DSP iktidara aday olduğu günden itibaren “AF” konusunu
gündeme getirdi. Geçen yıl affın sanal gerekçesi, Cumhuriyetin 75. yılı ve seçimler idi. Bu yıl
da Rahşan ECEVİT’in “yumşak yürği”
ve Bülent ECEVİT’in “şair ruhu” affın gerekçesi olarak sunulmaya
çalışıldı. Şimdi de 2000 yılı, yaygın deyimle milenyum, gerekçe olarak
gösterilmeye çalışılıyor. Ancak sunulan şekli ile herkesi kirleten bir konu
olduğu için, görünürde, düzenin diğer partiler sahiplenmiyor.
Zamanlama
ve koşullar açısından hiçte gerekli olmayan, ülke gündemini işgal eden, bu AF
sözcüğü ne anlama geliyor? Şimdi bunu ve gösterilmeye çalışılan gerekçelerin
altında yatan gerçek nedenleri ve konuyu açıklamaya çalışalım.
Af, sözcük
olarak, bağışlamak/bağışlanmak anlamına
geliyor. Bazı eklemelerle, hukuki teknik olarak da aşağı yukarı aynı
anlamı taşımaktadır. Konu teknik olarak TCK’da düzenlenmekte ve genel olarak
ikiye ayrılmaktadır: Genel ve Özel af.
Genel af: “Kamu davasını ve verilen
cezaları bütün sonuçları ile birlikte ortadan kaldırmak” şeklinde tanımlanırken
buradaki “genel” sözcüğü, “herkese af” anlamına gelmemektedir. Çünkü, yasal
olarak bir kişi için bile genel af çıkarılabilir. Genel af ile, af kapsamına
giren suçlarla ilgili olarak
soruşturmalar ve görülmekte olan
davalar düşer, cezaevindeki hükümlü ve tutuklular özgürlüğüne kavuşur ve adli
sicil kayıtları tamamen silinir. Yasal olarak insanlar hiç suç işlememiş konumuma gelirler. Özel afta ise sadece ceza ile oynanır; ceza kaldırılabilir, azaltılabilir ya da
değiştirilebilir. Ancak genel aftaki gibi sonuçları ortadan kalkmaz. Birden
fazla kişi hatta herkes için özel af çıkarılabilir. Özel affın herkese
çıkarılması o affın genel olmasını gerektirmez. Cumhurbaşkanın affı, şartlı
salıverme, erteleme (tecil) gibi işlemler, özel af olarak değerlendirilir.
Şu ana kadar
yapılanlar ve gelecek için düşünülenler de
genel af değil, şartlı salıverilme şeklindedir. Aftan farklı olarak
şartlı salıvermede, şartlı salınanın (hükümlünün) tepesinin üzerine bir kılıç
asılıyor ve hareket ettiği (hatta konuştuğu) anda o kişinin tepesine inmesi
planlanıyor. Belirlenen sürede yeni bir suç işlendiğinde eski ceza da fazlası
ile çektiriliyor. Genellikle belirlenen süre, insanların susmasını, düşünmesini
unutacak kadar uzun bir süre oluyor. Bu konu genel olarak infaz yasasında
düzenleniyor ve öz olarak da cezalarda indirimi içeriyor. Suçun niteliğinde ise
hiçbir değişiklik yapmıyor.
Af konusu genel olarak TCK’da düzenlendiği
halde; DGM, Terörle Mücadele Yasası (TMY), OHAL Yasalarında olduğu gibi
devrimci, demokrat ve aydınlar için af
konusunda da bir ayrıcalık tanınmış ve konu Anayasa ile düzenlenmiştir. Anayasanın 87. maddesine gereğince “….
Anayasanın 14 üncü maddesindeki fiillerden dolayı hüküm giyenler hariç olmak üzere, genel ve özel af
ilanına” TBMM görevlidir demektedir. Af kapsamı dışında bırakılan 14 madde “
Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, devletin ülkesi ve milletiyle
bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını
tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin bir kişi veya
zümre tarafından yönetilmesini veya sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar
üzerinde egemenliğini sağlamak veya dil, ırk, din ve mezhep ayrımı yaratmak
veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak amacıyla
kullanılamazlar” şeklindedir. Anayasanın bu maddesinde sayılan ve ülkemizde
olmayan “hak ve özgürlükleri” “kötüye” kullananlar, burjuva sınıfının
iktidarına karşı “kötü amaç” besleyip sınıf düşmanlığı yapanlar, af kapsamı
dışındadır. En azından mevcut iktidar yorumu böyle yapmaktadır. Görüldüğü gibi,
devrimciler için gözaltı sürecinde işkence ile başlayan adil yargılanma hakkının
reddi olan DGM’lerde süren ve özel tip cezaevlerinde katliamlar şeklinde
yaşanan düşmanca tavır, af konusunda da devam etmektedir.
Kendisine
D-sol-P diyen bir partinin, aftan anladığı ve beklediği nedir acaba? Diğer toplumsal
ve siyasal konularda olduğu gibi, af konusu da kesinlikle kişilerin iyi ya da
kötü niyeti ile açıklanamaz. Olaya sonuçtan, cumhurbaşkanı Demirel tarafından
veto edilen af yasasından bakacak olursak konu daha iyi anlaşılacaktır.
Veto edilen
af yasası, ülkede gündemin depreme kilitlendiği bir gününe denk getirilmiş ve
bir gecede meclisten geçirilmiştir. Yani yangından mal kaçırılmıştır. Kurt bu
kez dumanlı havanın yanında karanlık havayı de tercih etmiştir. Ama yine de
kaldırdıkları parmakların ve attıkları imzaların arkasında durma cesaretini
gösterememişlerdir. Hiç kimse bu yasayı
“içine sindirememiş” ama yine de meclisten geçmiştir. Sonuçta bu yasasın reddi,
12 Eylül öncesi elini devrimci kanı ile yıkayan birisine düşmüştür.
Af, bir
yönü ile bağışlamak anlamına gelirken diğer yandan devletin özür dilemesi
anlamı da taşımaktadır. Çünkü her suç, belli oranlarda düzene karşı bir
tepkinin ifadesi olduğu gibi düzenin teşvikini ve iştirakini de taşır. Suçların
büyük bir bölümü, doğrudan düzeni korumaya yönelik olduğu gibi aynı düzenin
çelişkilerini de barındırır. Bazı suç failleri açıktan ya da gizli olarak
korunurken muhalif insanlar, ahlaken ve vicdanen suç bile sayılmayacak
konulardan yargılanır ve şiddetle cezalandırılır. Çünkü sistem insanı ikinci, düzeni ve düzenin
ürünü olan malı birinci planda tutmaktadır. Bu tercihe göre suçlar sınıflandırılmakta ve mala yönelik
suçlar “yüz kızartıcı suçlar” olarak nitelendirilmekte ve bu düzen suçları,
ömür boyu, toplumdan ve devletten uzaklaştırma şekline cezalara dönüşmektedir.
Yöneticilerin katılımı ile yapılan büyük yolsuzluklar ise “ekonomik suç”
sayılmakta ve hiç kimsenin yüzünü kızartmamaktadır. Aynı şekilde, insanların
ölümü ile sonuçlanan cinayetler de hiç kimsede renk değişikliğine neden
olmamaktadır. İktidarların “kader”, bizim düzen “kurbanı” dediğimiz, baklava
çalan çocuklar, “yüz kızartıcı suç” işlediği için af kapsamı dışında tutulmaktadır. Diğer yandan,
cinayet değil cinayetler işleyen, elinden hala kan damlayan faşistler af
kapsamı içine alınmaktadır. Aynı şekilde, işkenceciler de unutulmamış ve
birinci dereceden af kapsamı içine alınmışlardır. Yetkililere, insanlık suçu
olan işkencecilerin neden af kapsamı içine alındığı sorulduğunda; “güvenlik
güçlerinin çalışma şevklerini kırmamak gerekir” şeklinde, işkenceyi teşvik eden
açıklamalar yapılmaktadır.
Cezaevlerinin
kapasitelerinin üzerinde dolu olması, düzenin bozukluğu olarak değil, af için
gerekçe olarak gösterilmektedir Aynı şekilde, devlet cezaevlerine hakim değil
denilerek özel tip cezaevlerine geçişin
koşulları hazırlanmakta ve katliamlar haklı gösterilmeye çalışılmaktadır.
Sorunun, devrimciler
cephesinden, yasal ve anayasal boyutu yukarıda açıklandı. Gelelim, “Devlet,
ancak kendisine karşı suç işleyenleri affedebilir, başkasına karşı suç
işleyenleri af edemez” şeklindeki değerlendirmeye. Doğru bir tespit gibi görünse
de irdelendiğinde eksik olduğu
görülecektir. Başta da belirttiğimiz gibi, af öncelikle bir suçu işlemeyi
gerektirir. Örnek olarak TCK 168. ve 169. maddelerden yargılanan ve bu
maddelerden cezaevinde yatanlara baktığımızda, bunların eylemlerinin, bırakalım
devrimci cepheden, vicdanlı –siyasi değil-
bir kişi tarafından bile suç olarak nitelendirilmediğini göreceğiz. Aynı
şekilde, TC’nin imza attığı sözleşmelere göre suç olmayan düşünce, DGM’lerde
suç sayılmaktadır. Kısacası, devrimci meşruiyet kazanan hiçbir eylem suç
sayılmayacağı gibi bunların affı da söz
konusu olamaz. Devrimciler açısından söz konusu olan af değil, ÖZGÜRLÜKTÜR. Tutsaklığın son bulmasıdır.
Çıkarılan
ve savunulan yasa ile düzenlendiği şekli ile, devletin af tercihi, faşist
çetelerden, işkencecilerden, yargısız infazcılardan, devleti soyanlardan, itirafçılardan
yanadır. Bu tercihlerini açıkça dile getirmekten korktukları için de “içe sindirmeme” demogojisinin/yalanının
arkasına saklanmaktadırlar. Bu yalancıların mumunun yatsıdan önce söndürülmesi
için af sahtekarlığı ve bu sahtekarlarının gerçek yüzü kitlelere teşhir
edilmelidir
“Kader
( düzen) kurbanlarının” suç işleyerek
cezaevlerine yeniden dönüşünü engelleyecek ekonomik koşullar sağlanmadan,
insani gereksinmeler için yapılan eylemlerin suç sayılmayacağı hukuki
düzenlemeler yapılmadan, karşıt sınıflar arasındaki çelişkileri nispi olarak
yumuşatmaya yönelik sosyal koşullar oluşturulmadan yapılacak bir af tartışması
gündemi değiştireceği gibi gerçek amacı da gizleyecek ve ancak yukarıda
saydığımız özel kişi ve kurumları kurtarmaya yönelik bir çalışma olacaktır.
Devrimciler, kesinlikle böylesine kısır
ve düzen içi bir tartışmanın tarafı değildir ve olamazlar.
Dün,
bugün sicili bozuk olan ve kesinlikle
yarın da bozuk olacak bir Demirel tarafından veto edilen bir yasadan
devrimciler hiçbir medet umamaz. Böyle bir yanılgı, kendi sağından medet umma
olarak değil, ancak, faşizmden medet umma olarak değerlendirilmelidir ki, bu
tavır devrimci bir tavır değildir. Çünkü Demirel dedikten sonra büyük bir soru
işaret koyup ondan sonra konu üzerinde iyice düşünmek gerekir.
Veto
edilen af yasasını hiçbir siyasi parti açıktan içine sindiremiyor. DSP gündeme
getirmeseydi halkın da doğrudan bir af istemi söz konusu değildi. Devrimciler,
kendileri ile ilgili af mevzuatını çok iyi bildikleri için, onların da af
yönünde bir talepleri olmadı. 1974 affı 12 Eylül nedeniyle Bülent ECEVİT’e
fatura edildiği için, Ecevit’in de eskinin intikamını almak dışında böyle bir
istemi olamaz. Bu kadar bol miktarda “olmaz” koşullara rağmen neden, kimin için
ve kimin emri ile af?
Son
günlerde eski silah ve uyuşturucu kaçakçıları, çek senet tahsilatı yapan faşist
mafya babaları, geçmişteki devrimci katliamları gururla anlatan faşist örgüt
reisleri, hüküm giymiş işkenceci polis memur ve şefleri, itirafçı olan örgüt
elemanları, tek tek güvenlik güçleri ve istihbarat birimleri tarafından
“yakalanıyor”. Tırnak içindeki bu yakalanmalar tesadüf ya da emniyetin başarısı değil, belli pazarlıklar sonucudur. Devlet ve
şahısları adına her türlü pis işleri yapanlar, bir yandan teslim olarak devleti güçlü göstermeye çalışırken diğer
yandan da legale çıkmak ve ellerindeki
kara paraları aklamak için devletten af istiyorlar. Derin devletin temsilcileri
olan bu unsurlar, ekonomik ve siyasi olarak o kadar güç kazandılar ki, daha
önceki aftan yararlanarak cezaevinden çıkıp ellerinin kanı ile parlamentoya
giriyorlar ve şimdide kendi
faşistdaşlarını kurtarmak için af yasaları hazırlıyorlar.
Devrimciler
her olayda olduğu gibi, af konusunda da tarafsız olamazlar. Devrimciler hep
halk yararına olan politikaları savundular, faşist politikaların düşmanı
oldular. Her olaya proleter sınıf
açısından baktılar. Af konusunda da
sınıfsal bakış açısı zorunludur. Bunun ilk koşulu da, işkencecilerin, yargısız
infazcıların, köy yakanların, halka dışkı yedirenlerin, susurluk artıklarının,
mafya tetikçi ve babalarının, kamu mallarını hortumlayanların, kısacası halka
karşı suç işleyenlerin affına ya da
cezalarının indirimine karşı çıkmaktır.
Devrimciler için, uzun erimli hedefler saklı kalmak koşulu ile, bu olay
ile ilgili olarak, mevcut 12 Eylül Anayasasının ve diğer anti demokratik
yasaların (TCK, TMY, OHAL v.s.) derhal
demokratikleştirilmesi, özel ve hücre tipi cezaevlerinin kapatılması,
devrimci tutsaklara yöneltilen saldırıların durdurulması ve af yerine
kayıtsız/koşulsuz DEVRİMCİ TUTSAKLARA ÖZGÜRLÜK tek istek olmalı ve bu faşist
iktidarın kirli yüzü en etkin şekilde teşhir edilmelidir.
İşkencecilerden, yargısız infazcılardan, faşist çetelerden,
mafyalardan hesap sorulsun, devrimci tutsaklara özgürlük!
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder