan şekli ile herkesi kirleten bir konu olduğu için, görünürde, düzenin diğer partiler sahiplenmiyor.

            Zamanlama ve koşullar açısından hiçte gerekli olmayan, ülke gündemini işgal eden, bu AF sözcüğü ne anlama geliyor? Şimdi bunu ve gösterilmeye çalışılan gerekçelerin altında yatan gerçek nedenleri ve konuyu  açıklamaya çalışalım.

           Af, sözcük olarak, bağışlamak/bağışlanmak anlamına  geliyor. Bazı eklemelerle, hukuki teknik olarak da aşağı yukarı aynı anlamı taşımaktadır. Konu teknik olarak TCK’da düzenlenmekte ve genel olarak ikiye ayrılmaktadır: Genel  ve Özel af. Genel af: “Kamu davasını ve verilen cezaları bütün sonuçları ile birlikte ortadan kaldırmak” şeklinde tanımlanırken buradaki “genel” sözcüğü, “herkese af” anlamına gelmemektedir. Çünkü, yasal olarak bir kişi için bile genel af çıkarılabilir. Genel af ile, af kapsamına giren suçlarla ilgili olarak  soruşturmalar  ve görülmekte olan davalar düşer, cezaevindeki hükümlü ve tutuklular özgürlüğüne kavuşur ve adli sicil kayıtları tamamen silinir. Yasal olarak insanlar hiç suç işlememiş konumuma  gelirler. Özel afta ise sadece ceza ile oynanır; ceza kaldırılabilir, azaltılabilir ya da değiştirilebilir. Ancak genel aftaki gibi sonuçları ortadan kalkmaz. Birden fazla kişi hatta herkes için özel af çıkarılabilir. Özel affın herkese çıkarılması o affın genel olmasını gerektirmez. Cumhurbaşkanın affı, şartlı salıverme, erteleme (tecil) gibi işlemler, özel af olarak değerlendirilir.

        Şu ana kadar yapılanlar ve gelecek için düşünülenler de  genel af değil, şartlı salıverilme şeklindedir. Aftan farklı olarak şartlı salıvermede, şartlı salınanın (hükümlünün) tepesinin üzerine bir kılıç asılıyor ve hareket ettiği (hatta konuştuğu) anda o kişinin tepesine inmesi planlanıyor. Belirlenen sürede yeni bir suç işlendiğinde eski ceza da fazlası ile çektiriliyor. Genellikle belirlenen süre, insanların susmasını, düşünmesini unutacak kadar uzun bir süre oluyor. Bu konu genel olarak infaz yasasında düzenleniyor ve öz olarak da cezalarda indirimi içeriyor. Suçun niteliğinde ise hiçbir değişiklik yapmıyor.

          Af  konusu genel olarak TCK’da düzenlendiği halde; DGM, Terörle Mücadele Yasası (TMY), OHAL Yasalarında olduğu gibi devrimci, demokrat ve aydınlar için  af  konusunda da bir ayrıcalık tanınmış ve konu Anayasa ile düzenlenmiştir.  Anayasanın 87. maddesine gereğince “…. Anayasanın 14 üncü maddesindeki fiillerden dolayı hüküm giyenler hariç olmak üzere, genel ve özel af ilanına” TBMM görevlidir demektedir. Af kapsamı dışında bırakılan 14 madde “ Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin bir kişi veya zümre tarafından yönetilmesini veya sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini sağlamak veya dil, ırk, din ve mezhep ayrımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere  dayanan bir devlet düzeni kurmak amacıyla kullanılamazlar” şeklindedir. Anayasanın bu maddesinde sayılan ve ülkemizde olmayan “hak ve özgürlükleri” “kötüye” kullananlar, burjuva sınıfının iktidarına karşı “kötü amaç” besleyip sınıf düşmanlığı yapanlar, af kapsamı dışındadır. En azından mevcut iktidar yorumu böyle yapmaktadır. Görüldüğü gibi, devrimciler için gözaltı sürecinde işkence ile başlayan adil yargılanma hakkının reddi olan DGM’lerde süren ve özel tip cezaevlerinde katliamlar şeklinde yaşanan düşmanca tavır, af konusunda da devam etmektedir.

            Kendisine D-sol-P diyen bir partinin, aftan anladığı ve beklediği nedir acaba? Diğer toplumsal ve siyasal konularda olduğu gibi, af konusu da kesinlikle kişilerin iyi ya da kötü niyeti ile açıklanamaz. Olaya sonuçtan, cumhurbaşkanı Demirel tarafından veto edilen af yasasından bakacak olursak konu daha iyi anlaşılacaktır.

            Veto edilen af yasası, ülkede gündemin depreme kilitlendiği bir gününe denk getirilmiş ve bir gecede meclisten geçirilmiştir. Yani yangından mal kaçırılmıştır. Kurt bu kez dumanlı havanın yanında karanlık havayı de tercih etmiştir. Ama yine de kaldırdıkları parmakların ve attıkları imzaların arkasında durma cesaretini gösterememişlerdir.  Hiç kimse bu yasayı “içine sindirememiş” ama yine de meclisten geçmiştir. Sonuçta bu yasasın reddi, 12 Eylül öncesi elini devrimci kanı ile yıkayan birisine düşmüştür.

            Af, bir yönü ile bağışlamak anlamına gelirken diğer yandan devletin özür dilemesi anlamı da taşımaktadır. Çünkü her suç, belli oranlarda düzene karşı bir tepkinin ifadesi olduğu gibi düzenin teşvikini ve iştirakini de taşır. Suçların büyük bir bölümü, doğrudan düzeni korumaya yönelik olduğu gibi aynı düzenin çelişkilerini de barındırır. Bazı suç failleri açıktan ya da gizli olarak korunurken muhalif insanlar, ahlaken ve vicdanen suç bile sayılmayacak konulardan yargılanır ve şiddetle cezalandırılır.  Çünkü sistem insanı ikinci, düzeni ve düzenin ürünü olan malı birinci planda tutmaktadır. Bu tercihe göre  suçlar sınıflandırılmakta ve mala yönelik suçlar “yüz kızartıcı suçlar” olarak nitelendirilmekte ve bu düzen suçları, ömür boyu, toplumdan ve devletten uzaklaştırma şekline cezalara dönüşmektedir. Yöneticilerin katılımı ile yapılan büyük yolsuzluklar ise “ekonomik suç” sayılmakta ve hiç kimsenin yüzünü kızartmamaktadır. Aynı şekilde, insanların ölümü ile sonuçlanan cinayetler de hiç kimsede renk değişikliğine neden olmamaktadır. İktidarların “kader”, bizim düzen “kurbanı” dediğimiz, baklava çalan çocuklar, “yüz kızartıcı suç” işlediği için af  kapsamı dışında tutulmaktadır. Diğer yandan, cinayet değil cinayetler işleyen, elinden hala kan damlayan faşistler af kapsamı içine alınmaktadır. Aynı şekilde, işkenceciler de unutulmamış ve birinci dereceden af kapsamı içine alınmışlardır. Yetkililere, insanlık suçu olan işkencecilerin neden af kapsamı içine alındığı sorulduğunda; “güvenlik güçlerinin çalışma şevklerini kırmamak gerekir” şeklinde, işkenceyi teşvik eden açıklamalar yapılmaktadır.

            Cezaevlerinin kapasitelerinin üzerinde dolu olması, düzenin bozukluğu olarak değil, af için gerekçe olarak gösterilmektedir Aynı şekilde, devlet cezaevlerine hakim değil denilerek   özel tip cezaevlerine geçişin koşulları hazırlanmakta ve katliamlar haklı gösterilmeye çalışılmaktadır.

            Sorunun, devrimciler cephesinden, yasal ve anayasal boyutu yukarıda açıklandı. Gelelim, “Devlet, ancak kendisine karşı suç işleyenleri affedebilir, başkasına karşı suç işleyenleri af edemez” şeklindeki değerlendirmeye. Doğru bir tespit gibi görünse de irdelendiğinde  eksik olduğu görülecektir. Başta da belirttiğimiz gibi, af öncelikle bir suçu işlemeyi gerektirir. Örnek olarak TCK 168. ve 169. maddelerden yargılanan ve bu maddelerden cezaevinde yatanlara baktığımızda, bunların eylemlerinin, bırakalım devrimci cepheden, vicdanlı –siyasi değil-  bir kişi tarafından bile suç olarak nitelendirilmediğini göreceğiz. Aynı şekilde, TC’nin imza attığı sözleşmelere göre suç olmayan düşünce, DGM’lerde suç sayılmaktadır. Kısacası, devrimci meşruiyet kazanan hiçbir eylem suç sayılmayacağı gibi bunların affı da  söz konusu olamaz. Devrimciler açısından söz konusu olan af değil, ÖZGÜRLÜKTÜR.  Tutsaklığın son bulmasıdır.

Çıkarılan ve savunulan yasa ile düzenlendiği şekli ile, devletin af tercihi, faşist çetelerden, işkencecilerden, yargısız infazcılardan, devleti soyanlardan, itirafçılardan yanadır. Bu tercihlerini açıkça dile getirmekten korktukları için de  “içe sindirmeme” demogojisinin/yalanının arkasına saklanmaktadırlar. Bu yalancıların mumunun yatsıdan önce söndürülmesi için af sahtekarlığı ve bu sahtekarlarının gerçek yüzü kitlelere teşhir edilmelidir

“Kader ( düzen) kurbanlarının”  suç işleyerek cezaevlerine yeniden dönüşünü engelleyecek ekonomik koşullar sağlanmadan, insani gereksinmeler için yapılan eylemlerin suç sayılmayacağı hukuki düzenlemeler yapılmadan, karşıt sınıflar arasındaki çelişkileri nispi olarak yumuşatmaya yönelik sosyal koşullar oluşturulmadan yapılacak bir af tartışması gündemi değiştireceği gibi gerçek amacı da gizleyecek ve ancak yukarıda saydığımız özel kişi ve kurumları kurtarmaya yönelik bir çalışma olacaktır. Devrimciler,  kesinlikle böylesine kısır ve düzen içi bir tartışmanın tarafı değildir ve olamazlar.

Dün, bugün sicili bozuk olan ve kesinlikle  yarın da bozuk olacak bir Demirel tarafından veto edilen bir yasadan devrimciler hiçbir medet umamaz. Böyle bir yanılgı, kendi sağından medet umma olarak değil, ancak, faşizmden medet umma olarak değerlendirilmelidir ki, bu tavır devrimci bir tavır değildir. Çünkü Demirel dedikten sonra büyük bir soru işaret koyup ondan sonra konu üzerinde iyice düşünmek gerekir.

Veto edilen af yasasını hiçbir siyasi parti açıktan içine sindiremiyor. DSP gündeme getirmeseydi halkın da doğrudan bir af istemi söz konusu değildi. Devrimciler, kendileri ile ilgili af mevzuatını çok iyi bildikleri için, onların da af yönünde bir talepleri olmadı. 1974 affı 12 Eylül nedeniyle Bülent ECEVİT’e fatura edildiği için, Ecevit’in de eskinin intikamını almak dışında böyle bir istemi olamaz. Bu kadar bol miktarda “olmaz” koşullara rağmen neden, kimin için ve kimin emri ile af?

Son günlerde eski silah ve uyuşturucu kaçakçıları, çek senet tahsilatı yapan faşist mafya babaları, geçmişteki devrimci katliamları gururla anlatan faşist örgüt reisleri, hüküm giymiş işkenceci polis memur ve şefleri, itirafçı olan örgüt elemanları, tek tek güvenlik güçleri ve istihbarat birimleri tarafından “yakalanıyor”. Tırnak içindeki bu yakalanmalar tesadüf  ya da emniyetin başarısı  değil, belli pazarlıklar sonucudur. Devlet ve şahısları adına her türlü pis işleri yapanlar, bir yandan teslim olarak  devleti güçlü göstermeye çalışırken diğer yandan da  legale çıkmak ve ellerindeki kara paraları aklamak için devletten af istiyorlar. Derin devletin temsilcileri olan bu unsurlar, ekonomik ve siyasi olarak o kadar güç kazandılar ki, daha önceki aftan yararlanarak cezaevinden çıkıp ellerinin kanı ile parlamentoya giriyorlar ve şimdide kendi  faşistdaşlarını kurtarmak için af yasaları hazırlıyorlar.

Devrimciler her olayda olduğu gibi, af konusunda da tarafsız olamazlar. Devrimciler hep halk yararına olan politikaları savundular, faşist politikaların düşmanı oldular.  Her olaya proleter sınıf açısından  baktılar. Af konusunda da sınıfsal bakış açısı zorunludur. Bunun ilk koşulu da, işkencecilerin, yargısız infazcıların, köy yakanların, halka dışkı yedirenlerin, susurluk artıklarının, mafya tetikçi ve babalarının, kamu mallarını hortumlayanların, kısacası halka karşı suç işleyenlerin  affına ya da cezalarının indirimine karşı çıkmaktır.  Devrimciler için, uzun erimli hedefler saklı kalmak koşulu ile, bu olay ile ilgili olarak, mevcut 12 Eylül Anayasasının ve diğer anti demokratik yasaların (TCK, TMY, OHAL v.s.) derhal  demokratikleştirilmesi, özel ve hücre tipi cezaevlerinin kapatılması, devrimci tutsaklara yöneltilen saldırıların durdurulması ve af yerine kayıtsız/koşulsuz DEVRİMCİ TUTSAKLARA ÖZGÜRLÜK tek istek olmalı ve bu faşist iktidarın kirli yüzü en etkin şekilde teşhir edilmelidir.

İşkencecilerden,  yargısız infazcılardan, faşist çetelerden, mafyalardan hesap sorulsun, devrimci tutsaklara özgürlük!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder