16 Şubat 2017 Perşembe

OLAĞANÜSTÜ YARGI VE DGM'LER

Olağanüstü Yargı
ve DGM'ler

















Av. Hüseyin Yüksel Biçen


Olağanüstü Yargı ve DGM'ler
İkinci Baskı
Ekim 1998


Yayına" Hazırlayanlar
Vedat AYTAÇ
Süreyya AYDIN



İsteme Adresi
Alınteri Bulvarı İşhanları D Blok No: 30 OSTİ M/AN KARA
Tel : (312) 354 11 00
385 17 23



ISBN: 975-96651-0-7




Baskı:
Burak Matbaacılık
Tel: 255 09 94
ı


İÇİNDEKİLER


GİRİŞ...................................... .................................... .               7
BÖLÜM 1 - DEVLET.... ........................................ .             9
Demokratik Devlet...................................... ............................. 18
BÖLÜM 2 - YASAMA, YÜRÜTME.YARGI.............................. 31
Yargı................................. .......................................                    34
Yargı Bağımsızlığı...................................................                    39
A-Yargıç Güvencesi............................................. ;.......             39
B-Yargı Birliği................................. ............................................ 41
C- Olağan Mahkeme ve Olağan Yargıç......................             43
D-Bağımsız Savunma........................................                         44
BÖLÜM 3
OLAĞANÜSTÜ MAHKEMELER VE YASALAR                      49
1-  İstiklal Mahkemeleri...............................................                  50
2-  Yüksek Adalet Divanı.............................................                 53
3-  Sıkıyönetim Mahkemeleri ve Yasası....................                 56
4-  Olağanüstü Hal (OHAL) Yasası........................................... 66
Kanun Hükmünde Kararname (KHK).................      ;          72
5-  Memurin Muhakematı Hakkında Kanunu
Muvakkat............................................................................... 74
6-  Diğer Olağanüstü Mahkemeler........................................ ... 76
7-   
BÖLÜM 4 -TERÖRLE MÜCADELE YASASI (TMY) ...........   77
Terör..... ............................;........................... .....................        80
1.  MADDE.................................................................................. 82
2.  MADDE.........................................              ......... ......... ......   87
3.  MADDE............... ............ ................................................ 87
4.  MADDE.................................................................................. 88

6.  ve 14. MADDE....................................................................... 89
7.  MADDE..................... .............................................       90
8.  MADDE.................................................................................. 91
13. MADDE......................................................................           91
15.  MADDE................................................................................ 92
16.  MADDE................................................................................ 93
17.  MADDE......................................................... ;..............         94
19. MADDE ............................................                           95
EK MADDELER......................................................................... 96
GEÇİCİ MADDE 1................................. .........................           96
TMY ve Anayasa Mahkemesinin Bakışı................................. 97
BÖLÜM 5 - DEVLET GÜVENLİK MAHKEMELERİ
TARİHÇESİ VE YERİ.......................................................          105
DGM'ler Neden Gerekliydi ?!!........................................ ..         111
DGM'lere Karşı Çıkış Nedenleri..................                               118
Devlet Güvenlik Mahkemeleri’nin
Kuruluşu Hakkında Kanun………………................................. 123
DGM'lerin Kuruluş Amacı ve Yargı Çevresi....................         125
Yargı Kurulu ve Yargıçlar.......................................................... 127
Savcılık.................. :.................................................................... 129




Görev....................................................................................... …130
Yargılama Usulleri............................................... ………………146
18.11.1992 GÜN VE 3842 Sayılı Yasa İle
18.11.1992 CMUK Değişikleri...........................                         162
Uygulanacak Usul Hükümleri.................................................... 171
Duruşma İle İlgili Özel Hükümler............................................... 172
Tebligat........................................................................................ 173
Duruşma Safahatının Teknik Araçlarla Tespiti........................ 177
Hakimin Reddi İstemini İnceleyecek Mercii..........                     178
Temyiz Mercii.............................................................................. 181
Çeşitli Hükümler..........................................                                 183
DGM'lerin Sıkıyönetim
Askeri Mahkemelerine Dönüştürülmesi.......... ........................ 184
BÖLÜM 6-   DGM UYGULAMALARI........................................ 185
Gözaltına Almalar ve Ev Aramaları........................................... 185
DGM Binalarına Girişler..........................................                     186
Dosya İncelemek ve Belge Almak............................................ 187
Dosyaya Dilekçe Koymak............................................               188
Polisler Duruşma Salonunda............................                         188
İtirafçı Sanıklar ve Gizli Duruşma.............................................. 189
DGM'lerde Karar Duruşmaları..... ..................... ........              190
Bir İddianame Örneği.................................................                 191
Sonsöz.............................................................................            195
Sonnotlar............................................................                          196
Kaynakça.................................................................                     198


Hukuk Öğrenciliğimin bütün çilesini çeken eşim Senem'e


giriş


Stajyer avukatlara, DGM'ler konusunda bir seminer hazırlama görevini üstlendiğimde, yapılacak ilk iş kaynak araştırması yapmaktı. Yaptığım araştırmalar sonucu, bu ko­nuda bir kaç kitapçık ve broşürden başka bir kaynağa rastla­yamadım. Başta biz hukukçular olmak üzere, eli kalem tutanların, konuya ilgisizliklerinin de, bu "mahkemelerin" 1983 yılından beri, tam 15 yıldır devam eden varlığının meşrulaştırmasına yardımcı olduğu düşüncesi; başlangıçta, stajyerler için ders notu şeklinde başlayan bu çalışmanın hacmi arttıkça, bir kitap içinde toplama ve yayınlanma olası­lığını ortaya çıkardı.
Ele alınan konuda, kapsayıcı ve yetkin olamama ih­timali karar vermeyi zorlaştırıyordu. Ancak, kaynağını anımsayamadığım bir belirleme beni yüreklendirdi: "Doğada, insan dışındaki tüm canlılar, tek bir şey üretirler ve bu ürettikleri, ‘'şeyler' mükemmeldir. Örneğin, arı bal, ipekböceği ipek, elma ağacı elma, örümcek ağ üretir ve hepsi de mükemmeldir. Diğer canlılardan farklı olarak insan, her şeyi üretir ama mükemmeli üretemez." Mükemmeli üreteceğim diye hiçbir şey üretmemektense, bir ilk Çalışma olarak eksik­lerimin olmasının doğal ve hoş görülebilir düzeyde olduğunu düşünerek çalışmamı yayınlamaya karar verdim.

DGM'lerin kuruluşunda siyasi gerekçelerin ağırlıkta olması, zaman zaman siyasi değerlendirmeleri zorunlu kıldı. Ayrıca konu hukukçuların yanında, şu ya da bu biçimde DGM uygulamalarına muhatap olan çok geniş bir kitleyi de doğrudan ilgilendirdiğinden, kuru bir hukuk dili kullanmaktan kaçınmaya çalıştım.
DGM'ler, emniyetin Terörle Mücadele Şubesinden başlayan, Adli Tıp Kurumu, DGM Cumhuriyet savcılığı, mahkemeler, Yargıtay ve cezaevlerini de içine alan bir sistemin parçasıdır ve bu sistem en üst düzeyde devlette somutlaşmaktadır. O nedenle, her biri ayrı bir inceleme konusu olabilecek sistemin sayılan parçalarına kısa da olsa değinme gereğini duydum ve kitabı bu bölümler üzerine oturttum.
Bu kitap, iyi ya da kötü, konu ile ilgili ilk emek ürünlerinden birisidir. Okunmanın yanında, benzeri ya da daha ileri çalışmaları teşvik edici etkileri olursa emeğime değer verildiğini düşüneceğim. Yararlandıklarıma ve yararlanacaklara şimdiden saygılar.


bölüm 1
devlet
Devlet konusuna başlamadan önce, kısaca, içinde yaşadığımız evreni ve üzerinde yaşadığımız Dünyayı ele alalım. Her madde gibi Dünyamızın da bir başlangıcı vardır. Bilimsel gelişmeler sayesinde, "Radyoaktif Metot" denen bir yöntemle maddelerin yaşları çok küçük hatalarla hesaplanabilmektedir. Bu yöntemle yapılan hesaplara göre; 15 milyar yıl önce evren, yaklaşık 4,5 milyar yıl önce de Dünya­mız oluşmuştur. Bundan 340 milyon yıl önce denizdeki ilk canlıların, ilk balık türlerinin de 310 milyon yıl önce görüldüğü belirlenmiştir. Karada ve suda yaşayan Amfibiler ise 300 milyon yıl önce yaşamaya başlamıştır. İnsana benzeyen maymun türü olan Hominidiler ise 29 milyon yıl önce Dünya­da görülmeye başladığı belirlenmiştir. Bundan 1 milyon yıl önce de iki ayağı üzerine dikilen ilk insan ortaya çıkıyor. Doğadaki bu evrim süreci, aynı uzunlukta olmasa da, insan ve toplum evriminde de yaşanmıştır (1).
Toplumsal evrimin itici gücü "maddi yaşamın üreti­mi ve yeniden üretimidir". İnsanın varlığını sürdürebilmesi ve evrimini tamamlaması için bir yandan neslini üretirken diğer yandan yaşaması için gerekli nesneleri üretmesi gerekir. Bu iki tür üretim, insanın içinde yaşadığı ve varlığını sürdürdüğü toplumsal kurumların belirleyici unsurlarıdır (2).
Emek üretkenliğinin, insanın kendi gereksinmesini karşılayacak düzeyde düşük olduğu dönemde, toplumsal düzen genel olarak kan bağı üzerine şekillenir. Bunun ilk örneği, tarihten günümüze kalıntıları ulaşan "gens" örgütlenmesidir. Gens, aynı dişi atadan (nine) türemiş ve tama­men kan bağı üzerine kurulmuş bir örgütlenmedir. Gensin başında, gens üyeleri tarafından seçilmiş, barış zamanında "şasem" ve savaş zamanında "şef olarak adlandırılan bir başkanı vardır. Gens üyeleri, seçtikleri başkanı istediği zaman görevden alma yetkisine de sahiptir. Gens üyeleri birbirlerine yardım etmek ve sahip olduklarını ortak olarak kullanmak zorundadırlar. Genste ortak olarak üretilen ürün­ler, yine orta olarak tüketiliyor ve kesinlikle "özel mülkiyete" yer yoktur. Genseler tam bir kollektif yaşam sürmektedir. Aile yapısı gereği çocuklar bile gensin ortak çocuklarıdır. "Özgür­lük, eşitlik, kardeşlik" temeli üzerine yapılanan genste; top­rağın mülkiyeti ortaktır; kamusal işler ortak yürütülmektedir ve bu örgütlenmede askere, jandarmaya, polise, krala, hükü­mete, valiye, yargıca, hapishaneye ve özellikle de soylu bir sınıfa yer yoktur.
Toplumsal örgütlenmenin ilk ve en küçük birimi olan gensin birkaç tanesinin birleşmesi ile "kabile"; birkaç ka­bilenin birleşmesi ile de "aşiret" oluşmuştur. Aşiretlerin birle­şiminden de, daha üst bir örgütlenme olan "konfederasyon" oluşuyordu. Gens için saydığımız özelliklerin tümü, devlet öncesi var olan bu toplumsal örgütlerin tamamı için de geçerlidir.
Sayılan toplumsal örgütlenmelerin temelini oluş­turan üretim, aletsiz ilkel biçimden bugünkü karmaşık yapıya doğru bir evrimsel süreç yaşamıştır. Yabanıllık aşamasındaki ilkel insan, tıpkı hayvanlar gibi, içgüdüsel olarak topladığı bitki, meyve ve kökler ile yaşamıştır. İlkel insan bu toplama işini hiçbir aletten yararlanmadan yapmıştır. İkinci aşamada, insan ateşin kullanılmasıyla birlikte bir adım daha evrimleşir, balık ve diğer su ürünlerini yakalamaya başlar. Yabanıllığın üst aşamasında devreye ok ve yayın kullanıldığı avcılık girer. İlk köysel nitelikli kuruluşlar da bu aşamada görülmeye başlar.
Barbarlık döneminde çömlekçilik, hayvanların evcilleştirilmesi ve bitki ekimi ortaya çıkıyor. Orta aşamada, sulu ekimin yapıldığını, taş ve kerpicin kulla­nıldığını görüyoruz. Demirin eritilmesi ve dökümü, barbarlığın sonunu, uygarlığın başlangıcını gösteriyor. Uygarlık aşama­sında, doğal ürünlerin hammadde olarak kullanılması ile birlikte sanayi dönemi başlıyor.
Toplumsal yapı ve üretimdeki bu evrimleşme, koşut olarak, işbölümünde kendini gösteriyor: İlk işbölümü kadın ile erkek arasındaki doğal işbölümüdür. Bunu toplumsal işbölümleri izler. İlk toplumsal işbölümü: Çobanlığın, çoban aşiretlerin diğer aşiretlerden ayrılmasıdır. İkincisi ise: Küçük zanaatın tarımdan ayrılmasıdır. Ve üçüncüsü: Tarım ile küçük sanayi arasındaki işbölümünün sonucu, üretimle değil, yalnızca ürünlerin değişimi ile uğraşan asalak bir sınıf doğar: Tüccar.
Sayılan işbölümleri sonucu artan üretim, insana gereksinmesinden daha fazla üretmek yeteneğini kazandırdı. Aynı dönemde, gensin ortak mülkiyetinde olan hayvan ve diğer ürünler gens başkanlarının mülkiyetine geçti. İnsanın gereksinmesinden fazlasını üretmesi, artık ürünü, artık ürün kölelik kurumunu yarattı ve ilk toplumsal sınıflar ortaya çıktı: Değer üreten köleler ve artı ürüne el koyan köle sahipleri. Gens örgütlenmesi, işbölümü ve toplumun sınıflara bölünmesi ile yerini yeni bir toplumsal kuruma, devlete bıraktı. Devlet, tam da bu anda, sömürü ile sınıfın ortaya çıktığı ve kesiştiği noktada kendini gösterdi. Devlet ile birlikte, kan bağına dayalı toplumsal düzen yıkıldı ve yerini toprağa bağlı yeni bir toplumsal düzen, devlet aldı.
Devlet ileri sürüldüğü gibi, "Devlet muayyen bir ülke üzerinde, hükümetle temsil olunan üstün ve merkezi bir otoritenin hükmü ve gözcülüğü altında, muayyen hukuki ve otonom bir nizama bağlı olarak yaşayan insanlardan mürekkep bir siyasi cemiyettir, bir hükmi şahıstır... Devlet, amme nizamının, amme menfaatinin ve milli güvenliğin bekçisidir... Birbirinin kurdu olan insanlar arasında tabii bir zaruretle çıkan ihtilafları halleden, bütün milletin hizmetinde, müstakil, bitaraf hakem kişidir... Devlet, tıpkı minyatür kopyası ve en küçük hücresi aile gibi, insan tabiatının, insan ruhunun, ahlak fikrinin, üniversal aklın ve uygarlığın en yüksek eseridir... Ezelidir ve ebedidir... Alemde en muteber nesnedir." (3) şeklinde bir kurum değildir.
Engels'in tanımı ile: "Devlet, sınıf karşıtlıklarını frenleme gereksinmesinden doğduğuna, aynı zamanda, -bu sınıfların çatışması ortasında doğduğuna göre, kural olarak en güçlü sınıfın, iktisadi bakımdan egemen olan ve bunun sayesinde, siyasal bakımdan da egemen sınıf durumuna gelen ve böylece ezilen sınıfı boyunduruk altında tutmak ve sömürmek için yeni araçlar kazanan sınıfın devletidir. İşte bundan ötürüdür ki, antik devlet, her şeyden önce, köleleri boyunduruk altında tutmak için, köle sahiplerinin devletiydi: Tıpkı feodal devletin, sert ye angaryacı köylüleri boyunduruk altında tutmak için soyluların organı ve modern temsili devletin de ücretli emeğin sermaye tarafından sömürülmesi aleti olması gibi." (4)
Baskı ve sömürü aracı olan devletin işlevini yerine getirebilmesi için, ilkel komünal toplumdaki halkın silahlı örgütlenmesinin yerini alan ve ondan oldukça farklı olan "özel silahlı kamu gücüne" gereksinmesi vardır. Bu güç, ceza kurumları ve hapishanelerle desteklenir. Bu kamu gücünün ayakta durması, kendine yüklenen görevleri yerine getirmesi için maddi gereksinmesinin karşılanması gerekir. Kamu gücü için yapılan harcamaların kaynağı, halktan alınan vergiler­dir. Günümüzde vergiler sadece kamu gücünün gerek­sinmesi için kullanılmamaktadır. Kamu gücüne ayrılan kay­naktan fazlası, bizzat devlete egemen olan sınıfa nakit ola­rak aktarılmaktadır.
Bir üst yapı kurumu olan devlet, alt yapıdaki geliş­meye uygun olarak şekillenir, gelişir ve yetkinleşir. Devlet, bugünkü karmaşık yapıyı kazanıncaya kadar uzun bir tarihi süreç yaşadı. Bu süreç içinde, üretim ilişkilerinin belirlediği toplumsal düzenler kendi devlet tiplerini yarattı: Köleci toplumda, köleci devlet; feodal toplumda, feodal devlet; kapitalist toplumda, kapitalist devlet tipi ortaya çıktı ve bu adları aldılar. Her devlet tipinde, değişik devlet biçimleri görüldü. Devlet biçimlerini, 1-Yönetime katılanların sayısı, 2-Devletin özünü oluşturan baskının şiddeti, 3-Temel hakların kullanılma derecesi belirlemektedir. Örneğin, Monarşi: Tek kişinin (şefin, kralın); aristokrasi: Azınlığın; demokrasi: Hal­kın; cumhuriyet: Seçilmişlerin, iktidarıdır. Bu devlet biçim­lerinin tamamını ya da birkaçını aynı devlet tipi içinde gözlemek olasıdır. Ancak, devletin biçimi ne olursa olsun, devletin özü değişmiyor, örneğin, egemen sınıf için demok­ratik olan bir cumhuriyet, ezilen sınıf için bir diktatörlüktür. O nedenle devleti tanımak için şu iki sorunun sorulması gerekir: Kimin için (hangi sınıf için) demokrasi; kimin için baskı?
Devletin özünü tanıdıktan sonra, şimdi de devleti yapısal olarak inceleyelim. "Devlet belli bir toprak üzerinde yerleşmiş, zorlayıcı yetkiye sahip bir üstün iktidar tarafından yönetilen bir insan topluluğunun meydana getirdiği siyasal kuruluştur"(5). Tanımı açarsak, devletin, 1- Ülke/toprak parçası, 2- Üstün iktidarı/egemenliği kullanan bir sınıf, 3- Yönetilen ve ezilen sınıflar, 4- Zor ve baskı, 5- Hukuki ve si­yasal bir yapılanma gibi unsurlardan oluştuğunu gözlemleriz.
Yukarıda sayılan unsurlara uygun olarak, devleti işleyiş ve işbölümü yönünden incelediğimizde ise, üç ana yapılanma görülür: Yüksek memurlardan oluşan bürokrasi; asker, polis, jandarmanın oluşturduğu silahlı güç (militarizm) ve genellikle seçilmişlerden oluşan parlamentodur. Bu üç yapı, aynı zamanda halktan toplanan vergilerin harcandığı alanı gösterir ve yapılan harcamaların tek kuruşu üretime yönelik değildir.
Devlet aynı zamanda ekonomik, siyasi ve hukuki bir kurumdur. Devletin ekonomik alandaki etkinliği, geçmişte olduğu gibi ya bizzat sanayi, tarım alanlarında üretim yapmak ya da genel olarak ekonominin planlamasında yer almak şeklindedir. Böylesi bir ekonomik yapılanma, tekelci karakterine rağmen, devlete nispi sosyal bir nitelik de kazandırmaktadır. Bu kurumların ve kuruluşların özelleştiril­mesi ile birlikte, devlet tekeli, yerini özel tekellere bırakmış ve sosyal dengeler alt üst olmuştur. Böylesine bozuk ve eşitsiz bir ekonomik yapı kendisine uygun siyasi ve hukuki yapıyı da oluşturmuştur. Çünkü dengeli bir siyasi ve hukuki yapı, ancak, üretime dayalı, üleşimi adil bir ekonomik yapı üzerinde kurulur. Üretim-üleşim ilişkisini nispeten adil olarak düzenlemiş demokratik bir devlet, halktan aldıklarının bir kısmını yine halka hizmet olarak (eğitim, sağlık, konut, barınma, sosyal güvenlik) geri veren devlettir. Demokratik devletlerde, devletin buyurgan yönü değil, hizmet yönü öne çıkmaktadır. Tersine, vermeyen, sürekli alan bir devlet, alma işini sürekli kılabilmek için zora, zorbalığa başvurmak zorundadır. Böyle bir devletin biçimi demokrasi değil, faşizmdir.
Devlet aynı, zamanda siyasi bir kurumdur. Sözlük anlamı ile siyaset, "devlet işlerini düzenlemek ve yürütmek için izlenen yol, yöntem; özel yönetme yöntemi, egemen olma biçimidir"(6). Devlete hakim olan sınıf, doğası gereği, devlet işlerinin düzenlenmesi, yürütülmesi biçimine de egemen olmak isteyecektir. Bunun için, siyaseti kendi tekelinde bulundurma mücadelesi verecektir. Kitleleri siya­setten uzaklaştırmak, siyaseti politikacıların tekeline hapset­mek isteyecek ve bunun yöntemlerini geliştirecektir. Kitlelerin siyasete katılmasını dört beş yılda bir yapılan seçimle sınırlamak için çaba gösterecektir. Oysa siyasete ve yöne­time katılım doğrudan, aracısız olmalıdır. Siyaset tekelleşmemeli; aksine, kitleselleşmeli, tabana yayılmalı, yaygınlaşmalıdır. Çoğunluğun siyasete azami katılımı sağlanmalı, aracılar devreden çıkarılmalıdır. Aksine, katılım azalacak olursa siyaset piramidinin tepe noktası sivrileşir ve iş tek şefe kadar gider. Sınıf adına şefin egemen olduğu devlet biçimi demokrasi değil, faşizmdir.
Devlet aynı zamanda hukuki bir kurumdur. Hukuk da tıpkı sınıf ve sömürü gibi devletle aynı anda doğmuştur. Genel olarak hukuk, toplumların ekonomik, siyasi ve sosyal ilişkileri ile yapılanışının, sınıfsal temelde kural ve yaptırım­lara bağlanmasıdır. Bu kural ve yaptırımlar, başta anayasa olmak üzere, yasa, tüzük, yönetmelik, örf adet ve ahlak gibi hukuki ve sosyal normlarla düzenlenmiştir. Hemen hemen her ülkede, devlet yapısı ve bu yapının işleyişi yazılı ya da yazılı olmayan (geleneksel) anayasalar ile düzenlenir. Demokratik hak ve özgürlükler de aynı şekilde bu anayasa­larda düzenlenir. Demokratik anayasalarda, özgürlükler kural; kısıtlamalar istisnadır. Kısıtlamaların kural (kural­sızlık), özgürlüklerin (olmadığı) istisna olduğu anayasa ve devletler, demokratik değil, baskıcıdır. Bizdeki gibi, kural olması gereken özgürlükleri tek tek sayıp, sonunda "AMA" diyen ana­yasalar, özgürlükleri bilinçli ve planlı olarak kısıtlamaktadırlar.
Demokratik toplumlarda kurallar, esnek ve geliş­meye açık; genel ve çoğunluk çıkarına uygun olarak düzen­lenmiştir. Bireyler, hangi sınıftan olursa olsun, bu kurallara uymak zorundadır. Kurallar, tepeden tabana herkesi bağlar ya da bağlaması gerekir.   Kurumlar ise şeffaftır. "Devlet sırrı", "gizlilik" gibi kavramlar istisna olup çok kısıtlı ve ola­ğanüstü dönemlerde kullanılır. Hatta çoğu kez bu kavramlar ortadan kaldırabilmektedir.
Yinelemekte yarar var: Devlet, hukuki, yasal (legal) bir kurum ve kavramdır. Devletin kurum ve kuralları anayasa ve diğer yasalarla düzenlenmiştir. Kurumların işleyişi de kurallarla belirlenmiştir. Öğretide, devlet de egemenlik de tektir ya da tek olması gerekir. Değilse, çifte egemenlik, iki devletin varlığını zorunlu kılar. Birincisi, kuralları ve kurumları belli olan, GÖRÜNEN DEVLET! Bildiğimiz, polisi, askeri, jandarması olan; vergi toplayan; parlamentosu olan; okulda, hastanede, sokakta görmek istediğimiz devlettir. İkincisi, görünen devlet içinde yuvalanan; gücünü kuvvetini ondan alan; varlık nedenini yine ona borçlu olan; sahibi olduğu devletin kuralları ile bağlı olmayan; işkence yapan, uyuş­turucu ve silah kaçakçılığını iş edinen, toplanan vergileri örtülü harcayan, bazılarının "gurur duyduğu", mahkemelerin yargılamadığı ya da yargılayamadığı kişilerden oluşan DERİN (GİZLİ) devlettir.
Demokratikleşme ancak, görünen devletin, derin devleti yok etmesi ile olanaklıdır. Bu aynı zamanda, devletin hukuki bir kurum olmasının zorunlu sonucudur. Aslında, gizli/derin, illegal devlet olmaz. Böyle bir oluşum, devletin hukuki varlığının ve sonuçta demokrasinin inkârıdır. İnkâr ise son tahlilde, yok oluşu hazırlar ve getirir. Aynı zamanda, yönetici sınıfların acizliğinin, normal yöntemlerle yönetemez duruma geldiklerinin de bir göstergesidir.
Devletin akademik incelenmesinde üç erkten söz edilir: Yasama, yürütme ve yargı. Mekanik bir ayrımla: Yasama, parlamentolar/meclisler; Yürütme, hükümet/ bakan­lar kurulu; Yargı, (anayasal anlatımla) bağımsız mahkemeler tarafından kullanılmaktadır. Doğada ve toplumda her şey birbiri ile bağlantılı olduğundan mekanik bir ayrım yanlıştır. Yanlışı düzeltirsek, yasama, yürütme ve yargı, birbirinden bağımsız değil, aksine, tam bir organik bağ içindedir. Hatta biri diğerinin varlık nedenidir. Örneğin, yargı yasamanın yaptığı yasaları uygulamak zorundadır. Onun dışına çıkamaz ve onunla bağlıdır. Yine yargı, yürütmenin önüne getirip koyduğu olayları ve sanıkları yargılar. Bu gerçek, her yasa­nın son maddesinde "bu yasa hükümet (Bakanlar Kurulu) tarafından yürütülür" şeklinde belirtmektedir. Sonuç olarak: böylesine mekanik bir ayrımın, akademik incelemeler, bazı gerçekleri saklama ve (iyi niyetle düşünüldüğünde ise) bağımsızlık dileği dışında, pratik bir yararı yoktur.


Demokratik Devlet


           Devlet biçimlerini ayıran ölçütlerin neler olabileceğini genel hatları ile açıklamıştık. Kapitalist devlet tipinde; ara biçimler dışında, iki devlet biçimi vardır: Burjuva demokrasisi ve faşizm. Her iki devlet biçiminin özü aynı -baskı ve şiddet- olmasına rağmen, biçimsel ve tarihsel farklılıklar vardır. Burjuva demokrasisi aynı zamanda demokratik devlet olarak da adlandırılır ve feodal toplumdan, kapitalist topluma geçiş döneminde ortaya çıkmıştır. Faşist devlet ise kapitalizmin, tekelci/emperyalizm aşamasının ürünüdür. Sonuçta, nitelik ve nicelik farklarına, güzel isimlendirmelere rağmen, tüm devletler birer sınıf diktatörlüğüdür. Nasıl ki, sosyalist devlet proletaryanın diktatörlüğü ise, demokratik devlet de (burjuva demokrasisi) burjuvanın diktatörlüğüdür. Önündeki demok­ratik sözcüğü, bu devlet biçiminin özünü, burjuva sınıfının baskı ve sömürü aracı olduğu gerçeğini değiştirmez.
Kavramlar çoğu kez temsil ettikleri gerçeği tam olarak anlatmazlar. Başka bir anlatımla, her zaman isim ile gerçek durumda çakışmaz. Sanmak ile olmak çok farklı şeylerdir. Olmak, bir durumu; sanmak ise olmayan bir duru­mu açıklar. Örneğin, dünyanın en büyük faşist partisi olan Alman Nasyonal Sosyalist İşçi Partisi (NAZİ), adında bulunan işçi ve onun ideolojisi olan sosyalizme düşmandır. Ama kitlelerin desteğini sağlamak amacıyla, partinin adına sosyalizm sözcüğünü eklemiştir. Bunu örnek alan günümüz faşist diktatörlükleri de kendilerini demokratik devlet olarak nitelemektedirler. Ama hiçbir örtü, hiçbir isimlendirme, ger­çeği gizleyemez, yeter ki gerçeği belirlemeye çalışırken nesnellikten sapmayalım!
İlkel komünal toplumda gerçek anlamını yaşayan özgürlük, eşitlik, kardeşlik kavramları, Fransız devriminde burjuvazi tarafından kısırlaştırılarak slogan olarak kullanılmış ve kurulan yeni devletin niteliği olarak sayılmıştır. Ama burjuva devlet, bu kavramları, gerçek anlamda ve inanarak yaşama geçirmemiştir ve geçirmesi de olanaksızdır. Çünkü bu kavramların her biri sınıf gerçeğinin inkarıdır. Tersinden söylersek, sınıfların varlığı bu kavramların gerçek anlamla­rını kazanmasının önündeki en büyük engeldir. Bu kavramların, tıpkı geçmişte olduğu gibi gelecekte ancak sınıfsız toplumlarda gerçek anlamını bulacağı gerçeğini unutmadan kullanılması ve en iyi şekilde yaşama geçirilmesi gerekir. Feodallere karşı burjuvaziye zafer kazandıran bu sloganlar, yakın bir gelecekte burjuvaziye karşı yeni zaferlerin yolunu açacaktır.
ÖZGÜRLÜK: Özgürlük, sözcük olarak, "bağımsız, hür" demektir ve kısıtlamaya, zorlamaya, boyun eğemeye bir baş kaldırıştır. Kişilerin, ulusların ve ülkelerin varlık nede­nidir. Yaşandığında soyut kavramların en somutudur. Çünkü özgürlük yaşanır; uğrunda savaşılır, gerektiğinde ölünür. Özgürlük, düşüncede, sanatta, bilimde, yazıda konuşmada ve örgütlenmede somutlaşır. Somutlaşmayan özgürlük, so­yuttur. Soyut ise anlaşılması, kavranılması güç anlamına gelir. O nedenle, yaşanmayan özgürlük anlaşılmaz, kavranıl­maz ve tanımlanamaz. Kısacası, yaşanmayan özgürlük, özgürlük değildir.
Maddi koşulları yaratılmadan sayılan özgürlükler de sözde kalır, örneğin, dil düşüncenin iskeletidir. Dil olmadan düşünce ayakta duramaz; bir şey ifade etmez. Çünkü dışa yansımayan ve kullanılmayan düşünce, düşünce değildir. Düşünce insanın iç dünyası ile ilgili bir olaydır. İnsan iç dünyasındaki fırtınaların, dış dünyaya etkisi ancak, düşün­cenin dışa vurulması ile olanaklıdır; değilse yerinden kuru bir yaprak fc>ile oynatamaz.
Burjuvazi tarafından, işçiler ile birlikte feodallere karşı atılan bu slogan; burjuvazi tarafından güçlü bir şekilde haykırıldığı halde, işçiler tarafından haykırılmaya başlanınca, burjuvazi tarafından susturulmaya çalışılmış ve bu çaba hala daha yoğun bir şekilde sürmektedir. Sanıldığı gibi, özgürlük sloganı, işçi sınıfının değil, bizzat burjuvazinin devrimci döne­minin sloganıdır. Ancak, tarih değişmiştir. Artık burjuvazi, devrimci barutunu tüketmiş ve gericileşmiştir. Tüm diğer gericiler gibi, tarihsel gelişmeye düşmandır.
EŞİTLİK: Eşitsizlik, sınıfların varlık nedenidir. Tersi de doğrudur: Sınıflı toplumlarda eşitlikten, söz edilemez. Çünkü sınıf ayrıcalık, farklılık anlamına gelir. Ayrıcalığın olduğu yerde ise eşitlik olmaz. Sadece farklı sınıflar arasında değil; aynı sınıf içinde de eşitsizlik vardır. İnsanlar arasında mutlak eşitlik yoktur ve olamaz. Buna rağmen, eşitliğin asgari koşulları sağlanabilir, örneğin, insan gibi yaşamanın asgari koşulları bellidir. Toplumun her bireyi, iş, eğitim, sağlık, barınma, konut, sosyal güvence gibi konularda asgari bir güvence bekler ve ister.
"Biri yer, biri bakar; kıyamet işte bundan kopar" atasözü, sınıfsal bir bakış açısını yansıtmakta ve çelişkilerin, savaşların ana nedenini ortaya koymaktadır. Kıyametin Kopmaması için, birilerinin tokluktan, diğerlerinin yokluktan ölmemesi gerekir. Bunun ortası, denge noktası, bulunma­lıdır. Sınıflı toplumlardaki eşitlik için verilecek mücadelenin anlamı, bu denge noktasının bulunması mücadelesidir. Ama eşitsizlik üzerine kurulu sınıflı toplumlarda "kıyamet günü" kaçınılmazdır.
Burjuvazinin bir zamanlar savunduğu ama şimdi karşı çıktığı eşitlik, yaşamın her alanında ve anında savunul­ması gereken, en güzel toplumsal değerlerden biridir. Ekonomik alanda, siyasi alanda, hukuk alanında hep savunulması gerekir: Ancak, ezen ile ezilenin eşit olamayacağı ve sınıflı toplumlarda bunun gerçekleşmeyeceği gerçeğini unut­madan!
KARDEŞLİK: Sloganlar, toplumun isteklerini, hedeflerini yansıttığı oranda, toplumdan destek bulur, onlar tarafından kullanılır. Kullanıldığı yer ve zaman çok önemlidir. Kardeşlik, aynı ana ve babadan olmayı tanımadığına göre, buradaki anlamı, sınıfların kardeşliğidir. Oysa kardeşliğin birinci koşulu, üretilenin dengeli paylaşılmasıdır. Kardeşlikte uzlaşmaz karşıtlıklar, çelişkiler yoktur. Kardeşlik, birlikte, yan yana olmayı anlatır. Sınıfların kardeşliği ise ancak, mevcu­dun korunması anlamına gelir. Mevcudun korunması ise var olan sömürü düzeninin sürdürülmesi demektir. Sömürünün olduğu yerde kardeşlik olmaz, olamaz.
Yukarıda sayılan özgürlük, eşitlik ve kardeşlik sloganları burjuvaziyi iktidara taşıdıktan sonra, burjuvazi tarafından bir kenara bırakıldı ve unutuldu. Devletin yetkin­leşmesi ve karmaşıklaşması sonucu unutulan bu kavram­ların yanına yeni kavramlar türetildi. Adalet, seçim, örgüt­lenme, barış, sosyal devlet, hukuk devlet ve İnsan hak­ları, türetilen yeni kavramlardan bazılarıdır. Bu kavramlara da konumuzla ilgili olduğu kadar, değinme gereğini duyduk.
ADALET: Sözlük anlamı; "Hak ve hukuka uygunluk, doğruluk" demektir. Eşitlik adaletin temeli, olmazsa olmaz koşuludur. Eşitliğin olmadığı yerde adaletten; adaletin olmadığı yerde de eşitlikten söz edilemez. Adalet, eşitlik üzerinde yükselen bir duygudur. Herkese gerekli ve vazgeçilmez bir değerdir. Adalet, soyut bir duygu, somut bir amaçtır. Adalet, barıştır, huzurdur. Yokluğu, toplumun temeline koyulmuş bir dinamittir.
Adaleti, adaletsizlik yaratır. Adaletsizlik olmadan, adalet tanımlanamaz. Adalet ve adliye kavramları aynı kökten türeyen sözcüklerdir. Adalet kavramı, hak ve hukuk kavramlarından da önce gelir. Yargı ile ilgili bakanlık bile adını, bu etik kavramdan alır. Anlamı çok geniş olan adalet kavramı, sadece hukuki değil, aynı zamanda felsefi ve sosyolojik bir kavramdır. Ancak, hukuki anlamı diğerlerinden önce gelir ve açıklamaların tamamı, hukuka hizmet eder.
Günlük yargı dilinde adalet, hak, hukuk anlamına gelir ve çoğu kez bu anlamda kullanılır. Günlük dilde yargıdan, hak, hukuk istenmez; adalet istenir. Adaletten söz edebilmek için öncelikle, hukuk kurallarının adil olması gerekir. Adil kural, suç ile ceza; özel çıkar ile genel çıkar arasında denge demektir. Sınıflara, zümrelere, kişilere göre yapılan farklı kurallar, adaletten ilk uzaklaşmadır. Kurallar genel olmalı, herkese aynı etkinlikte uygulanmalı ve istisnaları olmamalıdır. Oysa her değerin pazar için üretildiği günümüz kapitalist toplumunda adalet, egemen sınıfın çıkarları ile örtüştüğü ölçüde kabul görmektedir. O nedenle ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel alanda hüküm süren eşitsizlik ortamında adaletten söz etmek olanaksızdır. Bu eşitsizlik ortamında pazarlanan adalet ille de satılacaksa, herkesin alabileceği, kullanabileceği kadar ucuz olmalıdır. Doğru olanı ise, adaletin gerçek anlamda, ücretsiz, kamusal bir hizmet olmasıdır.
SEÇİM: Çoğul içinden, tekilin çoğunluk tarafından belirlenmesidir. Seçim aynı zamanda, atamanın zıddıdır. Atama, azınlığın iradesinin çoğunluğa dayatılmasıdır. Demokratik toplumlarda tercih hep seçimden yanadır, ama seçim her şey de değildir. Demokrasi için gereklidir, ama ne tek başına ne de uygulanış şekli ile yeterli olmayabilir. Daral­tılmış, içi boşaltılmış bir oylama seçim olarak nitelen­dirilemez. Tercihin seçim olarak değerlendirilebilmesi için, öncelikle, doğrudan yapılması gerekir. Dolaylı yapılan seçim, atanan kişinin dayatılmasıdır. Atasözü ile anlatırsak "kırk katır ile kırk satır" arasında yapılan tercihtir. Oysa satırın kesmesi, katırın tepmesi sağlıklı bir tercih olamaz. Bunu önlemenin yolu, seçimin doğrudan dolaysız yapılmasından geçer.
Seçim, devlet kurumlarının her kademesinde savunulmalıdır. Demokrasi, sözcük olarak, halk yönetimi anlamına geldiğine göre, devlet de ona göre şekillenmelidir. Her alanda, bizzat halkın seçtiği yöneticiler görev yapmalıdır. Seçilen ile seçen arasına aracı kurumlar, üçüncü kişiler girmemelidir. Çünkü halk tarafından seçilenler halka karşı; parti başkanları tara­fından atananlar da parti başkanına karşı sorumluluk duyacaklardır. Oysa doğru olanı, en yeteneklinin, en dürüstün, en çalışkanın ve işi en iyi bilenin, "eşit ve özgür" bir ortamda yarışarak seçilmesidir. Diğer yandan katılım ne kadar çok olursa, seçilenlerin seviyesi de o oranda yüksek olacaktır. O nedenle, seçim, hem seçen hem de seçilenler açısından yaygınlaştırılmalıdır. Seçen halkın görevi sadece seçmekle sınırlı olmamalı; halk her zaman, seçtiği kişileri görevden alma yetkisine de sahip olmalı ve bu yöntemle, denetim hakkını da bizzat kendisi kullanmalıdır.
Seçim, merkeziyetçilikle de zıtlık taşır. Merkeziyetçilik merkezileşmeyi, tekelleşmeyi; seçim ise katılımı anlatır. Seçim merkez­den uzaklaşıp yerele yaklaşıldıkça daha sağlıklı ve doğrudan olur. Merkezden atananın seçimi, vitrinden; yerelden yapılan seçim ise inceleyerek mal almaya benzer. Çünkü yereldeki şahıslar genellikle doğrudan bir ilişki içindedir, birbirini daha yakından tanır, sorunları benzeşir. O nedenle, yerelde yapılan seçim merkeze göre daha sağlıklıdır.
Seçimler hem seçene, hem de seçilene açık olma­lıdır. Açıklık; sadece katılmak ve kontrol anlamında yorum­lanmamalıdır. Daha ileri giderek, kendine güvenen herkesin, seçmeye ve seçilmeye katılması sağlanmalıdır. Katılım ne kadar yaygın olursa, seçim de gerçek anlamına o kadar uygun olur. Toplumlar, seçimle aynı zamanda kendi liderlerini yaratırlar. Atanan kişiler, her tür bürokratik unvana sahip olabilir, ama lider olamaz. Çünkü liderleri, verdiği mücadele, tarih ve toplum yetiştirir. Liderler, mücadelenin örsünde dövülür demir, suyunu halktan alır çelik olurlar.
ÖRGÜTLENME: Demokratik toplum, örgütlü toplumdur. Örgütler en genel şekli ile ikiye ayrılır: Sivil ve resmi. Resmi örgütlerin birincisi ve en büyüğü devlettir. Devlet örgütlenmesinin şekli ve kuralları, temel yasa olan, kurallar yapılanmasının en üstünde yer alan, anayasalarda düzenlenir. Anayasaların yapılış şekli, devletin yapılanması, örgütlenmesi, demokratikliğin göstergelerinden birisidir. Örneğin, darbe ürünü olan bir anayasanın demokratik kurallar içermesi, işin doğasına aykırıdır. Çünkü başta darbenin kendisi, antidemokratik bir harekettir. Halk iradesine karşı yapılan darbenin, halkın yararına anayasa yapmasını beklemek, iyimserliğin de ötesinde sınıf olgusunu anla­mamaktır.
Devletin, başta kendi koyduğu kurallara uyması; tutarlılığının ilk göstergesidir. İkinci olarak, kurallar açık, herkes tarafından bilinecek ve anlaşılacak şekilde olması gerekir. Yasal bir kurum olan devletin, kurumları, kuruluşları ve işleyişi hukuka bağlı olmak zorundadır. Devlet kendini ve toplumu, koyduğu normlarla sınırlar. Sınırın da bir ölçüsü vardır ve bu ölçü, demokratik hak ve özgürlükleri sınırlayacak biçimde genişletilmemelidir. Diğer yandan sınırın bilinmesi, tanımlanması gerekir. Çünkü sınırın aşılması, halka, topluma saldırıdır.
Açık ve gizli/dolaylı resmi örgütlenme dışındaki örgütlenmeler sivildir. Tersinden söylersek, bir biçimde devletle ve sermaye ile ekonomik, siyasi, ideolojik ilişki içindeki yapılara sivil örgüt denemez. Resmi örgütlenmeyi şekilsel olarak tanımlamamak gerekir. Çünkü öyle "sivil örgütler" vardır ki, üniformalılar­dan bile daha resmidir. Ölçü biçimsel değil öze ilişkin olmak zorundadır.
Sivil örgütlenmenin genel adı: Demokratik kitle örgütleridir. Demokratik olmayan örgütler, kitle örgütü olamayacağı gibi sivil de olamazlar. Sivil örgütlerin ana işlevi, toplumsal muhalefeti örgütlemektir. Resmi yapının kurduğu, kurdurduğu, yönlendirdiği örgütler, böyle bir işlev yüklene­mezler. Onlar ancak, var olan durumu sürdürüme çabası içindedirler. Oysa bağımsız sivil inisiyatif zorunlu koşuldur ve kitleler kendilerini, başta, sendikalar, meslek kuruluşları, çiftçi örgütleri, kooperatifler, yardımlaşma sandıkları, ve derneklerde ifade ederler.
Özgür ve bağımsız olarak örgütlenmiş kitleler, toplumun gerçek sesidir. Sesleri, yönetenlere çevrilmiştir. Kitleler birleştikçe, örgütlendikçe ses yükselir ve hedefine ulaşma şansı artar. Gün gelir, kitlelerin sesi, egemenlerin kulaklarını, gücü gözlerini açar. Çünkü onlar halkın gerçek sesi ve dahası halkın kendisidir.
Kitle örgütleri demokrasinin beşiğidir. Yapılanmaları demokratik temeller üzerinde yükselmelidir. Resmi örgütlen­medeki atamalar, kitle örgütlerinde yerini, seçimlere bırak­mıştır. Gerçek liderler, mücadele içinde buralardan yetişir. Bu örgütler, kitleler ile resmi örgütler arasında köprü görevini de üstlenirler. Kitle örgütleri, resmi örgütleri etkiledikleri ve temsil edildikleri oranda demokratikleşme gerçekleşir.
Demokratik kitle örgütleri muhalefet örgütleridir. Muhalefet demokrasinin sesi, itici ve ilerletici gücüdür. Muhalefetsiz, tek sesli demokrasi olmaz. Demokrasi çok seslilik, çok renkli­liktir. Tek renk körlük, tek ses sağırlıktır. Teklik ise yokluktur.
Siyasi iktidarlar, son dönemlerde önem ve değer kazanan “sivil” kavramını da kendi hanesine kazandırmaya çalışmaktadır. Devlet içinde ya da devlete bağlı bu kuruluşların adının önüne “sivil” sözcüğünü konularak, yapay muhalefet örgütleri oluşturulmaya çalışıyor. Diğer yandan da gerçek sivil örgütlerin değer yitirmesinin ideolojik hazırlığı yapılıyor, alternatif örgütler oluşturuluyor. Örneğin “demokratik kitle örgütlerinin” adı birden “sivil toplum kuruluşuna” dönüştürülüyor. Uluslar arası itibarı olan İnsan Hakları Derneği’ne alternatif, valilere, kaymakamlara bağlı resmi insan hakları kurulları oluşturuluyor. Böylece, yaratılan muhalif değerlerin içi tek tek devlet eli ile yok edilmiş oluyor.   
BARIŞ: Barışın anası: Eşitlik, özgürlük, kardeşlik ve adalettir. Güvencesi örgütlenme; düşmanı, savaştır. Savaşın nedeni: Özel mülkiyettir. Barış, yaşamanın ilk koşuludur. Barış için savaşmak, savaşa karşı savaşmak gerekir. Savaş silah ile açlık ile öldürür ya da süründürür; ekmeği silaha ve mermiye dönüştürür. Oysa ekmek yerine mideye giren mermi karın doyurmaz; yaralar, öldürür. Diğer yandan küçük bir azınlık, kullanılan silahtan, atılan her mermiden ve akan kandan büyük kazançlar sağlar. Savaştan kazanç sağlayan bu mutlu azınlığın ekmeği, insan eti; suyu, kandır.
Çoğunluğun çıkarı barışta, savaş karşıtı olmada yatar. Bu onların en temel çıkarıdır. İnsanların insanlarla, ulusların uluslarla olduğu kadar, devlet ile toplum da barış içinde olmalıdır. Devletler, kendi halkları ile olduğu kadar, dünya halkları ile de barış içinde yaşamalıdır. Devletler, toplumlara, topraklara savaş yerine barış tohumları ekmelidir. Unutmayalım ki, barışa, barışı savunanlara düşman olan devlet, hepsinden önce kendi halkına düşmandır.
SOSYAL DEVLET: Sosyalizm, üretim araçlarının özel mülkiyetine son vererek onları kamusallaştırdı. Toplu­ma, iş, aş, sağlık, sosyal güvenlik, konut gibi temel konular­da güvence sağladı ve insan unsurunu ön plana çıkardı; insan amaç oldu. Sosyalizm, kapitalizmin bağrında, onun çelişkilerinden doğdu ve kapitalizmi etkiledi. Kapitalistler, sosyalizme doğru olan eğilimi yok etmek ve kapitalizmin ömrünü uzatmak için, bazı sosyalist kurumları kısırlaştırarak kapitalizme monte etmeye çalıştılar. İşe, sosyal(ist), sözcüğünün sonundaki (ist) ekini atarak, sosyal(isti) “sosyal” yaparak başladılar. Halktan sürekli alan burjuva devleti, aldı­ğının birazını veren devlete dönüştürdü ve böylece sosyalist devlete benzemeye çalıştı.
Emperyalist devletler, yabancı ülkelerden sömür­düklerinin bir kısmını kendi halkına sus payı olarak vererek devleti sosyalleştirmeye başladı. Geri kalmış ülkelerin ise böyle bir şansı yoktur. Ancak devletin halka kendi burjuva­zisinden alıp vermesi gerekir. Bu ise işin doğasına ve sınıfsal karakterine aykırı düşer; çünkü almadan vermek, kutsal kitapların da belirttiği gibi "tek tanrıya özgü bir şeydir." Onlar da bu kurala uyuyor ve bir türlü sosyal devleti yaratmayı başaramıyorlar. Sosyal devleti yaşama geçirmek yerine, sözcük olarak anayasaya geçirmekle yetiniliyor ve olmayan bu özellik, "sözcük" olarak, Anayasa'da devletin niteliği olarak sayılıyor.
LAİK DEVLET: Dinin etkin olduğu feodal toplumdan kapitalist topluma geçiş sürecinde, burjuvazinin diğer önemli sloganlarından biri de laikliktir. Burjuvazi, iktidarı ele geçirdikten sonra, diğer alanlarda olduğu gibi, laiklik konu­sunda da gericiliğe çark etmiş; tutarsız davranmaya başlamıştır. İktidara gelirken laikliğin savunucusu olan burjuvazi, iktidara yerleştikten sonra, dini politikanın temeli haline getirmiştir. Dinlere, mezheplere, dinsizlere aynı uzaklıkta olması gereken devlet, bu ilkesini bir kenara bırakıp, belli bir dini ya da mezhebi resmi olarak destekle­meye başlamıştır. Oysa devlet inançta taraf değil, tarafsız; inançlardan uzak olması gerekir. Ama her zamanki gibi, inanç­lardan ancak işine geldiği kadar uzak duruyor. Oysa bir vicdan sorunu olan inancın, devletten uzakta, hak ettiği yerde, kişilerin vicdanlarında hapsedilmesi gerekir.
Anayasasında din derslerinin zorunlu olduğu, birçok bakanlıktan kat kat büyük Diyanet İşleri Başkanlığının bulunduğu, din uğruna işlenen katliamların izlendiği, din görevlilerinin maaşlarının vergilerden ödendiği, imam hatip lisesi açma yarışının yaşandığı bir ülkede devlet laik olamaz. Ayrıca, bunun bir anayasa ilkesi olarak sayılması da ayrı bir ikiyüzlülüktür.
İNSAN HAKLAR!: "İnsan hakları doktrini olarak adlandırılan bu düşünce akımı, insanların sırf insan olmak sıfatıyla doğuştan birtakım dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez haklara sahip oldukları görüşünü yaymaya çalışıyordu. O zaman kadar sınırsız olan devlet gücünü sınırlandırmayı ve insanları baskıdan korumayı amaçlayan bu doktrine göre devlet, kendi yarattığı hukuktan önce var olan doğal hukukla bağlıydı ve insanların bu hukuktan kaynaklanan doğal haklarına saygı göstermek zorun­daydı (7).
Bu akım 17.-18. yüzyıl ürünüdür. Bu haklar genel olarak "yaşama hakkı, kişi güvenliği, işkence yasağı, kölelik yasağı, keyfe bağlı tutuklama yasağı, kanun önünde eşitlik, özel hayatın korunması, konut dokunulmazlığı, din, vicdan ve inanç özgürlükleri, toplanma ve dernek kurma özgürlüğü, yönetime katılma hakkı, genel ve eşit oy ilkesi, serbest dolaşım ve yerleşim hakkı vs"(8).
Ortaya çıkış dönemi, tam kapitalizmin doğup serpilme dönemine rastlıyor. Sayılan haklara baktığımız zaman, bunların devlete karşı savunulan haklar olduğunu görüyoruz. Olaya tersinden bakarsak: Bu hakların savunulmasını zorunlu kılan bir düzenin varlığını görürüz. İleri sürülenlerin aksine, sınıflı toplum insanın inkarıdır. Sistemin merkezinde insan değil, mülkiyet düzeni ve onu koruyan devlet vardır. Oysa merkezde yer alması gereken, en kutsal değer, insan, olmalıdır. İnsanın yarattığı ve giderek ona yabancılaşan devlet merkeze yerleştirilmemelidir. İnsanın, canlı olarak varlığına karşı olan bir sistemin, insanın türevi olan haklarına saygılı olması beklenemez. Kendisi de insan olan bir varlığın, bir başka insanın haklarını savunması, insanlık için başka bir ayıptır. Çünkü böyle bir yapılanma, hakları gasp edilenler ile bu hakları savunanları yaratan bir düzenin ürünüdür. Oysa asıl olan, kaybolan hakların olmadığı ve o nedenle de savunma gereği duyulmayan bir düzenin yaratılmasıdır.
HUKUK DEVLETİ: Hukuk, tıpkı devlet gibi, toplu­mun belirli bir gelişme düzeyinde, sınıfların ve sömürünün ortaya çıktığı dönemde devletle birlikte ortaya çıkan bir üst yapı kurumudur. Üst yapı kurumu olarak görevi, kendini belirleyen alt yapıya ve onun sahibi olan sınıfa hizmet etmektir. Köleci toplumda köle sahiplerinin somut huku­kunun, doğrudan baskısının, kişiye bağımlılığının ve kişinin üstünlüğü yerini, kapitalist toplumda "hukuka bağlılık", "hukukun üstünlüğü" gizli gücüne bırakmıştır. Hukukun so­muttan soyuta doğru olan bu gelişimi, devletten bağımsızlaşma ve onun da üzerinde bir görünüm kazanmasına neden olmuştur. Ama gerçek durum hiç de öyle değildir. Çünkü "koyduğu kurallara uymaya zorlamaya yetenekli bir aygıt (devlet) olmaksızın hukuk hiçbir şeydir"(9). Başka bir anlatımla, hukukun ayakta durmasını ve yaşama geçiril­mesini sağlayan yaptırım gücü devletin ta kendisidir. Devlet olmadan, ekonomik, siyasi ve toplumsal kuralların sınıfsal temelde kurala bağlanması hiçbir anlam taşımaz. O nedenle, hukukun devleti olmaz; tam tersine devletin, dolayı­sıyla o devleti baskı aracı olarak kullanan sınıfın hukuku olur. Bu yönü ile devletin ve dolaylı olarak sınıfların üstünde bir hukuku içinde gizleyen "hukuk devleti" kavramı hem pratik hem de bilimsel olarak yanlıştır.
“Hukuk devleti” kavramı, faşist devlet, kapitalist devlet, burjuva devlet gibi devlet biçimi izlenimi vermektedir. Oysa ne günümüzde ne tarihte hukukçuların egemen olduğu bir devlet biçimi şimdiye kadar gözlenmemiştir. Ancak, son yıllarda sık sık bu devletten söz edilmektedir. Anayasa mahkemesi, hukuk devletini şöyle tanımlamaktadır: "Hukuk devletinin temel öğesi bütün devlet faaliyetlerinin hukuk kurallarına uygun olmasıdır. Hukuk devleti, insan haklarına saygı gösteren ve bu hakları koruyucu, adil bir hukuk düzeni kuran ve bunu devam ettirmeye kendini zorunlu sayan ve bütün faaliyetlerinde hukuka ve Anayasa'ya uyan bir devlettir. Hukuk devletinde, devletin bütün organları üstünde hukukun mutlak bir egemenlik kurması, yasa koyucunun yasama çalışmalarında kendisini her zaman Anayasa ve hukukun üstün kuralları ile bağlı tutması gerekir." Mümtaz SOSYAL ise hukuk devletini a) Temel hakların güvence altına alınması, b)Yasaların anayasaya uygunluğunun sağlanması, c) Yönetimde hukuka bağlılığın sağlanması, d) Yargı kuruluşlarının bağımsızlığını ve güvenirliğini sağlayacak koşulların yerleştirilmesi koşullarının sağlanması yolu ile "vatandaşlarına hukuk güvenliği sağlayan devlet"(10) olarak tanımlamaktadır.
İki tanımdan çıkan sonuca göre, devletin kendi koymuş olduğu kurallara uyması, bir başka anlatımla, kendi içinde tutarlı olması, hukuk devleti olarak tanımlanmaktadır. Oysa bu durum devletin olmazsa olmaz koşulu ve hukuki bir kurum olma özelliğinin zorunlu sonucudur. Aynı zamanda, hukuki olmayan bir devlet biçiminin olabilirliğine zemin hazırlayan bir tanımlamadır. Hukuk devleti, demokratik dev­let biçiminin karşılığı olarak kullanılıyorsa, onu tanımlamak için ortaçağdaki "polis devleti" kavramını kullanmaya gerek yoktur. Günümüzde demokratik olmayan, kendi koyduğu kurallara uymayan, açık şiddete başvuran, tekellerin hizmetinde olan devlet biçimi vardır ve bunun adı faşizmdir. Şimdiye kadar, sınıflar üstü, hukukçuların ve hukukun ege­men olduğu bir devlet biçimi görülmemiştir ve bundan sonra da görülmeyecektir. O nedenle, hukuk devleti kavramı hem isim olarak hem de devlet biçimi olarak baştan sona yanlıştır; tıpkı laik devlet, sosyal devlet gibi...





bölüm 2
yasama, yürütme, yargı
Yaygın anlayışa göre devletin üç genel/temel kurumu ve işlevi vardır: Yasama, yürütme ve yargı. İleri sürülenin ve öğretilenin aksine, yasa­ma, yürütme ve yargı birbirlerinden ayrı ve bağımsız değildirler. Üçü iç içe olup, organik bir bağ içindedirler. Yasama yürütmeyi; yürütme yargıyı doğurur. Aralarında et ile tırnak gibi bir bağ vardır. Tırnak etten ne kadar bağımsız ise, bu üç kurum da birbirlerinden o kadar bağımsızdır.
Bağımsızlık, üç gücün, monarkın elinde toplandığı dönemden beri bir özlemdir. Kurumların, bağımsız olurlarsa, birbirlerini denetleyebileceği düşünülüyor. Devlette ütopik bir görev dağılımı yapılıyor ve olması istenilen bir bağımsızlık kuramı geliştiriliyor. Sonuca bakıldığı zaman doğrudur. An­cak, bu ütopyayı tarihte gözlemek olanaksızdır. Bağımsızlık, teorinin doğrulanması için olduğu kadar, pratik yaşam için de gereklidir. Ama pratikte şimdiye kadar bağımsızlık yaşan­madı.
Yasama, yürütme ve yargının mutlak bağımsızlığı yerine göreceli bağımsızlığı ve diğer erklerle dengesinden söz edilebilir. Bilindiği gibi, yasama erki, şöyle ya da böyle seçilmişlerin oluşturduğu parlamento tarafından kullanılır. Halkın istencini doğrudan yansıtmasa, kandırmaca da olsa yasamanın bugünkü oluşumunda bir seçim ve seçilme olayı vardır. En azından, yasama erkini kullananlar, halkın gerçek temsilcisi olduklarını ve devleti kendilerinin yönettiklerini sa­nırlar. Yasamanın, güçleri yeterse ve gerek görürlerse anayasa değiştirmek, yasa yapmak, denetim ve yürütmeyi seçmek ya da bunlar için parmak kaldırmak, gibi görevleri vardır.
Yasama, yürütmenin anasıdır. Yürütme ise yasamanın beyni, eli-kolu, kısaca, yürütme devlet işlerini yürüten ana güçtür. Yürütmenin küçük bir bölümü seçilmiştir. Asıl kütlesi atanmışlardan oluşur. Yasal olarak, yasamanın kontrolündedir, ancak, eylemsel durum farklıdır. Çünkü yü­rütme içindeki seçilmişler azaldıkça, yürütme ile yasama arasındaki bağ zayıflar ve kopar. Kopan bağ, yürütmenin denetimini zorlaştırır hatta olanaksızlaştırır. Denetimsizlik, keyfiliğe; keyfilik diktatörlüğe yol açar. Bunu önleminin yolu, yasama ve yargı denetiminden ve kitle desteğinden geçer.
Yasama ile yürütme, bazen birlikte, bazen de tek tek yargıyı doğururlar. Yasama ile yürütmenin bağımsızlığı, yansızlığı üzerinde pek durulmaz. Çünkü bu iki erkten böyle bir beklenti yoktur. Yargının durumu, yasama ve yürütmeden her yönü ile çok farklıdır. Yasama ve yürütmeden bek­lenmeyen "bağımsızlık ve tarafsızlık" yargıdan ilk beklenen değerlerdir. Mutlak yargı bağımsızlığı, yasama, yürütme ve yargı arasındaki ilişkiler nedeniyle olanaksızdır. Ancak, her zaman, bir özlem, bir idealdir. Aynı zamanda, bağımsızlığın derecesi, devletin demokratikliğinin bilinen en iyi göstergesidir. Demokratik olmayan yasama ve yürütmenin bulunduğu bir toplumda, yargının bağımsız olmasını beklemek boş bir hayaldir.
Yargıyı insan vücudu gibi düşünürsek; yargının beyni yasama, eli-ayağı da yürütmedir. İnsan elden ayaktan, beyinden ne kadar bağımsızsa, yargı da yasama ve yürüt­meden o kadar bağımsızdır. Yargı, yasamanın hazırladığı yasaları uygulamak; yürütmenin önüne getirdiği olayları ve kişileri yargılamak durumundadır. Aynı şekilde yargılamanın sonuçlandırılması yani cezanın infazı ve kararın icrası da yürütmenin elindedir.
Yasalar genelde, iktidarda bulunan sınıfın gerek­sinmelerine uygun, var olan düzenin korunması doğrul­tusunda hazırlanırlar. Yargıçlar, şahsi düşüncelerinden bağımsız olarak, bu yasaları uygulamak zorundadırlar. Yapılacak yorumlar, yasanın özünü değiştirmeye yetmeyecektir. Yasalar ne kadar esnetilirse esnetilsin, çekim daima öze; sınıfsal mer­keze doğru olacaktır. Hiçbir yorum bunu değiştirmeye yetmeyecektir.
Yasalar incelendiğinde, bütün yasaların son madde­si hep aynıdır: "Bu kanun hükümlerini bakanlar kurulu yürü­tür". Yani yasaların yürütülmesi, işletilmesi görevi, yürütme erkine verilmiştir. Yürütme istemezse yasalar uygulanamaz ve yargı işlemez. Yargıç, sanıklar ve yapılan eylemler önüne getirilmezse, yargılama yapamaz. Aynı şekilde, yargı tarafın­dan verilen kararlar yerine getirilmezse, kararın bir değeri kalmaz. Çünkü ceza davaları infazla, hukuk davaları icra edilmekle sonuçlanmış sayılır. İcra da infaz da yürütmenin elindedir. Bir olayı, yargının önüne getirme ve verilen kararı uygulama görev ve yetkisi yürütmenindir. Sonuç olarak, yargı yürütmeye sanılandan daha da bağımlıdır.
Yürütme ile yargı arasındaki bağ, sadece olayların yargı önüne getirilip-götürülmesi ile sınırlı değildir. Yargıyı bağlayan tüzük ve yönetmelikler de yürütme tarafından ha­zırlanmaktadır. Her ne kadar, “tüzük ve yönetmelikler yasaya aykırı olamaz” kuralı varsa da, bunlar, yürütme tarafından hazırlanmaktadır. Yargı, uygulanacak alt kuralların hazır­lanışı bakımında da yürütmeye bağlanmıştır. Genelde her bağ, bağımsızlığın inkârıdır. Yürütmeye bu denli sıkı bağım­lılık ise yargı bağımsızlığının inkârıdır.
Yürütmenin, yasama ve yargı üzerindeki gücü, devletin demokratikliğinin göstergesidir. Yürütme, yasama ve yargı arasında bulunması gereken hassas denge yürütme lehine bozuldukça, yürütme güçlenir. Yürütmenin, yasama ve yargıya rağmen güçlenmesi, demokrasiden uzaklaşmak, diktatörlüğe yaklaşmaktır. Yasama ve yargının biçimsel bir karakter kazanması demektir.
Sonuç olarak, demokrasi ve onu oluşturan öğelerin içleri iyice boşaltılmış, görüntüden ibaret bir kavramlar yığınına dönüşmüştür
YARGI
İki anlamı vardır: Birincisi, devletin bağımsız olması gereken erkini ve onu oluşturan yapıyı; ikincisi, yargılama eylemini ve sürecini anlatır. Yargı yapısının (kurumunun) ve eyleminin amacı yasama tarafından konulan kurallara göre olayların değerlendirmesini yaparak, eşitlik temeli üzerinde, adaleti gerçekleştirmektir. Yargının etkin ve tartışmasız olabilmesi için, sağlıklı ve etkilenmelerden uzak bir yapı­lanma, toplumsal vicdanı rahatsız etmeyecek ve uygula­nabilir kurallar gereklidir. Hepsinden önce de, bu yapıyı işletecek ve kuralları uygulayacak iyi bir insan malzemesi gereklidir. Çünkü yapının ana unsurunu insan oluşturmakta, diğer unsurlar ise ikinci planda kalmaktadır.
Yargı, gözü bağlı bir kadının elindeki terazi ile sem­bolize edilir. Terazinin denge noktasında keskin kılıç vardır. Kılıç ne kadar keskin olursa, tartma İşlemi de o kadar hassas olur. Gözdeki bağ tarafsızlığı sembolize eder. Mekanik bir yaklaşımla, terazinin bir kefesine savı, diğer kefesine savunmayı yerleştirip, teraziyi elinde tutan gözü bağlı ada­let tanrıçasına da yargıç dersek, yargının üç ana unsurunu tanımlamış oluruz.
Sav, ceza yargılamasında savcı/şahsi davacı, hukuk davasında davacı; savunma ise, ceza yargılamasında sanık/şahsi davalı, hukuk davasında davalı yandır. Yargı yetkisi ise sav ve savunmaya eşit uzaklıkta olması gereken yargı­cındır. Şekilsel olarak yargı, yargıcın işi gibi görülse de, sav ve savunmanın olmadığı bir yargılama düşünülemez. Olsa bile, bu yargılamanın adil olduğu ileri sürülemez.
SAV: Kök sözcük olup, iddia, ileri sürülerek savunulan düşünce anlamına geliyor. Ceza yargılamasında bu işi yapan görevlinin adı: Savcı. Savcıdan önce, "cumhuriyet" sözcüğü vardır. Bilindiği gibi, cumhuriyet sözcük anlamı ile halk, topluluk yönetimi anlamına gelen bir devlet biçimidir, temelini seçim oluşturur. Oysa, bizdeki sistemde savcıların seçimi söz konusu değil, tam tersine atananların oluşturduğu bir kurumdur. Cumhuriyet sözcüğünün neden kullanıldığı anlaşılamıyor! Ancak, hukuk dışı bir tanımla savcı, “cumhuriyetin/devletin avukatı” olarak tanımlanıyor. Bu da eksik bir tanımlamadır. Çünkü savcının görevi yalnızca devleti (kamu hukukunu) savunmakla sınırlı değil, aynı zamanda, hakkında dava açtığı sanığın da haklarını savun­makla görevlidir. Sonuçta devlet ile doğrudan ilişkilidir.
Yargı kurumu içinde incelememize rağmen, savcı, doğrudan yürütmeye bağlıdır. Savcının emrinde olduğu mülki amir ile savcının yardımcısı sayılan ve emrini uygulaması gereken kolluk da, doğrudan yürütme erki içinde yer alır. Bir eli yargıda, diğer eli yürütmede olan savcı, suçluyu yaka­layıp, gerekli hazırlıkları yaparak yargı önüne getirmekle görevlidir. Hatta yargılamadan sonra da, savcının görevi sürer ve cezaların infazını gerçekleştirir.
Savcı, bir suç duyumu aldığında, gerekli araştırmayı yaparak ya da yaptırarak, kanıtları toplar, değer­lendirmesini yapar ve eğer gerekli görürse, davayı açar ya da takipsizlik kararı (kovuşturmaya yer olmadığı kararı) vererek soruşturmayı sonlandırır. Dava açarsa da, davayı açtıktan sonra; gelip, yargıcın yanına oturarak, yürütme görevini yargı görevi olarak sürdürür. Yargıca, savunma ile eşit uzaklıkta bulunması gereken savcılık, savunmadan uzakta, yargıca yakın ve yüksek bir yerde oturarak, savunmanın üzerinde yer alır. Yargıç ile savcı arasındaki bu fizikî yakınlık, genellikle fiili bir yakınlığa dönüşür ve çoğu kez savunma dışlanır. Yargıç, savcı ve savunma üçlüsünün ortak amaçları adaleti gerçekleştirmek olduğu halde, yargıç-savcı ikilisinde, savunmasız da adaletin gerçekleşebileceği sanısı yerleşmiştir. Oysa sentez için, tez kadar anti-tez de gereklidir. Değilse, kendisi bir sentez olan yargıya ulaşmak olanaksızdır.
Savcılık tarafından yürütülmesi gereken hazırlık soruşturmaları çoğu kez gizlilik içinde yürütülür. Hazırlık soruşturması aşamasında savunmanın katılımı yok denecek kadar azdır. Savcılık makamı, sanık aleyhine olan kanıtları topladığı gibi, lehine olan kanıtları da toplaması gerekir. Ancak uygulamada işin bu yönü hep atlanıyor. Çoğu kez, soruşturma kollukça tamamlanıyor ve hazırlanan emniyet fezlekeleri genellikle iddianame oluyor. Siyasi davalarda, iddianameler de karar oluyor!
Sonuç olarak: Terazinin sav gözü hep ağır basıyor. Terazide yürütmenin ağırlığı yargıya göre daha fazla hisse­diliyor. Çözüm: Savcılık makamının da bağımsızlığından geçiyor. Savcılık, yürütmeden bağımsız olmadığı sürece çö­züm olanaksız olacağından bu tartışmalar sürüp gidecektir.
SAVUNMA: Ceza yargılamasının amacı, sanığı yargılayarak suçlu olup-olmadığını belirlemektir. Sanık, yargının süjesi, yargılamanın olay nedeniyle konusudur. Sanıksız ceza yargılaması, savunmasız yargılama ve yargılamasız da adalet olamaz. Biraz abartılı da sayılsa, ceza yargısının varlık nedeni sanıktır, diyebiliriz. Aynı şekilde, savunma da sanık için vardır. Çünkü, savunmaya gereksinme duyan asli unsur, sanıktır.
"Yasaların bilinmemesi özür sayılmaz" kuralına rağmen, yasalar genellikle bilinemezler. Çünkü yasa yapı­mı, dili ve kullanılması teknik bir konudur. Çoğu yasalar, bunun eğitimini alan hukukçular tarafından bile bilinmezler, Yine de yasaları bilmemek mazeret değildir. Onun için, savunmanın sava yakın olabilmesi, dengenin az-çok sağlanabilmesi için sanığın savunması, savunma konusunda uzman, yasa ve yargılama tekniğinden anlayan kişiler tarafından yapılması gerekir. Bunun için hukukçu olan sava karşılık savunmanın da hukukçu olması zorunludur. Kamu adına hareket eden savcıya karşılık, eşitliğin sağlanabilmesi için, kamu adına savunmanın yapılması gerekir. Kamu göre­vi olarak nitelendirilen avukatlık, özüne uygun şekilde, savunmayı kamu adına yapmalıdır. Çünkü, adalet sadece sanık için değil, tüm toplum için zorunlu ve yaşamsal bir un­surdur. Diğer kamu görevleri gibi savunma da ücretsiz olmalıdır. Ücretsiz olması sağlanamıyorsa, hiç değilse ucuz olması sağlanmalıdır. Değilse, meslekten hukukçu olan savcı karşısındaki sanık, hukuki değil, içgüdüsel bir savunma yapacaktır. İçgüdüsel bir savunma, duygusal bir öz savunma olabilir, ama kesinlikle bilimsel olamaz. Oysa, eşitlik için, adalet için, eşit haklara, eşit silahlara sahip olmak gerekir.
Savunma da görevini yaparken, en az yargıç ve savcı kadar bağımsız olmak zorundadır. Savunman ile sanık arasına hiçbir güç girmemeli ve savunman her türlü maddi-manevi baskıdan uzak olmalıdır. Bunun için ilk olarak, savcı, yargıcın yanından indirilip savunmanın karşısındaki masaya oturtulmalıdır. Bu biçimsel eşitlik sağlandıktan sonra, savunma, soruşturmanın her aşamasına katılabilmeli ve savunma için gizlilik kavramı ortadan kaldırılmalıdır. Özellikle, emniyet aşamasında ve kanıtların toplanmasında savunman tam yetkili olmalıdır. Gerektiğinde, kanıtların tespiti ve üzerinde gerekli incelemelerin yapılması, yürüt­meden bağımsız olan kurumlardan istenebilmelidir.
Adalet toplumsal bir değer, bir duygudur. Savunma ise bu değeri yaratan en kutsal haktır.
YARGIÇ: Yargı erkinin asli süjesi yargıçtır. Tez(sav), anti-tez(savunma) ve sentez(yargı). Yargıç sen­teze ulaşan, sanığın suçlu olup-olmadığına karar veren asli süjedir. Yargıç karar verirken (senteze ulaşırken) var olan yasalar ve vicdani kanaatine göre karar verir. Yargıcı bağla­yan yasalar dışsal, vicdan ise içsel bir olgudur. Yasalar, yasama tarafından, var olan düzen ile çelişmeyecek şekilde hazırlanır. Başta yargıç olmak üzere toplumun tüm bireylerini bağlar ya da bağlaması gerekir. Aynı şekilde, yürütme tarafından yasalara uygun olarak hazırlanması gereken tüzük ve yönetmelikler de yargıcı bağlar. Sonuç olarak yargıç, yasama ve yürütmenin düzenlediği normlar ile bağlı­dır. Yargıç, olayların, normlara uygun olup-olmadığını değer­lendirir. Olaylar, eylemler normlara uygunsa, yasal; değilse yasadışıdır ve cezalandırılması ya da bir başka yaptırım uygulanması gerekir. Yargıcın değerlendirme ve yorumlama alanı yasalar ile sınırlıdır. Yargıç yorumlarına kendi değer­lerini katsa da sonuçta yasalarla bağlıdır ve bağlı olması gerekir.
Yargıç, ikinci olarak vicdanı ile bağlıdır. Vicdan ise, yargıcın, ekonomik, kültürel, ideolojik, inançsal yetişmesinin bir toplamıdır. Sübjektif bir değerdir. Kişiye, yere ve zamana göre değişen bir kavramdır. Sonuçta vicdanını da belirleyen, yargıcın maddi yaşam ve yetişme koşullarıdır. Genellikle, mevcut yapıya uygun olarak şekillendiği tartışmasız bir gerçektir. Bu gerçek bazı aykırılıkları da dışlamaz. Çünkü istisnalar kaideyi bozmaz. Sistem aykırılıkları törpülemek üzerine kurulmuştur. Sisteme entegre olmak, yükselmek istiyorsan aykırılıklardan ayıklanmak zorundasın. Değilse, sistemin basamaklarını tırmanamazsın. Sonuçta, vicdanı, zaman ve kariyer törpülüyor. Ancak, bunlara yenilmeyen kişiler de yok değil.
Yasalara ve vicdanına karşı sorumlu olan yargıç, verdiği karardan sorumlu değildir. Kuralları çiğneyen herkesi yargılayan yargıç, neden kendi kararlarından sorumlu olma­sın? Bunun, yasal açıklamasını yapmak kolay; ancak man­tıki açıklamasına yapmak o kadar kolay olmasa gerekir. Nasıl doktor hastasına, avukat vekiledene karşı sorumluysa, yargıç da vermiş olduğu kararlardan dolayı, vicdanının dışın­da hukuki olarak sorumlu olmalıdır. Elbette, sağlıklı bir çalış­ma ortamı, yeterli personel ve diğer maddi ve manevi ola­nakları sağlamak koşulu ile.
Yargı Bağımsızlığı
Başlangıçta, yargının bağımsız olamayacağına; ancak adalet için bağımsızlığın zorunlu olduğuna vurguladık. Yargı için bağımsızlığın olmazsa olmaz koşul olduğu ve bir ideali, varılmak istenen bir hedefi gösterdiğine de değindik. Anlatılanlara rağmen, bağımsızlık idealine yaklaşmak için mücadele zorunlu ve savunulması gereken temel bir değerdir. Asgari ölçülerde de olsa yargı bağımsızlığından söz edebil­mek için neler gereklidir? Tersinden sorarsak: Yargı bağımsızlığını zedeleyen, yaralayan unsurlar nelerdir? Şimdi, bunları tartışalım.
A- Yargıç Güvencesi
Tekrarlarsak, yargının temel unsuru yargıçtır. Yargının bağım­sızlığına giden yol yargıcın bağımsızlığından geçer. Yargıç bağımsızlığı da kendini yargı güvencesinde somutlaştırır. Yargı erkinin bir parçası olan yargıcın güvencesi yürütme ve yasamaya karşı sağlanmalıdır. Yargıcın mesleğe girişi, seçilmesi, atanması, terfisi, tayini, denetlenmesi, meslekten ayrılması ve diğer özlük hakları, yürütme ve yasamadan bağımsız, bunların etki ve denetiminden uzak olmalıdır. Bu işlemler, okuma-yazması bile olmayan seçmenlerin seçtiği siyasiler tarafından değil, bizzat yargıçların seçtiği, yargıç­lardan oluşmuş, özerk bir kurum tarafından yürütülmelidir. Seçimle oluşturulan bu kurumun işlemleri kesin ve yargı denetimine açık olmalıdır. Yargıda yükselmenin tek ölçüsü: Yapılan iş ve verilen kararlardaki başarılar olmalıdır.
Açıklanan genel doğruların aksine konu Anayasa ile düzenlenmiştir: madde 140/6 "Hakimler ve savcılar idari görevleri yönünden Adalet Bakanlığına bağlıdır." Madde 144, Hakim ve Savcıların denetimi başlığı altında: "...inceleme ve soruşturma Adalet Bakanlığının izni ile adalet müfettişleri tarafından yapılır. Adalet Bakanı soruşturma ve inceleme işlemlerini, hakkında soruşturma ve inceleme yapılacak olan­dan daha kıdemli hakim veya savcı eliyle de yaptırılabilir." "..adli ve idari yargı hakim ve savcılarını mesleğe kabul etme, atama ve nakletme, geçici yetki verme, yükselme ve birinci sınıfa ayırma, kadro dağıtma, meslekte kalmaları uygun görülmeyenler hakkında karar verme, disiplin cezası verme, görevden uzaklaştırma işlemlerini" yapma görevi anayasanın 159 maddesine göre Hakimler ye Savcılar Yüksek Kuruluna (HSYK) verilmiştir. Aynı maddeye göre bu Kurulun başkanı Adalet Bakanıdır, Adalet Bakanlığı Müs­teşarı Kurulun tabii üyesidir. Kurulun üç asil ve yedek üyesi Yargıtay Genel Kurulunun, iki asıl ve yedek üyesi Danıştay Genel Kurulunun kendi üyeleri arasından, her üyelik için gösterecekleri üçer aday içinden Cumhurbaşkanınca, dört yıl için seçilir. Süresi biten üyeler yeniden seçilebilir."
Anayasa'nın ikinci bölümünün başlığı: Yürütme’dir. 104. maddeye göre, "Cumhurbaşkanı Devletin başıdır." Yani yürütmenin başıdır, çünkü devletten kasıt, dar anlamda yürütmedir. Yargıtay ve Danıştay üyeleri, tanıdıkları kişileri HSYK'ye seçiyorlar. Ancak, bu yetmiyor, seçilen üç aday arasından Cumhurbaşkanı, asıl üyeyi seçiyor. Ölçüsü ne? Ölçü siyasi... Cumhurbaşkanına yakınlık, uzaklık. Dolayısıy­la, yürütmeye yakınlık ve uzaklık.
Bu yetmiyormuş gibi, Adalet Bakanı HSYK'nın başkanı, bir memur olan Adalet Bakanlığı Müsteşarı da tabii üyedir. Üstelik "Kurul kararlarına karşı yargı mercilerine başvurulamaz." Yargı yürütmeye üçlü bir bağ ile bağlanmış durumda. Bağ, bağımlılığın kök sözcüğüdür. Bağın olduğu yerde bağımlılık vardır. Çözüm: Yürütme ve yasamadan bağımsız, yargıçlar ve savcılar tarafından doğrudan seçile­cek, meslekten kişilerden oluşacak, özerk Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu oluşturmaktır.
B- Yargı Birliği
Toplama işlemi anlatılırken elma ile armudun toplanamayacağı, toplamanın ancak, aynı cinsler arasında yapılacağı, farklı cinsler arasında yapılamayacağı anlatılır. Sonuçta toplama birlik demektir. Birlik için aynı cinsten olmak nasıl zorunlu ise, adalet için de eşitlik zorunludur. Bir bakıma, birlik, eşitlerin toplamıdır.
Mutlak eşitlik olamayacağı gibi, mutlak adalet de olamaz. Mutlağa ulaşıldığı anda, bu iki kavram kendisini yok eder. Yine bu gerçek, eşitlik ve adalet için mücadelenin nedenidir. Mutlak yakalanmasa da ona yaklaşılmaya çalışılır. Hiç olmazsa, bu iki değerin peşinden koşmak gerekir.
Bu kavramlar kendini yargıda; farklı mahkemeler, farklı yasalar, farklı yargıçlar, farklı yargılama yöntemleri, farklı infaz kuralları, olarak gösterirler. Yargıdaki her farklılık, karşımıza, eşitlik önündeki bir engel olarak çıkar. Birilerine sağlanan ayrıcalık, yargıyı eşitlikten, adaletten uzaklaştırır. Bu farklılıklar, yasamada dokunulmazlık; memurda, memu­run muhakematı hakkında yasa; askerde, askeri mahke­meler; idarede idari yargı şeklinde görülür. Böylece, sağla­nan her ayrıcalık birilerinin yargılanmasını engeller ve o ki­şilerin yargılanmaması için kalkan görevi görür.
Son yıllarda, yargıdaki bu ayrılığın gerekçesi "uzmanlaşma" olarak gösteriliyor. Oysa uzman: Belli bir işte, belli bir konuda bilgi, görüş ve becerisi çok olan kimse demektir. Uzmanlık, başkalarının kolayca ulaşamayacağı bir çalışma sonucu özel bir bilgi sahibi olmayı gerektirir. Her yargıcın, her savcının, sadece çalışmakla edineceği bilgiler uzmanlık konusu olarak değerlendirilemez. Çünkü hukukun kendisi bir uzmanlık alanıdır. Diğer mesleklerden farklı olarak, hukukun içinde yeni bir uzmanlık alanı yoktur. En azından şimdilik yoktur. Hatta diğer mesleklerde bulunan hizmet içi eğitim hukuk alanında kullanılmıyor. Çünkü hizmet içi eğitim, yeni çıkan mevzuatın anında izlenmesi ile gerçekleştirilmektedir. Aksi de olanaksız, çünkü yasalar yürürlüğe girdiği anda uygulanmak zorundadır. Bunlar gerçek olduğuna göre, bu uzmanlık konusu, var olan ayrıcalığı korumak, pratik duruma kılıf uydurmak çabasından geliyor. Hem de, üst kavram olan adaleti feda etme pahasına da olsa!
Hukuk sistemimize bakıldığında, adli, idari, askeri, anayasal ve DGM yargı türleri bulunmaktadır. Hepsinin amaç maddesini incelediğimizde, ortak amaçlarının, adaleti gerçekleştirmek olduğunu görüyoruz. Yani, amaç tek: Adaleti gerçekleştirmek. Ama olan ya da olması gereken tek amaca, bu kadar çok araç, işin doğasına aykırıdır. Mahkemeleri önem sırasına koymak hem olanaksız, hem de amaca terstir. Aynı şekilde, yargıçları da sınıflamak işin doğasına aykırıdır. Çünkü yargıçların hemen hemen tamamı hukuk fakültesi çıkışlı ya da hukuk eğitimi almış kişilerdir. Kaynak, eğitim, araç ve amaç aynı. Ancak, fiili duruma uygun bir yapılanma ve farklı yargı sistemleri oluşturulmuş bulunuyor. Bunun için bir sürü neden sayılıyor; ama nedenlerden hiçbirisi “adalet” değil ve olamaz da...
C- Olağan Mahkeme ve Olağan Yargıç
Olağan: Alışılmış olan, normal ve doğal; zıddı, olağanüstü: Alışılmıştan farklı demektir. Olağanüstülük aynı zamanda bir tehlikenin varlığını gösterir. Tehlike hem sosyal ortamda, hem de onun yansıması olan yargıda da var demektir. Bu her iki durumda da tehlikelidir ve ikisi de neden değil, sonuçtur. Oysa asıl olan, sonucu doğurmamaktır. Gene!, normalin göstergesidir; özel ise tekil olup, ayrıcalıklı olmayı gösterir. Ayrıcalıklı, yaratıcısına bağlıdır. Olağanlıktan uzaklaştıkça ayrıcalık; ayrıcalık da bağımlılık yaratır. Oysa yargının en genel ve vazgeçilmez karakteri bağımsızlığıdır. Yargı ve bağımsızlık, sürekli birlikte düşü­nülen ve birbirine yakışan iki sözcüktür. Biri olmadan diğeri olmaz. Çünkü bağımlılık yargı ve adalet kavramlarını dışlayan bir durumdur.
Mahkemelerin olağanlığı, kendini daha ilk kuruluşlarında gösterir. Mahkemelerin kuruluş şekli genellikle yasalar ile düzenlenir. Suç işlenmeden, hukuki olay doğmadan önce kurulurlar. Suça ve suçluya (sanığa) göre mahkemeler kurulamaz. Her suç ve suçlu aynı genel mahke­mede yargılanmalıdır. Yargılama yönteminde (usulünde) de ayrıcalık yaratmamak gerekir. Hızlı, adil, etkin bir yargı, sadece bazı mahkemeler için değil, ayrımsız tüm mahke­meler için gerekli ve zorunludur. Çünkü gecikmiş ve etkin olmayan bir yargı, adil değildir.
Yargılama yönteminde (usulde) eşitlik, herkesin aynı şekilde yargılanması, herkese aynı yargı yolunun izlen­mesi demektir. Kimine düz, kimine dolambaçlı, çıkmaz, aşılmaz yollar uygulanması bir yargılama yöntemi değil, yöntemsizliğidir. Yöntemsizlik ise güvensizliğin ana kayna­ğını oluşturmaktadır. Kitleler için hızla uygulanan ve harekete geçen; ona hizmet için var olduğu ileri sürülen ama parlamenterler, bürokratlar ve askerler için hantallaşan bir sistem, adalet değil, güvensizlik doğurur ve doğurmaktadır. Sosyal ve ekonomik alanda süren bu eşitsizliğin, en azından hukuk alanında sürmemesi gerekir. Biçimsel de olsa, Anayasa "herkes yasalar önünde eşittir" diyor. Adalet için, eşitlik için, unvanlara, mesleklere, sıfatlara, kişilere göre mahkeme ve yargılama yerine, ayrımsız herkesin yargıla­nacağı genel mahkeme düzenine geçilmelidir.
Mahkemeler gibi yargıçlar da suça ve suçluya göre belirlenmemelidir. Suç işlenmeden, suçlu belli olmadan mahkeme kurulmalı ve yargıcı belirlenmeli. Hele, bir yargılama sürerken, gereksiz ve yanlı değiştirmeler hiç yapılmamalı, doğal yargıç ilkesine bağlı kalınmalıdır.
Yargılama, hukuk tekniğini zorunlu kılan bir eylemdir. Hukuk tekniği ise hukuk fakültelerinde öğretil­mektedir. Hukuk dersi almak, hukuk tekniğini öğrenmek için gerekli; ancak yeterli değildir. Her meslek gibi, hukuk da formasyon gerektirir. Formasyon ise zaman ve eğitim işidir. O nedenle, hukuk eğitimi, hukuk formasyonu almamış kişiler, yargıç yapılmamalıdır. Yargıçlık için hukuk dışı kaynaklar tıkanmalıdır.
Yargıçlar, yasalar ve vicdanlarının yanı sıra, vermiş olduğu kararların sonuçlarından da sorumlu olmalıdırlar. Herkesi yargılayan yargıçlar, yargı denetimi dışında kalma­malıdır. Kararları tartışılmalıdır. Yargıç, kararlarında vicdan baskısı yanında toplum baskısını da hissetmelidir. Yargılamanın adil olup-olmadığı kaygısı, yargıcın yanı sıra; kitlelerin de sorunudur. Yargıcın vicdani kanaati kadar kitlelerin vicdani kanaati de önemlidir. Çünkü adalet ancak, kararların, vicdanlardan iyi not alması; kitlelerden destek görmesi ile sağlanır!
D- Bağımsız Savunma:
Savunma, sözcük olarak, saldırıya karşı koymadır ve edilgen bir durumu anlatır. İçeriğinde kazanmak değil, eski durumunu korumak güdüsü yatar. Genellikle, saldırı güçlünün, savunma ise güçsüz olanın eylemidir. Benzetmeyi yargıya uygularsak, sav bir çeşit saldırı konumundadır. Sav, organize bir devlet gücü ile donanmış, karşı yanda bulunan sanık ise savunma durumundadır. Sanık, savunma desteği alıncaya kadar, sav karşısında tek basınadır. Bırakalım sanığı, savunma bile sav ile aynı olanaklara sahip değiller. Başta, tek başına bulunan sanığın savunması içgüdüseldir. Savunman (avukat) desteği olmadan yapılacak her savunma, savunma kamusal ve ucuz bir hizmet olmadığı sürece bilimsel değil, içgüdüsel olacaktır. Saldırı ile savunma dengesini sağlamak için, savunma, anayasadaki temel haklar arasına alınmalıdır.        
Savunma (avukat), yargının tek "sivil, memur olmayan" süjesidir. Amacı: Sanığa hukuki yardımda buluna­rak adaletin gerçekleşmesine katkıda bulunmaktır. O nedenle, (avukatlık) savunmanlık kamu görevi olarak nitelendirilmekte ve Avukatlık Yasasında da “kamu görevi” olarak tanımlanmaktadır. Ancak, yürütme Adalet Bakanlığı aracılığı ile barolara müdahale edebilmektedir. Oysa, savunma bağımsızlığına en az yargıç ve savcı bağımsızlığı kadar gereksinme vardır. Bağımsızlık, avukata tanınan bir ayrıcalık değil; savunmaya tanınan bir hak olarak değerlendirilmelidir. Avukat, savunma bağımsızlığını yargılama sürecinin her aşama­sında yaşamalı, yaşatmalıdır
Savunma, görevini yaparken ilk önce devletten bağımsız olmak zorundadır. Sivil olmanın gereği de budur. Çünkü savunma, bazen şahıslara; çoğu kez de devlete karşı yapılır. Bu yönüyle savunma, devletin egemenlik aygıtlarında biri olan yargıya müdahaledir. Dolaylı olarak devlete müda­haledir. O nedenle, savunma devletten bağımsız olmalıdır. Ancak, bağımsızlık görev yaparken yardım almayı, yardım­laşmayı ortadan kaldırmamalıdır. Çünkü, savunması yapılan sanık, en azından yurttaşlık bağı ile o devlete bağlıdır.
Peki, savunma yardımı ne zaman başlamalı ve nereye kadar sürmelidir? Adil bir yargı için sav ile savunma arasında denge sağlanmalı ve hukuki yardım suç isnadı ile başlamalıdır. Daha kanıtların toplanma aşamasında savunma devreye girmeli ve kanıtların toplanmasına katkı sağlamalıdır. Çünkü, yargı kanıtlar üzerine kurulur. Mekanik, bir anlatımla, yargıcın görevi kanıtları tartmaktır, denebilir. Kanıt olmazsa, tartılacak, yargılanacak konu kalmaz. Adil bir yargılama için hem sanık lehine hem de aleyhine olan kanıtların toplanması gerekir. Bunun güvencesi ancak güçlü ve bağımsız bir savunma makamı ile sağlanır.
Kanıtların toplama aşamasında olduğu gibi, değerlendirme aşamasında da savunma hazır bulunmalıdır. Kanıtların değerlendirilmesi, bir hukuki ön tartışma işlemidir. Kolluğun katıldığı bu ön tartışmaya, bir hukukçu olarak, savunmanın katılmasının çok daha gerekli ve yararlı olacağı kanısın­dayız.
Çağımızda yargı, sanıklardan kanıtlara gidilen ve temeli işkence olan tarihi yöntemi çoktan terk etmiştir. Yargılama yolu tersine dönmüş kanıtlardan sanıklara ve suçlulara ulaşma yöntemi benimsenmiştir. Sanığa göre kanıt yaratma yerine, kanıtlardan sanığa ulaşılmaya çalışılmaktadır.
Savunma, yargı sürecinin her aşamasında gerekli, ancak, sicili bozuk bir kollukta, sorgu aşamasında daha da gereklidir. Çünkü, yargılamanın yazgısı bu aşamada belirlen­mekte; kanıtların tamamı bu aşamada toplanmaktadır. Bu yönüyle yargılamanın yazgısını kolluk belirlemektedir. Kolluk, savcının yardımcısı olduğu halde, kendini savcı gibi “tarafsız” ve adaletin yanında görememekte; sanığın karşısında,  dev­letin yanında yer almaktadır. O nedenle, savcının katıldığı bu ilk aşamaya (hazırlık/soruşturma aşamasına) savunmanın da etkin olarak katılması gerekir.
Savunma bağımsızlığı için ilk olarak, sav ile savunma arasındaki eşitsizlik kaldırılmalıdır. Savcının oldu­ğu yerde savunmaya gerek olmadığı değil, tersine, çok gerekli olduğu kabul edilmelidir. Adaletin gerçekleşmesi için, savunmanın zorunlu unsur olduğu tartışılmamalıdır artık. Savunmanın, yargıç ve savcılığa eşitlenmesi kariyer sorunu olarak değil, yargının/savunmanın bağımsızlığı sorunu olarak görülmesi gerekir. Hukukçular arasında sağlanacak eşitlikten sonra, kolluk aşa­masındaki eşitlik sağlanmalıdır. Bunlar, savunmanın kişisel istekleri değil, adil yargılama için gerekli hukukçu talepleridir. Tüm bunların gerçekleşmesinin ilk ve vazgeçilmez koşulu: Emniyetten bağımsız, doğrudan yargıya bağlı, hukuktan an­layan bir "adli kolluk teşkilatının" kurulmasıdır. Adli kolluk teşkilatı, bir yönü ile yargının yürütmeden kopuşunu ve bağımsızlığının ilk adımını sağlayacaktır. Böyle bir anlayışın kabul görmesi ve yerleşmesi için de avukatlara, meslek kuruluşu olan barolara çok ciddi görevler düşmektedir.
Unutmayalım!.. Savunma en çok da, yargıya ve avunmaya saldıranlara gerekli olmuştur.


bölüm 3

olağanüstü mahkemeler
ve Yasalar

       Adli mahkemeler olağan mahkemelerdir. O nedenle, olağanüstü dönemlerde bile değişmeden görevlerini sürdü­rürler. Gereklilikleri, gereksizlikleri, yapıları, kuruluşları, yargılama yöntemleri, yargıladığı suçlar ve sanıkları tartışıl­maz. Tartışmalar daha çok, nasıl daha iyi bir yargılama olacağı ve kararlarının adil olup-olmadığı noktalarında yo­ğunlaşır. Varlıkları değil, işleyişteki bazı hataları, toplumu rahatsız eder.
Bir de, genel mahkemelerden farklı olarak, toplumsal muhalefetin yükselme dönemlerinde doğan; kuru­luşu, varlığı tartışma konusu olan, tarih tarafından yargıla­nan ve yargılanacak mahkemeler(!) vardır. Toplumsal den­gelerin çoğunluk lehine bozulduğu; yönetenlerin halkın giydiği elbiseyi (anayasayı, yasaları) çok bol bulduğu; var olanla yönetmenin başarılamadığı; müdahaleye açık "mah­kemelere" gereksinme duyulur. Bu "mahkemelerin", doğuran nedenleri gibi, kuruluşu, yargılama yöntemi, savunma hakkı da olağan değildir.
Bu mahkemeler, devletteki yetkinleşmeye uygun olarak gelişmişlerdir. Başta, bağımlılıklarını gizlemek gibi bir sorunları yokken, gelişen toplumsal bilinç karşısında, za­manla bağımlılıklarını gizleme zorunluluğu duymuşlardır. Siyasi mücadelenin yoğunlaştığı, yönetici sınıfların sıkıştığı dönemler, hep olağanüstü dönem sayılmış ve döneme uygun mahkemeler kurulmuş, yasalar çıkarılmıştır. Amaç öncelikle muhalefetin susturulması; başarılamazsa, muhalefetin ortadan kaldırılmasıdır. Bu kuruluşların hepsi kendini mahkeme olarak tanımlamış; ancak mahkeme olup-olmadıkları hep tartışılmıştır. Çünkü verdiği kararların belirleyici yönü, hukuki olmaktan çok siyasidir. O nedenle, kuruldukları ve çalıştıkları günlerde, hukukçular ve aydınlar; daha sonra da tarihçiler tarafından hep tartışılmışlardır. Tartışma genelde gelişmenin göstergesidir; ancak, yargı konusundaki tartışmalar, hep gerici eğilimin kendini kabul ettirmesiyle sonuçlanmıştır.
Cumhuriyet kurulmadan önce, olağanüstü "istiklal Mahkemeleri" kurulmuş; bu gelenek sıkıyönetim mahke­meleri ile sürdürülmüş; olağanüstülük, şimdi Devlet Güvenlik Mahkemelerine devredilmiştir. Türkiye’de olağanüstü dönemlerin, olağan dönemlerden daha uzun sürmesi nedeniyle, bu mahkemelere, "olağan olağanüstü" mahkemeler demek bile pek yanlış olmaz. Olağanlığı sözcük anlamında kullanıp; olağanüstülüğü, hukuki yönden inceleyelim.

1- İstiklal Mahkemeleri
İstiklal Mahkemeleri, 1920 Yıl'ında, asker kaçakları ile mücadele amacıyla, Kurtuluş Savaşı koşullarında kurulmuştur. Bu mahkemeler dönem dönem çalıştırılsa da varlığını 1949 yılına kadar sürdürmüştür. Esin kaynağı Fransız Devrim mahkemeleridir. Bazı farklar varsa da temelde pek değişiklik yoktur.
İstiklal Mahkemeleri üç üyeden oluşuyor. Üyelerin üçü de milletvekili ve meclisçe seçiliyorlar. Meclis, yasama ve yürütme yetkilerinin yanı sıra, bu mahkemeler aracılığı ile “yargı” yetkisini de elinde topluyor. Mahkemelerde ve yargılama anında avukat bulunmuyor, savcı da daha sonra ekleniyor. Kararlarını inceleyecek bir üst kurum (Yargıtay vb) da yoktur, o nedenle kararlar kesin ve anında infaz ediliyor.
İstiklal Mahkemeleri ilk kurulduğunda yalnız asker kaçaklarını yargılarken, daha sonra, memleketin maddi ve manevi gücünü azaltma, vatana ihanet, askeri ve sivil ca­susluk suçlarını da yargılamaya başlamıştır. Bilindiği gibi, en ağır suç olması gereken "vatan hainliği ve casusluk" suçlan, ülkemizde hep en kolay suçlamalar olmuştur. Bunun kaynağı da tarihe dayanmaktadır. Çünkü, yargılamada temel alınacak hukuki normlar yok, ama norm yerine geçen iki doğru var: Birincisi, siyasi koşulların belirlediği doğrular; ikincisi, yargıçların, vicdanlarının, kabul ettiği doğrular.
İstiklal mahkemeleri, en yoğun olarak cumhuriyet kurulmadan ve kurulduktan hemen sonra faaliyet göster­miştir. Kurtuluş Savaşı'nın bitiminden sonra yargılamalara ara verilmiş ve 1925'te Şeyh Sait ayaklanmasında; 1926'da İzmir suikastında; 1930'da Dersim ayaklanmasında yeniden yargılamalar yapmıştır. 1949 yılında işlevsiz kalması ve sistemin oturması ile birlikte bu mahkemeler kaldırılmıştır. Ancak, toplumsal olaylar ve kurumlar hiç boşluk kabul etmez, yerleri hemen doldurulur. Kural gereğince, İstiklal mahkemelerinden doğan boşluk da hemen sıkıyönetim mahkemeleri ile doldurulmuştur.
İstiklal Mahkemelerinin daha iyi anlaşılması için, Mete  TUNCAY'ın     Cumhuriyet     Dönemi Türkiye Ansiklopedisinin 4. cildinde aktardığı İstiklal Mahkemelerinin ortak bildirisini aynen aktarıyorum:
"Kardeşler!
İşte bizler bu kanunu tatbik için bu mıntıkaya geldik. Şimdi de bu cihetleri biraz daha izah edelim: İstiklal Mahkemeleri zirde münderiç mevaddı takip ve muhakeme edeceklerdir.
1-            Milletle hilafet makamını düşmanlar elinde esir bırakan muahedenameyi kabul ve tervuc edenlerle bu gibilere uyanlar,
2-            Gerek gönüllü ve gerek muvazzaf olsun askerliğe dahil olan bilcümle efrad ve zabıtandan firar edenler.
3-            Ahali ve evrad ve zabitandan firara sebebiyet verenler, yani askerin kaçmasını kolaylaştıracak bir surette söz söyleyen, yazı yazan, iltimas eden veya rüşvet alan vesair her türlü harekatta bulunanlar.
 4-  Firarileri derdest ve şevkte tekasül ve iltimas gösteren bilumum mülki ve askeri jandarma memurin ve efrad ve zabitanı.
5-             Firari efrad ve zabitanı saklayanlar, besleyenler, elbise verip giydirenler
6-             Büyük Millet Meclisi'nin veya Meclis dolayısıyla millet hakimiyetinin düşmanlarını taktir veya onları ister yollu teşvikat ve ifsadatta bulunanlar.
7-             Memlekette yekdiğeri aleyhine nifak çıkararak devlet ve milletin işini bozanlar, kuvveti azaltanlar.
               8-       Milletin  zihnini  yalan  yanlış havadisle çelenler.
9-       Büyük Millet Meclisi'nin haberi olmaksızın
millet namına düşmanlarla görüşenler.
10-      Düşmanlarımıza milletimizin ahvali hakkında her
ne suretle olursa olsun malumat verenler.
Bundan maada herkes bilmelidir ki;
A- İstiklal Mahkemeleri nokta-i nazarında bütün efrad-ı millet, her ne rütbe ve derecede memuriyet ve meslekte bulunursa bulunsun müsavidir.
B- İstiklal Mahkemeleri'nin kararı katidir. Verilir verilmez derhal icra olunur.
C- İstiklal Mahkemeleri'nin verdiği emirleri yapmayanlar bu mahkemeler tarafından derhal taht-ı muhakemeye alınır. Ve azl, tard, haps, neyf, kal'ebendlik, kürek ve icabında idam cezasına mahkum edilir.
D- İstiklal Mahkemeleri seyyardır. Lüzum görüldüğünde kazaları, nahiyeleri, köyleri dolaşarak muhakemesini yapar. Hulasa İstiklal Mahkemeleri vatanı bugünkü ağlatıcı vaziyetten kurtarıp evvelki şerefli mevkiine çıkarmak için elini vicdanının üzerine koyarak Allah'ın inayetine sığınır, vatan hainleri hakkında ceza verir ve vatan ve millet istiklali kaygusundan başka bir şeyi düşünmez, yalnız, Allah'dan korkar, içtihadında fevkalade müstakil bir hey'ettir
Vatandaşlar! Size son bir defa daha ilan ediyoruz, işbu beyannamenin tebliğinden itibaren on gün zarfında hemen askerliğinize koşunuz, mücahede kuvvetimizi zaafa uğratacak yolsuzluklardan, tecavüzlerden içtinap ediniz, boşboğazların sözlerine inanmayınız, sizi fesada sevk edenlere uymayınız, vatani vazifelerinizi takdid ediniz ve daima biliniz ki başınızda vatanı ve sizi düşünen Büyük Millet Meclisi ve o Meclisin maksadını temine çalışan İstiklal Mahkemeleri vardır." (C. 4, S. 939)
2- Yüksek Adalet Divanı
             1946 yılında tek partili sistemden çok partili sisteme geçildi. Siyasi yaşama giren yeni partinin adı: Demokrat Parti (DP). 14.Mayıs.1950 tarihinde yapılan seçim sonucu, oyların çoğunu Demokrat Parti aldı. Demokrat Parti bu seçimde oyların %54.9unu, milletvekilliğinin de %85.6'sını alarak iktidar oldu. Adı Demokrat olan partinin kurduğu yönetim, ileri sürülenlerin aksine, demokrasi olamadı. İktidara geldik­ten kısa bir süre sonra, elinde bulunan çoğunluktan da güç alarak gericileşmeye başladı. 1960 yılı ortalarında, var olan muhalefeti ve basını susturmak ya da kontrol altına almak için, yargı organlarının bir kısım yetkilerini yasama organına veren "Meclis Tahkikat Komisyonu'nu" kurdu.
27.Mayıs.1960 tarihinde yapılan Askeri Darbe sonucu Demokrat Parti iktidarına son verildi. İktidarı, kurucu meclis olarak, Milli Birlik Komitesi (MBK) ele aldı. Milli Birlik Komitesi değişik rütbedeki 38 subaydan oluşuyordu. MBK ilk iş olarak DP iktidarından hesap sormak için 18.Haziran.1960 tarihli geçici yasayla Yüksek Adalet Divanı (YAD) ile Yüksek Soruşturma Kurulunu (YSK) oluşturdu. YAD, Bakanlar Kurulu'nun önerdiği adaylar arasından MBK tarafından seçilen Yargıtay 1. Ceza Dairesi başkanı Salim BAŞOL başkanlığında 8 asil ve 6 yedek üyeden oluşturuldu. YSK'da bir başsavcı ve yardımcıdan oluşturuldu. YAD'nin Meclis Tahkikat Komisyonlarından esinlenerek kurulduğu söylene­bilir. Kuruluşu 18.Haziran. 1960'dır. Görev bitim tarihi de, Yassıada yargılamalarının karar tarihi olan 15.Eylül.1961'dir. Çalışma dönemi oldukça kısadır. Ama kısa sürede "çok iş başarmak" için 18.Haziran.1960 gün ve 10529 sayılı Resmi Gazete'de, "Yüksek Adalet Divanı Muhakeme Usulüne ait Geçici Kanun" yayınlandı. Bu yasa belirli kişi ve suçları yargılamak için, kısa süreli olarak hazırlandı. Mevcut, genel ceza yargılama yasası CMUK ikinci palana itilerek bu özel yasa çıkarıldı. Yasa, suç işlendikten sonra kurulan bir mahkeme için hazırlanmasının yanı sıra, özel suç ve suçlular için de hazırlandığından olağan değil; olağanüstüdür. Kuruluşu gibi yargı kuralları da olağanüstüdür.
YSK'nın merkezi Ankara'dır. Ancak gerektiğinde İstiklal Mahkemeleri gibi "seyyar" görev, yapabilmektedir. Konu ile ilgili şikayetler Ankara'da bulunan Merkez Soruşturma Kurulu'na yapılıyor. Aynı şekilde, bu yasa kapsamına giren suç dosyaları da bu komisyona ya da uygun göreceği komisyona veriliyor. YSK'nın yapacağı inceleme "ilk inceleme” (tahkikat) sayılıyor. YSK gerektiğinde "tutuklama kararı" verebiliyor. Ancak, "soruşturma sonuna kadar kefaletle veya kefaletsiz tahliye kararı verilemez. Sanıklar YAD'a tutuklu sevkedilir." Gerektiğinde, sanıklar ve yakınları mal bildiriminde bulunmaya zorlanır ve mallar üzerine tedbir konulabilir. Yurtiçi ve yurtdışındaki malları incelenebilir, gerekirse yurda getirtilebilir. Sanıkların yakınlarının yurtdışına çıkışı engellenebilir ya da belirli bir yerde ikamete zorlanabilir.
Soruşturma gizlidir. Soruşturma süresince, sanıklar ile avukatları evrakları inceleyemeyecekleri gibi sanıklar avukatlarıyla görüştürülmez. YSK ile SK'nın kararlarına karşı kanun yoluna (Yargıtay’a) gidilemez. Ancak, MBK kararın gözden geçirilmesi için YSK 'a başvurabilir ve inceleme sonucu verilen karar kesindir.
Duruşmalar YAD'a yapılır. YAD, MBK'nin göstereceği yerde görev yapar. Duruşmalar açıktır, aralıksız devam eder, gerektiğinde en çok 3 gün ara verilebilir. Son savunma için daha uzun süre verilebilir. Her sanık isterse duruşmada en fazla üç avukat bulundurabilir. Sanığın haklı mazereti yoksa, avukatı duruşmaya alınmıyor ve duruşma sanığın ve vekilinin yokluğunda yürütülerek karar veriliyor. Tanık ile bilirkişilerin gelmesi zorunludur, haklı nedeni yoksa, gelmeyen tanık ve bilirkişiler 3 aydan 1 seneye kadar cezalandırılır. Bu davalara katılma (müdahale ) hakkı yoktur. YAD ile YSK emirleri devlet daireleri ile tüzel ve gerçek kişiler tarafından derhal yerine getirilir. Emirleri yerine getirmeyen ve geciktirenler 6 aydan 2 seneye kadar cezalan­dırılırlar. Gerekli ve yeterli malzeme ile personel Adalet Bakanlığı tarafından sağlanır. Bu yasa toplam 26 madde olup; her yönü ile olağanüstü bir durumu yansıtmaktadır. Benzer kuralları diğer olağanüstü mahkemelerde de gözlemekteyiz.
Yargılamanın yapıldığı yer nedeni ile bu mahkemelere "Yassıada Mahkemesi"de denmektedir. YAD, DP milletvekilleri ile parti sorumlularından oluşan 592 kişiyi yargıladı. Toplam 19 dava dosyası açıldı. Sonuçta 15 kişi hakkında idam cezası verildi. İdamlardan üçü infaz edildi, diğerleri müebbet ağır hapis cezasına çevrildi. Tutuklu sanıkların tamamı, 1964 yılı sonuna kadar, sağlık raporları ile salıverildi. 1966'da kamu hakları, 1974'te de siyasi hakları geri verildi.
Görüldüğü gibi, olağanüstü mahkeme kararları kısa süre içinde tartışılmaya başlanıyor ve mahkemeler, kitleler­den umdukları desteği bulamıyorlar. Yığınların desteğine sahip olmayan siyasi iktidarlar ve mahkemeler yıkılmaya mahkûmdur.

3- Sıkıyönetim Mahkemeleri ve Yasası.
Cumhuriyet tarihinin büyük bir bölümü sıkıyöne­timlerle yönetildiği için, sıkıyönetim mahkemeleri “olağan mahkemeler” gibi uzun süre varlığım sürdürmüşlerdir. Tarihini cumhuriyetle birlikte başlatırsak abartmış sayılmayız. Tarihi sıraya göre sıkıyönetimler: "1) 23/24.Şubat.1924 Şeyh Sait Ayaklanması, 2) 31.Ocak.1930 Menemen olayı, 3) 20.Kasım.1940 İkinci paylaşım (dünya) savaşı, 4) 28.Nisan.1960 Öğrenci olaylarının bastırılması, 5) 21.Mayıs.1963 Talat Aydemir olayı, 6) 16.Haziran.1970 15/16 Haziran işçi hareketleri, 7) 26.Nisan.1971 12 Mart darbesi, 8) 20.Temmuz.1974 Kıbrıs harekatı, 9) 26.Aralık.1978 Kahraman Maraş olayları, 10) 12.Eylül.1980 askeri darbesi, 11) 6.Kasım.1983" tarihlerinde ilan edilmiştir (11).
3832 sayılı Örfi İdare Yasası ile bu yasayı değiştiren 4106 ve 4219 sayılı yasalar, 15.05.1971 tarihli 1402 sayılı Sıkıyönetim Yasası ile yürürlükten kaldırılmıştır. 1402 sayılı yasa 12.Mart.1971 darbesinin ürünüdür. Bu yasa 12 Mart'tan sonra, 12.Eylül'de de kullanılmış ve yönetici sınıflar lehine, halk aleyhine iki kez sınav vermiştir.
Yasa toplam 29 madde, 9 ek madde, 3 geçici ve 4 ek geçici maddeden oluşmuştur. Yasa, uygulama içinde sürekli değiştirilerek, pratik duruma uydurulmuş ve 1973 Yıl'ında üç; 1980 Yıl'ında dört; 1981 Yıl'ında üç; 1982'de dört; 1983, 1985, 1986 ve son olarak 1988 Yıl'ında birer kez olmak üzere toplam 15 kez değiştirilmiştir. Böylesine çok değişiklik, yasa yapım tekniği olarak değil, ancak, emirle yasa hazırlama tekniği olarak açıklanabilir. Çünkü başka hiçbir yasa bu kadar çok değişikliğe uğramamıştır. Değişik­liklerin tamamı, darbe döneminde ya da darbe ürünü, icazetli hükümetler döneminde yapılmıştır.
Kendisi de bir darbe ürünü olan 1982 Anayasası'nın Yürütme Bölümünün, III. Bölümü "Olağanüstü Yönetim Usulleri" başlığı altında "A. Olağanüstü Haller", "B. Sıkıyö­netim, Seferberlik ve Savaş Hali"ni düzenlemiştir. Sıkıyö­netim, Anayasa'nın 122. maddesinde düzenlenmiştir. Bu maddenin gerekçesi sıkıyönetimi şöyle tanımlamakta: "Bugün sıkıyönetim diye nitelendirilen durum ikiye bölünmüştür: Daha az şiddetli olayların vuku bulduğu birinci kısımda Devlet olağanüstü hal ilan edip, kolluk kuvvet­leriyle düzeni sağlamaya çalışacaktır. Savaş hali veyahut iç savaş hali gibi durumlarda ise, sıkıyönetim ilan edilip, idare Silahlı Kuvvetlerin yönetimine geçecektir ve bu iki halde de Bakanlar Kurulunun kanun hükmünde kararname çıkartma yetkisi olacaktır Bütün tasarruflar yasama meclisinin denetimi altında düzenlenecektir." Anayasa'nın 122. maddesi sıkıyönetimi şöyle tanımlamıştır: "Anayasanın tanıdığı hür demokrasi düzenini veya temel hak ve hürriyetleri ortadan kaldırmaya yönelen ve olağanüstü hal ilanını gerektiren hallerden daha vahim şiddet hareketlerinin yaygınlaşması veya savaş hali, savaşı gerektirecek bir durumun başgöstermesi, ayaklanma olması veya vatan Cumhuriyete karşı kuvvetli ve eylemli bir kalkışmanın veya ülkenin ve milletin bölünmezliğini içten ve veya dıştan tehlikeye düşüren şiddet hareketlerinin yaygınlaşması sebebiyle, Cumhurbaşkanı başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu,  Milli Güvenlik Kurulu'nun da görüşü alındıktan sonra, süresi altı ayı aşmamak üzere yurdun bir veya birden fazla bölgesinde veya bütününde sıkıyönetim ilan edebilir….
Sıkıyönetim süresince, Cumhurbaşkanının başkanlığında toplanan Bakanlara Kurulu sıkıyönetim halinin gerekli kıldığı konular da kanun hükmünde kararname çıkarabilir. Sıkıyönetim, seferberlik ve savaş hallerinde hangi hükümlerin uygula­nacağı ve işlemlerin nasıl yürütüleceği, idare ile olan ilişkileri, hürriyetlerin nasıl kısıtlanacağı ve savaş ve savaşı gerektirecek bir durumun başgöstermesi halinde vatandaşlar için getirilecek yükümlülükler kanunla düzenlenir. Sıkıyöne­tim komutanları Genelkurmay Başkanlığına bağlı olarak gö­rev yaparlar."
Anayasa'nın bölüm başlığında belirtildiği gibi: Sıkıyönetim, "olağanüstü yönetim usulüdür". Anayasa'daki yeri yürütme bölümünde bulunmaktadır. Yerinden de anlaşı­lacağı gibi, sıkıyönetim ilan ve yürütme yetkisi, Bakanlar Kuruluna yani yürütme erkine verilmiştir. Sıkıyönetim ilanı için gerekli koşullar sayılmış; ancak hiçbir koşulun tanımı yapılmamıştır. Değerlendirme Milli Güvenlik Kuruluna, ilan yetkisi de Bakanlar Kuruluna verilmiştir. Yasa yapma yetkisi yasamanın (meclisin) olduğu halde, sıkıyönetim durumunda, yasamanın bu yetkisi atlanarak, Bakanlar Kuruluna kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi verilmiştir. "Hürri­yetlerin nasıl kısıtlanacağı ve durdurulacağı" kanunla düzenlenecektir. Gerekçe ve yasada açıklandığı gibi sıkıyönetim ilanı ile "idare Silahlı Kuvvetlerin yönetimine geçmektedir. Bu Anayasa kurallarının yanı sıra, 1402 sayılı Sıkıyönetim Yasasında da "kural sayılmayacak" kurallar vardır. Çünkü Anayasa ve bu Yasa birleşince, yürütme, yasama ile yargının görevlerinin büyük bölümünü elinde toplamış oluyor. O nedenle, erklerin teke indirilmesi güçler ayrılığının tam bir inkârıdır.
Sıkıyönetim ilanı ile birlikte, kolordu veya eşiti kıta komutanı, sıkıyönetim komutanı; buna bağlı olarak da, sıkıyönetim komutan yardımcıları atanır. Sıkıyönetim komutanı görev ve yetkilerinden dolayı Genelkurmay Başka­nına karşı sorumludur. Sıkıyönetim ilanı ile birlikte, komutanlık bünyesinde bir sıkıyönetim karargâhı kurulur ve personeli yirmi dört saat içinde göreve başlar. Yeteri kadar subay, astsubay ve asker komutanın emrine verilir. Komu­tanlık bünyesindeki adli müşavir, sıkıyönetim komutanının hukuk müşavirliği görevini de yapar.
Sıkıyönetim bölgelerinde, 25.Ekim.1983 gün ve 353 sayılı "Askeri Mahkemeler Kuruluşu ve Yargılama Usulü Kanunu (AMKYUK)" gereğince Milli Savunma Bakanlığınca gerekli görülen yerlere "askeri mahkemeler" kurulur ve bun­lar "sıkıyönetim askeri mahkemesi” (SYAM) olarak adlan­dırılır. Askeri mahkemeler, iki askeri hakim ve bir subay üyeden kurulur. Ancak Genelkurmay Başkanlığı nezdindeki askeri mahkeme, general ve amiralleri yargıladığı zaman üç askeri hâkim ile iki general ve amiralden kurulur. 200 ve daha fazla sanık hakkında açılan davalarda askeri mahkeme dört hakim ve bir subay üyeden oluşturulur (m.2). Bu mahkeme­lere atanacak adli müşavir, askeri hakim ve askeri savcı ile bunların yardımcıları, Genelkurmay Başkanlığı Personel Başkanı, Adli Müşaviri ile atanacakların mensup olduğu Kuvvet Komutanlığının Personel Başkanı ile Adli Müşaviri ile Milli Savunma Bakanlığı Askeri Adalet İşleri Başkanlığından oluşan kurul tarafından tespit edilecek adaylar arasından Genelkurmay Başkanının görüşü alınarak usulüne göre atanır. Yeteri kadar subay üye, Genelkurmay Başkanının teklifi üzerine askeri hakim subayların usulüne göre atanır (SYY.m.11). AMKYUM madde 10/f: "Asker kişiler: Askeri yargı organlarınca tutuklanmış veya hapsedilmiş veya askeri makamlarca muhafaza altına alınmış veya gözaltı edilmiş kişiler." olarak tanımlanmıştır. Buna göre, SYM'de yargılanan "sivil kişiler", "askeri kişi" sayılmaktadır.
SYM'nin görevi: TCK'da yazılı "Devletin Arsıulusal şahsiyetine karşı ve devlet kuvvetleri aleyhine cürümler; suç işlemeye tahrik, korku ve panik yaratma amacıyla tehdit, Cürüm İşlemek için teşekkül meydana getirme suçları; Devlete ait mühürler ve damgalarla sair alametlerin taklidi suçları; Kamunun selameti aleyhine suçlar; Yağma, yol kesme, adam kaçırma suçları; 6136 sayılı Ateşli Silahlar ile Bıçaklar ve Diğer Aletler hakkında yasadaki suçlar; PTT ve TSK ait haberleşme malzeme ve araçlarına karşı hırsızlık suçları; Askeri Ceza yasasındaki bazı suçlar (55, 56, 57, 58, 59 m.); Basın yoluyla işlenen suçlar; Toplantı ve gösteri yürüyüşleri yasasına aykırı işlenen suçlar; Dernekler, sendikalar ve meslek kuruluşlarının kapatma davaları; SYY 15. maddesinde yazılı diğer suçlar" SYM'nin görev alanına girmekte ve yargılanmaktadır. İlgili savcılar, bu suçlarla ilgili evrakları SYK'ye göndermekle yükümlüdür. SYK da gelen evrakı, nezdindeki savcılığa işlem yapmak üzere gönderir. SYK isterse bu evrakları adli mercilere gönderebilir, gönderilen evraklar hakkında, askeri savcılar, cumhuriyet savcıları ve mahkemeler görevsizlik ve yetkisizlik kararı veremezler (SYY.m.15).
SYK kişilerin tutuklanıp tutuklanmama konusunda karar alıncaya kadar 15 gün gözetim altında tutabilir, bu süre 15 günden fazla olamaz denmesine rağmen, devamında, kanıtların tespitinin uzun sürmesi durumunda 30 güne kadar uzatılmakta ve 30. gün yargıç önüne çıkarılmaktadır. 15. günün sonunda yargıç önüne çıkartılıp çıkartılmama konusundaki takdir yetkisi SYK'nındır. Ancak, yeni kanıtların çıkma durumu hariç, bu yetki bir kez kullanılır (SYY.m.15).
SYK'nın aldığı önlemlere uymayanlar, emirleri dinlemeyenler ve istekleri yerine getirmeyenler, kimliklerini gizleyenler, 3 aydan 1 yıla kadar hapis cezasıyla, asılsız haber yayarak telaşa neden olanlar altı aydan iki yıla kadar hapisle; SY bölgesi dışına çıkarılanlar ve bölgeye girişi yasaklananlar, adreslerini yanlış bildirenler iki aydan dört aya kadar hapis cezası ile cezalandırılırlar.
SYM'de uygulanacak usul hükümleri 18. maddede düzenlenmiştir. Buna göre: SY bölgesi dışında işlenen suçlarla ilgili yetki sınırları MSB'ce saptanıp ilan edilir. Tutuk­lama, tutuklamanın devamı, zapt ve arama kararları ile bunlara itiraz konuları askeri hakimler tarafından incelenir. İhbarcıların kimlikleri rızaları olmadıkça açıklanamaz. Suç ihbarı ya da duyumu alan cumhuriyet ve askeri savcılar durumu derhal SYK'a bildirir ve SYK gerekli görürse, savcı­lara soruşturma yetkisi verir. Bölge dışında işlenen suçlarda, talimat ile soruşturma yapılması diğer savcılardan istenebiliyor. Askeri savcıların istemleri 24 saat içinde yerine getirilir. SYM'nin görevine giren suçların kovuşturma ve soruşturmasında, savcı ve yargıçlar tarafından istenen bilgilere 7 gün içinde yanıt verilmek zorundadır. Duruşmalar, güvenlik gerekçesi ile başka bir yere nakledilebilir. Tanık ve bilirkişiler, koşul aranmadan, naip yargıç ya da istinabe yoluyla dinlenebilir. Bu dinlemelerde steno ya da diğer teknik araçlar kullanılabilir. SYM'deki yargılamalarda erteleme süresi 30 günden fazla olamaz. Bu davalarda, esas hak­kında iddiasını bildirmek için askeri savcıya; esas hakkında savunma için sanık vekiline ya da müdahile verilecek süre 15 günü geçemez. Ancak on beş ve daha fazla sanıklı davalarda bu süre bir aya kadar uzatılabilir. Yukarı sınırı üç seneyi geçmeyen suçlarda gaip sanık hakkında yokluğunda duruşma yapılabilir. Kolluk güçleri aleyhine işlenen suçlarda 3005 sayılı meşhut suçların yargılanmasına ilişkin hükümler uygulanır. Para cezaları, para cezaları ile birlikte ya da ayrı olarak 6 aya kadar hapis cezaları temyiz edilemez; ancak SYK temyiz edebilir. İddianameler özetlenerek okunabilir. Çok sanıklı davalarda, bazı sanıkların yokluklarında oturum yapılmasına karar verilebilir ve ilgili olanlar sonra çağrıla­bilirler. Kararların temyiz mercii Askeri Yargıtay olup, 2 ay içinde karara bağlanması gerekir.
SYM tarafından verilen hürriyeti bağlayıcı hapis cezalan ile para cezaları o suç için muayyen olan cezanın üçte birinden az olunmamak üzere iki katına kadar artırılabilir. Ancak sıkıyönetim görevlileri aleyhine işlenen suçlarda iki kat artırılır. Sıkıyönetim mahkemelerince verilen cezalar, para cezasına veya tedbirlerden birine çevrilemez ve ertelenemez. TCK'nın 59. maddesindeki 1/6 oranındaki indirim hükmü uygulanmaz. Bu kanunla SYK'ya tanınan yetkilerin kullanılmasına ilişkin idari işlemler hakkında iptal davası açılamaz. Şahsi kusurları nedeniyle hukuki sorumlu­lukları ileri sürülemez (Ek m.3). SY mercilerince yapılmakta olan bir soruşturma nedeniyle, SYK veya askeri savcı tarafından gerekli görülüp yazı ile istendiği takdirde, ceza infaz kurumları ile tutukevlerinde tutuklu veya hükümlü bulunan kimseler, derhal bu mercilere teslim, edilirler.(Ek m.7). İhtiyaca göre cumhuriyet savcıları ile hakimler, Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu tarafından yedi gün içinde görev­lendirilirler. Savcılar için SYK ve askeri savcılar; yargıçlar için ise kıdemli askeri yargıç, Askeri Yargıtay tarafından, terfilerinde değerlendirilmek, üzere, not veriyor. Sivil yargıç­ların bulunduğu mahkeme heyetlerinde, askeri yargıç sayısı birden az olamaz (Ek m.2-5).
Sıkıyönetimin yürütülmesinden SYK sorumlu ve görevlidir. Yasa gereğince, sıkıyönetim bölgelerinde, genel güvenlik ve asayişe ilişkin zabıta kuvvetlerine ait görev ve yetkiler SYK'nın emrine girer. MİT SYK ile işbirliği yapar. SYK emrine yeterli askeri birlik verilir. SYK gerekli görürse askeri ve zabıta kuvvetlerinin yerlerini değiştirebilir. Emeklilik ve istifa işlemleri, SYK'nın izni olmadıkça yürütülemez. Kamu personelinin atanmasına, işine son verilmesine, görevden uzaklaştırılmasına SYK karar verebilir ve isteği derhal yerine getirilir. Bu şekilde görevine son verilen kamu görevlileri ve işçiler bir daha kamu hizmetlerinde çalıştırılmazlar.
SYY'nin daha iyi anlaşılması ve olağanüstü hal yasası ile ortak yönlerini belirlemek için "görev ve yetki" başlığını taşıyan 3. maddeyi aşağıya aynen aktarıyorum:
" SYK, SY bölgesinde genel güvenlik ve kamu düzenini korumak ve sağlamakla görevlidir. Ayrıca, gerektiği hallerde aşağıda yazılı tedbirleri almaya yetkilidir.
a) Konutları ve her türlü dernek, siyasi parti, sendika, kulüp gibi teşekküllere ait binaları, işyerleri ile özel ve tüzel kişiliklere hâiz (Özerk müesseselere dahil) müesseseler ve bunlara ait müştemilat ve her türlü kapalı ve açık yerleri, mektup, telgraf ve sair mersuleleri ve kişilerin üzerlerini herhangi bir müracaat, talep ve karara lüzum olmaksızın aramak ve bunlardan sübut vasıtaları olan yahut zor alıma tabi bulunan eşyayı zaptetmek,
h) TRT kurumunun yayınları dahil olmak üzere telefon, telsiz, radyo, televizyon gibi her çeşit araçlarla yayın yapılan yayın ve haberleşmeye sansür koymak, kayıtlamak veya durdurmak ve hizmetin gerektirdiği ahvalde bunlardan öncelikle faydalanmak; .
c) Söz, yazı, resim, film ve sesle yapılan her türlü yayın, haberleşme, mektup, telgraf vesair mersuleleri kontrol etmek; gazete, dergi, kitap ve diğer yayınların basımını, yayınını, dağıtımını, birden fazla sayıda bulundurulmasını veya taşınmasını veya SY bölgesine sokulmasını yasakla­mak veya sansür koymak; SYK'ca basımı, yayını ve dağıtılması yasaklanan kitap, dergi, gazete, broşür, afiş, bildiri, pankart, plak, bant gibi bilcümle evrakı, yayın ve haberleşme araçlarını toplatmak; basan matbaaları, plak ve bant yapım yerlerini kapatmak, müsaderesine karar verilme­mekle birlikte SYK'ca sahiplerine iadesinde sakınca görülenlerin imhası için gerekli önlemleri almak; yayına, yeni girecek gazete ve dergilerin çıkarılmasını izine bağlamak;
d)    Kamu düzeni, devlet kuvvetleri, kişi hürriyeti, kamu selameti aleyhine işlenen cürümlerde, adam öldürmek veya kişilere karşı müessir fiilde bulunmak suçlarından hükümlülüğü bulunanlardan veya emniyet gözetimi altında olanlardan veya SY bölgesinde belirli bir ikametgahı olma­yanlardan veya diğer şüpheli olan veya genel güvenlik ve kamu düzeni bakımından zararlı faaliyette bulundukları anlaşılan kişilerden gerekli görülenlerin SY bölgesi, içinde yerlerini değiştirmek veya bu bölge içinde belirli yerlere girmelerini veya yerleşmelerini yasaklamak SY bölgesi içinde bulunmaları sakıncalı görülenleri de, SY bölgesi dışına çıkarmak; genel güvenlik ve kamu düzeni bakımından zararlı faaliyette bulunanlardan gerekli görülenler SYK'nın taktirine göre beş yılı geçmemek üzere SY bölgesi dışına çıkarılarak İçişleri Bakanlığınca belirlenecek yerlerde ikamete mecbur tutulurlar.
e)    Her türlü silahlar, cephaneler, bombalar, tahrip maddeleri, patlayıcı maddeler, radyoaktif maddeler veya gazların yahut benzeri maddelerin bulundurulmasını, hazır­lanmasını, yapılmasını veya naklini yasaklamak veya bunlar ile bunların hazırlanmasına veya yapılmasına yarayan eşya alet veya araçların teslimi için emirler vermek, arayıp toplamak,
f)      Grev, lokavt yetkilerinin kullanılmasını, irade beyanı, referandum gibi sendikal faaliyetleri sürekli olarak durdurmak veya izine bağlamak;
Tahrip, yağma, işgal, fiili durum, boykot, iş yavaşlatılması, çalışma özgürlüğünün kısıtlanması ve işyerlerinin kapatılması gibi hareketleri yasaklamak, önlemek veya önleyici tedbirler almak;
g)    Kapalı veya açık yerlerde her türlü toplantıları veya gösteri yürüyüşlerini yasaklamak, izine bağlamak, yapılacağı açık ve kapalı yerler tayin ve tahsis etmek, izine bağladığı her türlü toplantıyı kontrol altında tutmak veya izlemek, yeni dernek, resmi senetle kurulabilen vakıf ve teşekküllerin kuruluşlarını izine bağlamak, ayrıca her türlü dernek, resmi senetle kurulabilen vakıf ve teşekküllerin çalışmalarını durdurmak veya bunları izine bağlamak.
h)     Zaruri ihtiyaç maddelerini yapan, üreten,
depolayan, nakleden, satan ticari ve sınai müesseseleri
lüzumu halinde kontrol etmek ve bu maddeleri stok eden,
fahiş fiyatla satan, imalatını durduran veya yavaşlatan,
nakletmeyenler hakkında işlem yapmak ve ihtiyaçların
gerektirdiği tedbirleri almak veya aldırmak, tedbir almayan
yerleri kapatmak;
i)    Lokanta, lokal, gazino, kahvehane, birahane,
meyhane, tiyatro, sinema, bar, diskotek, taverna, dansing ve
benzeri eğlence yerleri ile kulüp vesair oyun salonlarını, otel,
motel, kamping ve bunlara benzer yerleri kontrol etmek,
kapatmak veya bunların açılma ve kapanma zamanlarını
tayin etmek ve sınırlamak;
j) Kara, deniz ve hava trafik düzenine ilişkin tedbirleri almak, güvenlik amacıyla ulaştırma araçlarının bölgeye giriş ve çıkışlarını kayıtlamak ve yasaklamak;
k) SY bölgesine girmek ve bu bölgeden çıkmak isteyenler hakkında kayıtlar koymak;
l) Sokağa çıkmayı kayıtlamak ve yasaklamak ve gerektiğinde sivil savunma tedbirlerinin tümünü veya bir kısmını aldırmak;
m) SY bölgesinde her türlü kamu ve özel kuruluşlara gerekli tedbirleri aldırmak; lüzumu halinde SY bölgesindeki hazine, kamu iktisadi teşebbüsleri ve müesseseleri, il özel idare, belediye ve bankalara ait bina, araç ve personelden yararlanmak;
n) Bakanlar Kurulunun sıkıyönetimle ilgili kararlarını yürütmek;
o) Temel, orta ve yükseköğretim kurumlarında geçici olarak öğretim ve eğitime ara vermek veya yetkili kişi ve bu kurumların yetkili kurullarınca geçici veya sürekli olarak eğitime ara verilmesi kararlarını kaldırmak veya kısıtlamak
p) SY bölgesi içinde bulunmaları sakıncalı görülerek; SY bölgesi dışına çıkarılan öğrencilerin, geçici veya devamlı olarak okudukları eğitim ve öğretim kurum­larından ilişkilerini kestirmek, bu amaçla ilgililere, anılan kurumların özel mevzuat hükümlerini uygulatmak;
r) Anayasanın 122. maddesine göre, SY ilanına ve devamına sebep olan hallerin TC sınırları ve mücavir yurt bölgelerimiz üzerinde cereyan etmesi ve eylemcilerin eylemlerini müteakip komşu ülke topraklarına sığındıkları tespit edilmesi durumunda ilgili komşu ülke ile TC hükümeti arasında varılacak mutabakat çerçevesinde, SYK, eylem­cileri ele geçirmek veya tesirsiz hale getirmek maksadı ile, her defasında Genelkurmay Başkanlığı kanalı ile Hükümetin müsaadesi tahtında, ihtiyaca göre, kara, hava ve deniz kuvvetleri unsurları ile mahdut hedefti sınır ötesi harekat planlayıp icra etmek;
Bu madde de sayılan yetkilerin kullanılması sırasında milletlerarası hukukun diplomatik temsilcilikler ve mensuplarına tanıdığı ayrıcalık ve dokunulmazlıklar ile yasama dokunulmazlığına ilişkin anayasa hükümleri saklıdır.
4- Olağanüstü Hal (OHAL) Yasası
Sıkıyönetim yasası (SYY) 1983 Yılı'nda bir doğum yaptı ve iki çocuk doğurdu: Birisi, Devlet Güvenlik Mahkemeleri (DGM); diğeri, Olağanüstü Hal Yasasıdır. Başka bir anlatımla, SYY ikiye bölündü: DGM'ler yargı bölümünü; OHAL yasası da Sıkıyönetim Yasasının görev ve yetki bölümünü düzenledi. DGM yasası çıkarılırken "sivil sıkıyönetim" olarak nitelendirildi. 1973 Yıl'ında doğru olan bu tanım, 1983 Yıl'ına gelindiğinde eksik bir tanımlamadır. Çünkü sivil kavramı, dar anlamda üniformasız olmayı anlatır. Oysa 1983 yılında çıkarılan ikinci DGM yasası ile OHAL yasası, birlikte incelendiğinde, "sivil sıkıyönetim" değil; asker üniforması ile polis üniformasının değiştirildiği "polis sıkıyönetimi" olduğu görülür. Sıkıyönetimdeki asker ünifor­ması çıkarılmış ve yerine polis üniforması giydirilmiştir. Amaç: 12 Eylül ile yıpranan ordunun prestijini yeniden sağlamak ve uluslararası kamuoyunda Türkiye'de sıkıyö­netim dönemlerinin bittiğini göstermektir.
Bir benzetme yaparsak, çocuklar (DGM ve OHAL), annenin (SYY) genlerinin neredeyse aynısını almıştır. Yüzeysel bir bakışla bile benzerlikler hemen göze batıyor. OHAL yasası 25.10.1983 gün ve 2935 sayı ile hemen DGM yasasından dört ay sonra çıkarılmıştır. Her iki yasa da 12 Eylül darbesinin ürünüdür. Anayasa'da yürütme bölümü içinde ve "Olağanüstü Yönetim Usulleri" başlığı altında düzenlenmiştir. Madde numaraları da arka arkayadır. OHAL, Anayasa'da 119, 120 ve 121. maddelerde düzenlenmiştir.
Anayasa'nın 120. maddesi, OHAL yönetim usulünün ikinci nedeni olan "şiddet olaylarının yaygınlaşması ve kamu düzeninin ciddi şekilde bozulması hallerinde OHAL ilanını" düzenlemiştir. 122. madde ise sıkıyönetimi düzen­lemiş ve nedenler aynı sözcüklerle açıklandıktan sonra, "OHAL ilanını gerektiren hallerden daha vahim şiddet hareketlerinin yaygınlaşması" durumunda sıkıyönetim ilan edileceği açıklanmıştır. Ancak, bu "daha vahim" kavramının ne olduğu ve ölçüsü açıklanmamıştır. Sıkıyönetim gibi OHAL, "Cumhurbaşkanın başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu, Milli Güvenlik Kurulu'nun da görüşünü aldıktan sonra yurdun bir veya birden fazla bölgesinde veya bütününde, süresi altı ayı geçmemek üzere OHAL ilan edebilir." Görül­düğü gibi, sıkıyönetim ve OHAL ilanı arasındaki benzerlikten değil, ancak, aynılıktan/tıpkılıktan söz edilebilir.
OHAL ile sıkıyönetim arasında kuruluş yönünden de "aynılık" vardır. Önceki bölümde anlatıldığı gibi SYK kolordu ya da eşiti kıta komutanlıkları nezdinde kurulmaktadır ve bir SYK yetki alanına, kolordu merkezinin bulunduğu ve çevre­sindeki iller girmektedir. Var olan şekli ile SYK bölgesel temele göre örgütlenmiştir. OHAL valiliği de aynı şekilde bölge esasına göre kurulmuştur. Birçok kolordu merkezi ile OHAL'in yargılamasını yürütecek DGM’ler de aynı merkezlerde bulunmaktadır. SYK olarak asker; OHAL valisi olarak genellikle emniyet kökenli bir vali atanmaktadır. SYK yardım­cılarının görevi, OHAL bölgesinde il valileri tarafından yapılmaktadır. OHAL valilisi tıpkı SYK gibi yetkilerinin bir kısmını bu valilere devredebilmektedir.
Sıkıyönetim ile OHAL arasındaki benzerlik (aynılık), komutan ile valilinin görev ve yetkileri konusunda da sürmektedir. Hatta OHAL valisinin görevlerini saymak yerine kısaca, "OHAL valisi SYK'nın yetkilerine haizdir" diye tek maddelik bir düzenleme bile yapılabilirdi. Ancak o zaman, “sıkıyönetim ile OHAL aynıdır” şeklindeki olumsuz propagandanın önüne geçilemezdi. Bunu önlemek için, yetkileri yeniden sayma tercih edilmiştir. Sıkıyönetim bölümünün sonunda yorumsuz olarak, "Görev ve Yetki" başlıklı SYY'nın 3. maddesi aynen aktarıldı. Aynı şekilde, SYK ile OHAL valisinin görev yetkilerini karşılaştırmak için, OHAL yasasının 9. ve 11. maddelerini yorumsuz olarak aynen aktarıyorum:
Madde 9- Tabii afet ve tehlikeli salgın hastalıklar sebebiyle OHAL ilanında, OHAL ilanını gerektiren hususlar göz önünde bulundurularak aşağıda yazılı tedbirler alınabilir.
a)  Bölgenin belirli yerlerinde yerleşimi yasaklamak, belirli
yerleşim yerlerine giriş ve buralardan çıkışı sınırlamak,
belli yerleşim yerlerini boşaltmak veya başka yerlere
nakletmek.
b)      Resmi ve özel her derecedeki öğretim ve eğitim kurumlarında öğrenime ara vermek ve öğrenci yurtlarını süreli veya süresiz olarak kapatmak.
c)      Gazino, lokanta, birahane, meyhane, lokal, taverna, diskotek, bar, dansing, sinema, tiyatro ve benzeri eğlence yerleri ile kulüp vesair oyun salonlarını, otel, motel, kamping, tatil köyü ve benzeri konaklama tesislerini denetlemek ve bunların açılma ve kapanma zamanını tayin etmek, sınırlamak, gerektiğinde kapatmak ve bu yerleri OHAL'in icaplarına göre kullanmak,
d) Bölgedeki OHAL hizmetlerinin yürütülmesi ile görevli personelin yıllık izinlerini sınırlamak veya kaldırmak
e) Bölge sınırları içerisindeki tüm haberleşme araç ve gereçlerinden yararlanmak ve gerektiğinde bu amaçla geçici olarak bunlara elkoymak
f)   Tehlike arz eden binaları yıkmak; sağlığı tehdit ettiği tespit olunan taşınır ve taşınmaz mallar ile sağlığa zararlı gıda maddelerini ve mahsullerini imha etmek,
g) Belli gıda maddeleri ile hayvan ve hayvan yemi ve hayvan ürünlerinin bölge dışına çıkarılmasını veya bölgeye sokulmasını kontrol etmek, sınırlamak veya gerektiğinde yasaklamak,
h) Gerekli görülen zaruri ihtiyaç maddelerinin dağıtımını düzenlemek,
i)  Halkın beslenmesi, ısınması, temizliği ve aydınlanması için gerekli gıda madde ve eşyalarla her türlü yakıtın, sağlığın korunmasında, tedavide ve tıpta kullanılan ilaç, kimyevi madde, alet ye diğer şeylerin, inşaat, sanayi, ulaşım ve tarımda kullanılan eşya ve maddelerin, kamu için gerekli diğer mal, eşya, araç, gereç ve her türlü maddelerin imali, satımı, dağıtımı, depolanması ve ticareti konularında gerekli tedbirleri almak, bu yerlere gerektiğinde elkoymak, kontrol etmek ve bu malları satıştan kaçınan, saklayan, kaçıran, fazla fiyatla satan, imalatını durduran veya yavaşlatanlar hakkında fiilin işleniş şekli veya niteliği de nazara alınarak işyeri bulunduğu mahal için hayati önem taşımadığı takdirde işyerini kapatmak,
 j) Kara, deniz ve hava trafik düzenine ilişkin tedbirleri almak, ulaştırma araçlarının bölgeye giriş ve çıkışlarını kayıtlamak veya yasaklamak.
Madde 11- Bu kanunun 3. maddesinin birinci fıkrasının (b) bendi gereğince OHAL ilanında; genel güvenlik, asayiş ve kamu düzenini korumak, şiddet olaylarının yaygınlaşmasını önlemek amacıyla 9. maddede öngörülen tedbirlere ek olarak aşağıdaki tedbirler de alınabilir:
a)    Sokağa çıkmayı sınırlamak ve yasaklamak.
b)    Belli yerlerde veya belli saatlerde kişilerin dolaşmalarını ve toplanmalarını, araçların seyirlerini yasaklamak.
c)    Kişilerin; üstünü, araçlarını, eşyalarını aratmak ve bulunacak suç eşyası ve delil niteliğinde olanlarına el koymak.
d)    OHAL ilan edilen bölge sakinleri ile bu bölgeye hariçten girecek kişiler için, kimlik belirleyici belge taşıma mecburiyeti koymak,
e)    Gazete, dergi, broşür, kitap, el ve duvar ilanı ve benzerlerinin basılmasını, çoğaltılmasını, yayınlanmasını ve dağıtılmasını, bunların OHAL bölgesi dışında basılmış veya çoğaltılmış olanların bölgeye sokulmasını ve dağıtılmasını yasaklamak veya izne bağlamak; basılması ve neşri yasaklanan kitap, dergi, gazete, broşür, afiş ve benzeri matbuayı toplatmak,
f)      Söz, yazı, resim, film, plak, ses ve görüntü bantlarını ve sesle yapılan her türlü yayımı denetlemek, gerektiğinde kayıtlamak veya yasaklamak,
g)    Hassasiyet taşıyan kamuya veya kişilere ait kuruluşlara ve bankalara kendi iç güvenliklerini sağlamak için özel koruma tedbirleri aldırmak veya bunların artırılmasın istemek,
h)    Her türlü sahne oyunlarını ve gösterilen filmleri denetlemek, gerektiğinde durdurmak veya yasaklamak,
i)   Ruhsatlı da olsa her nevi silah ve mermilerin taşınmasını
veya naklini yasaklamak,
j) Her türlü cephaneler, bombalar, tahrip maddeleri, patlayıcı maddeler, radyoaktif maddeler veya yakıcı, aşındırıcı, yaralayıcı eczalar veya diğer her türlü zehirli ve boğucu gazlar veya benzeri maddelerin bulundurulmasını, hazırlanmasını, yapılmasını veya naklini izne bağlamak veya yasaklamak ve bunlar ile bunların hazır alınmasına veya yapılmasına yarayan eşya, alet veya araçların teslimini istemek veya toplatmak,
k) Kamu düzeni veya kamu güvenini bozabileceği kanısını uyandıran kişi ve toplulukların bölgeye girişini yasak­lamak. Bölge dışına çıkarmak veya bölge içerisinde belli yerlere girmesini veya yerleşmesini yasaklamak,
I) Bölge dahilinde güvenliklerinin sağlanması gerekli görülen tesis veya teşekküllerin bulunduğu alanlara giriş ve çıkışı düzenlemek, kayıtlamak veya yasaklamak,
m) Kapalı ve açık yerlerde yapılacak toplantı ve gösteri yürüyüşlerini yasaklamak. Ertelemek, izne bağlamak veya toplantı ve gösteri yürüyüşlerinin yapılacağı yer ve zamanı tayin, tespit ve tahsis etmek, izne bağladığı her türlü toplantıyı izletmek, gözetim altında tutmak veya gerekiyorsa dağıtmak,
n) İşçinin isteği, ahlak ve iyiniyet kuralların uymayan haller, sağlık sebepleri, normal emeklilik ve belirli süresinin bitişi nedeniyle hizmet akdinin sona ermesi veya feshi dışında kalan hallerde işçi çıkartmalarını işverenin de durumunu dikkate alarak üç aylık bir süreyi aşmamak kaydıyla izne bağlamak veya ertelemek,
o) Dernek faaliyetlerini; her dernek hakkında ayrı karar almak ve üç ayı geçmemek kaydıyla durdurmak,
p) Anayasanın 121. Maddesine göre, O HAL ilanına veya devamına sebep olan hallerin TC sınırları ve mücavir yurt bölgelerimiz üzerinde cereyan etmesi ve eylemcilerin eylemlerini müteakip komşu ülke topraklarına sığındık­larının tespit edilmesi durumunda, ilgili komşu ülke ile TC Hükümeti arasında varılacak mutabakat çerçevesinde, valinin talebi üzerine ilgili komutan, eylemcileri ele geçirmek veya tesirsiz hale getirmek maksadı ile, her defasında Genelkurmay Başkanlığı kanalı ile Hükümetin müsaadesi tahtında, ihtiyaca göre, kara, hava ve deniz kuvvetleri unsurları ile mahdut hedefli sınır ötesi harekat planlayıp icra etmek.

5- Kanun Hükmünde Kararname (KHK):

KHK konusu Anayasa'nın 91. maddesinde düzenlenmiştir. Düzenlemeye göre, "TBMM, Bakanlar Kuru­luna KHK çıkarma yetkisi verebilir. Ancak sıkıyönetim ve olağanüstü haller saklı kalmak üzere, Anayasa'nın ikinci kısmının birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi haklan ve ödevleri ile dördüncü bölümde yer alan siyasi haklar ve ödevler KHK ile düzenlenemez."
Aynı konu OHAL yasasının 4. maddesinde şöyle düzenlenmiştir: "OHAL süresince, Cumhurbaşkanının baş­kanlığında toplanan Bakanlar Kurulu, olağanüstü halin gerekli kıldığı konularda Anayasanın 91. maddesindeki kısıtlamalara ve usule bağlı olmaksızın, KHK çıkarabilir. Bu kararnameler Resmi Gazete'de yayınlanır ve aynı gün TBMM'nin onayına sunulur."
Anayasa ve yasanın iki maddesi karşılaştırıldığında, yasanın, Anayasa'nın 91. maddesini yok sayması ile Anayasa'ya aykırı bir durum doğmuştur. Buna göre, demokratik hak ve özgürlüklerin, KHK ile kısıtlanabileceği hükme bağlanmıştır. Uygulamada, KHK ile Anayasada sayılan hak ve özgürlükler rahatlıkla kısıtlanmaktadır.
OHAL Yasasının çıktığı ve PKK eylemlerinin başladığı 1984 Yıl'ından bu yana, özellikle, hak ve özgür­lüklerle ilgili ve OHAL valisinin yetkilerini düzenleyen maddeler konusunda sık sık KHK çıkarılmıştır. Çıkarılan KHK'lerle muhalif basının susturulması ilk amaç olmuştur. Bununla ilgili olarak para cezaları fahiş derecede artırılmış, bu yetmiyormuş gibi bölge dışındaki matbaaların kapatılması bile karara bağlanmıştır. Hatta özel hukuka ilişkin maddi ve manevi tazminat miktarları bile KHK konusu olmuştur. OHAL valisine DGM C. savcısına emir vererek kamu davası açma yetkisi verilmiş ve böylece yargıya, doğrudan yürütmenin müdahalesi sağlanmıştır. Valiye kişileri bölge dışına çıkarma (sürgün) ve ikamet ettiği yerde mali destek sağlama yetkisi verilmiştir. Ayrıca sık sık 40-50 bin kişilik işçi ve memur kadroları, valilik emrine verilmiştir. En önemlisi, valinin yapmış olduğu hukuka aykırı eylemleri nedeniyle cezai ve hukuki sorumluluğu kaldırıldığı gibi bu kararların iptali için idari mahkemede dava açılması da yasaklanmıştır. Yani hak arama özgürlüğü tamamen yok edilmiştir. Bunlara ek olarak, Sıkıyönetim Yasası'nda olan hükümlü ve tutuklunun soruş­turma ve sorgu için cezaevinden alınması konusu yeniden şöyle düzenlenmiştir: "Valinin teklifi üzerine C. başsavcısının talebi ve yargıcın kararı ile her defasında 10 günü geçme­mek üzere ceza ve infaz kurumu ve tutukevinden alınabilir." Ayrıca, TCK 125. maddesi için yardım yataklıktan TCK 169. maddesi gereğince hüküm giyenlerin cezası, TMY göre, ½ oranında artırıldığı halde, OHAL bölgesinde 1 KAT artırıl­maktadır. Yukarıda özet olarak sayılan konular ve fazlası, maalesef, yasa ile bile değil, KHK ile düzenlenmiştir.
Kısaca KHK'yi, TBMM'ne ait olan yasama yetkisinin yürütme organı olan Bakanlar Kuruluna devridir, şeklinde tanımlayabiliriz. OHAL bölgesinde, yürütme organı ve yargı, yetkilerini OHAL vaHsine devretmiştir, diyebiliriz.

6- Memurin Muhakematı Hakkında Kanunu Muvakkat

4.Şubat.1329. İlk bakışta hatalı bir yazım gibi gözü­kebilir. Ancak, yazım yanlışı filan yok. Bu tarih yukarıda yazılı yasanın kabul tarihidir. Bugün kullanılan miladi takvime çevirirsek 1329 yılı 1913 yılına karşılık geliyor. Dönem Cumhuriyet öncesi, Osmanlı dönemidir. Başta İttihat ve Terakki Partisi vardı. Birinci paylaşım savaşının başla­masına çok kısa bir zaman kalmış ve bu yasa çıkarılmıştır. Yasa, "MUVAKKAT" yani GEÇİCİ olarak çıkarılmıştır. Osmanlı İmparatorluğu yıkılmış ve yerine Türkiye Cumhu­riyeti Devleti kurulmuştur. TC. Devleti, bugüne kadar tarihinde 4 kez yeni anayasa yapmış ama bu yasayı hiç değiştirmemiştir: Üstelik adı “geçici yasa” olmasına rağmen. Peki, Anayasaları değiştirip, kendisi değişmeyen bu yasanın özelliği nedir?
Adli yargıda ceza yargılaması şöyle yürür: Savcı, aldığı duyumu, suç ihbarını ya da şikayeti inceler ve değerlendirir. Ortada suç olan bir eylem varsa, önsoruşturma (hazırlık soruşturması) yapar. Soruşturma sonucu, suç oluşmadığı kanısına varırsa, takipsizlik (kovuşturmaya yer olmadığı) kararı verir; suç olduğuna inanırsa iddianame düzenleyerek dava açar. Davanın açılması ile sonsoruşturma (kovuşturma, yargılama) aşaması başlar. Duruşma açılır, yargılama sonucu, karar verilir. Karardan (hükümden) sonraki aşama yasa yollarıdır. Yasa yolları da, itiraz, temyiz, karar düzeltme ve başsavcının itirazıdır. Olağanüstü yasa yolları olarak da yazılı emir ve yargılamanın yenilenmesi vardır. Bu aşamalar tamam­landıktan sonra karar kesinleşir ve kesin hüküm ortaya çıkar.
Açıklandığı gibi, olağan yargılamada işlemler, savcının harekete geçmesi ya da geçirilmesi ile başlar. Yani önsoruşturma, hazırlık soruşturması aşaması, kamu adına savcı tarafından yürütülür. Oysa bu yasa, hazırlık soruşturmasında savcıyı devreden çıkarmakta ve idareyi (yürütmeyi) devreye sokmaktadır. Hazırlık soruşturması, Osmanlı kafası ile savcı tarafından değil bizzat suç işleyen memurun amirinin görev­lendireceği müfettiş ya da kıdemli bir başka memur tarafından yürütülmektedir. Teknik bir konu olan hazırlık soruşturması, konunun uzmanı olan savcının elinden alınmakta; çoğu kez hukuk eğitimi bile olmayan kişiler tarafından yürütülmektedir. Yargı yönü ağır basan hazırlık soruşturması, yargı yerine, yürütme tarafından yapıl­maktadır. .
Yasanın 1. maddesinde, memurun yaptığı eylemin bu yasa kapsamında değerlendirilebilmesi için, suçun görevden doğması ve görev sırasında işlenmesi gerek­mektedir. Bir görev suçu işlendiği kanısına varan amir, memur hakkında, görevlendireceği müfettiş ya da memura bir ilk inceleme (iptidai tahkikat) yaptırır. Görevlendirilen soruşturmacı, memur hakkında hazırladığı raporu, "fezleke" adı ile idari incelemeyi (idari tahkikat) yapacak "idari kurula" gönderir. İdari kurul, önüne getirilen dosyayı inceleyip memurun ya yargılanmasına (lüzum-u muhakeme) ya da dava açılmamasına (men'i muhakeme) karar verir. Görüldüğü gibi, kamu adına savcının yaptığı hazırlık soruş­turması, memurun görevi nedeniyle ve görevi sırasında işlenen suçlarda, savcı tarafından değil, memurun amiri tarafından yapılmaktadır. Her ne kadar, karar ilçelerde ilçe yönetim kurulu; illerde il yönetim kurulu; Danıştay'ın İkinci Dairesi ve Merkez Daireler kurulu tarafından veriliyor görülse de bu kurulların başında bulunan kişi, soruşturma emri veren yetkilidir. Yani, kurullar, emri veren amirden ve yürütmeden bağımsız değildir.
İl ve ilçe yönetim kurulları, soruşturmacıdan kendisine ulaşan evrak üzerine "bir hafta" içinde, idari ince­lemeyi başlatmak zorundadır. İncelemenin başlatılması süreye bağlı olduğu halde, bitirilmesi süre ile sınırlı değildir. O nedenle yargılanması istenmeyen memurların dosyaları incelenmek üzere amire gelir; amir dosyayı sumenin altında unutur ve bir de bakmışsın, dosya zamanaşımına uğramış! Böylece en ciddi suçlar, yolsuzluklar, daha yargı önüne, hatta savcı önüne bile gelmeden kapatılıp gider. Pislikler üst üste yığılarak büyür ve pislik üzerine kurulu bir sistem bile bu yükü taşıyamaz hale geliyor. Sonunda sistem tıkanıyor ve tıkanıklıklar on yılda bir darbe ile açılmaya çalışılıyor. Ama bunun da çözüm olmadığını tarih, kafalara vura vura, öğretiyor.
Bu yasa, "kol kırılır, yen içinde kalır" mantığının ürünüdür. Oysa yen içinde kırık kalan ve tedavi edilmeyen kolun, bir gün kangren olup kesilme zorunluluğu doğar. Kolu yen içinden çıkarıp, kırıkları tedavi etmek, onarmak gerekir. Çünkü, kırık ve kangren olmuş kolun kimseye yararı dokunmaz; hatta kol sahibine bile...
6- Diğer Olağanüstü Mahkemeler
Yargı birliğine, dolaylı olarak yargı bağımsızlığına aykırı düşen mahkemeler olarak, İdare ve Askeri Mahkemeleri de saymak gerekir. Her iki mahkemenin bir yanında devlet diğer yanında vatandaşlar bulunmaktadır. Taraflar yönünden eşitsizlik temeli üzerine kurulu bir mahkemeden adil bir yargılama beklemek pek mantıklı olmasa gerekir.
İdare Mahkemelerin yargıçları, adli yargıdaki yargıçlardan farklı olarak, hukuk fakültesi dışındaki kaynak­lardan da sağlanmaktadır. Bu durum daha baştan, hukukun bir uzmanlık dalı olduğu gerçeğine aykırıdır.
Askeri Mahkemeler ise askeri yargıçların yanı sıra, hukukçu olmayan bir de kıta subayından oluşmaktadır. Bu yönüyle askeri mahkemeler daha kuruluşunda genel yar­gıdan ayrılmaktadır.
Bu mahkemelerin her biri özel bir inceleme konusu olacağı için, sadece isim olarak saymakla yetiniyoruz. Ancak, adaletin, askeri, sivili, devlet yanlısı, devlet karşıtı olmayacağı gibi; bir gün herkese gerekli olacağı kesindir.


bölüm 4
terörle mücadele yasası (tmy)
12 Eylülden sonra, Sıkıyönetim Yasası, DGM ve OHAL yasalarını doğurdu. Ancak, bu iki yasa Sıkıyönetim yasasının tamamını aktarmıyordu. Örneğin Sıkıyönetim Yasasının cezaları artıran, işkencecileri koruyan, suçları siyasi ve adli olarak ayıran hükümleri, DGM ve OHAL yasalarında bulunmuyordu. İşte bu boşluklar, torun yasa olarak nitelendirilebilecek, TMY tarafından dolduruldu. TMY'nin çıkartılması, Yıldırım Akbulut hükümetine, onaylanması, dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal’a "kısmet" oldu. Ama sonunda boşluklar dolduruldu.
Tıpkı 1973 yılında, DGM yasasının çıkartılmasında olduğu gibi, TMY'nin çıkartılması sırasında TCK'nın irticayı cezalandıran ünlü 163. maddesi tartışma konusu yapıldı. 163. maddenin tek başına yürürlükten kaldırılması olanak­sızdı. Sol aydın kesimin muhalefetine neden olmamak; görünürde denge sağlamak ve uluslararası tepkiyi yumuşat­mak için bu maddenin yanına TCK'nın 141 ve 142. Madde­lerini eklediler. Böylece, sol aydın kesimin büyük bir bölümü tarafından, 141. ve 142. maddelerin kaldırılması savunu­lurken yanında 163. maddenin de kaldırılması savunuldu.
141 ve 142. maddelerin kaldırılmasında üç önemli etken vardı: Birincisi, reel sosyalizm yenildiği ve komünizm tehlikesinin geçtiği, şeklindeki propaganda; ikincisi, TCK'da bu madde­lerin yerini dolduracak başka maddelerin varlığı ve üçüncüsü, bu maddelerin yeni yasaya bir şekilde eklenmesi ki, öyle de oldu. Oysa TCK'da 163. maddenin yerini dolduracak başka bir madde bulunmadığı ve yeni yasaya da eklenmediği için, gerçek anlamda yürürlükten kaldırıldı. Oysa 141 ve 142. maddelerin yerine TMY'de yeni bir madde konulduğu yetmiyormuş gibi, konulan yeni maddelerin cezası hafif bulunarak, yerlerine Yargıtay’ın da katkısı ile TCK'nın 168. maddesi kullanılmaya başlandı.
Yukarıdaki sayılan işleri “başaran” yasa, 12.04.1991 tarih ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasasıdır. TMY diğer ceza yasalarından oldukça farklıdır. Ceza yasaları suçu tanımlar ve cezalarını belirler. Oysa TMY'de yeni suç tanımı yapılmıyor, sadece TCK'daki bazı suçların numaralan sayılarak, bu suçlar terör suçudur deniyor. TMY yürürlüğe girinceye kadar siyasi suç olarak nitelenen suçların tama­mı, bu yasasının yürürlüğe girmesi ile birlikte, birden bire terör suçu sayılmaya başlandı. Amaç: "Biz siyasi suçları (genellikle düşünce suçu) değil, terör suçlarını yargılıyoruz" söylemi ile devletin uluslararası sicilini düzeltmek ve başka ülkelere sığınan siyasi suçluların iadesini sağlamanın yolu açıldı. Çünkü uluslar arası sözleşmelerde siyasi suçlular iade kapsamı dışında bulunuyor. Oysa tedhiş (terör), jenosit (soykırım) ve barış bozucu suçlar siyasi suç sayılmıyor. Bu suçları işleyenlerin iadesini sağlamak oldukça kolaydır. O nedenle, Ceza Yasasının, 01 Mart 1926 tarihinde kabulün­den bu yana siyasi sayılan suçlar, 1991 yılında birden bire terör suçu oluverdi.
Gerçi, siyasi suçun belirlenmiş bir tanımı yoktur. Ama belirleyici özellikleri vardır. En önemli özelliği, değişken oluşudur. Parametresi oldukça çok; zaman, yer, ekonomik durum, siyasi iktidar, toplumsal muhalefet, uluslararası baskılar, siyasi suçun tanımını değiştiriyor. Siyasi suçlarda bir dönem hain ilan edilenler, koşulların değiştiği ilerideki bir dönemde kahraman olabiliyorlar. Zamanla, yargılananlar yargılayıcı duruma geçebiliyorlar. Çünkü gerek doğada gerekse top­lumda her şey değişiyor ve karşıtlar birbirine dönüşebiliyor.
Siyasi suçun tanımını yapmak oldukça zordur, demiştik. Ceza hukukunda "Yasanın açıkça suç saymadığı bir eylemden dolayı kimseye ceza verilemez." Bir eylemin suç sayılabilmesi için suçun tanımının tam ve net bir şekilde yapılması gerekir. Bu temel kuraldan yola çıkan hukukçular, siyasi suçların tanımını yapmak yerine, hedefini saymışlar: 1-Devlet (devletin kurum ve organ­larını; iç ve dış güvenliğini), 2- Siyasi düzen, 3- Toplum ve bireylerin çıkarlar, şeklinde belirlemişlerdir. Bazı hukukçular da, failin amacına, yargılama makamına ve cezaya göre bir tanım yapmaya çalışmışlardır.
Başta siyasi düşünce olmak üzere, dinsel inanç, ulusal farklılık, ırk ve etnik yapı, siyasi suçun kaynağı olarak belirlenmiştir. Her ülkenin yapısına ve çelişkilerine uygun olarak sayılanlardan birisi ya da birkaçı, siyasi suça kay­naklık etmiştir ve etmektedir. En yaygın olanı ise siyasi düşüncedir.
Siyasi suçlar, Çetin özek tarafından TCK'daki düzenlemeye uygun olarak, Devletin Varlığı Aleyhine Cürümler başlığı ile "Ülke, millet ve siyasi iktidar aleyhine suçlar" olarak üçe ayrılmıştır (12). K. Bayraktar, siyasi suçları "Devletin ana unsurlarına, güvenliğe ve temel yapısına karşı cürümler" diye üçe ayırmıştır (13). TCK'nın 125-173. maddeleri arasında düzenlenen "Devletin Şahsi­yetine Karşı Cürümler" Ceza Yasasının Faşist İtalya'dan alındığı 1926 Yılı'ndan TMY'nin yürürlüğe girdiği 1991 Yıl'ına kadar, tam 65 yıl, "siyasi suç" sayıldıktan sonra, bir çırpıda nitelik değiştirerek terör suçu sayılmaya başlanmıştır! 65 yılda tanımlanamayan siyasi suç kavramı, yerini, yine tanımlanamayan yeni bir kavram olan: Terör suçu kavramına, bıraktı.
Terör
Tıpkı siyasi suç gibi, "terör" kavramının da üzerinde anlaşma sağlanan bir tanımı yapılamamıştır. Yapılan tanım­lar ancak terörün bir yönünü öne çıkarmaktadır. Bazı tanımlar ise terör kavramının anlamını olduğundan çok genişletmektedir. Ancak konunun daha iyi anlaşılabilmesi için bir tanım yapmak ya da kavramı açıklamak her zaman gereklidir. Biz de bu gerekliliğe uyarak bir tanım yapmaya çalışacağız.
Latin kökenli TERROR (korku) sözcüğü, Türkçeye terör olarak geçmiştir. Sözcük anlamı: "1- Büyük korku, yıldırı; 2- Bir gücü, bir iktidarı zorla kabul ettirmek amacıyla sistemli bir biçimde şiddet kullanma, yıldırma, tedhiş; 3- Bireylerin ya da azınlıkların şiddete dayanan ve kişilere, mallara ya da kurumlara yönelik siyasal eylemi, bu şiddet eylemlerinin tümü", şeklinde açıklanmaktadır. Sözlük anlamı dışında 109 terör tanımı yapıldığı ileri sürülmektedir. İşte bunlardan bazıları: "A- Terörizm, korku ve dehşet ortamı yaratmak için uygulanan şiddet ve zorbalık tehdididir." B- İngiltere TMY madde 20: "Terörizm, siyasi kurumlara karşı şiddet kullanımı veya toplumun çeşitli kesimlerinin korku içinde bırakılması maksadıyla şiddet kullanılmasıdır." C- Fransız TMY madde 16:" Terör, baskı veya tehdit yoluyla mevcut kamu düzenini ciddi olarak bozulması maksadıyla bireysel veya toplu olarak bulunulan herhangi bir faaliyettir." (14). D- DGM Cumhuriyet Savcısı Cengiz Bardak'ın tanımı:" Terör bireylerin, grupların ya da devletin siyasal bir amaçla başka bir kişi ve gruplara karşı giriştiği savaş dışı şiddet eylemidir" (15). E- Terörizm, politik, ideolojik veya dinsel amaçları gerçekleştirmek için, korku yaratmak, gözdağı vermek veya baskı yapmak, planlı (hesaplı) şiddet veya şiddet tehdidi kullanmak" (16). F- "Terör, siyasal düşman­larını fiziksel olarak yok etmeye varan korkutma politikası" (17).
Her tanım, tanım yapanın sınıfsal bakış açısını ortaya koyduğu gibi, tanım yapan için gerekli olan yönünü ön plana çıkarmaktadır. Şimdi bu tanımlardan yola çıkarak, terörün belirleyici unsurlarını şöyle sıralayabiliriz: TERÖR, 1-Siyasi bir mücadele yöntemidir. 2- Bir şiddet politikası ve eylemidir. 3- Siyasal hasımlarını fiziksel olarak ortadan kal­dırmayı ya da korku ile sindirmeyi amaçlar. 4- Örgütlü ve planlı bir şiddet türüdür. 5- Kişiler, örgütler, partiler ve devlet tara­fından kullanılır.
Terörün en temel unsuru, siyasi amaçlı, özel ve yoğunlaşmış bir şiddet olmasıdır. Özel ve yoğunlaşmış şiddet terörün olmazsa olmaz koşuludur. Aksi takdirde, her muhalif eylem terör; böyle bir eyleme katılan kişi ya da kişiler de terörist sayılır. Böylece, hak isteyen öğrenci, sendikal faaliyet yürüten işçi, siyasi davalara giren avukat, kamu sendikası isteyen memur, kısacası düzeni eleştiren her muhalif, hak isteyen herkes terörist sayılır. Böylesine geniş bir terör yorumu, sonuçta, gerçek terörü yaratır
Son zamanlarda yeni bir terör türü tartışılmaya başlandı: Devlet terörü. Tartışmanın kaynağı NATO'ya bağlı ülkelerde kurulan ve Gladio, Kontr-gerilla, Özel Harp Birlikleri gibi illegal devlet kuruluşlarıdır. Bu gizli devlet örgütlerinin amacı komünizm tehlikesine karşı devleti korumak olarak tanımlanmıştır. Ve devlet terörü "Devletin kendi koyduğu hukuk kurallarının dışına çıkarak yasadışı veya herhangi bir yetkiye dayanmadan hedef aldığı kişilere tarafsız bir yargılama hakkı tanımadan başvurduğu şiddet eylemlerinin rejimi korumak adına ideolojik nedenlerle yapılan eylemler" ya da "Eğer bir devlet, uluslararası kabul edilmiş hukuk normlarına aykırı şekilde yapmış olduğu düzenleme ve kanunları dayanak göstererek, bu kanuna karşı gelen kişilere karşı eylemlere yönelirse bu terördür." şeklinde tanımlandı (18). Bu kavramı, devletin özü olan baskı ve terör ile karıştırmamak gerekir. Yasal baskı ve şiddet, genel anlamda devleti tanımlayan unsurlar olurken; devlet terörü, devletin legal bir kurum olma özelliğinin çiğnenmesi ve devlet kavra­mının farklı bir biçimsellik kazanmasıdır.
Bu genel terör ve devlet terörü tanımlarından sonra, özel olarak TMY'nin terörü nasıl tanımladığına bakalım:
1.MADDE:
Yukarıda, 12.04.1991 tarih ve 3713 sayılı TMY ince­lenmeden, genel olarak terör kavramı tanımlanmaya çalışıldı. Bizim gibi, TMY'de, adına uygun olarak, işe terör tanımı ile başlıyor. TMY'nin 1. maddesine göre: "Terör: baskı, cebir, şiddet, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntem­lerinden biriyle 1-Anayasada belirtilen cumhuriyetin nitelik­lerini (Anayasa madde 2: Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal hukuk devletidir.) siyasi, hukuki, sosyal, laik, ekonomik düzenini değiştirmek, 2- Devletin ülkesiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, 3- Türk Devletinin ve Cumhuriyetinin varlığını tehlikeye düşürmek, 4- devlet otoritesini zaafa uğratmak veya ele geçirmek, 5- temel hak ve hürriyetleri yok etmek, 6- Devletin iç ve dış güvenliğini, 7- kamu düzenini veya genel sağlığı bozmak amacıyla bir örgüte mensup kişi veya kişiler tarafından girişilecek her türlü eylemlerdir. Bu kanunda yazılı olan örgüt, iki veya daha fazla kimsenin aynı amaç etrafında birleşmesiyle meydana gelmiş sayılır. Örgüt terimi, TCK ile ceza hükümlerini içeren özel kanunlarda geçen teşekkül, cemiyet, silahlı cemiyet, çete veya silahlı çeteyi de kapsar."
Tanımlar, bir varlığın, bir şeye özgü niteliklerin, belirtilmesidir. Tanım, ceza hukukunda, daha farklı ve daha önemli bir özelliğe sahiptir. Cezaların tanımında, netlik ve kesinlik temel koşuldur. Yapılacak tanım, yargıcı yorumda keyfiliğe ve takdir hakkı kullanmaya götürmeyecek kadar iyi olmak zorundadır. O nedenle, ceza tanımında, esnekliğe, belirsizliğe ve de hukuk dışı kavramlara yer verilmez; daha doğrusu verilmemesi gerekir. Suç ve ceza tanımları, ceza hukuku­nun kendine ait “teknik” kavramları kullanılarak yapılmak zorundadır. Hukuk, bir yönü ile teknik bir alandır ve kendi teknik dilinin kullanılması gerekir. Ancak, hukuk ve adalet sorunu olmayanların, bu açıklamalara ve genel doğrulara gereksinimi olmayacağı tartışma götürmez.
Yukarıda yapılan TMY terör tanımı, var olan 109 terör tanımı içinde, terörü "tanımlamayan tek tanım" olsa gerekir. Çünkü bu tanımda her şey var ama terörü tanımlayan asli unsurların hiçbirisi yoktur. TMY'de yer alan bu tanım epeyce uzun olmasına rağmen, içinde hukuki kavramlar oldukça azdır. Bu yasanın ve tanımın hukuk dışılığı, hemen kavramlarında başlıyor. Terör yöntemi olarak sayılan cebir ve cebrin türleri olan şiddet ile tehdit dışındaki diğer kavramlar (baskı, korkutma, yıldırma, sindirme) ceza hukuku, hatta hukuk kavramları bile değildir. Ancak psikolojik durum anlatan sözcüklerdir. Oysa kavramlar tanımlanmıştır ve unsurları belli olduğu için kavram niteliği kazanmıştır. Kavramlarla oynayıp, onları istediğin yöne çekemezsiniz. Onlar, ait olduğu alanın nirengi noktalarıdır; onlarsız yön bulunmaz; ortak dil oluşturulamaz. Kavramlar, üzerinde yeterince tartışılmış, içi sözcüklerle örülüp, çerçevesi çizilmiş ve ondan sonra kavram nitelemesini hak etmiş, temel sözcüklerdir.
TMY'de “ceza hukuku kavramı” olarak sayılan sözcükleri ele alalım: Sindirmek, sinmek sözcüğünden türetilmiş ve sinmek sözcüğü, kendini göstermemek için büzülmek, saklanmak, pusmak; yıldırmak, korkutmak. Sindirmek; yılgınlığa uğratmak, bir işten gözü korkup vaz­geçmek anlamlarına geliyor. Her iki sözcük de korkunun sonucunu anlatan eylemleri açıklıyor. Yani her iki eylemin nedeni de korku olmaktadır. Korku kişiye göre değişen, göreceli bir kavramdır. Örneğin, kendini abartılı kuşku ve güvensizlik psikolojisi olarak gösteren para­noyaklar, normal insanlara göre daha çok korkarlar. Normal birisi için olağan sayılan bir eylem, bir paranoyak için terör eylemi sayılabilir. Örneğin, gelişmiş kapitalist ülkeleri korkutan, yıldıran, sindiren ve dehşete düşüren yüksek enflasyon, bizim toplumumuzda alışkanlık haline geldi ve hiç kimseyi korkutmaz oldu.

Yasada terörün amacı olarak tanımlanan ve tarafımdan 7 numara verilerek sayılan, terörün hedeflerine baktığımızda, toplumda var olan her şey, terörün hedefi olarak gösterilmiştir. Bozuk bir anlatımla, aynı konular birbiri içinde yinelenmiş ama anlamı belirli hiçbir kavram kullanılmamıştır. Kavram niteliği kazanmayan bu sözcüklerin İçinin nasıl ve kimler tarafından doldurulacağı da açıklan­mamıştır. Maddede (tanımda) ceza hukukunun temel ilkelerine aykırı olarak, genel bir belirsizlik vardır. Numara­lanan her hedef birer örnek olarak kullanılabilir. Değerlen­dirmeyi size bırakarak iki örnek verelim. Birincisi, ekonomik düzen: Ekonomik düzenden ne anlaşılıyor? Türkiye Cumhu­riyetinin ekonomik düzeni nedir? Karma ekonomik düzen, özelleştirme nedir ve bunlar birbiri ile uyumlu mudur? En önemlisi, değiştirilmesi terör suçu sayılan ekonomik düzen hangisidir? Bu soruları tartışmadan yanıtlayacak ne bir ekonomist ne de bir hukukçu bulunabilir. Böylesine tartışmalı bir konunun ceza yasasında yer almaması gerekir. İkincisi, kamu düzeni; ekonomik düzen gibi, hatta ondan da belirsiz bir kavramdır. Ne olduğu ve kimin tarafından belirlendiği bilinmiyor ama o kadar da çok kullanılıyor. Tek özelliği, bazı şeylerden daha çabuk bozulabilmesidir. Bu kavram "yön" konusunda çok hassas. Örneğin "sağdan" gelen fırtına bu kamu düzenini bozmazken, "soldan" esen ufak bir yel kolayca bozabiliyor. Faşist örgütlerden, çetelerden, uyuşturucu ve silah kaçakçılarından pek etkilenmeyen aynı kamu düzeni; harçları protesto eden öğrenci eylemlerinden kolayca etkileniveriyor. En temel hak olan yaşama hakkına son veren "faili belli" cinayetlerden hiç etkilenmez, hatta bunlardan güç kazanırken TBMM'ne telgraf çekmek için PTT önünde toplanan aydın­lardan hemen etkileniyor ve bozulduğu için davalar açılıyor. Kısacası, çifte hatta çok standarda en uygun kavram diyebiliriz. Anayasa'da en çok kullanılan ve bu yasaya da aktarılan “devletin bölünmez bütünlüğü” sözcük kümesini (kavram değil) incele­yecek olursak, ilk olumsuzluk dilbilgisi yönünden, “bütün” ve “bölünmez” sözcüklerinin yan yana gelmesi ile başlıyor. Çünkü bu iki sözcük eşanlamlı sözcüklerdir: Bölünmez bütün; bütün bölünmez demektir. Sanırım, daha sağlam olsun diye bu iki sözcük birlikte kullanılmış. Ancak, kesin olan tek şey, bu “kavramın” hukuki hiçbir değer taşımadığıdır. Terörün amaç­ları ve hedefleri için diğer maddeler de inceleyip değişik örnekler vermek olasıdır. Bunun için hukukçu olmaya da gerek yoktur. Çünkü, sayılan kavramların hiçbir hukuki anlamı ve önemi yoktur. Hemen hemen hepsi, belirsiz, ajitatif ve günlük siyasi dilde resmi ağızlarca kullanılan sözcüklerdir. O nedenle daha fazla uzatmakta yarar görmüyorum.
Bu yasaya göre, terör yöntemlerini uygulamak için büyük bir örgüte de gerek yoktur. Suçu işlemek için bir kişi, örgüt kurmak için iki kişi yeterli oluyor. Terörün 4. hedefi devlet otoritesini zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek olarak açıklanmıştır, örgüt ise Yasanın 1. Madde­sinin 2. fıkrasına göre iki veya daha fazla kimsenin aynı amaç etrafında birleşmesiyle meydana gelmiş sayılır. Bir suçun işlenmesi için sadece amaç ve eylem yeterli değildir. Ayrıca suçun işlenebilmesi için uygun ve yeterli araç gereç ile kişilere gereksinme vardır. Nasıl ki iğne ile kuyu kazıt­mazsa, iki ve daha fazla kişi ile de devlet zaafa uğratılmaz, yıkılmaz ve ele geçirilemez. Örnek mi? Bu ülke, 1950 yılından beri hep aynı sağcı ekip, ideoloji ve zihniyet tarafın­dan yönetilmektedir. Ülke 70 cente muhtaç olmuş, üç darbe görmüş ve hala yıkılmamıştır. Bunların yıkamadığı devletin, iki kişiden (bu kişiler süpermen ve rambo da olabilir) oluştuğu kabul edilen bir örgüt tarafından yıkılacağını ileri sürmek mantıklı bir insan için pek kolay olmasa gerek.
Vurgulamakta yarar var, iki kişiden "devleti zaafa uğratacak bir örgütün oluşabileceği", ne uydurma ne de bir muhalif hukukçu yorumudur; TMY'nin tartışmasız ve yorumsuz bir hükmüdür. Kaynağı ise, yürürlükten kalktığı ileri sürülen TCK'nın 141/8. maddesi olup, kaldırılan madde şöyledir: "Bu maddede yazılı olan cemiyet iki veya daha ziyade kimselerin aynı amaç etrafında birleşmeleriyle vücut bulur." Görüldüğü gibi 141. madde kaldırılıp, aynen TMY içine konulmuştur; yani fiilen yürürlükten kaldırılmamıştır.
Yasada hangi eylemlerin terör suçu sayılacağı tek tek sayılmamış ve her türlü eylem! denilerek iş çözüm­lenmiştir. Peki, nedir bu "her türlü eylem"? Bu konuda net bir açıklama yoktur. Olayın çözümü yargıca bırakılmıştır. Çünkü "her" sözcüğü, her anlama gelebilen, belirsiz bir sözcüktür. Örneğin, valilik oluru ile düzenlenen yasal yürüyüşler, kolluk fezlekesinde, savcılık iddianamesinde ve mahkeme kararlarında, terör suçu sayılan "her türlü eylem" olarak değerlendirilmektedir. Yasal yürüyüşlerin yasadışı olmadığını kanıtlamak olanaksız olduğu için, bu tür eylemlere cezalar verilmektedir. Bırakalım hayatında eline silah almayı, filimler dışında silah görmemiş kişiler, "silahlı çete üyesi" sayılarak 15 yıl ağır hapisle cezalandırılmaktadır. Sonuç olarak: "Her türlü eylem" kavramı, uygulamada yasal eylemleri de kapsayacak kadar geniş yorumlanmaktadır.
"Yasaların açık olarak suç saymadığı eylemlerin cezalandırılmayacağı" kuralını tamamlayan bir kural da "Cezaların/suçların şahsiliği" kuralıdır. Ceza sorumluluğu genelden özele doğru gelişmiş ve geçmişteki grup, aile sorumluluğu, yerini suçu işleyenin şahsi sorumluluğuna bırakmıştır. Bu kurala göre kişi işlediği suçtan (işlemediği ya da amaçlamadığı değil) sadece kendisi sorumludur. Oysa TMY 2. maddesi bu evrensel ve tarihsel kuralı da çiğne­miştir. Maddeye göre, örgüt üyesi amaçlanan suçu işlemese dahi terör suçlusudur. "Örgüt mensubu olama­yan birisi, örgüt adına suç işleyenler de terör suçlusu sayılır ve örgüt üyesi gibi cezalandırılır." Bu kurallarla, ceza hukukunun en temel kurallarından ikincisi de yok sayılmıştır. Amaç, kural tanımamak olunca, TMY maddelerini, ceza hukuku kuralları ile açıklamak zorlaşmakta, hatta olanaksızlaş­maktadır.

3. MADDE:
TMY'nin 3. maddesi ile DGMY'nın 9/a maddesi çakışmaktadır. Birinin boşluğunu diğeri doldurmakta; Sıkıyö­netim Yasasının 15. maddesinin boşluğunu ise birlikte doldurulmaktadırlar. TMY'nin 3. maddesi: Devletin toprak bütünlüğüne (İ25,m.); Askeri malzeme ve teçhizatları bozmaya (131.m.); Anayasal düzeni yıkmaya ve TBMM'ni kaldırmaya (146.m.); Bakanlar Kuruluna (147.m,); Yaban­cılara askerlik hizmeti yapmaya (148.m.); Cumhurbaşkanına suikast (156.m.); Silahlı örgüt üyesi olmaya (168.m.); Özel vasıtalarla suç işlemeye (171.m.); Yukarıda sayılan suçlara kışkırtmaya (172.m.) yönelik suçları, "terör suçları" olarak tanımlanmaktadır. Sayılan suçlar "mutlak terör suçu" olarak nitelenmekte ve bunlardan 125. madde Kürt kökenli örgütlere; 146. ve 168. maddeler sol siyasi örgütlere uygulanmaktadır. 125 ve 146. maddelerin cezası idam, 168. maddenin cezası ise 15 yıl ağır hapistir. Sağcı faşist örgütlerin yargılandığı (daha doğrusu yargılanmadığı) 313. maddenin cezası 1-3 yıl arasında olduğu gibi terör suçu da sayılmamaktadır.

4. MADDE:
3. maddedeki suçlar "mutlak terör suçu" sayılırken; 4. madde, "amaca" bakarak; ikinci bir terör suçu ayrımı yapmıştır. Madde başlığı ise "Terör Amacı ile İşlenen Suçlar" şeklindedir. 4. maddedeki bu suçlara, “mutlak”ın karşılığı olarak, "göreceli terör suçlan" denebilir. Bunlar: Bayrağa karşı (145.m.); Silah imalatı ve kaçakçılığı yapmak (150.m.); Yukarıdaki suçları saklamak (151.m.); Askeri birliklerin komutasını ele geçirmek ya da emre rağmen bırakmamak (152.m.); Askeri, yasalara ve itaatsizliğe teşvik (153.m.); Yukarıdaki maddelerdeki suçlar için halkı teşvik (154.m.); Genel olarak halkı yasalara karşı gelmek için teşvik amacıyla yayın yapmak (155.m.); Cumhurbaşkanına karşı eylemli saldırıda bulunmak (157m.); Örgüte yardım, yataklık yapmak (169.m.); Siyasi amaçlı gasp (499.m.) ve DGMY'nin 9/b,c,e bentlerinde yazılı suçlardır. Sayılan suçlar terör amacı ile işlendiği takdirde terör suçu sayılıyor, değilse terör suçu sayılmamaktadır. 3. maddede olduğu gibi 4. maddede de sağcı ve solcu ayrımı yapılmaktadır. Sol siyasi suçluların en çok yargılandığı maddelerden olan 169. madde: Örgüte yardım ve yataklık etmeyi cezalandırmakta ve cezası 4,5 ile 9 yıl arasında değişen ağır hapistir. Sağ örgütlere yardım yataklık yapanlar ise 314. maddeden yargılanmakta ve cezası "ALTI AYDAN BİR YILA KADAR HAPİS CEZASIDIR" ve yine bu madde terör suçu sayılmamaktadır.
İki maddenin değerlendirmesinden çıkan sonuç: Türkiye'de sadece "sol terör" var, sağ terör yok. Takdir sizin!..

5 MADDE:
TMY'nin 5. maddesi Sıkıyönetim Yasasının 17. maddesinden esinlenilerek hazırlanmıştır. SYY. 17. maddesine göre Sıkıyönetim Mahkemelerince verilen cezalar "suç için muayyen olan cezanın üçte birinden az olmamak üzere iki katına kadar artırılır. Ancak sıkıyönetim görevlileri aleyhine işlenen suçlarda muayyen olan ceza iki kat artırılır. Şu kadar ki; verilecek cezalar o fiil için muayyen olan cezanın azami haddini aşamaz" TMY'de artırım konusu, Yasa'nın 5. maddesinde: "Şahsi hürriyeti bağlayıcı cezalar ve para cezaları yarı oranında artırılarak hükmolunur. Bu suretle tayin olunacak cezalarda, gerek o fiil için, gerek her nevi ceza için muayyen olan cezanın yukarı sının aşılabilir. Ancak şahsi hürriyeti bağlayıcı cezalarda bu sınır ağır hapiste 36, hapiste 25 ve hafif hapiste 10 yılı geçemez." Oysa. TCK'da üst sınır: Ağır hapiste 24, hapiste 5 ve hafif hapiste 2 yıl olarak belirlenmiştir. Bu süreler Sıkıyönetim Yasasında, sırasıyla 24, 5 ve 2 yıldır, yani TCK'da belirtilen sürelerdir. Olağan dönemde uygulandığı ileri sürülen TMY kapsamına giren suçlarda üst sınır, görüldüğü gibi, sıkıyönetim dönemlerinin de çok üzerindedir. Kurala göre, ağırlaştırıcı nedenler yoksa cezalar alt sınırdan verilir. Uygulamada bile, sıkıyönetim dönemlerinde artırım oranı, genel olarak 1/3 iken, TMY kapsamına giren suçlarda artırım oranı 1/2 olmaktadır. Görüldüğü gibi, üst sınır ve artırım oranı konusunda Sıkıyönetim Yasası, TMY'nin çok gerisinde kalmıştır. Sonuç olarak, DGMY'den sonra TMY ile Sıkıyö­netim Yasası'nın boşlukları tamamen doldurulmakla yetinilmeyerek, üzerine eklemeler de yapılmıştır.

6 ve 14. MADDE:
6. maddenin başlığı "Açıklama ve Yayımlama", 14. maddenin ise "Muhbirlerin Hüviyetlerinin Açıklanmaması". İki başlık altında düzenlenen bu madde SYY'nm 18/c maddesi gibi, terörle mücadelede görev alan kişilerin "hüviyetlerini açıklayanlar ile yayımlayanları" ve muhbirlerin hüviyetlerini açıklamayı yasaklamakta ve cezalandırmaktadır.
7.MADDE:
TMY'nin 23/c maddesi ile TCK'nin 141, ve 142. maddeleri, sözümona, yürürlükten kaldırıldı. Sözümonanın altını çiziyorum, çünkü, 141 ve 142. maddenin yürürlükten kaldırılması demek: Madde kapsamına giren eylemlerin suç olmaktan tamamen çıkarılması demektir. Oysa, bu iki madde kapsamındaki eylemler TMY kapsamına alınmış ve 7. Mad­de ile yeniden düzenlenmiştir. 7. madde, 141 ve 142. Mad­deler gibi, örgütleri kuranları, faaliyetlerini düzenleyenleri veya yönetenleri beş yıldan on yıla kadar ağır hapisle; ikinci fıkrada örgüt mensuplarına yardım edenleri ve örgütle ilgili propaganda yapanları bir yıldan beş yıla kadar hapisle ce­zalandırıyor. Maddenin başında ise 168, 169, 171, 313, 314 ve 3.15. madde hükümleri saklı tutuluyor. 7. Maddedeki ce­zalar, bu eylemler için çok hafif bulunmuş olsa gerekir ki, aynı eylemler (141. ve 142. madde kapsamındaki eylemler) şimdi, yorumla, TCK 168. madde kapsamında değer­lendirilmekte ve öncekinin tam 3 kat ağırlıkta cezalar veril­mektedir. Silahlı örgüt üyeliğini yargılaması gereken 168. madde, zorlama bir yorumla, silahlı olmayan, yürüyüş yapan, duvara yazı yazan, afiş asan, pullama yapan, mecliste pankart açanların da yargılandığı madde durumuna getirildi. Sayılan eylemlere katılan kişiler, bırakalım silahı, tırnak makası bile bulunmadığı halde, silahlı örgüt üyesi olarak cezalandırılmaktadır. Gerekçe olarak, suçların şahsiliği ilkesi yok sayılıp, eski örgüt üyelerinin geçmişte silah kullanması ve silahlı eylemlere katılması gösteril­mektedir. Örgüt geçmişte herhangi bir silahlı eylem yapmış­sa, şimdi örgüt adına ya da örgütün bilgisi dışında duvara yazı yazan, bildiri dağıtan, mitinglerde dergi pankartı altında yürüyen kişi, hayatında hiç silah görmemiş olsa bile silahlı örgüt üyesi olarak cezalandırılmaktadır. Böylece ceza yasa­sının en temel kurallarından birisi daha çiğnenmektedir.
Madde: "Türkiye Cumhuriyeti devletinin ülkesi ve milleti ile bölünmez bütünlüğünü bozmayı hedef alan yazılı ve sözlü propaganda ile toplantı, gösteri ve yürüyüş yapılamaz. Yapanlar hakkında bir yıldan üç yıla kadar hapis ve yüz milyon liradan üçyüz milyon liraya kadar ağır para cezası hükmolunur"... Yayın yolu ile işlenirse "ayrıca sahipleri ile sorumlu müdürlerine para cezasının yanı sıra altı aydan iki yıla kadar hapis cezası hükmolunur." Diğer basılı eser ve kitle iletişim araçları ile işlenirse yine sorumlu müdürlere ve sahiplerine yukarıda açıklanan cezalar uygulanır. TV ve radyo ile işlenirse bir günden on beş güne kadar yayını durdurulur. Diğer maddelerden farklı olarak bu madde, sık sık gündeme getirildi ve değiştirildi. Değişiklikler, suçun tanımında ve içeriğinde değil, cezanın miktarı ve ertelenebilmesi konularında yapıldı. Ama, eleştiri konusu olan, düşünce, yine suç olarak kaldı ve cezalandırılmaktadır. TMY'nin kendisi ve diğer maddeleri, kamuoyunda ciddi olarak tartışılmadı. Oysa, bu maddeden önce, asıl tartışıl­ması gereken, yasanın kendisidir.

13. MADDE:
Madde başlığı "Erteleme ve Paraya Çevirme"dir. Ancak, maddenin içeriği başlığın tersine: Ertelememe ve Paraya Çevirmeme" demek daha doğru olurdu. 8. madde hariç (bu da sonradan değişti), "bu yasa kapsamına giren suçlardan dolayı verilen cezalar, para cezalarına veya tedbirlerden birine çevrilemez ve ertelenemez." Tıpkı Sıkıyönetim Yasasının 17/2 maddesi gibi...
DGM'de yargılanan her suç, terör suçu sayılmıyor ve bu yasa kapsa­mında değerlendirilmiyor. O nedenle bu madde sağcı faşistler, silah ve uyuşturucu kaçakçıları için kullanılmıyor. Onların cezaları, ertelenme sınırları içinde ise yargıcın takdiri ile para cezasına çevrilip, ertelenebiliyor (tecil edilebiliyor). Ama, sol siyasi suçtan yargılananlar kesinlikle bu haktan yararlanamıyor ve bu madde sadece solculara uygulanıyor. Ne kadar adil ve eşitlikçi (!) bir yasa maddesi değil mi(!)

  15.MADDE:
Madde başlığı: "Müdafi Tayini", Bilindiği gibi müdafi, savunman (avukat) demektir, Söz konusu müdafi, sanık avukatı değil, "terörle mücadelede görev alan istihbarat ve zabıta amir ve memurlarının, bu görevlerinin ifasından doğduğu iddia edilen suçlardan dolayı aleyhlerinde açılan davalarda tutulacak avukatlarla ilgilidir. Onlarla ilgili olduğu kadar ilginç de... Çünkü devlet, bu yasa çıkıncaya kadar, mevcut kurum avukatları ile kişileri değil, sadece kurumlan savunmaktaydı. Bu yasa ile birlikte devlet suç işleyen kişilere (işkence yapan, yargısız infaza katılan vs.) , kurum avukatları dışında, özel avukat tutmakta ve böylece bir bakıma kolluk görevlilerini suça teşvik etmektedir. Ülkede, işkence olaylarının artması ve kurumsallaşması, insan öldüren polis ve jandarmaların yargılanamaması bu ve benzeri maddelerin teşviki sonucudur, denebilir. Çünkü, bu tür suçluların avukat­lığını yapmak ya da suçluya avukat tutmak, suça arka çıkmaktır. Maddede olduğu gibi suç işleyen kişilere üç avukat tutulursa, bir bakıma suç da üç kat teşvik edilmiş olur. Bu yetmezmiş gibi, bir de avukatların ücretleri, bu maddede olduğu gibi tarife dışında ödenecek olursa, iş daha da vahimleşir ve suç doğrudan teşvik edilmiş olur. Sonuçta, memur işkence yapar, adam öldürür. Bunu savun­mak için ölenin ödediği vergilerden en pahalı üç avukat tutulur. Dava, kamuoyu tepkisinden uzak olsun diye, yürüt­menin baskısı sonucu, suçun işlendiği yerden başka bir ile gönderilir. O yerdeki yargıç ayarlanamazsa, dava bir başka ile gönderilir ya da yargıç başka yere sürülür. Her yol denenir ve sonunda memur aklanır. Sonra müdür, genel-müdür ve hatta bakan bile olabilir. Kısacası maddenin özeti bu!

16. MADDE:
TMY kapsamında yargılanma "ayrıcalığı", sadece emniyette işkence, özel mahkemede (DGM) yargılanma, ağırlaştırılmış ceza ile sınırlı değildir. "Ayrıcalık" yargıla­madan sonra, infaz aşamasında da devam ediyor. 16. maddenin başlığı "Cezaların infazı ve Tutukluların Muhafa­zası"; madde infaz sistemini ve görüş şeklini düzenliyor. Maddeye göre: TMY'ye göre "mahkum olanların cezalan tek kişilik ve üç kişilik oda sistemine göre inşa edilen özel cezaevlerinde infaz edilir." Adli hükümlülere, bayramlarda seyranlarda sevdikleri ile kucaklaşma olanağı sağlayan açık görüş siyasi tutuklulara yasaktır, Ayrıca, "tutukluların birbirleri ile irtibatına ve diğer hükümlülerle haberleşmesine engel olunur." Bitmedi! Özel tip cezaevinden, kapalı tip cezaevine geçmek için "cezanın en az üçte birinin iyi halle geçirilmesi gerekir."
Yasaya ve genel kabule göre "tutuklama bir önlem­dir." Tutuklu ya da tutuksuz sanık hüküm giyinceye kadar suçsuzdur. Suçlu sayılması için hüküm giymesi, yani ceza alıp, cezasının Yargıtay’ca onanması (kesinleşmesi) gerekir. Oysa bu maddeye göre, tutuklu (hükümlü değil) için de özel cezaevi (tutukevi) öngörülmüştür. TMY göre, daha suçluluğu kanıtlanmayan tutuklunun durumu bile ağırlaştırılmıştır. Tutuklunun durumunu açıkladıktan sonra hükümlülerin durumunu açıklamak ve bu konudaki hukuksuzluğu vurgulamak, biraz lüks oluyor galiba!
Yasa, "tek oda sistemi diyor". Sözlükler hücreyi: Küçük oda, tutukluların ya da hükümlülerin kapatıldıkları küçük oda" olarak tanımlıyor. Yine bir tanım: "İnsan, düşünen, toplumsal bir varlıktır." İnsanlar, diğer canlılardan farklı olarak düşünme eylemini gerçekleştirdiği için, varlık nedeni olan toplumdan koparılıp cezaevine atılıyor. Toplum­dan koparıldığı yetmiyormuş gibi, diğer tutuklu ve mahkum­lardan da koparılarak hücreye atılıyor. Ceza, kişiyi cezaevine kapatmak olduğuna göre, bu yetmiyormuş gibi hücreye kapatmak' ne oluyor? Olsa olsa emniyette, savcılıkta ve yargılamada süren işkencenin devamıdır.
17.MADDE:
Anayasa madde 10: "Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetmeksizin kanun önünde eşittir." Anayasa maddesini aklımızda tutarak, şartlı salıverilme konusunu inceleyelim. Adli hükümlüler yönünden şartlı salıverilme konusu, 13.07.1965 gün ve 647 sayılı yasanın 19, maddesinde yine aynı başlıkla şöyle düzenlenmiştir: "TBMM tarafından ölüm cezalarının yerine getirilmemesine karar verilenler 30 yıllarını; müebbet ağır hapis cezası hükümlüler 20 yıllarını; diğer şahsi hürriyeti bağlayıcı cezalara mahkum olanlar hükümlülük süresinin 1/2'sini çekmiş olanlar, iyi halli hükümlü niteliğinde bulundukları takdirde, talepleri olmasa dahi şartla salıverilirler." Ayrıca, EK-2 maddeye göre "her ay için 6 GÜN şartla salıverme tarihinden indirilmek suretiyle şartla salıverme işlemi yapılır." İki maddenin özeti şudur: Adli hükümlüler cezalarının 2/5'ini, başka bir anlatımla %40'ını yattıktan sonra, isteğine bağlı olmaksızın şartla salıverilmektedir.
Bu yasada, Anayasa'nın 10. maddesi yok sayılarak, diğer konular gibi şartlı salıverilme konusu da özel olarak düzenlenmiştir. "Şartlı Salıverilme" başlığını taşıyan madde­nin numarası 17 ve şöyle: “Bu kanun kapsamına giren suçlardan mahkum olanlardan, TBMM tarafından ölüm cezalarının yerine getirilmemesine karar verilenler 36 yıllarını, müebbet ağır hapis cezasına hükümlüler 30 yıllarını, diğer şahsi hürriyet bağlayıcı cezalara mahkum edilmiş olanlar, hükümlülük sürelerinin 3/4'ünü çekmiş olup da iyi halli hükümlü niteliğinde bulundukları takdirde talepleri olmaksızın şartla salıverilirler." Yani 647 sayılı İnfaz Yasası'nın yukarıda yazılı maddeleri burada uygulan­mamakta ve konu bu yasada özel olarak düzenlenmiştir.
İki maddeyi kıyaslarsak: İdam cezasına mahkum olanlar, adli suçlarda 30 yıl, siyasi suçlarda 36 yıl; müebbet ağır hapis cezalan adlilerde 20 yıl, siyasilerde 30 yıl; şahsi hürriyeti bağlayıcı cezalar mahkum edilmiş olanlar hüküm­lülük süresinin adliler 2/5'ini (%40), siyasiler 3/4'ünü (%75) çekmeleri durumunda şartla salıveriliyorlar. Kıyas olarak aldığımız adli hükümlülerin şartlı salıverilmesinin doğrulu­ğunu yanlışlığını tartışmıyoruz. Ancak, TMY'de düzenlenen şartla salıverilme koşullarının, adli hükümlülere uygulanan kurallardan çok ağır olduğu tartışmasızdır. Yorumunu size bırakarak soruyoruz: Adalet bunun neresinde?
19. MADDE:
Birlik-beraberlik, çok sık kullanılan iki sözcüktür. Kulağa hoş geldiği gibi, sözcük anlamlarına uygun olarak kullanılırsa, herkes tarafından desteklenir. Ancak, her sınıfsal kavram gibi, bu deyim de hakim sınıfın çıkarına uygun kullanılıyor. Örneğin, sıkıntıların, paylaşılmasında sık sık kullanılıyor; ama iş bir nimetin paylaşılmasına gelince hemen unutuluyor. Dar günlerde bu deyimin başına bir de "milli" sözcüğü eklenince her derde ilaç, her kapıya anahtar oluyor. Fedakarlık gerektiren dönemlerde milli birlik ve beraberlik çağrıları daha çok artıyor. Fedakarlık, bir amaca ulaşmak için katlanılan sıkıntı, güçlük demektir. Bu tanım, bir şeyi olmayanın ya da az şeyi olan için fedakarlık tanımıdır. Varlığı çok olanın, zenginin fedakarlığı ise böyle tanımlanamaz; zengin, kendini sıkıntıya sokmadan fedakarlıkta bulunabilir. Çünkü, "az veren candan, çok veren maldan verir." Malı az olan değil, çok olanın fedakar olması gerekir ama tersi oluyor; fedakarlık hep az olandan hatta olmayandan bekleniyor. Yine atasözü ile sürdürürsek: "biri yer biri bakar, kıyamet işte bundan kopar". Elma ile armudun toplanmadığı gibi, aç ile tokun birlik ve beraberliği de olmuyor. Aç ile tokun çelişkisi, birlik beraberliği bozan en önemli unsurdur. Yöneticiler ise bu çelişkiden yararlanırlar. Yönetmek için bilgiye (istihbarata), bilgi için muhbire gerek vardır. Muhbirin olduğu yerde ise birlik beraberlik olanaksızdır, hatta muhbir, birlik beraberliğin dinamitidir. İlkokulda ahlaksızlık olarak öğretilen muhbirlik ve ispiyonculuk, TMY'nin 19. maddesinde "Ödüllendirme" baş­lığı altında "Suç faillerinin yakalanabilmesine yardımcı olanlara veya yerlerini yahut kimliklerini bildirenlere ... para ödülü verilir" şeklinde düzenlenmiştir. Bilindiği gibi ülkede, MİT, Emniyet, Jandarma, Genelkurmay ve Dışişleri istihbarat teşkilatları ile yeterince polis ve asker vardır. Bunlara rağmen, ille de muhbir! İstihbarat, birlik beraberliğin değil ancak, zora dayanan ve güvensizlik üzerine kurulu bir düzenin göstergesi olabilir. Böylesine bir olumsuzluğun ödül­lendirilmesi, tüm değer yargılarının çiğnenmesi, yok edil­mesi demektir
EK MADDELER:
Ek maddelerde, "görevlilere uygulanacak koruma tedbirleri ve yardım" konulan düzenlenmiştir. Konular oldukça ayrıntılı olarak sayılmıştır. Hatta, gerek duyuldukça, sık sık eklemeler yapılmıştır. Görevliler, halkın içinden çıkıp ona yabancılaşarak, onun üzerinde baskı unsuru olunca, zamanla kendini koruma içgüdüsünü geliştiriyorlar. Çünkü, keyfiliğin, keyfiliği doğurduğu biliniyor. Ancak, insanı temel alarak yasalara, hukuka bağlı görev yapan kişilere zarar geldiği ve onların korunmaya gerek duyduğu da pek görül­memiştir. Korunma korkunun, korku yanlışın, yanlış da keyfiliğin ürünüdür.
GEÇİCİ MADDE 1:
Daha önce açıklandığı gibi şartla salıverilme konusu 17. maddede düzenlenmiştir. Bu geçici madde ise bir kez kullanılmak üzere, Anayasa'da siyasi suçlulara yasak olan affa seçenek olmak üzere çıkarılan "Şartla Salıverilme" konusunu ele alıyor. Diğer maddelerdeki, siyasi suçlulara karşı gözlenen ayrımcı tavır, bu maddede de kendini gösteriyor. Geçici şartlı salıverilme "adli hükümlülerin çekmeleri gereken cezaların; idama mahkum olanlar 10 yıl, müebbet ağır hapis cezasına mahkum olanlar 8 yıl, diğer şahsı hürriyeti bağlayıcı cezaya mahkum olanlar, hükümlülük sürelerinin 1/5'ni çektikleri taktirde iyi halli olup olmadık­larına bakılmaksızın ve talepleri olmaksızın şartla salıverilirler." Siyasi suçluların durumu ise GEÇİCİ MADDE 4 ile düzenlenmiştir. Maddeye göre: "Terörle mücadelede görev alanları öldürenler veya öldürmeye teşebbüs edenler ile bu suçlara iştirak edenler; TCK 125. ve 146/son maddesinden hüküm giyenler; bu fıkrada yazılı uyuşturucu kaçakçılığı ve tecavüz suçunu işleyenler; parasal suç işleyenler ve Askeri Ceza Yasasının 55, 56, 57, 58, 59. maddelerindeki suçları işleyenlerden ölüm cezasına hükümlüler 20 yıl, müebbet ağır hapis cezasına hükümlüler 15 yıl. diğer şahsi hürriyeti bağlayıcı cezalara mahkum olanlar hükümlülük süresinin 1/3'ünü çektikleri taktirde iyi haili olup olmadıklarına bakılmaksızın ve talepleri olmaksızın şartla salıverilirler."
İki madde metninden açıkça anlaşılacağı gibi, siyasi hükümlüler, hırsızlar, tecavüz suçluları ve uyuşturucu kaçakçıları ile aynı grupta değerlendirilmiş ve diğer adli hükümlülerin iki katı daha fazla hapis yatmaları koşulu ile şartla salıverilmelerine karar verilmiştir. Muhalif siyasete düşmanlığı açıklamak için başka yoruma gerek var mı?

TMY ve Anayasa Mahkemesinin Bakışı
Sosyal Demokrat Halkçı Parti grubu TMY'nin 1, 2, 5, 6, 7, 8, 9, 10, 12, 13, 15, 16, 17, geçici 4 ve 9. maddelerin, Anayasa'nın Başlangıç bölümü ile 2, 6, 9, 10, 13, 17/3, 19, 26, 27, 35, 36, 38, ve 141. maddelerine aykırılık savı ile iptalini istemiştir. Anayasa Mahkemesi yapmış olduğu inceleme sonucu TMY'nin yukarıda yazılı, iptali istenen maddeleri ile ilgili olarak şu sonuçlara varmıştır:
1)  1. Terör tanımı, 2. Terör suçlusu ve 5. Cezaların
artırılması maddelerinin Anayasaya aykırı olmadığına.
2) Görevlilerin isim ve adreslerini "Açıklama ve Yayınlama
"konusunu düzenleyen 6. maddesinin son fıkrasındaki
"mevkute niteliğinde bulunmayan basılı eserler ile yeni
yayına giren mevkuteler hakkında ise, en yüksek tirajlı
günlük mevkutenin bir önceki ay ortalama satış tutarının"
bölümünün Anayasa'ya aykırılığına, diğer kısımlarının Anayasaya uygunluğuna.
3) Terör örgütlerini kuranlar, faaliyetlerini düzenleyenler ve yönetenler ile bunlara yardım edenlerin durumunu düzenleyen 7. maddenin 4. fıkrasında bulunan "benzer kurumlar" ibaresi ile 5. fıkrada yazılı ve 6. maddede iptal edilen kısmın yine Anayasa'ya aykırılığına, diğer kısım­ların uygunluğuna.
4) Devletin Bölünmezliği Aleyhine Propaganda başlıklı 8. maddenin son fıkrasında bulunan 6. maddede iptal edilen bölümün Anayasa'ya aykırılığına, diğer kısımların uygun­luğuna.
5) "Avukat tarafından temsil ve görüştürülme" başlıklı 10. madde: "Bu kanunun uygulanmasında A) sanık ve müdahil en fazla üç avukat tarafından temsil edilir. B) Tutuklu sanık veya hükümlü avukatı ile tutukevi veya cezaevi görevlileri nezaretinde görüştürülebilir" şeklindeki hükümleri, savunma hakkını kısıtladığı gerekçesi ile iptal edildi. Oysa, bu madde ile savunma hakkı kısıtlanmıyor, aksine tamamen ortadan kaldırılıyor! Avukat, müvekkilini emniyette göremiyor, cezaevinde ise tepesinde dikilen gardiyanın nezaretinde görebiliyor. Bu maddeyi böyle uzun yazmak yerine, kısaca "Siyasi suçluların savunma hakkı yoktur" şeklinde daha "özlü" hale getirilebilirdi. Diğer maddelere "katlanan" Anayasa Mahkemesi bu maddeye dayanamıyor ve maddeyi iptal ediyor.
6) "Tutanak Düzenleyenlerin Dinlenmeleri" başlıklı 12. maddenin 2. tümcesi "Ancak, bunların (soruşturma yapan zabıta amir ve memurlarının) tanık olarak dinlenmelerine karar verilmesi halinde, ifadeleri gizli yapılacak duruşmada alınır" yargılamanın açıklığı ilkesi gereği Anayasa'ya aykırı bulunuyor ve bu tümce iptal ediliyor. Ancak boşluk DGM tarafından dolduruluyor ve uygulamada hiç dinlenmemesi yolu seçilerek iş kökten çözümlenmiş oluyor. Gizli gerekçe hazır: Polis işkence yapmaz (!), yazdıkları ve düzenledikleri belgeler hep doğrudur(!)
.7) "Erteleme ve Paraya Çevirme" başlıklı 13. madde Ana­yasa'ya uygun bulunduğu için iptal edilmiyor.
8)   "Müdafi Tayini" başlıklı 15. maddenin 1. fıkrası: "Terörle mücadelede görev alan istihbarat ve zabıta amir ve memurları ile bu amaçla görevlendirilmiş diğer personelin bu görevlerinin ifasından doğduğu iddia edilen savlardan dolayı haklarında açılan kamu davası sonuçlanıncaya kadar tutuksuz yargılanırlar" ile 3. fıkrası "(yukarıda sayılı görevlilerin); adam öldürmek, adam öldürmeye teşebbüs 'suçları hariç, taksirli suçlarla diğer suçlar hakkında Memurun Muhakematı Hakkında Kanun hükümleri uygulanır" bölümü iptal edilmiştir. Gerekçe, "bu kadar korumanın hiçbir görevliye tanınmadığı" değil, yargıcın takdir yetkisine müdahale olduğu şeklinde. Ama boşluk yine DGM'ler tarafından dolduruluyor ve bu sanıklar hiç tutuklanmıyor. Adam öldürenler de dahil olmak üzere...
9)   "Cezaların İnfazı ve Tutukluların Muhafazası" başlıklı 16. maddenin 3. fıkrasının "şartla tahliyelerine 3 yıldan az kalmış olanlar" ibaresi, pratik bir yarar sağlamadığı gerekçesi ile iptal edilirken, hücre, açık görüş yasağı, özel tip cezaevi konuları Anayasa'ya uygun bulunuyor.
10) "Şartlı Salıverilme" başlıklı 17. madde Anayasa'ya uygun bulunmuş. Konunun karşılaştırılması daha önce yapıldığı için yeniden değinme gereğini duymuyoruz.
11) Geçici 4. maddenin 1. fıkrasının a bendi: "bu kanunda terör suçlarından sayılan eylemler sonucu memur ve kamu görevlerini ifa ederken veya sıfatları kalkmış olsa bile bu görevlerini yapmalarından dolayı öldürenler veya öldürmeye teşebbüs edenler ile iştirak edenler; b bendi: TCK 125, 146/son, 404, 404/1, 405, 406, 407, 414, 416/ilk ve 418. maddelere giren suçlar ile d bendindeki askeri suçlar yönünden iptal istemleri reddedilmiştir yani bu maddeler Anayasaya uygun bulunmuştur.
12) Sendikalar, dernekler ve vakıfların taşınır ve taşınmaz mallan ile paralarını ilgili kurum ve hazineye devrini öngören geçici 9. madde Anayasaya aykırı bulunarak iptal edilmiştir.
Yasanın Geçici 1. ve 4. maddeleri, adli hükümlüler ile siyasi hükümlüler arasında çok büyük ayrımlar yaptığını ve bu durumun Anayasa'da belirtilen eşitlik kuralına aykırı olduğunu daha önce açıklamıştık. Şimdi de, Anayasa Mahkemesi, Geçici 4. maddede, 125. madde ile 146. maddeler arasında ayrım yapmıştır. 125. madde "Devlet topraklarının tamamını veya bir kısmını yabancı bir devletin hakimiyeti altına sokma; toprakları ayırmaya yönelik suçları", 146. madde ise "Anayasa'yı ihlal, TBMM'ni devirmeye ya da çalışamaz duruma getirme" suçlarını düzenlemektedir. Anayasa Mahkemesi kararı sonucu, 125. madde gereğince idam cezası alanlar 20 yıl; 146. madde gereğince idam cezası alanlar ise 10 yıl ağır hapis yatmaları durumunda şartla salıverileceklerdir. Her iki maddenin cezası idam olduğu halde, biri diğerinin iki katı hapis yatması durumunda, şartlı salıverilmeden yararlanmaktadır. Geçici 4. maddede arka arkaya düzenlenen bu iki maddeden 146. madde Anayasaya aykırı bulunup, bu maddeden hükümlü olanların şartla salıverilmeleri adli hükümlüler gibi değerlendirilirken, 125. madde, Anayasa Mahkemesi tarafından, Anayasa'ya aykırı bulunmamıştır.
Anayasa Mahkemesi bazı maddeleri iptal ederken gerekçe olarak Anayasanın 10. maddesini gösteriyor. Bu madde daha önce aktarıldı, ancak çelişkiyi yerinde göstermek için tekrarda yarar var: Madde başlığı "Kanun Önünde Eşitlik", içeriği ise; "Herkes dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayrım gözetilmeksizin kanunun önünde eşittir." Anayasa metni hukukçu olmayanların da rahatça anlayabileceği kadar açıktır. Ancak, Anayasa Mahkemesi'nin, bu maddeden ne anladığını göstermek için, yorumsuz bir şekilde, bazı alıntılar yapmakta yarar var:
"Anayasanın bu hükmü ile aynı hukuksal durumda olan kişilerin aynı kurallara bağlı tutulacağını, değişik durumda olanların ise değişik kurallara bağlı tutulmasının bir aykırılık oluşturmayacağı kabul edilmiştir.
Anayasa Mahkemesinin pek çok kararında vurgu­ladığı gibi yasa önünde eşitlik herkesin her yönden aynı kurallara bağlı olacağı anlamına gelmez. Yasaların uygulanmasında dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din ve mezhep ayrılığı gözetilmesi ve bu nedenle eşitsizliğe yol açılması Anayasa katında geçerli görülmez. Bu mutlak yasak, birbirinin aynı durumda olanlara ayrı kurallar uygulanmasını ve ayrıcalıklı kişi ve toplulukların yaratılmasını engellemektedir. Kimi yurttaşların haklı bir nedene dayanarak değişik kurallara tabi tutulmaları, eşitlik ilkesine aykırılık oluşturmaz. Durum ve konumlarındaki özellikler, kimi kişilere ya da topluluklar için değişik kuralları ve değişik uygulamaları gerekli kılabilir. Özellikle, ayrılıklara dayandığı için haklı olan nedenler, ayrı düzenlemeyi aykırı değil, geçerli kılar. Aynı durumda olanlar için ayrı düzenleme aykırılık oluşturur. Anayasanın amaçladığı eşitlik, eylemli değil hukuksal eşitliktir. Aynı hukuksal durumlar aynı, ayrı hukuksal durumlar ayrı kurallara bağlı tutulursa Anayasanın öngördüğü eşitlik çiğnenmiş olmaz. Başka bir anlatımla, kişisel nitelikleri ve durumları özdeş olanlar arasında, yasa­lara konulan kurallarla değişik uygulamalar yapılamaz. Durumlardaki değişikliğin doğurduğu zorunluluklar, kamu yararı ya da başka haklı nedenlere dayanılarak yasalarla farklı uygulamalar getirilmesi durumunda Anayasanın eşitlik ilkesinin çiğnendiği sonucu çıkarılamaz.
O halde, Anayasa Mahkemesinin yerleşik kararlarına göre, eşitliği bozduğu ileri sürülen kural, haklı bir nedene dayanmakta veya kamu yararı amacıyla yürürlüğe konulmuş ise, bu kuralın eşitlik ilkesini zedelediğinden söz edilemez.
Yasanın gerekçesinden ve öbür yasama belgele­rinden, inceleme konusu kuralla birlikte 3713 sayılı yasanın diğer birçok kuralının, cezanın korkutucu ve caydırıcı etkisini öne çıkarmayı amaçladığı anlaşılmaktadır.
Devlet, toplumsal barışı, kamu düzenini, bireylerin güven ve huzurunu sağlamakla yükümlüdür. Kimi durum­larda devlet, bu yükümlülüğünü alacağı ceza önlemleri ile yerine getirmeye çalışır. Yasa koyucu bu konuda bir düzenleme yaparken kişi yararı kadar kamu yararını da göz önünde bulundurmak zorunda olduğundan kimi suçların niteliğini, işlenme biçimini toplum için verdiği zararı da gözeterek değişik ağırlıkta cezalar verilmesini uygun bulabilir. Yasa koyucu, bu amacı, değişik cezalar verme yanında, değişik türde ceza uygulaması yapma veya ceza infazında farklı kurallar koyma yoluyla da gerçekleştirebilir.
Bu nedenlerle eşitlik ilkesine aykırı olarak iddia edilen itiraz konusu kural, suçun özelliklerinden doğan zorun­luluklara ve haklı nedenlere dayandığından Anayasanın 10. maddesinde açıklanan eşitlik ilkesine aykırı değildir ve bu maddeye yönelik iptal istemlerinin reddi gerekir" (20).
Yukarıdaki uzun alıntı Anayasa Mahkemesinin eşitlikten değil, eşitsizlikten ne anlaşılması gerektiğini çok iyi anlatmaktadır. Bu kararı okuyan yasa koyucu (parlamento), "Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarını istediği gibi farklı gruplara ve sınıflara ayırıp yasa yapabilir, farklı mahkeme­lerde yargılatabilir ve bu durum, yasa önünde eşitlik kuralına aykırı değildir" diye değerlendirebilir. Oysa, TDK sözlüğü, eşit sözcüğünü "Aynı haklardan yararlanan, aynı düzeyde olan" diye tanımlamakta ve "Her yurttaş eşit haklara sahiptir" tümcesini örnek göstermektedir. Tümcede, "yurttaşlık" aynı hukuki durum ve konumda olmanın ölçütü olarak gösteril­mektedir. Anayasanın 10. maddesindeki "herkes" sözcü­ğünün "her yurttaş" anlamına geldiği tartışmasızdır. Yurttaşlık dışında "durum ve konum" aramak "eşitsizliğe" kılıf geçirmek, pratik duruma ve yanlışa gerekçe bulmaktır. Niyeti (amacı) kavramak için okuduğunu anlamak yeter! Başka söze gerek yoktur!..





bölüm 5
devlet güvenlik mahkemelerinin
tarihçesi ve yeri
Anayasalar genel olarak, devletlerin siyasi felsefesi­ni, örgütlenişlerini, kurumlarını ve bu kurumların işleyişlerini gösterir. İlk Anayasa, 1876 Yıl'ında II. Abdülhamit tarafından ferman edilen "Kanu-u Esasi"dir; 1921 ve 1924 doğumlu "Teşkilat-ı Esasiye Kanunu", ikinci ve üçüncü anayasa ol­muştur. 1961 Anayasası ise en demokratik olanı ve dördün­cü anayasadır. 1961 Anayasası'na tepki olarak oluşturulan ve ilk günden itibaren tartışılır duruma gelen 1982 Anayasa­sı, yürürlükte olan, beşinci anayasadır.
İlk üç anayasada DGM'ler ve ona benzer olağa­nüstü mahkemeler yoktur. Başlangıçta, 1961 Anayasa’sında da DGM ve benzeri mahkemeler yoktur. Ülke, on yıl DGM'siz olarak, 1961 Anayasası ile yönetildi. 60'lı yılların sonuna doğru anayasa tartışmaları başlatıldı. Her zamanki gibi iktidarda sağ partiler vardı. Nispeten demokratik bir ana­yasa ile ülkeyi yönetemeyeceklerine ve toplumsal muhalefeti susturamayacaklarına inananlar, “anayasa elbisesinin halkı­mıza bol geldiğini" ileri sürerek, işe, demokrasi dışı kural­larla korkutulan halkın demokratik haklarını kısıtlamakla başladılar. Az zamanda çok iş başardılar(1): Anayasa'yı 1971-1973 yılları arasında tam 35 kez değiştirdiler; değişik­liklerin 32'si rejimle ilgilidir
Yapılan bu değişikliklerden sonra, artık 1961 Anayasasından söz etmek olanaksızdır. Çünkü, Anayasa'nın. demokratik içeriği tamamen boşaltılmış ve geriye ilk Anayasa'dan hiç bir şey kalmamıştır.
Her değişiklik, tarihin tekerleğini geri çevirmek için harcanan kötü niyetli bir çaba ve 1961'den geriye doğru bir adım olmuştur. Tarihin ilerleyişi yönünde hareketlenen kitle­ler ve akışı durdurmaya çalışan, set oluşturan darbeler dö­nemi başlamıştır. İlki 12.Mart.1971 Darbesi; resmi adı ile 12 Mart Muhtırası. Başta Süleyman Demirel hükümeti vardı. Darbe ile parlamento devre dışı bırakılmış ve parlamento dışı hükümetler dönemi başlatılmıştır. Parlamentonun cesa­ret edemediği anayasa değişiklikleri ve buna uygun olağa­nüstü dönem yasaları hep darbe dönemlerinde, atanmış hükümetler tarafından gerçekleştirilmiştir, örneğin: 1402 sayılı Sıkıyöne­tim Yasası 15.05.1971; Polis ve jandarmanın silah kullanma­sını düzenleyen 1481 sayılı Asayişe Müessir Bazı Fiillerin Önlenmesi Hakkında Yasa 08.09.1971 doğumlu olup, hepsi darbe hükümetlerinin "eseridir". 26.03.1971- 03.12.1971 tarihleri arasında atanan (görev yapan) I. Nihat Erim Hükümeti işe hızlı başlayarak, bir çırpıda bu iki temel yasayı çıkarmıştır.
Çıkarılan temel yasa­lar, temel olması gereken "yaşama hakkına" saldırıyor. Baş­bakanlık gibi, icracı bakanlıklar da (İçişleri, Maliye, Milli Sa­vunma, ekonomiden sorumlu devlet bakanlığı) meclis dışın­dan, darbe alkışçısı bürokratlardan atanıyor. Seçim olmadığı için, hükümeti kurmak ve görevden almak çok hızlı ve kolay oluyor. Ecevit Hükümeti kuruluncaya kadar, hiçbir hükümet birinci yaşgününü kutlayamıyor. 01.12.1971-17.04.1972 ta­rihleri arasında II. Nihat Erim; 22.05.1972-10.04.1973 tarihle­ri arasında, I ve II. Erim Hükümetlerinin Milli Savunma Ba­kanlığını yapan Ferit Melen; 15.04.1973-16.12.1973 tarihleri arasında, Melen Hükümetinin Ticaret Bakanı olan Naim Talu hükümet kuruyor.
07.Şubat.1973 tarihinde başta Ferit Melen Hükü­meti vardır. TBMM'nin 397 üyesi, 09.Temmuz.1961 tarih ve 334 sayılı TC. Anayasası'nın 5 maddesinin değiştirilmesi ve 2 geçici madde eklenmesine ilişkin anayasa değişikliği teklifi veriyorlar. Teklifte Anayasa'nın 30., 57., 136., 138., 148. maddelerinin değiştirilmesi, geçici 21 ve 22. maddelerin eklenmesi öneriliyor. Değişiklik metni öneriden çok emre benziyor. Çünkü, önergede hiçbir değişiklik yapılmadan, 15.03.1973 tarih ve 1699 sayı ile aynen kabul edilerek, üç gün sonra Resmi Gazete'de yayımlanıp yürürlüğe giriyor.
30. madde gözaltı suresini uzatırken 136. Madde DGM'leri anayasal bir kurum olarak düzenliyor. Böylece, TC. Devletinin utanmaya başladığı sıkıyönetim mahkemelerinin yerini dolduracak ve zamanla da aratmayacak DGM'ler ku­ruluyor. Değiştirilen diğer anayasa maddeleri de sıkıyöne­timle ilgilidir.
Birinci derece mahkemeler, anayasasının emri ge­reği yasa ile kurulurken ilk kez, birinci derece mahkeme olan DGM'ler anayasa ile kuruluyor ve anayasal bir kurum niteliği kazanıyor. Kurulmadan önce, diğer ülkelerden örnekler ara­nıyor. İlk örnek, tıpkı ceza yasasında olduğu gibi İtalya'nın faşist Mussolini dönemi yasalarında bulunuyor ve adı: "Dev­letin Korunması için Özel Mahkeme"dir. Ancak, faşizm dö­nemi ürünü olduğundan, anayasa değişikliği ve yasanın gö­rüşülmesi sırasında, İtalya'daki örnekten hiç söz edilmiyor. Onun yerine Fransa örneği veriliyor. Fransa'da DGM'ler iki kez oluşturulmuştur. İlki, Hitler ile işbirliği yapan Mareşal Petain dönemindedir. Hitler ile Petain isimleri birlikte değer­lendirildiğinde, yine İtalya ve faşizm akla geliyor. Kısacası her iki ülke örneği de bu mahkemelerin faşizm dönemi "mahkemeleri" olduğunu gösteriyor.
İkincisi ise Petain'in öğrencisi General De Gaulle ta­rafından, 1963 yılında, Cezayir ayaklanması ve Fransa içşavaşı döneminde çıkarılmıştır. Adı DGM; ama işlevi bir tür divanı harp mahkemesi niteliğindedir. Fransa DGM'si, Türkiye'dekinden farklı; her bölgede birkaç tane kurulmamış, tüm Fransa için tamamı bir tane kurulmuştur. Kurulma şekli, ko­şullara uygun ve olağanüstüdür. Yargılama şekli olağandır. Süresi olağanüstü dönemle sınırlıdır. Bir tür sıkıyönetim mahkemesi ve olağanüstü koşulların bitimi ile bu mahkeme­nin görevi de bitiyor. Hiçbir dönemde sürekli kullanılmıyor. Türkiye DGM'si ile İtalya ve Fransa DGM'lerinin tek ortak yanı, sağ iktidarlar döneminde kurulmuş olmalarıdır.
DGM'ler Anayasa'nın 136. maddesi ile kuruldu ve sağlama alındı. Mahkemelerin yasa ile kurulması anayasa emri, ancak, daha önce değinildiği gibi, DGM'ler anayasa ile kuruluyor. Bir bakıma DGM'lerin kuruluş yasası anayasa olu­yor. Ama yine de DGM'lerin kuruluşu ve yargılama usulleri hakkında yasa gerekiyor. Yasa için gerekçe hazır: Anayasa­nın emri!. Komisyonlar gerekli hazırlıkları yaparak 13.06.1973 tarihinde yasanın görüşülmesine başlanıyor. Ya­sa görüşmeleri anayasa değişikliği kadar uzun sürmüyor. Bugünkü DGM yasasının hemen hemen aynısı olan yasa, 26.06.1973 tarih ve 1773 sayı ve de bugünkü DGM yasası ile aynı isimle (Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun) 11.07.1973 tarihinde Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğü giriyor.
12 Mart Darbesi'nden sonra, 1973 sonunda genel seçimler yapılıyor ve 26.01.1974-16.09.1974 döneminde, MSP-CHP koalisyonundan oluşan 1. Ecevit Hükümeti kurulu­yor. Hükümet programının birinci maddesi genel af ve hü­kümet genel affı çıkarıyor. Aftan kısa süre sonra, toplumsal muhalefet hızla yükseliyor. Kitlelerin ilk istemi DGM'lerin ka­patılması ve kitleler bu yönde harekete geçiyor.
Yükselen muhalefet karşısında Yasanın ömrü pek uzun olmuyor. Diyarbakır DGM Savcısı, TCK 163. madde ile ilgili bir yargılamada, DGM yasasının anayasaya aykırılığını ileri sürüyor. İddiayı ciddi bulan mahkeme, işi Anayasa Mah­kemesine götürüyor. Anayasa Mahkemesi başvuruyu haklı bularak 1773 sayılı DGMKYUK esasa girmeden usulden (1974/35E. 1975/126K) 06.05.1975 tarihinde iptal ediyor. İptal kararı 11.Ekim.1975 tarihli 15380 sayılı Resmi Gazete'de yayımlanarak bir yıl sonra yürürlüğe giriyor. Böylece usulden de bozulsa, yeni bir darbeye kadar DGM yasası yü­rürlükten kalkmış oluyor. "DGM'ler eziliyor ama sıra MESS'e gelmiyor."
31.03.1975-21.06.1977 döneminde I.MC (Milliyetçi Cephe) 4. Demirel Hükümeti yeniden DGM'leri canlandırmak için bir atak yapıyor. Ancak parlamento dışı ve içi mu­halefetin direnci sayesinde, sonuç alamıyor. 12.Eylül.1980 Askeri Darbesine kadar, zaman zaman tartışılsa da DGM'ler gündemden çıkıyor. Arada geçen dönemde, DGM yerine, Sıkıyönetim Yasası ve Mahkemeleri ile idare ediliyor. Uzun süreli sıkıyönetimler, sanki ordu siyasetin dışındaymışçasına, ordu siyasetin içinde tartışmalarına neden oluyor ve orduya ciddi prestij kaybettiriyor. Bu tartışmaları noktalayacak ama sıkıyönetim mahkemelerinden doğacak boşluğu dolduracak yeni bir "mahkemeye" gereksinme duyuluyor. Bunun için elde hazır örnek var: DGM'ler!..
12 Eylül Faşist Darbesi ile birlikte, bozulmuş 1961 Anayasası rafa kaldırılıyor. Ortada anayasa olmadığı için, DGM'ler için anayasa değişikliği yapmaya gerek yok. Olağa­nüstü mahkeme sorunu, yeni anayasa hazırlanırken çözüm­leniyor: 1961 Anayasa'sının değişik 136. maddesi, yine, 1982 Anayasa'sının 143. maddesi olarak aktarılıyor. Madde başlığı da aynen "Devlet Güvenlik Mahkemeleri" olarak yeni Anayasaya aktarılıyor. Yeni anayasa 2709 sayılı yasa ile 07.11.1982 günü, Kenan Evren'in kefaleti ile kabul ettiriliyor ve 09.11.1982 günü Resmi Gazete'de yayınlanarak yürürlü­ğe giriyor.
Anayasa hazır, geriye yasanın hazırlanması kalıyor. Yasanın hazırlanması da sıkıntı yaratmıyor; Anayasa Mah­kemesi tarafından iptal edilmiş de olsa elde örnek bir model var.
İktidarda 21.Eylül.1980-24.Kasım.1983 tarihleri ara­sında görev yapan, Turgut Özal'ın yardımcılığını yaptığı, De­niz Kuvvetleri eski Komutanı Emekli Oramiral Bülent Ulusu'nun emir ile kurduğu bir hükümet var. Tıpkı anayasanın hazırlanması ve oylanmasında olduğu gibi, bu yasanın ha­zırlanmasında da tartışmalar yapılmıyor. Meclis "tam bir uyum ve emir komuta zinciri içinde" çalışmasını kısa sürede tamamlı­yor. DGM yasası, 16.06.1983 tarih ve 2845 sayı ile kabul edilerek, 18.06.1983 tarihinde Resmi Gazete'de yayımlanıp yürürlüğe giriyor. Böylece muhalif halk kesimi yeniden DGM'lerine “kavuşmuş” oluyor. Muhalif halk diyoruz, çünkü, muhalif olmayanların bu yasadan haberi bile yok!
Yukarıda açıklanan hususlar, dönemin Başbakanı Bülent Ulusu tarafından, yasanın 9. maddesinin gerekçesin­de “özlü” bir biçimde şöyle özetlenmiştir: "Görülüyor ki, kanun koyucu bu düzenleme ile sık sık sıkıyönetim ilanı gerektir­meden bu tür meseleleri, başka tedbirlerle karşılamaya ça­lışmakta ve getirilecek düzeni belirlemiş bulunmaktadır. Anayasanın bu düzenlemesine uygun olarak olağanüstü hal ilanı sırasında da görev yapacak DGM'nin görevleri tespit edilirken 1402 sayılı Sıkıyönetim Kanununun 15. maddesi ile Sıkıyönetim Mahkemelerinin görev ve yetkisine giren suçla­rın tamamına yakın kısmı DGM'lerin görev alalına alınmıştır."
Birinci ağızdan ifade edildiği gibi, DGM'ler ile Sıkıyönetim Mahkeme­leri, görev yönünden özdeşleştirmiştir. Demek ki, önemli olan, işi kimin yaptığı değil; yapılan işin niteliğidir. Kimin yaptığı ise, yapan kişi ve tarih açısından önemlidir.

DGM'ler Neden Gerekliydi? (!!)
Karşıt çıkarların doğurduğu karşıt sınıfların, yasaları değerlendirmesi de farklıdır. Her sınıf, diğer kurumlar gibi, yasa ve anayasaları da kendi sınıf çıkan açısından değer­lendirir. Birinin yararına olan diğerinin zararınadır. "Yasalar herkesi bağlar" kuralının arkasında da bir sınıf çıkarı gizlidir, çünkü yasalar sınıf çıkarlarını gözeterek hazırlanırlar. Son tahlilde, her yasanın amacı mevcut düzeni korumaktır. Doğal olarak, düzenden çıkarı olanlar, var olan yasaları savunur; eksik gördüklerinin de tamamlanmasını ister. Bu kural DGM'ler konusunda da ge­çerlidir. Bir kesim DGM'lerin gerekliliğini savunurken, karşıt grup, kendini hedef aldığı gerekçesi ile DGM'lere karşı çıkar.
DGM'lerin gerekli olduğunu savunanların gerekçele­rinin özü, 1961 Anayasa'sının 136. maddesinin değişiklik ge­rekçesinde sıralanmıştır. Bu değişiklik gerekçesi: "Bütün dünyada olduğu gibi memleketimizde de son yıllarda yeni suç ve suçluluk kavramları ortaya çıkmış, dolayısıyla suçla­rın ve suçluların kovuşturulması ve yargılanması için yeni usuller aranması ve bulunması zorunlu hale gelmiştir. Özel­likle "Devletin ülkesi ve milleti ile bütünlüğü, hür demokratik düzen ve nitelikleri Anayasada belirtilen Cumhuriyet aleyhine işlenen ve doğrudan doğruya Devletin güvenliğini ilgilendiren suçların kovuşturulmasında ve yargılanmasında, gerek ceza müessiriyetini artırmak için süratli yargılamayı sağlamak ve gerekse özellik arz eden bu suçların, ihtisaslaşmış mahke­melerde görülmesini mümkün kılmak için "Devlet Güvenlik Mahkemeleri" kurulmasında fayda görülmüştür." 1982 Ana­yasa'sının DGM'leri düzenleyen 143. maddesinin hükümet gerekçesi ise “Devletin varlığı ve devamlılığı ile ilgili bazı ey­lemler vardır ki bunların işlenmesi halinde hem çabuk ve hem isabetli karar verebilmek için özel bir uzmanlık ister. Bu gibi hallerde DGM'lerin bulundurulması gereklidir. Anayasa­mıza hakim ilkeye göre belli bir eylem için o eylemin işlen­mesinden sonra özel mahkeme kurulamaz. Bu nedenle sözü geçen suçlara ilişkin davalara bakmak üzere DGM'ler Anayasamızca kabul edilmiştir. Atamalarındaki özel hükümler
önceden saptanıp eylemden evvel mahkemeler vücuda getirilmiş olduğundan belli olaylar için işlendikten sonra bir mahkeme sayılması mümkün değildir."
Bir de Milli Güvenlik Konseyinin (MGK) Anayasa Komisyonunun değişiklik gerekçesi
vardır:
"Savaş ve sıkıyönetim hallerinde DGM'nin görev alanına giren suçlar, askeri mahkemelerin görevleri arasına
girmekte ve bu mahkemeler görevsizlik kararı vermek durumunda kalmaktadır. Daha önceki uygulamada, bu hal gerçekleşmiş, karar safhasına gelen davalar görevsizlik kararıyla sıkıyönetim askeri mahkemelerine devredilmiştir,
Bu sakıncayı ortadan kaldırmak, yargı hizmetine sürat kazandırmak amacıyla         sıkıyönetim ilan edilmesi halinde kanunla belli edilen esaslara göre bu mahkemelerin sıkıyönetim askeri mahkemelerine dönüştürülebilmesi maddeye bir fıkra olarak eklenmiştir...."
DGM'lerle İlgili tartışmalar, yasa yapılırken değil, 1961 Anayasa’sının 136. maddesi değiştirilirken yapılmıştır. Yasanın görüşülmesi sırasında yapılan görüşmeler ve tar­tışmalar, anayasa değişikliği sırasında yapılan tartışmaların bir tekrarı niteliğindedir. Anayasa değişikliği ve birinci DGM yasasının çıkarılması sırasında, AP, CGP, MSP ve zaman zaman CHP parlamenterleri de lehe konuşmalar yapmışlar­dır. Sürekli, DGM aleyhine konuşma yapan tek kişi TİP mil­letvekili Mehmet Ali Aybar'dır; tek başına parlamentoya hu­kuk ve demokrasi dersi vermiştir.
İkinci DGM yasasının hazırlanışı sırasında tek yetkili kurum MGK'dır. Yasanın hazırlanışı sırasında, MGK'nın sö­zünün üstüne söz söylemeye cesaret eden yoktur. Söylene­cek söz olmayınca, ikinci DGM yasası birinciden daha hızlı görüşülüyor ve kabul ediliyor. Sadece arada birileri çıkıp bi­rinci DGM yasası hazırlıkları sırasında yapılan görüşmeler­den aktarmalar yapıyor ve 12 Eylül Darbesi'ne methiyeler düzüyor. Ama iki yasanın gerekçeleri hemen hemen aynıdır. 12 Mart'ta icat edilen "bölünmez bütünlük, hür demokratik düzen, nitelikleri anayasada belirtilen cumhuriyet" kalıp tam­lamaları, ikinci DGM yasası hazırlanırken de nakarat haline getiriliyor ve her fırsatta tekrarlanıyor.
Anayasaların ve DGM yasalarının genel ve madde gerekçelerinin yer aldığı meclis görüşme tutanaklarında, DGM'leri savunan gö­rüşler, şu başlıklar altında sıralanabilir:
1-   "Son yıllarda yeni suç ve suçluluk kavramları ortaya çıktı" savı: Doğada ve toplumda her şey sürekli değişim ve gelişim içindedir. Yasaların da bu değişime ayak uy­durması kaçınılmazdır. Ancak, yasanın hazırlanmasında sunulan gerekçenin doğru olmadığı görülmektedir. Çün­kü, eski ve yeni DGM yasalarında hiçbir yeni suç tanımı, yapılmamıştır. Yasanın adından (Devlet Güvenlik Mah­kemelerinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Ka­nun) anlaşılacağı gibi, bu yasa bir kuruluş ve usul yasası­dır. Usul ve kuruluş yasalarında suç tanımı yapılmaması gayet doğaldır. Ayrıca yasanın 9. maddesi bu gerekçeyi doğrulamıyor. Çünkü sayılan suçların tamamı TCK'da mevcut olup 9. Maddede, sadece, TCK'daki madde nu­maraları yazılmıştır. Kesinlikle yeni bir suç tanımı yapıl­mamıştır. O nedenle ortada ne yeni bir "suç" ne de "suç­luluk" kavramı vardır.
2-   'Gelişmiş demokratik ülkelerde de benzer mahkeme­ler var" savı: "Kötü örnek, örnek olmazmış" ama örnek istendiği zaman, hemen Fransa örneği gösteriliyor. Aslın­da, Fransa'dan önce İtalya'da benzer bir mahkeme vardı. Faşist Mussolini döneminde 1926 yılında "Devletin Ko­runması için özel Mahkeme" adı ile bir DGM kuruluyor ve faşizmin yıkıldığı 1948 yılına kadar faaliyet sürdürüyor. Fa­şistler, faşizmi açık yüreklilikle savunamadıklarından do­layı ve kötü çağrışım yapmaması için İtalya örneğine hiç değinmiyorlar. Dokunulduğunda, DGM'lerin faşizmin bir icadı olduğu anlaşılacak. Aslında, Fransa örneği de pek iyi bir örnek değildir. Çünkü, Fransa'da DGM'leri kuran Mareşal Patein, 1. paylaşım (Dünya) savaşında ulusal kahraman ama 2. paylaşım savaşında, Fransa'yı işgal eden Hitler Almanya’sı ile işbirliği yaptığı için, ulusal hain ilan edilmiştir. Fransa'da da ilk DGM, yine faşizm döneminin mahkemesidir. İkinci DGM ise Petain'in öğrencisi Gene­ral de Gaule tarafından Cezayir Ayaklanması döneminde kuruluyor. Yani Fransa'da geçici bir süre için ve tek olarak ku­ruluyor. Genelde kişiler kendilerini doğrulamak için örnek verirken parçayı bütünden soyutlarlar. Oysa parça bütün içinde anlamlıdır. Dolaysıyla sadece ada bakarak Fransa'da DGM vardır denemez. Çünkü yukarıda anlatıldığı gibi, Fransız DGM'si bir kriz döneminde kısa bir süre için kuruluyor. Yargılama usulünde herhangi bir değişiklik yok; bir tür divanı harp ya da sıkıyönetim mahkemesi niteliğindedir. Hiçbir zaman Fransız hukuk sisteminin bir parçası durumuna gelme­miştir ve sayılabilecek bir çok nedenle "bizim" DGM'lere de benzememektedir.
3-    "Suçluların kovuşturulması ve yargılanması için yeni usuller gereklidir" savı: İlk bakışta doğru görünen bir tes­pittir. Adil, hızlı, demokratik bir yargılama için çağa ve teknolojiye ayak uydurmak gerekir. Ancak, kovuşturma ve yargılamada temel koşul demokratik hak ve özgürlüklerin özüne dokunulmaması, evrensel hukuk değerlerine bağlı kalınmasıdır. Kesinlikle, yürütme erkinin yargı erki üze­rinde tehdit unsuru olmamasıdır. Kovuşturma ve yargıdan önce, suçların önlenmesi aşamasının, koşul­larının yaratılması gerekir. Bunun için ekonomik, sosyal ve siyasal nedenler belirlenmeli ve çözüm için gerekli ça­balar harcanmalıdır. Esas olan suçluyu yakalamak değil, suçun kaynağını kurutmaktır.
4-    "Devlete, ülke ve millet bütünlüğüne, düzene ve cum­huriyete yönelik suçları yargılayacak ayrı mahkeme" savı: Her devletin, her düzenin kendini koruyacak ön­lemleri alması, iktidar olmanın doğası gereğidir. Ancak, bu işler yapılırken amaç ve araç arasındaki ilişkiyi çok iyi be­lirlemek gerekir. Amaç ve araç arasındaki ilişkinin karıştı­rılmaması gerektiği gibi, kişisel amaçlar için yukarıda sa­yılan "değerler", araç ve paravan olarak kullanılmaması gerekir. İnsan, tüm toplumsal ve sosyal kurumların mer­kezindedir. Bu kurumların amacı, insana hizmettir. İnsanı dışlayan, ikincil plana iten ve araç olarak kullanan hiçbir düzen insancıl sayılamaz ve insana hizmet etmesi gere­ken kurumlar, insana hükmetmeye başlar. Sonunda, tüm kutsal değerler, sınıf çıkarını gizlemek için birer örtü ola­rak kullanılmaya başlanır.
5-  "Ceza etkinliğini (müessiriyetini) artırmak" savı: Ceza etkinliği kavramı, yargılamanın değil, daha çok infaz hu­kukuna ilişkin bir kavramıdır. Kavram, toplumların ve hu­kukun gelişimine göre sürekli işlev ve amaç değiştirmiştir. Cezalar, ilkel "öç alma" aşamasından bu günkü "ıslah" anlayışına doğru insani bir evrim geçirmiştir. Adli suçlular için doğru sayılabilecek bu belirleme, siyasi suçlular için tamamen yanlıştır. Çünkü, siyasi bir suçlunun "ıslahı", muhalif insanı, bozuk düzeni savunan insan durumuna dönüştürmek demektir. Bunun felsefi anlamı ise, insanın, insanlığın inkarıdır. Ceza etkinliği, siyasi suçlulara değil, adli suçlulara gereklidir ki caydırıcı olsun. Ama asıl olan, suçu doğuran toplumsal koşulların yok edilmesidir.
6-  "Hızlı yargılama sağlamak" savı: Hızlı ve adil yargılama hangi yargı/mahkeme için gerekli değil acaba? "Gecikmiş adalet, en büyük adaletsizliktir" Toplumsal gereksinmeden doğan alanlar boşluk kabul etmez. Boşluk doğduğu anda hemen yeri, başka bir yasal ya da yasadışı yapı ile dolduruluyor. Örneğin; olağan insan ilişkilerinin çözemediği sorunlar hukuk tarafından; hukukun çözemediği ya da yetersiz kaldığı konular da mafya tarafından çözülüyor. Çünkü, mafyayı, işlemeyen ya da ağır işleyen, bozulmuş ve ye­tersiz kalmış bir kolluk ve hukuk sistemi üretmektedir. Tıpkı eğitimdeki yetersizliklerin özel okulları, özel dersaneleri doğurduğu gibi.
7- "İhtisas mahkemeleri" savı: Yargıç ve savcı olmak için hukuk fakültesini bitirip, sınav, kazanmak gerekir. Stajın tamamlanması ile kura çekilerek yargı kürsüsüne çıkılır. Diğer mesleklerden farklı olarak, yargıç için hizmetiçi eği­tim yeri kürsülerdir. Ayrıca hizmetiçi eğitim kursları yoktur, iş, yargıcın ve savcının kendisine kalmıştır. Yargıç ve savcının ihtisas yapacağı hukuki bir kurum ve kuruluş da yoktur. Başka bir anlatımla, yargıç ve savcı ihtisasını ken­di başına ve kürsüde yapar. Tüm mesleklerde olduğu gibi, bir savcı ve yargıç, her insanda bulunması gereken, an­cak son zamanlarda meziyet olarak sayılan dürüstlüğe sahipse; işini doğru ve zamanında yapıyorsa; konusu ile ilgili mevzuatı (yasa, tüzük, yönetmelik ve yayınları) dik­katli ve düzenli izliyorsa iyi bir hukukçu demektir. Daha önceden değindiğimiz gibi hukuk, aynı zamanda teknik bir konudur. Her teknik konu gibi, uzmanlık alanıdır. Hukukçu olmak için dört yıllık lisans eğitimi zorunludur. Ayrıca, bu eğitimle yetinilmediği için okuldan sonra yargıç ve savcıla­rın 2-3 yıl gibi uzun sayılabilecek bir staj eğitimi vardır.
Uzman: Belli bir işte, belli bir konuda bilgi, görüş ve becerisi çok olan kimsedir. Av. Haluk İnanıcı'nın avu­katlık mesleğinde ihtisaslaşma ve şirketleşme başlıklı teb­liğinde belirttiği gibi "ortada iki uzmanlık kavramı var. Bunlardan birisi hukukçunun uzmanlığı; diğeri hukukçu­nun uğraştığı konunun teknik bilgisine ait uzmanlık. Öte yandan, bir hukuki alana ilişkin bilgilenmenin uzmanlık ol­duğunu ifade etmek pek doğru olmasa gerek. Herkesin kolaylıkla ulaşabileceği ve bilgi sahibi olabileceği bir alan­dan, uzmanlık alanı diye söz etmek olanaksızdır.” Örneğin, bu kitabın hazırlanmasında yararlanılan kaynaklar, ilgi du­yan herkesin kolayca ulaşabileceği kaynaklardır. Ama ke­sinlikle bir uzmanlık alanı değildir. Temel hukuk bilgisine sahip her hukukçu, biraz emek harcamak koşulu ile bu konuda yeterli bilgiye sahip olabilir. Hiçbir hukukçuya ve şahsa kapalı olmayan bu alan, uzmanlık alanı olarak de­ğerlendirilemez. Son yıllarda, ticaret mahkemelerinden, ağır ceza mahkemelerine yapılan yargıç atamaları bile ih­tisas gerekçesini çürütmeye yeter. Ama konunun daha iyi anlaşılması için, Av. Haluk İnanıcı'dan bir alıntı daha ya­palım: "DGM'ler siyasi davalarda sanığın, mensubu olduğu örgütle ilgili bilgiyi İçişleri Bakanlığına soruyor. Yani sanıklar bakanlıktan bu örgüt silahlı örgüt diye bir bilgi ge­lirse başka, gelmezse başka suçtan yargılanmaktadır. Uzman(!) mahkeme sadece bu işi yapmaktadır. Uzmanlık, sanırız idareye yazı yazmayı bilmek anlamına geliyor" (19). Bunlara rağmen, DGM'lerin, dolayısıyla yargıç ve savcıların uzman olduğu ileri sürülüyor. Ama, hangi konu­da, nerede, kimden, ne zaman uzmanlık konusunda eği­tim aldığı açıklanmıyor. Ancak, son zamanlarda ortaya çı­kan şekli ile ortada gizli yasalar varsa onu bilemiyoruz!!.
8-   "DGM'lerin kuruluşu ile sıkıyönetimlere gerek kalma­yacak" savı: Bu savın olumlu yönü, ülkenin sıkıyönetimle yönetilmesinden utanç duyulmasıdır. Olumsuz yanı ise, sıkıyönetim mahkemelerinin yerini dolduracak ve onları aratmayacak böyle mahkemeler kurulmuş olmasıdır. Gerekçe doğrulanmıştır. Gerçekten artık sıkıyönetim mahkemeleri­ne ve sıkıyönetimlere gerek kalmamıştır. Çünkü, DGM'ler bu işlevi fazlası ile yerine getirmektedir. O kadar ki Askeri Yargıtay kararları, savunmalarda DGM'ler tarafından ör­nek karar olarak bile kabul edilmemektedir!
9-   "DGM'ler: komünizmle, anarşizmle, terörizmle müessir bir mücadele vasıtasıdır" savı (21): DGM'lerin hangi "izmleri" hedeflediği tek tek sayılmış ama nedense sonu "izmle" biten FAŞ(İZM) sayılmamıştır. Unu­tulduğu ileri sürülemez, çünkü yapılanlar, söylenenler, ya­zılanlar tersini gösteriyor. Ancak, olsa olsa bilinçli bir unutmadan söz edilebilir. O da amaca uygun olur. Başka yorum yok!

DGM'lere Karşı Çıkış Nedenleri:
1-   "DGM'ler olağanüstü mahkemelerdir" savı: Nedenleri şöyle sıralanıyor: Diğer ilk derece mahkemelerin tamamı Anayasa gereği olarak yasa ile kurulurken DGM'ler doğ­rudan, yüksek mahkemeler gibi anayasa İle kuruluyor. Diğer olağanüstü mahkemeler gibi, DGM'ler de olağa­nüstü dönemlerde kuruluyor, iki DGM de, darbelerin ve darbecilerin Türk hukuk sistemine katkısıdır(!). Seçilmişle­rin oluşturduğu parlamentolar tarafından değil, atanmış hükümetler döneminin eserleri; gerekçelerinde belirtildiği gibi, sıkıyönetim mahkemelerinin yerini doldurmak ama­cıyla kuruluyor. O nedenle, sıkıyönetim ilan edilmesi durumunda sıkıyönetim mahkemelerine dönüşebilecek şe­kilde düzenlenmişlerdir.
2-   "Siyasi mahkemelerdir" savı: Görev alanına, toplu ka­çakçılık suçları da girse, DGM'ler esas olarak, siyasi suç­ları yargılamak amacıyla egemen çevrelerce kurulmuştur. Savunulan "İdeal devlet" (böyle bir devlet yoktur), sınıfla­ra ve onların ideolojilerine eşit uzaklıkta olmak zorundadır. Oysa, sağcı faşist örgüt ve  çetelerin katliamları terör suçu sayılmazken, sol görüşlülerin en basit afiş asmaları bile terör suçu olarak nitelendirilmekte ve DGM'lerde yargı­lanmaktadır. Kısacası, DGM'lerde yargılanan suçlar ve "suçlular", ağırlıklı olarak sosyalist düşünceye sahip, siya­si kişilerdir. DGM'ler "sol siyaset karşıtı mahkemelerdir" dersek abartmış olmayız.
3-   "Diğer yargı organlarına güvensizlik" savı: Bizim bildiğimiz, DGM savcı ve yargıçlarının diğer adli mahkeme yargıç ve savcıları ile hiçbir eğitim farklılığı olmadığına göre, temelde diğer yar­gıç ve savcılara güvensizlik vardır denebilir. Çünkü, ne­densiz ayrım olmaz. Yıllarca ağır ceza mahkemelerinin görev alalına giren konular, birdenbire DGM'lere devredi­liyor ve yargılamalara DGM'lerde devam ediliyor. Üstelik, DGM yargıçlarının tamamı, önceden ağır ceza mahkeme başkanlığı ya da üyeliği yapmış kişilerdir. Yargıç ve sav­cıların yetişme kaynakları aynı olmasına rağmen, ayrımın tek nedeni: Bazı yargıç ve savcılara güveniliyor, di­ğerlerine güvenilmiyor, olmasıdır.
4-    "Sıkıyönetimsiz sıkıyönetim mahkemeleri" savı: Bir şey, her dilde farklı sözcüklerle anlatılır ama amaçlanan aynı şeydir. Çünkü farklı adlandırma, şeylerin özünü de­ğiştirmez, tıpkı DGM'lerde olduğu gibi. MGK gerekçesin­de, DGM'lerin sıkıyönetim mahkemelerine dönüştürüle­bileceği belirtilmiş ve anayasa ile yasa ona göre düzen­lenmiştir. Yasanın hazırlayıcısı Bülent Ulusu, yukarıda aktardığımız yasa gerekçesinde, bu mahkemelerin ne amaçla kurulduğunu çok net bir biçimde anlatmıştır. Anılan iki gerekçe bile bu savı doğrulamak için yeter de artar!..
5-    "Doğal yargıç ve mahkeme ilkesine aykırıdır" savı: Yargıçlar ve mahkemeler, suç ve suçlu ayrımı yapılmadan, suç işlenmeden önce kurulan; genel usule göre yar­gılama yapan; kuruluşu tartışılmayan; yasama ve yürütme baskısından oldukça uzak; siyasi iktidara değil, evrensel hukuk ilkelerine bağlı olmalıdır. 1961 Anayasası'ndaki "doğal yargıç" ilkesi, DGM değişiklikleri ile birlikte, "yasal yargıç" ola­rak değiştirilmiştir. Basit gibi görünen "doğal yargıç ve yasal yargıç" ay­rımı, Anayasa'da değişiklik yapma gereği duyulacak ka­dar önemli kavramlardır. Çünkü, yasalar, parlamentoda usulüne uygun olarak kabul edilip Resmi Gazete'de ya­yınlanarak yürürlüğe girer. Hukuk ise daha üst bir kavram olup yasa dışında evrensel ve moral değerleri de içerir. Başka bir anlatımla, parlamento tarafından usulüne uygun olarak kabul edilen metinler yasa sayılabilir; ama her ya­sa, her zaman meşru ve hukuki olmaz.
6-    "Savunma hakkını ortadan kaldırdığı" savı: Genel mahkemeler dışında kurulan her mahkeme, yargı birliği­nin bozulduğunun bir göstergesidir. Yeni mahkemeler ile yargı birliği parçalanır ve yaratıcısına yeni ayrıcalıklar sağlar. Bu ayrıcalıklar kendini maddi hukukta ve yargıla­ma usulünde gösterir. Genel ceza yargılama usul yasası, ünlü Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunudur (CMUK). CMUK'un savunmaya ilişkin maddeleri, büyük bir "reklam" kampanyası ile 18.11.1992 tarih ve 3842 sayılı yasa ile değiştirilmiştir. Ancak, bu değişiklik yasasının 31. madde­sine göre, CMUK'un 104, 106, 108, 110, 128, 135, 136, 138, 142, 143, 144 ve 146. maddelerindeki değişikliklerin DGM görevine giren suçlarda uygulanmayacağı ve DGM'lerde değişiklikten önceki usul hükümlerinin uygula­nacağı kurala bağlanmıştır. Şu anda iki tane CMUK var: Birincisi genel ceza mahkemelerinde, diğeri ise DGM'lerde uygulanmaktadır. Madde değişikliklerinin neler getirip götürdüğü ilerideki bölümlerde açıklanacaktır, o nedenle şimdilik bu maddelerin tamamen sanık avukat ilişkilerini düzenlediğini belirtmekle yetineceğiz.
7-   "DGM'ler yüksek mahkeme değildir" savı: Anayasanın 142. maddesinin başlığı "Mahkemelerin Kuruluşu"dur. Metni ise: "Mahkemelerin kuruluşu, görev ve yetkileri, iş­leyişi ve yargılama usulleri kanunla düzenlenir." şeklinde­dir. DGM'ler dışındaki tüm birinci derece mahkemeler, Anayasa'nın yukarıda aktarılan maddesi gereği yasa ile kurulmuştur. Tek istisnası, DGM'lerdir. Çünkü Anayasa'da sadece yüksek mahkemeler yer almaktadır. Birinci derece bir mahkemenin, yüksek mahkemeler gibi Anaya­sa'da düzenlenmesi, bu mahkemenin önemini, özelliğini, ayrıcalığını ve olağan olmadığını açıkça ortaya koyar.
8-   "Bağımsız ve tarafsız mahkemeler değildir" savı: Yargının mutlak bağımsızlığından söz etmek olanaksız da olsa, yargı denince akla gelen iki sözcük "bağımsızlık ve tarafsızlıktır". O nedenle bi­çimsel de olsa göreceli de olsa, yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı zo­runlu ve gereklidir. Yargı bağımsızlığı denince, öncelikle, yasama ve yürütme erkinin, yargı üzerinde doğrudan ya da dolaylı etkisinin olmaması anlaşılır. Ancak DGM'ler, si­vil yargıç ve savcıların atanma şekli ile Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu; askeri yargıç ve savcıların atanma şekli ile, ordu yolu ile doğrudan, yürütmeye bağlıdır. Yürütmeye çifte bağlı bir yargıdan bağımsızlık ve tarafsızlık beklemek işin doğası­na aykırı olsa gerekir. Ama, yine de, yargı bağımsızlığının ve tarafsızlığının bir özlem olarak kalmasını değil, yaşama geçirilmesini di­liyoruz.
9- "DGM'ler Avrupa İnsan Haklan Sözleşmesine (AİHS) Aykırıdır" savı: Avrupa İnsan Hakları Komisyonu (AİHK), 1993 Yılı'nda yapılan bir başvuru üzerine, 14.04.1997 tarihinde DGM'lerin AİHS'nin "bağımsız ve ta­rafsız bir mahkemede yargılanma hakkını" düzenleyen 6. maddesine aykırı olduğuna karar vermiştir. DGM'lerin ba­ğımsız mahkemeler olmamasına gerekçe olarak da DGM'lerdeki askeri yargıcın bulunmasını göstermiştir. Değerlendirmenin doğru ancak gerekçenin yetersiz oldu­ğunu düşünüyorum. Türkiye'nin de taraf olduğu ve imza­ladığı AİHS'nin 6. maddesi ve CMUK değişiklikleri incelendiğinde, bu gerekçenin yetersiz olduğu daha iyi anlaşılacaktır. O nedenle AİHS'nin 6. maddesini aynen aktarı­yorum:
Her şahıs gerek medeni hak ve vecibeleriyle ilgili nizalar gerek cezai sahada kendisine karşı serdedilen bir isnadın esası hakkında karar verecek olan kanuni müstakil ve ta­rafsız bir mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde hakkaniyete uygun ve aleni surette dinlenmesini istemek hakkını haizdir.
1- Hüküm aleni olarak verilir, şu kadar ki demokratik bir toplulukta amme intizamının veya milli güvenliğin veya ahlakın yararına veya küçüğün menfaati veya da­vaya taraf olanların korunması veya adaletin selametine zarar verebileceği bazı hususi hallerde mahkemece zaruri görülecek ölçüde, aleniyet davanın devamınca tamamen veya kısmen basın mensupları ve halk hakkında tahdit edilebilir.
2. Bir suç ile itham edilen her şahıs suçluluğu kanunen sabit oluncaya kadar masum sayılır,
3. Her sanık ezcümle:
a)   Şahsına tevcih edilen isnadın mahiyeti ve sebebinden en kısa bir zamanda, anladığı bir dille ve etraflı surette ha­berdar edilmek,
b)   Müdafaasını hazırlamak için gerekli zamana ve kolaylıkla­ra malik olmak,
c)   Kendi kendini müdafaa etmek veya kendi seçeceği bir müdafiin veya eğer bir müdafi tayin için mali imkânlardan mahrum bulunuyor ve adaletin selameti gerektiriyorsa, mahkeme tarafından tayin edilecek bir avukatın meccani yardımından istifade etmek.
d)   İddia şahitlerini sorguya çekmek veya çektirmek, müda­faa şahitlerinin de iddia şahitleriyle aynı şartlar altında da­vet edilmesini ve dinlenmesinin sağlanmasını istemek,
e)   Duruşmada kullanılan dili anlamadığı veya konuşmadığı takdirde bir tercümanın yardımından meccanen faydalan­mak, haklarına sahiptir.
Yukarıdaki metnin altında Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin de imzası vardır. Anayasa'nın 90/son maddesine göre "Usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar hakkında Anayasa­ya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamaz." Anayasanın bu maddesini de dikkate alarak, yukarıda akta­rılan AİHS'nin 6. maddesi ışığında, DGM ve TMY yasaları incelendiğinde, AİHK'nın vardığı sonuç kaçınılmazdır.


Devlet Güvenlik Mahkemeleri'nin
Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun
Gerek eski 26.06.1973 tarih ve 1773 sayılı, gerekse yeni ve yürürlükte olan 16.06.1983 tarih ve 2845 sayılı ya­saların tam adı: Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun'dur. Ancak, biz bun­dan sonra kısaca Devlet Güvenlik Mahkemeleri Yasası diye­ceğiz ve DGMY olarak kısaltarak kullanacağız.
İki yasa, adları gibi içerik olarak da pek farklı değil­dir. Öz aynı olmasına rağmen Anayasa değişikliği nedeniyle bazı küçük farklılıklar vardır. Gerçi, farklılıklara değinilmeden yapılacak bir inceleme, eksik bir inceleme sayılmaz. Ama genel kültür anlamında, yeri geldiğinde bu farklılıklara deği­nilecektir.
DGMY, dört ana bölümden oluşmuştur. Yasayı bü­tün olarak görmek için, bölüm ve maddeleri sıralayarak in­celeyelim:


BİRİNCİ BÖLÜM (Kuruluş ve Yetki)
1-    Kuruluş
2-    Mahkemelerin yargı çevresi
3-    Mahkeme kurulu
4-    Savcılık
5-    Hakim ve savcıların nitelikleri
6-    Atama
7-    Başkan ve üyenin bulunmaması hali
8-    Geçici görevlendirme
İKİNCİ BÖLÜM (Görev)
9-    DGM'lerin görevleri
ÜÇÜNCÜ BÖLÜM (Yargılama usulleri)
10-  Soruşturma usulü
11-  Cumhuriyet savcıları ve askeri savcıların suça el koy­maları
12-  Tanıklara yemin verilmesi
13-  Soruşturma ve kovuşturma yetkisi
14-  Zabıtanın görev ve yetkileri
15-  Zabıta amir ve memurları hakkında soruşturma
16-  Yakalama ve tutuklama
17-  Cumhuriyet savcılığının kararına itiraz
18-   Mahkemelerin derecesi ve en yakın mahkeme
19-   Bina, araç, gereç ve personelden geçici yararlanma
20-   Duruşma ile ilgili özel hükümler
21-   Tebligat
22-   Duruşmada hazır bulunmayan sanık
23-   Duruşmanın inzibatı ve cezalar
24-   Duruşma safahatının teknik araçlarla tespiti
25-   Kurulda değişiklik
26-   Hakimlerin reddi istemini inceleyecek merci
27-   Temyiz mercii
28-   Uyuşmazlıkların çözümü
29-   Uygulanacak usul hükümleri
DÖRDÜNCÜ BÖLÜM (Çeşitli hükümler)
30-   Diğer görevler
31-   DGM adalet komisyonu
32-   Gözetim hakkı
33-   Denetim
34-   Özlük işleri
35-   Bina, araç ve gereçler
36-   Kovuşturma giderleri
37-   Lojman tahsisi

38- DGM'nin sıkıyönetim askeri mahkemelere dönüştürülme­si
39- Emniyeti umumiye nezareti altında bulundurma cezası
40- 357 sayılı askeri hakimler kanununa ek
41- Yürürlük
42- Yürütme
DGM'lerin Kuruluş Amacı ve Yargı Çevresi:
Madde başlıklarından görüldüğü gibi, DGM'ler her yönü ile genel mahkemelerden oldukça farklıdır. Farklılık ve üstünlük, daha kuruluşta, anayasada yer alması ile başlıyor, öyle ki, birinci bölüm, genel olarak Anayasa'nın 143. maddesinin genişletilmiş şekli gibidir. DGMY'nın 1. maddesi ise Anayasa'nın anılan 143. maddesi­nin 1. fıkrasının, noktasına virgülüne kadar aynısıdır. Anayasa'da ve diğer yasalarda sık sık kullanılan "bölünmez bütünlük, hür demokratik düzen, devletin iç ve dış güvenliği" gibi hukuki olmayan sözcük kümeleri burada da aynen tekrar edilip sonuna DGM'lerin hangi illerde kurulacağı sayıldıktan sonra birinci madde tamamlanıyor.
Yasaya göre: "Adana, Ankara, Diyarbakır, Erzurum, İstanbul, İzmir, Malatya ve Van il merkezlerinde, bu illerin adlarıyla anılan DGM'ler kurulmuştur." 2. madde ise adına uygun olarak "Mahkemelerin Yargı Çevrelerini" belirtmekte­dir, il adı ile kurulan DGM yargı çevresine hangi illerin girdiği tek tek sayılmış ve Türkiye'de DGM kapsamı dışında hiçbir il bırakılmamış ve böylece DGM'ler "genel mahkeme(!)" kimliği kazanmıştır. Ceza yargılamasında, genel olarak, suçun iş­lendiği yer mahkemesi yargılama yetkisine sahiptir. Haklı gerekçeler olmadıkça, sanık, suçun işlendiği yargı çevresi dışındaki mahkemelerde yargılanamaz. DGM'ler ile bu genel yetki kuralı değiştirilmiş ve tıpkı sıkıyönetim mahkemelerinde olduğu gibi "bölge mahkemeleri" kurulmuştur. Yasanın mad­de gerekçesinde açıklandığı gibi:" Ülke savunması ve iç gü­venliğin sağlanması ile ileride anılan mahkemelerin Sıkıyö­netim mahkemesine dönüşebileceği nazara alınarak bu mahkemelerin yargı çevreleri ve bunlara bağlı iller Genel­kurmay Başkanlığı'nın 18 Kasım 1982 gün ve 3084-82 sa­yılı yazısında açıklanan hususlarla uyum sağlayacak şekilde düzenlenmiştir." Sıkıyönetim Mahkemelerinin yargı çevresini belirleyen Genelkurmay Başkanlığı, aynı zamanda DGM'lerin yargı çevresini de belirlemektedir. Yukarıdaki alıntıdan, yetki belirlemesinin, elde hazır bulunan sıkıyönetim yargı çevrele­rine göre yapıldığı net bir biçimde anlaşılmaktadır.
DGMY, danışma meclisinde görüşülürken "Türki­ye'de anarşinin artma nedeni olarak DGM'lerin kapatılması" gösterilmiştir. 12 Eylül ile kökü kazınan(!) anarşinin bir daha hortlamaması için, başlangıçta, paşalar tarafından 8 ilde birer adet kurulan DGM'ler, günümüzde tam 19 adet olmuştur. Bazı illerde DGM sayısı 6'ya kadar çıkmıştır ve daha da artacağa benziyor. Diğer konularda olduğu gibi, anarşi konu­sunda da 12 Eylülcülerin teşhisi baştan sona yanlıştır. DGM sayısındaki bu artış yanlışlığın kanıtıdır. Demek ki, DGM sa­yısının ve cezaların artması yargılanan (anarşist!) sayısını azaltmamış, tersine artırmıştır. Çünkü DGM'ler ne­den değil; sonuçtur. Hem de, kötü bir ekonomik yapı üzerin­de şekillenen, demokratik olmayan bir siyasetin sonucudur.
Yargı Kurulu ve Yargıçlar:
Yasada belirlenen il merkezlerinde birden fazla ku­rulan DGM'ler, madde 3'te belirtildiği gibi "bir başkan ile iki üyeden oluşur ve ayrıca iki yedek üye vardır" Başkan ve üyelerden birisi sivil, diğer üye askeri yargıçtır. "Başkan ve bir asıl bir yedek üye, birinci sınıfa ayrılmış adli yargı yargıç ve Cumhuriyet savcıları arasından, bir asıl bir yedek üye birinci sınıfa ayrılmış askeri yargıçlar arasından atanır, "(m.5)
Sivil yargıç ve savcıların atamaları Hakim ve Savcı­lar Yüksek Kurulu (HSYK) tarafından yapılır. Hatırlatmakta yarar var; HSYK'nin başkanı Adalet Bakanı; memur olan Adalet Bakanlığı müsteşarı doğal üye; kurulun 3 asıl ve 3 ye­dek üyesi Yargıtay Genel Kurulunun, 2 asıl ve 2 yedek üyesi Danıştay Genel Kurulunun, üyeler arasından, her üyelik için gösterilecek üçer aday içinden cumhurbaşkanı tarafından dört yıl süreli seçilirler. Toplam yedi üyeden oluşan HSYK üyelerinin ikisi yürütme organı olan hükümet üyesi, diğer beş yargıç ise yürütmenin başı olan cumhurbaşkanı tarafından seçiliyor. Sivil yargıçların doğrudan ya da dolaylı olarak hü­kümet tarafından seçildiğini söyleyebiliriz. Askeri yargıç ve savcılar için de durum pek farklı değil. Askeri yargıç ve sav­cıların atamaları, 26.10.1963 tarih ve 357 sayılı Askeri Yar­gıçlar Yasası'nın 16. maddesine göre: "Milli Savunma Bakanı ve Başbakanın müşterek kararnamesi ile Cumhurbaşkanının onayına sunulur ve Resmi Gazetede yayınlanarak" atanırlar.
Sonuç olarak, sivil ve askeri yargıç ile savcıların atamaları doğrudan ya da dolaylı olarak yürütme erki kontrolündedir.
1773 sayılı eski DGM'ler üçü sivil, ikisi askeri olmak üzere toplam beş yargıçtan oluşuyordu. Yargıç ve savcıların atamaları, Bakanlar Kurulunun, her boş üyelik için gösterdiği bir misli aday arasından Hakimler Yüksek Kurulu tarafından atama yapılıyordu. Bakanlar Kurulunun yargıç önerme yetki­si, yürütmenin yargıya doğrudan müdahalesi olarak değer­lendirildiğinden çok tartışıldı. Bu tartışmalara son vermek için, 1982 Anayasasında, yürütmenin, Bakanlar Kurulu ara­cılığı ile değil de Adalet Bakanı aracılığı ile yargıya müdaha­lesi kabul edildi. Askeri yargıç ve savcıların atamasında ise hiçbir değişiklik yapılmadı. Yargıç ve savcıların görev süresi, eski yasada 3 yıl olarak belirlenirken; yeni yasada 4 yıl ola­rak düzenlendi. İlk bakışta, 4 yıllık süre yargıç ve savcı için bir güvence gibi gözüküyor ama eylemsel durum, bu sürenin deneme süresi olduğu izlenimi veriyor. Çünkü, deneme sü­resini "başarı" ile tamamlayan bazı yargıç ve savcılarının gö­rev yerlerinin hiç değişmediği gözleniyor. Hele, ilk eğitimini sıkıyönetim mahkemelerinden alan yargıç ve savcılar için bu dört yıllık sürenin hiç önemli olmadığı görülüyor, öyle ki ileri­de bu savcı ve yargıçların görev sürelerine bakılarak, "emekli olağanüstü mahkemeler yargıcı/savcısı" bile denebilir.
Her mahkemede, asıl üyelerin yanı sıra iki de yedek üye bulunuyor. Yedek üyeler, olmayan yargıcın yerini dol­durduğu gibi, asıl olarak, genel yargıdaki sulh yargıcının gö­revlerini yapıyorlar. Böylece, yedek üyelik kurumu ile genel mahkemelerle olması gereken son bağ da koparılmış olu­yor. Yedek üyeler, sulh ceza yargıçları gibi; tutuklama, zora­lım (müsadere), kanıtların toplanması, ikrarın kayda geçiril­mesi, bilirkişilerden görüş (mütalaa) alma ve şuur tetkiki gibi görevleri yapıyorlar.
DGM'lerde değişik nedenlerle görevden ayrılan yargıçların yerlerine 15 gün içinde atama yapılmak zorundadır. Eksik yargıçla yargılama yapılamayacağı için oldukça yerin­de bir hükümdür. Keşke aynı titizlik adli yargıda da gösteril­se! Genel mahkemelerde aylarca atamalar yapılmıyor ve iş­ler yürümüyor, çünkü adli yargı için böyle bir sure yok.
Savcılık:
DGMY'nin dördüncü maddesine göre: "Her DGM nezdinde bir Cumhuriyet savcısı ve yeteri kadar Cumhuriyet savcı yardımcısı bulunur." (Cumhuriyet savcısı unvanı, cum­huriyet başsavcısı; cumhuriyet savcı yardımcısı unvanı da cumhuriyet savcısı olarak değiştirildi). Mahkeme birden fazla olsa bile, tek Cumhuriyet savcılığı teşkilatı vardır. Cumhuri­yet savcısı birinci sınıfa ayrılmış adli yargı yargıcı ve Cumhu­riyet savcıları arasından, yardımcıları ise Cumhuriyet savcıla­rı ve askeri yargıçlar/savcılar arasından atanır. Cumhuriyet savcı yardımcılarının sayısı doğrudan doğruya ve nispeti ise Milli Savunma Bakanının görüşü alınarak Adalet Bakanlığınca tespit edilir(m.4). Adalet ve Milli Savunma Bakanlarının ata­malardaki etkisi ile hangi alana müdahale ettikleri açık değil ama Adalet Bakanlığı'ndan sonra Milli Savunma Bakanlığı­nın görüşünün önemi ortadadır. Mahkemelerdeki askeri yar­gıç üyelerin atamalarından sonra, savcı yardımcılarının ata­masında da asker yine devrededir.
Cumhuriyet savcılarının yetkisi oldukça fazladır. DGMY'nin 8/2 maddesine göre: "İş durumunun zorunlu kıldı­ğı hallerde C. savcısının istemi üzerine HSYK bir DGM nezdindeki C.savcı veya yardımcılarından bir veya birkaçını, başka yer DGM nezdinde, adli yargı C. savcı ve C. savcı yar­dımcılarını da bulunduğu yer veya başka yerdeki DGM'lerde geçici olarak görevlendirebilir." Görüldüğü gibi bu madde, DGM C. savcısına, adı geçici görevde olsa, bir çeşit atama yetkisi tanıyor.
Yürütmenin yargı üzerindeki etkisi arttıkça, etki ve yetki sahipleri bir şeyleri gizlemek için, daha gür sesle "yargı bağımsızlığı, hukuk devleti" demeye başlıyorlar. Ama, gerçek amaç yine de gizlenemiyor!
Görev:
İkinci bölümün başlığı "görev" olup önemine uygun
olarak tek 9. maddeden oluşuyor ve madde adı: "Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Görevleri". Madde, DGM'lerin hangi
suçlarla ilgili yargılama yapacağını açıklamaktadır. Eski, 1773 sayılı
DGMY'de, görev konusunu aynı madde numarası ve başlık
ile hükme bağlamıştı. Ancak o dönemde TMY olmadığı için,
biraz daha ayrıntılı yazılmış ve sıkıyönetim mahkemelerinin
görevlerinin hemen hemen tamamı DGMY'nin görev maddesine eklenmişti. Yürürlükteki yasaya, eskiden tartışma konusu olan konuların çoğu alınmamıştır. Ancak, gereksinme
duyuldukça, yeni yasalar çıkarılmakta (TMY gibi) ya da eklemeler yapılmaktadır. Eski ile yeni yasa arasında biçimsel
bazı farklar olsa da öz hep korunmuştur. İki yasayı kıyaslamak ve yeni yasanın hazırlanış mantığını sergilemek için eski 1773 sayılı yasanın 9 ve 10. maddelerini aynen aktarıyoruz
MADDE 9- Devlet Güvenlik Mahkemelerinin görevine giren suçlar şunlardır:
A) Türk Ceza Kanununun 125 ilâ 141 inci maddelerinde; 146 ilâ 157 nci maddelerinde; 161 nci maddesinde; 163 üncü maddesinin bir, iki ve üçüncü fıkralarında ve 168, 169, 171 ve 172 nci maddelerinde yazılı suçlar;
B) Devletin ülkesi ve millet ile bütünlüğü, hür demokratik dü­zen ve nitelikleri Anayasa'da belirtilen Cumhuriyet aleyhi­ne işlendikleri ve doğrudan doğruya Devlet güvenliğini il­gilendirdikleri takdirde, aşağıda yazılı suçlar;
1. TCK'nın 142, 143, 144, 145, 158, 159 ve 162 nci madde­lerinde ve 163 ncü maddesinin dört, beş ve altıncı fıkra­sında ve 164, 165, 166, 174, 179, 180, 188 nci maddele­rinde, 191 nci maddenin ikinci fıkrasında, 193 ncü mad­denin ikinci fıkrasında ve 201, 234, 235, 241, 242, 254, 255, 256, 257, 258, 264, 271, 296 nci maddelerinde; 311 ilâ 315 inci maddelerinde; 369 ilâ 374 ncü maddelerinde; 376 ilâ 382 nci maddelerinde; 384 ilâ 388 inci maddele­rinde; 390 ilâ 394 üncü maddelerinde; 401 ve 403 üncü maddelerinde; 448 ilâ 452 nci maddelerinde; 464 üncü maddesinde; 495 ilâ 500 üncü maddelerinde; 512 ve 517 maddelerinde yazılı suçlar;
2.  Devlete ait posta, telgraf, telefon, radyo, telsiz/televizyon gibi bilcümle haberleşme araç, gereç, tesis ve tellerine karşı işlenen hırsızlık suçları;
3. 10.02.1963 tarih ve 171 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürü­yüşü Hürriyeti Hakkında Kanunda, 15.07.1963 gün ve 27Ş sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanununda ve 22.11.1972 gün ve 1630 sayılı Dernekler kanununda ya­zılı suçlarla 10.07.1953 tarih ve 6136 sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar Hakkındaki kanunun değişik 12 nci madde­sinde yazılı suçlar;
C) A ve B bentlerinde yazılı bir suç işlemek veya gizlemek maksadıyla veya bu suç vesilesiyle yahut bu suçla umu­mi veya müşterek bir gaye içerisinde işlenmiş suçlar; yu­karıda belli edilen suçları işleyenler, bunların suçlarına iş­tirak edenler; sıfat, meslek ve memuriyetleri ne olursa ol­sun DGM'de yargılanırlar. Anayasa Mahkemesinin Yüce Divan sıfatı ile ve görevleri ile ilgili suçlardan dolayı yar­gılayacağı kişilere ilişkin, 44 sayılı Anayasa Mahkemesi­nin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri hakkında Kanunun 20 nci maddesinin 3 numaralı bendi, hükümleri saklıdır.
MADDE 10- Savaş ve sıkıyönetim hali dahil, askeri mahke­melerin görevlerine ilişkin hükümler saklıdır.
A)  Askeri Ceza kanununun 54 üncü maddesinde yazılı suçla­rı asker olmayan kişilerle, asker kişiler müştereken işler­lerse;
B) ACK'nın 55, 56 inci maddelerinde, 57 nci maddesinin son fıkrasında, 58 ve 59 uncu maddelerindeki yazılı suçları askeri olmayan kişiler müstakilen veya asker kişilerle müştereken işlerlerse; Yukarıda (A) ve (B) bentlerinde yazılı bir suçu işlemek için veya gizlemek maksadıyla ve­ya bu suç vesilesiyle yahut bu suçla umumi veya müşte­rek bir gaye içerisinde, diğer bir suçu asker olmayan ki­şiler müstakilen işlerlerse;
C) Asker olmayan kişiler, Askeri Mahkemeler Kuruluşu ve Yargılama Usulü kanununun 11 inci maddesinin (B), (C) ve (D) bentlerinde yazılı suçları, DGM'nin görevine giren suçlarla irtibatlı olarak yahut umumi veya müşterek bir gaye içerisinde işlerlerse;
Sanıkların tamamı DGM'de yargılanırlar.
Yeni DGM yasasındaki görev konusunu TMY'nin "Görevli Mahkeme" başlıklı 9. maddesi ile birlikte incelemek gerekir. TMY'nin 9. maddesine göre: "Bu kanun kapsamına giren suçlarla ilgili davlara DGM'lerde bakılır ve bu suçları işleyenler ile bunların suçlarına iştirak edenler hakkında bu Kanun ve 2845 sayılı Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Ku­ruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun hükümleri uy­gulanır." Madde hükmünden anlaşılacağı gibi DGMY ile TMY içice girerek bir bütün oluşturmaktadır. O nedenle, DGMY'nin 9. maddesi ile TMY'nin 3 ve 4. maddelerini birlikte incele­mek gerekir. Eski ve yeni yasayı kıyaslamak amacıyla anı­lan üç maddeyi aynen aktarıyorum:
TMY. MADDE 3- Türk Ceza kanunun 125, 131, 146, 147, 148, 149, 156, 168, 171 ve 172. maddelerinde yazılı suçlar terör suçlarıdır.
TMY. MADDE 4- Bu Kanunun uygulanmasında;
a) TCK'nın 145, 150, 151, 152, 153, 154, 155, 157 ve 169. maddeleri ile 499. maddesinin ikinci fıkrasında yazılı suç­lar, 2845 sayılı Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında kanunun 9. maddesinin (b), (c), (e) bentlerinde yazılı suçlar, 1. maddede belirtilen terör amacı ile işlendiği takdirde terör suçu sayılır.
DGMY. MADDE 9- DGM'ler aşağıdaki suçlarla ilgili davalara bakmakla görevlidir:
a)   TCK'nın 125 ilâ 139. maddelerinde; 146 ilâ 157. maddele­rinde; 161, 168, 169, 171,172, 174. maddelerinde; 312. maddenin 2. fıkrasında; 313, 314. maddelerinde; 499. maddenin ikinci fıkrasında yazılı suçlar;
b)   6136 sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ve Diğer Aletler Hakkında Kanun ile TCK'nın 264 ve 403. maddelerinde yazılı toplu olarak ve teşekkül vücuda getirmek suretiyle işlenen suçlar,
c)   Anayasanın 120. maddesi gereğince Olağanüstü Hal İlan Edilen Bölgelerde, Olağanüstü Halin İlânına neden olan olaylara ilişkin suçlar,
Yukarıda belli edilen suçları işleyenler ile bunların suçları­na iştirak edenler, sıfat ve memuriyetleri ne olursa olsun, DGM'lerde yargılanırlar,
Ancak, Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay'ın yargılayacağı kişilere ilişkin hükümler ile savaş ve sıkıyönetim hali dahil Askeri Mahkemelerin görevine ilişkin hükümler saklıdır.
DGM'lerin görev alanına giren suçların büyük bir kısmı DGMY ve TMY'de madde numarası ile belirtilmelerine rağmen, tanım olarak Türk Ceza Yasası'nda yer almaktadır. Buna ek olarak, 6136 sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ve Di­ğer Aletler Hakkında Kanun ve Olağanüstü Hal Yasasındaki suçlar da DGM'lerin görev alanına girmektedir. Konu ile ilgili maddeleri aşağıya sıralıyoruz. Ancak, konunun daha iyi anlaşılması için, hukuki terim ve kavramların anlamlarını pa­rantez içinde belirtmekte yarar görüyoruz. Ayrıca, çok kulla­nılan maddelerin sonunda bazı kısa açıklamalar da yapıla­caktır. Madde de belirtilen cezalar, TMY'nin 5. maddesi ge­reğince yarı oranında artırılarak uygulanır. O nedenle ceza hesapları 1/2 oranında artırılarak yapılmalıdır.
Maddede geçen "ilâ " bağlacı ...ye kadar, ....ye de­ğin anlamına gelmektedir. O nedenle, sayılan tüm maddeler değil, sadece çok kullanılan maddeler aynen aktarılacaktır. Ancak, fikir vermesi açısından, maddelerde hangi konuların düzenlediğine kısaca değineceğiz. Bunlar, TCK'nın ikinci ki­tabının, birinci babında yazılı "Devletin Şahsiyetine Karşı Cü­rümler" başlıklı birinci ve ikinci fasıldaki suçlardır. Fasıl baş­lıklarına göre: "Devletin Arsıulusal (devletlerarası) Şahsiyeti­ne Karşı Cürümler" 125 ile 139. maddeler arasındaki suç­lardır. Bunlar ise:
Devlete karşı silah kullanan, yabancı ordulara hiz­met edenler ve yönetenler (126.m.); Yabancı devletleri Tür­kiye aleyhine kışkırtan ve savaşa neden olanlar (127.m); Yabancı bir devlet adına asker toplama ve düşmanlık ya­panlar (128.m); Savaş zamanında, düşman askeri faaliyetini kolaylaştıran ve Türkiye aleyhine faaliyet yürütenler (129.m); Savaş zamanında, askeri ve diğer kurumlara iş yapmayanlar ve malzeme vermeyenler (130.m); Askeri araç, gemi, uçak ile diğer ulaştırma araçlarını, yolları, depoları tahrip edenler (131.m); Devletin iç ve dış güvenliği ve siyaseti ile ilgili ev­rakları yok edenler (132.m); Devletin iç ve dış güvenliği ile ilgili gizli belgeler konusunda casusluk yapanlar (133.m); 132 ve 133 maddelerdeki suçları istemeyerek (taksirle) işle­yenler (134.m); Askeri yasak bölgelere gizlice girmek ve üzerinde güvenlikle ilgili belgeler taşıyanlar (135.m); Gizli bel­geleri açıklayanlar (136.m); Yayınlanması ve açıklanması yasaklanmış belgeleri açıklayanlar (137.m); Görev nedeniyle öğrenilen, gizli güvenlik bilgilerini çıkar için kullananlar (138.m); Savaş zamanında, Devlet güvenliği için yayınlanan emir ve kararlara karşı gelenler (139.m), parantez içinde ya­zılan maddelerden DGM tarafından yargılanacaklardır. Şim­di en çok kullanılan maddeleri aynen aktarıyorum:
TCK 125. MADDE: "Devlet topraklarının tamamını veya bir kısmını yabancı bir devletin hakimiyeti (egemenliği) altına koymaya veya devletin istiklalini (bağımsızlığını) tenkise (azaltmaya) veya birliğini bozmaya veya Devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmaya matuf (yönelik) bir fiil (eylem) işleyen kimse ölüm cezası İle cezalandırılır."
Bu madde, genellikle Kürt kökenli siyasi örgütler için kullanılmaktadır. Genel olarak örgüt üyeleri için 168. madde uygulanırken örgütün üst düzey sorumluları ile silahlı eyleme katılanları hakkında bu madde uygulanmaktadır. Madde, da­ha önce açıklanan Anayasa Mahkemesi kararı yönünden de önemlidir. Yasama organı 125. maddeyi, 146. madde ile bir­likte değerlendirmiş ve bu maddelerden hüküm giyenlerin 20 yıl ağır hapis yatmaları durumunda şartlı tahliyelerini yasallaştırmıştır. SHP 125 ve 146. maddelerin Anayasanın eşitlik ilkesine aykırı olduğu gerekçesi ile iptalini istemiştir. Anayasa Mahkemesi, 146. maddeyi Anayasaya aykırı bularak 20 yıllık süreyi 10 yıla indirmiş ancak 125. maddenin aykırılık konu­sunu reddetmiştir. Buna göre 125. maddeden hüküm giyen­ler, ancak 20 yıl ağır hapis yattıktan sonra şartla tahliye edi­leceklerdir. Böylece 125. madde Yasama organı ve Anayasa Mahkemesinin "ayrıcalıklı" bir maddesi olmuştur.
İkinci Faslın başlığı: "Devlet Kuvvetleri Aleyhinde Cürümlerdir”. Konu 146. maddeden başlayıp, yürürlükten kaldırılan 163. maddeye kadar gitmektedir. Ancak, DGM gö­rev alanına giren suçlar 161. maddede son bulmaktadır. Bu fasılda da birinci fasıldaki suçlar gibi, sık kullanılmayan maddeleri özetlersek: Bakanlar kurulunu düşürmeye çalı­şanlar ve görevini yapmasına engel olanlar (147.m); Yurt­taşları, yabancı ülke adına askere yazmak ve silahlandırmak (148.m); Halkı, hükümet aleyhine silah, gaz ve patlayıcı madde kullanmak suretiyle isyana kalkıştırmak (149.m); Bir örgüt için silah ve cephane temin etmek (150.m); Yukarıda sayılan suçları haber vermemek (151.m); Yetkisiz olarak as­keri birlikleri kumandaya kalkışmak ya da yetkili olduğu birliği terk etmek (152.m); Askeri itaatsizliğe ve görevini yapma­maya kışkırtmak (153.m); Yukarıdaki suçları basın yayın yo­luyla işlemek (154.m); Sözlü ve yazılı olarak, halkı itaatsizli­ğe ve askerlikten soğutmaya çalışmak (155.m); Cumhurbaş­kanına suikast yapmak (156.m); Cumhurbaşkanına saldır­mak (157.m); Savaş sırasında halkın moralini bozacak şekil­de gerçeğe aykırı haber yaymak ve ulusal çıkara aykırı ey­lemde bulunmak (161.m).
Şimdi de bu fasılda DGM'lerde en çok kullanılan maddeleri aynen aktarıyorum:
TCK 146. MADDE: "Türkiye Cumhuriyeti Teşkilatı Esasiye Kanununun (Anayasasının) tamamını ve bir kısmını tağyir (başkalaştırmaya) ve tebdil (değiştirmeye) veya ilgaya (kal­dırmaya) ve bu kanun ile teşekkül etmiş (kurulmuş) olan Bü­yük Millet Meclisini iskata (düşürmeye) veya vazifesini (göre­vini) yapmaktan men'e (yasaklamaya) cebren (zorla) teşeb­büs edenler (kalkışanlar), idam cezasına mahkum olur.
65. maddede gösterilen şekil ve suretlerle gerek yalnızca gerek birkaç kişi ile birlikte kavli (sözlü) veya tahriri (yazılı) veya fiili fesat (kargaşalık) çıkararak veya meydan ve so­kaklarda ve nasın (halkın) toplandığı mahallerde (yerlerde) nutuk irat (konuşma yaparak) veyahut yafta talik (yazılı kağıt asarak) ve neşriyat icra ederek (yayın yaparak) bu cürümleri işlemeye teşvik edenler (kışkırtanlar) hakkında, yapılan fesat (kışkırtma) teşebbüs derecesinde kalsa dahi, idam cezası hükmolunur.
Birinci fıkrada yazılı suça ikinci fıkrada gösterilen gayri (baş­ka) surette katılan fer'i şerikler (ortaklar) hakkında beş sene­den onbeş seneye kadar ağır hapis ve amme (kamu) hiz­metlerinden müebbeden (ömürboyu) memnuiyet (yasaklılık) cezası hükmolunur."
Bu madde, Mendereslerin yargılanmasından bu yıla kadar, hep sol siyasi örgütlerin "tekelindeydi"! Ancak, Sivas katliamı davasıyla birlikte ilk kez sağcı şeriatçı örgütlere de uygulanmaya başlandı ve madde üzerindeki "solcu tekeli" kırılmış oldu. Yine arada önemli bir fark var: Bu maddenin solculara uygulanması için silaha gerek olmadığı halde, sağ­cı örgütlere uygulanması için 33 kişinin yakılarak öldürülmesi gerekmiştir. Sokakta, iş dünyasında, vakıflarda, mecliste örgütlü on binlerce şeriatçı, Anayasa'ya, TBMM'ye bir şey yapamazken, iki sosyalist ya da komünist, onbinlerin yapa­madığı işi kolayca becerdikleri için bu maddeden rahatlıkla yargılanıp, cezalandırılıyor. Demek ki bir komünist, onbinlerce şeriatçıya bedel(!). Kısacası, solculara cömert, sağcılara ise oldukça cimri bir madde niteliğini koruyor.
TCK 168.MADDE: "Her kim 125, 131, 146, 147, 149 ve 156. maddelerde yazılı cürümleri işlemek için silahlı cemiyet (ör­güt) ve çete teşkil eder (oluşturur) yahut böyle bir cemiyete ve çetede amirliği (başkanlığı) ve kumandayı (komutayı) ve hususi (özel) bir vazifeyi haiz (edinmiş) olursa on beş sene­den aşağı olmamak üzere ağır hapis cezasına mahkum olur"
Cemiyet ve çetenin sair (öteki) efradı (kimseleri) on yıldan onbeş yıla kadar ağır hapisle cezalandırılır."
Bu suç, sayılan maddelerdeki "amaç suçları" ger­çekleştirmek için işlenebilecek bir "araç suçtur". Amaç suç­lardan birisini işlemek için oluşturulmayan bir örgüt, bu mad­deden yargılanmaz. Tahmin edileceği gibi en çok 125 ve 146 maddelerdeki suçları işlemek için örgütler kurulmaktadır.
TMY ile yürürlükten kaldırılmadan önce, düzeni yıkmak için "örgüt kuranlar ve örgüte girenler" TCK'nin ünlü 141. maddesinden; bu konuda "propaganda yapanlar" ise 142. maddeden; ancak örgüt adına SİLAHLI EYLEM YAPANLAR, 168. maddeden yargılanıyorlardı. 141 ve 142. maddenin "sözde" yürürlükten kaldırılması ile birlikte yerine TMY'nin 7. maddesi kondu. Ancak bu madde hiç kullanıl­mamaktadır. Onun yerine, hayatında, filimler dışında hiç si­lah görmemiş, hiçbir silahlı eyleme katılmamış kişiler, 168. maddeden yargılanmakta ve cezalandırılmaktadır. Baş­ka bir anlatımla, 141 ve 142. maddedeki suçlar ağırlaştırılmış bir şe­kilde 168. madde olarak hortlatılmıştır. Propaganda bile sa­yılmayacak, pankart ve afiş asma, yazılama yapma, yasal yürüyüşlere sosyalist bir dergi pankartı altında katılma, mecliste pankart açma, şenliklere katılma, mezarlıkta anma toplantıları yapma eylemleri 168. maddeden verilen cezalar için gerekçe olarak gösterilmektedir.
TCK 169. MADDE: "64 ve 65. maddelerde beyan olunan (bildirilen) hal (durum) haricinde her kini, böyle bir cemiyete ve çeteye hal ve sıfatlarını (niteliklerini) bilerek ba­rınacak yer gösterir veya yardım eder yahut erzak (yiyecek) yahut esliha (silah) ve cephane veya elbise tedarik eder (sağlar) veya her ne suretle olursa olsun hareketlerini teshil ederse (kolaylaştırırsa) üç seneden beş seneye kadar ağır hapis ile cezalandırılır."
Günlük dilde bu maddeye kısaca "yardım yataklık" suçu deniyor. Aslında maddede nelerin yardım sayılacağı açıkça sayılmış, ama uygulama oldukça farklıdır. 168. mad­dede saydığımız silahsız eylemlerin tamamı (yürüyüş, bildiri dağıtmak, pankart asmak vs.) 169. madde kapsamında de­ğerlendirilemiyor. Sayılan eylemler nedeniyle, "şanslı olan­lar" 169. maddeden, "şanslı olmayanlar" 168. maddeden ce­za alıyorlar. Hakkında 168. maddeye muhalefetten dava açılan sanıklara, unsuru oluşmadığı gerekçesi ile beraat kara­rı verilmesi gerekirken, "gelmişken hiç değilse 169. madde­den" ceza verildiği sık sık görülmektedir. Kararlara gerekçe olarak da, 168. maddede sayılan gerekçelerin aynısı yazıl­maktadır. 168. maddenin asli unsuru olan "silah" konusunu ortadan kaldırınca, iki madde arasındaki sınır kalkmakta ve aynı tür eylemlere iki maddeden de ceza verilebilmektedir. Tabi, ölçü hukuki olmayınca, ayrımın neye göre yapıldığını bilemiyor ve açıklayamıyorum!
168. maddedeki amaç suçlar, örgütle bağı olmayan kişiler tarafından işlenmesi durumunda 171. maddeden yargılanı­yor; 169. maddeye karşılık gelen 172. madde ise toplu tahrik suçlarını cezalandırıyor 174. madde ise şiddet ve tehdit ile siyasi hakların kullanılmasının engellenmesini cezalandırı­yor. Yukarıda numarası yazılıp aktarılmayan maddeler gibi bu maddeler de sık kullanılmıyor. Şimdi diğer, sık sık kulla­nılan maddeleri aktaralım:
TCK 312/2 MADDE: "Halkı; sınıf, ırk, din, mezhep veya bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığı açıkça tahrik eden kimse bir yıldan üç yıla kadar hapis ve üçbin liradan on iki bin liraya kadar ağır para cezası ile cezalandırılır. Bu tahrik umumun emniyeti İçin tehlikeli olabilecek bir şekilde yapıldığı takdirde faile (suçu işleyene) verilecek ceza üçte birden yarı­ya kadar artırılır."
Bu maddenin "sınıf” ile ilgili bölümü sık sık harekete geçirilerek sosyalist ve komünistler cezalandırılmaktadır. Daha çok faşistler için uygulanması gereken "ırk" unsuru ise pek kullanılmamaktadır. Ancak, son zamanlarda, irticaya karşı sürdürülen "mücadelede" maddenin "din, mezhep" un­surları da kullanılarak cezalar verilmektedir. Solcular için, bu tür faaliyetler örgüt davası olarak değerlendirildiği halde, irti­cacılar için bireysel suç olarak görülmekte; çok düşük ce­zalarla iş geçiştirilmekte ve arkadaki örgüt unsuruna hiç dokunulmamaktadır. Benzetirsek, sadece sivrisinekler korkutulmakta ve bataklıktan hiç söz edilmemektedir. O nedenle "mücadele" sözcüğünü tırnak içinde yazdık.
TCK 313. MADDE: "Her ne suretle olursa olsun cürüm işle­mek için teşekkül oluşturanlara veya bu teşekküllere katı­lanlara bir yıldan iki yıla kadar ağır hapis cezası verilir.
Bu teşekkül halk arasında korku, endişe veya panik yarat­mak veya siyasi sosyal bir görüşten kaynaklanan amaçla veya ammenin (kamunun) selameti (esenliği) aleyhine cü­rümlerle kasten adam öldürmek veya yağma ve yol kesmek veya adam kaldırmak cürümlerini işlemek için meydana geti­rilmişse, verilecek ceza bir yıldan üç yıla kadar ağır hapistir.
Teşekkül mensupları dağlarda ve kırlarda veya genel yollar­da veya meskun (yerleşim) yerlerde içlerinden iki veya daha fazlası silahlı olarak dolaşır veya buluşma yerlerinde veya emin bir yerde silah saklarsa; ikinci fıkradaki halde bir yıldan üç yıla, ikinci fıkradaki halde iki yıldan dört yıla kadar ağır hapis cezası verilir.
Teşekkülün yöneticileri hakkında yukarıdaki fıkralar uyarınca hükmedilecek ceza üçte birden yarıya kadar artırılır. .
Teşekkül mensuplarının teşekkülün amacına yönelik cürüm işlemeleri halinde, verilecek cezaların toplamı en ağır cezayı gerektiren fiilin cezasının azami haddini geçemez.
Bu maddede yazılı teşekkül, iki veya daha fazla kimsenin birlikte cürüm işlemek amacı etrafında birleşmesi ile oluşur.
Bu kanun ve diğer kanunlarda yazılı özel hükümler saklıdır."
TCK'de faşizmi ve faşistleri cezalandıran özel bir madde yoktur. "Ancak gerektiğinde", sağcı faşist örgütler, bu maddeden "yargılanıyorlar." Sol örgütlerin 168. maddeden yargılandığı daha önceden anlatıldı. O nedenle, 168. madde ile 313. maddenin kısa bir kıyaslamasını yapmakta yarar vardır. 168. maddenin hedefi "ülke bütünlüğü, Anayasa ve TBMM olabilir"; ama 313. maddenin hedefi bunlar olamaz. Solcular terör suçlusu kabul edilirken, 313. maddeden yargılanan sağcılar terör suçlusu sayılmıyorlar. 168. maddenin cezası 15 yıl ağır hapis cezasından başlarken, bu maddenin cezası 1 yıl ağır hapisten başlıyor. Maddeye göre "örgüt, siyasi amaçla adam öldürmek, yol kesmek, adam kaldırmak için kurulmuşsa" cezası bir yıldan; "örgüt üyeleri dağda, bağ­da, yolda ve yerleşim yerlerinde silahlı dolaşırsa" ancak o zaman cezası 2 yıl ağır hapisten başlıyor. 168. maddede yöneticilere verilen ce­za 22.5 yıl ağır hapisten başlarken, bu maddeye göre ceza üçte bir oranından yarıya kadar (artırımlı 1.3 yıl oluyor) artırı­lıyor. 168. madde terör suçu sayıldığı için üst sınır aşılırken, bu madde de üst sınır aşılamıyor. Açıklananlar, iki madde­nin yorumsuz kıyaslamasıdır. Konunun daha iyi anlaşılması ve kafalarda şüphe kalmaması için, sol örgütlere yardım ya­taklığı düzenleyen 169. maddenin karşılığı olan 314. maddeyi aktarmakta yarar var:
TCK 314. MADDE: "Yukarıdaki madde (313.m) uyarınca oluşturulan teşekküllerin mensuplarına bilerek ve isteyerek barınacak yer gösteren veya erzak yahut silah ve cephane tedarik ve yardım edenlere altı aydan bir yıla kadar hapis cezası verilir. Bu yardım; dernek, siyasi parti, işçi ve meslek kuruluşlarına veya bunların yan kuruluşlarına ait bina, lokal, büro veya eklentilerinde veya öğrenim kurumlarında veya öğrenci yurtlarında veya bunların eklentilerinde yapılarsa bu fıkradaki ceza, bir kat artırılır."
169. madde, 168. madde gibi terör suçu sayılırken, 314. madde terör suçu sayılmıyor. Bu maddenin cezası 6 ay hapisten başlarken, 169. maddenin cezası 4.5 yıl ağır ha­pisten başlıyor. Maddede nelerin suç sayılacağını tek tek sayarak, yargıca takdir yetkisi tanımazken, 169. maddede "her ne şekilde olursa olsun hareketlerini kolaylaştıran" diye­rek yargıca keyfiliğe varacak bir takdir yetkisi tanımaktadır.
Bu maddeler devletin sağ ve sol görüşlü vatandaş­larına nasıl baktığını, derin hukuki yorumlara bile gerek kal­madan çok iyi göstermektedir: Sola düşman, sağa dost!..
TCK 499. MADDE: "Her kim, para veya eşya veya hukukça hükmü haiz (önemli) bir senet almak için bir kimseyi hapseder yahut dağa veya tenha bir mahalle (yere) kaldırırsa, maksadına nail olmamış (erişmemiş) ise on beş seneden yirmi seneye kadar ağır hapis cezası ile cezalandırılır. Mak­sadına nail olmuş ise cezanın yukarı haddi hükmolunur.
Herkim, birinci fıkrada gösterilen fiili siyasi veya sosyal mak­satlarla veya resmi makamları bir iş yapmaya icbar (zorla­mak) için işlerse müebbed (ömürboyu) ağır hapis cezası ile cezalandırılır."
Bu maddenin ikinci fıkrası, yani siyasi amaçlı olan kısmı DGM'nin görev alanına girmektedir. Birinci fıkra ise adli suç sayılmakta ve amaca bakılarak, aynı suça farklı ce­zalar verilmektedir.
DGMY'nin 9/b maddesindeki suçlardan birincisi; 6136 sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ve Diğer Aletler Hak­kında Kanun'da yazılı suçlar, ikincisi: TCK 264 ve 403. mad­delerinde yazılı toplu olarak ve teşekkül vücuda getirmek suretiyle işlenen suçlardır. Daha açık bir anlatımla, bu mad­de, toplu ve örgütlü silah ve uyuşturucu kaçakçılığı suçlarını cezalandırmaktadır.
TCK 264.MADDE, "dinamit, bomba ya da buna benzer öldürücü alet ya da barut ve benzeri ateşli maddele­ri", yapanları, taşıyanları, kaçak olarak yurda sokanları, atanları cezalandırmaktadır. Maddenin 6. fıkrası, bu maddele­rin atanları beş yıldan sekiz yıla kadar hapisle cezalandır­maktadır. Buraya kadar her şey normal gibi gözüküyor; an­cak, uygulamada iş değişiyor. Ceza yargılamasında "kıyas ve 'genişletici yorum yasak" olduğu halde, ceza hukukunun bu temel kuralı çiğnenerek, molotof kokteyl de bu madde kapsamında değerlendiriliyor. Oysa, bomba, dinamit ve barut ile molotof kokteyl kıyas bile edilemez. Çünkü, molotof kok­teyl, benzin ve boş bir şişe bulan herkes tarafından rahatlıkla yapılabilir. Diğer maddelerin yapılması, kullanılması, bulun­ması özel bir çabayı gerektirdiği gibi, etkileri molotof kokteyl ile kıyaslanmayacak kadar tehlikeli ve öldürücüdür. Molotof kokteylin zorlama bir yorumla bu madde kapsamında değerlendirilmesi, yasa yapıcının yerine yargıcın geçmesi anlamına gelir ki adil olan hiçbir yargı bunu kabul etmez.
TCK 403. MADDE, "Uyuşturucu maddeleri, imal ve ithal edenler ile ticaretini yapanları cezalandırmaktadır". Bu iki maddenin varlığı, DGM'lerin ihtisas mahkemesi olduğu şeklindeki gerekçeye de aykırıdır Çünkü, yukarıda sayılan suçlar ile bu suçların gerek TCK'deki yeri gerekse toplumda­ki yeri çok farklıdır. Buna rağmen, aynı mahkemede yargı­lanması, hiçbir hukuki gerekçe ile açıklanamaz. Bu suçları işleyenlerin DGM'lerde yargılanması da DGM'lerin "siyasi mahkemeler" olduğu gerçeğini ortadan kaldır­maz.
I
DGMY 9/c MADDESİ, "Anayasanın 120. maddesi gereğince Olağanüstü Hal İlan Edilen Bölgelerde, Olağa­nüstü Hal İlanına neden olan olaylara ilişkin suçlar" da DGM'nin görev alanına giriyor. Anayasada OHAL ilanı için iki neden sayılmaktadır: Birincisi; 119. maddede düzenlenen "Tabi afet ve ağır ekonomik bunalım nedeniyle", İkincisi; 120. maddede düzenlenen "Şiddet olaylarının yaygınlaşması ve kamu düzeninin ciddi şekilde bozulması nedeni"dir. Bunlar­dan birincisi şimdiye kadar hiç kullanılmadı; ancak ikincisi Kürt halkının yaşadığı illerde "olağan hal" durumuna geldi ve halen sürmektedir. Bölgede 1984 Yılı'ndan bu yana süren savaşa rağmen, sıkıyönetime gerek duyulmadan, OHAL ilanı ile yetinilmektedir. Bu durum, sıkıyönetimin yerine OHAL'in yeterli olduğunu göstermektedir. Çünkü, DGM görev alanına girmeyen bazı suçlar, TMY'nin 3 ve 4. maddesi ile DGM’nin gö­rev alanına alındı ve böylece Sıkıyönetim Yasasındaki suçla­rın tamamı DGM kapsamına girmiş oldu.
TMY'nin 9. maddesi gereğince" TMY kapsamına gi­ren suçlarla ilgili davalara DGM'lerde bakılır ve bu suçları işleyenler ile bunların suçlarına iştirak edenler hakkında TMY ve 2845 sayılı DGMY hükümleri uygulanır." TMY'deki suçlar, 3 ile 8. maddeler arasında düzenlenmiştir. Konunun daha iyi anlaşılması için bazı tekrarlarda yarar var. TMY'nin "Terör suçlan" başlıklı 3. maddesine göre: "Türk ceza Kanu­nun 125, 131, 146, 147, 148, 149,156, 168, 171 ve 172. maddelerinde yazılı suçlar terör suçudur." "Terör Amacı ile İşlenen Suçlar" başlıklı 4. maddeye göre: "Bu kanunun uy­gulanmasında; a) Türk Ceza Kanununun 145, 150, 151, 152, 153, 154, 155, 157 ve 169. maddeleri ile 499. maddesinin ikinci fıkrasında yazılı suçlar, b) 2845 sayılı Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanunun 9. Maddesinin (b), (c ), (e) bentlerinde yazılı suçlar, 1. maddede belirtilen terör amacı ile işlendiği takdirde terör suçu sayılır." Dördüncü maddenin (b) bendine dikkat edildi­ğinde DGMY'nin (a) bendi sayılmamıştır. Çünkü (a) bendin­deki suçlardan bir kısmı TMY'nin 3. maddesinde, diğer bö­lümü de 4. maddenin (a) bendinde sayılmıştır. Ancak, DGMY'nin 9. maddesinin (a) bendinde sayılan ve sağcı fa­şist örgütlerin yargılandığı TCK 313 ve 314. maddeler, TMY kapsamına alınmamıştır. Elbette unutma değil, bilinçli bir ter­cihtir! Bu durum faşistlere, terör suçu işlememe, ceza artı­rımından etkilenmeme, adli infazdan yararlanma, cezanın ertelenmesi ve paraya çevrilmesinden yararlanma, özel tip cezaevinde yatmama, cezanın %75 yerine %40'ını yatma, adli sicil kaydının silinmesi gibi ufak tefek (!) ayrıcalıklar sağ­lıyor. Bunca ayrıcalığa rağmen, nedense, yine DGM'lerde yargılanıyorlar!
TMY'nin 6, 7 ve 8. maddeleri daha önceki bölümler­de anlatıldığı için, burada, sadece DGM görev alanına giren suçlar olduğunu hatırlatarak geçiyoruz.
DGMY 9/son maddesi: "Yukarıda belli edilen suçları işleyenler ile bunların suçlarına iştirak edenler, sıfat ve memuriyetleri ne olursa olsun, DGM'lerde yargılanırlar, Ancak, Anayasa Mahkemesi ve Yargıtay'ın yargılayacağı kişilere ilişkin hükümleri ile savaş ve sıkıyönetim hali dahil Askeri mahkemelerin görevine ilişkin hükümler saklıdır." diyerek, kişi yönünden görev konusunu düzenlemiştir ve üç ayrık du­rum yaratılmıştır: Birincisi, Anayasa Mahkemesi'nde yargıla­nacaklar. Bunlar, Anayasa'nın "Anayasa Mahkemesi'nin gö­rev yetkileri başlıklı 148/3 maddesinde sayılmıştır. İkincisi, Yargıtay'da yargılanacaklar; bunlar yüksek yargı organlarının (Anayasa Mahkemesi, Danıştay, Sayıştay, Askeri Yargıtay ve Askeri Yüksek idare Mahkemesi) kendi yasalarında sa­yılmıştır. Üçüncüsü, Askeri Mahkemelerin görevine ilişkin hükümler saklı tutulmuştur. Askeri Mahkemelerin kuruluş ve yargılama Usulü Kanunu 25.10.1963 tarih ve 353 sayılı yasa ile düzenlenmiştir. Örneğin bu yasanın "General ve amirallerin yargılanması" başlıklı 15. maddesine göre: " General ve amirallerin askeri mahkemelere tabi suçlardan dolayı yargı­lanmaları Genelkurmay Başkanlığı nezdinde kurulan askeri mahkemede yapılır." Bu üç ayrık durum dışında "sıfat ve memuriyete" bakılmadan yukarıda sayılan suçlan işleyenler DGM'lerde yargılanırlar. Hatta, imzalanan uluslararası söz­leşmelerin altındaki Türkiye Cumhuriyeti imzası yok sayıla­rak, 15 yaşından küçük çocuklar bile DGM'lerde yargılan­makta ve bu yasaya göre cezalar verilmektedir.
Yargılama Usulleri
Üçüncü bölümün ana başlığı "Yargılama Usulleri­dir". Yargılama soruşturma ile başladığı için, bölüm de "So­ruşturma Usulü" ile başlamıştır. Konu yasanın 10. madde­sinde düzenlenmiştir. DGM kapsamına giren suçlarla ilgili hazırlık soruşturması, DGM C.savcılığı tarafından yapılır. Eski ve yeni yasada değişiklik yapılmadan önce, hazırlık so­ruşturmasının bizzat savcılık tarafından yapılacağı hükme bağlanmıştı. Ancak, 1985 yılında değişiklik yapılarak "biz­zat" sözcüğü yasa metninden çıkarılmıştır.
Bazen hukukta sayfalar dolusu metinlerin hiç bir hükmü olmaz. Bazen de burada "bizzat" sözcüğünde olduğu gibi, bir sözcüğün siyasi, hukuki ve pratik anlamı çok büyük olabilir. Zaten o kadar önemli olmasa idi bir sözcük için koca yasada değişiklik yapılmazdı. Peki! Nedir bu sözcüğün (biz­zat) önemi?
Gerek DGM gerekse TMY'de, bir suçun DGM'nin görev alanına girip girmeyeceğini belirleyecek makam, açık ve net olarak belirlenmemiştir. İşte, bu “bizzat” sözcüğü yasa­dan çıkarılarak, görev belirleme yetkisi, savcılıktan alınıp za­bıtaya (polis, jandarma) verilmiştir. Uygulama da bu yönde yapılmaktadır. Zanlılar, emniyet TEM şubesince gözaltına alınmakta ve sorgulanmaktadır. Çoğu kez, C. Savcılığının, sanık yakınları görüşme isteminde bulununcaya ve emniyet­çe gözaltı uzatım süresi isteninceye kadar, gözaltılardan haberi olmamaktadır. Böylece, bir suçun DGM görev alanına girip girmediğini belirleme yetkisi "fiilen" emniyete verilmiş olmaktadır. Sonuçta, DGM görev alanına girmeyen birçok olay, emniyet böyle değerlendirdi diye, DGM'lerde yargılan­maktadır.
Gözaltı süresi sonunda, sanık ya da sanıklar emni­yetçe hazırlanan bir fezleke ile savcılığa sevk edilir. Örgütsel suçlarda, fezlekeler oldukça uzun ve dosyalar klasörler dolusudur. Ancak, zanlı savcı önüne çıkarıldığında, kısa bir sor­gudan sonra, savcılığın tutuklama talebi ile DGM yedek yargıçlığı önüne çıkarılmaktadır. Bu kadar kalın dosyaların (klasörlerin), o ka­dar kısa süre içinde, C. savcıları ve yedek yargıçlar tarafın­dan okunarak(?), zanlıların serbest bırakılmasına ya da tu­tuklanmasına karar verilmesi ve iddianamelerin fezleke ile aynı olması gerçekten düşündürücüdür!
Görüldüğü gibi, "bizzat" sözcüğünün yasadan çıka­rılması, bir silme hatası değil, bilinçli bir seçimdir. Baştan beri var olan fiili durumun, yasallaştırılmasıdır. Çünkü, yasada "biz­zat" sözcüğünün olduğu dönemlerde de hazırlık soruşturma­sı "bizzat savcılar" tarafından yapılmıyordu. Hazırlık soruş­turması yasaya rağmen, polis/jandarma tarafından tamamlanıp, son anda savcı tarafından imzalanıyordu. Bu durum yasa deği­şikliği ile resmileştirilmiş oldu. DGMY'nin 10. maddesine 8. fıkra eklenerek, CMUK'un 154 ve 156. madde hükümleri saklı tutulmuştur. Bu "saklı tutuş" bazı gerçekleri de içinde saklamaktadır: 154. maddeye göre: "Cumhuriyet Savcıları, gerek doğrudan doğruya ve gerek zabıta makam ve memurları vasıtasıyla her türlü tahkikatı yapabilir.' Yukarıda anlatılan işleyişin yasal gerekçesi işte budur.
18.11.1992 tarih ve 3842 sayılı yasa ile CMUK'ta yapılan değişiklik sonucu, "bütün zabıta makam ve memurla­rı, el koydukları olayları, yakalanan kişiler ile uygulanan ted­birleri C. savcılarına derhal bildirmekle yükümlüdür." Ancak, uygulamada bu yükümlülüğün yerine getirilmediği görül­mektedir. Kolluk tarafından gözaltına alınan zanlının nerede olduğu araştırıldığında, çoğu kez, C.savcılığının bilgisinin olmadığı anlaşılmakta, emniyette olduğu ise inkar edilmek­tedir. Sonuç: Gözaltında kayıplar ve faili meçhul cinayetler!
Son zamanlarda, Susurluk olayı ile birlikte, İçişleri Bakanlığı müfettişlerince yapılan incelemelerde, bırakalım gizli kutu olan TEM şubelerini, sıradan mahalle karakolların­da bile, gözaltına alınanların karakola giriş çıkışını gösterir NEZARET DEFTERLERİNİN tutulmadığı ya da usulüne uygun tutulmadığı, basına sızan haberler arasındadır. Sahipsiz kişilerin, emniyetçe yasal sürelerin çok üzerinde gözaltında tutulduğuna sık sık rastlanılmaktadır. Sıradan olaylar, anında nöbetçi C. savcılarına bildirildiği halde; ciddi adli ve siyasi olaylar, emniyet aşaması tamamlandıktan sonra bildirilmek­tedir. Böylece yasal olarak hazırlık soruşturmasını yürüt­mekle görevli C. savcıları, fiilen soruşturma dışında tutul­makta ve önüne getirilen emniyet fezlekelerini inceleyip iddi­aname hazırlar duruma düşürülmektedir. Sonuçta, yeterli hukuk bilgisine sahip olmayan zabıta tarafından hazırlanan dosyalar; adil olması gereken yargının temelini oluşturmak­tadır. Ve böyle çürük temel üzerine inşa edilen adalet, ko­layca yıkılmaktadır.
DGM'lerde ise durum biraz daha farklıdır. Dava ko­nusu olayların büyük bir bölümü siyasidir. Siyasi olaylarda, mutlaka taraflar vardır. "Tarafsızlar" bile var olanın tarafıdır ve var olanı savunmaktadır. DGM C. savcıları ile TEM görev­lileri arasındaki ilişkiler de yasalarda tanımlananlardan ol­dukça farklı gözükmektedir. TEM görevlilerinin yetkileri, ge­rek TMY gerekse "özel emirlerle" oldukça artırılmış durum­dadır. Her türlü soruşturma, yasanın aradığından da öte, bü­yük bir gizlilik içinde yürütülmektedir. Bilindiği gibi, aşırı gizli­lik yasa dışılığı; yasa dışılık da keyfiliği doğurmaktadır. Yasal zemin: "terörle mücadelede görev alan istihbarat ve zabıta amir ve memurları ile bu amaçla görevlendirilmiş diğer per­sonelin bu görevlerinin ifasından doğduğu iddia edilen suç­lardan dolayı aleyhlerinde açılan davalarda en çok üç avukat bulundurulur ve bunlara avukatlık ücret tarifesine bağlı ol­maksızın yapılacak ödemeler, ilgili kuruluşun bütçesine konulacak ödenekten karşılanır" şeklindeki, "sen suç işle ben seni savunurum" diyen TMY'nin 15. maddesi; "terörle müca­delede görev almış kamu görevlilerinin hüviyetlerini açıkla­yanlar ve yayınlayanları" cezalandıran 6. maddesi; Muhbirle­rin hüviyetlerini açıklanmasını düzenleyen 14. maddesi; Ödüllendirme başlıklı 19. maddesi; Koruma tedbirleri başlıklı 20. maddesi; Yardım başlıklı 21 ve 22. maddeleri, siyasi suçlarla uğraşan emniyet birimlerine ayrıcalıklı bir durum ya­ratmaktadır. Yasa ile tanınan bu ayrıcalıklar, geleneklerle de sürdürülmektedir. TEM şubesi, emniyetin "kurmay" sınıfı du­rumuna, getirilmiştir. Kurmayların general olması gibi, TEM kökenlilerin emniyet, siyaset ve bürokrasi içinde yükselmeleri sağlanmaktadır. İşkence konusunda sicili bozuk olan bazı ünlülerin, emniyet müdürü, vali, milletvekili ve bakan oldukla­rı da görülmektedir.
CMUK 135/A maddesi, "Yasak Sorgu Yöntemleri" başlığı altında:
"İfade yeren sanığın beyanı özgür iradesine da­yanmalıdır.
Bunu engelleyici nitelikte kötü davranma, işkence, zorla ilaç verme, yorma, aldatma, bedensel cebir ve şiddette bulunma, bazı araçlar uygulama gibi iradeyi bozan bedeni ve ruhani müdahaleler yapılamaz.
Yukarıdaki fıkrada belirtilen yasak yöntemlerle elde edilen ifadeler rıza olsa dahi delil olarak değerlendirilemez" diyerek, işkenceyi açıkça yasaklamaktadır. İşkencenin ya­saklanmasını düzenleyen bu maddenin bulunması bile, işkencenin varlığının açık kanıtıdır. Çünkü, olmayan bir şey yasaklanmaz. Ayrıca, işkenceyi açıkça inkar eden de yok. Ancak, "münferit olaylar" olarak değerlendirilen işkence, serbestmiş gibi kabul edilip; sistemli işkencenin varlığı reddedili­yor. İşkence konusunu gündeme getiren mağdur ve aydınlar da, devleti, batılı devletlere şikayet etmekle, itibarını küçük düşürmekle suçlanıyorlar. "Kol kırılsın yen içinde kalsın" de­niyor! Oysa, yen içinde kalan kırık kol tedavi edilmezse, kangren olur ve bir gün mikrop tüm vücudu sarar; ve öyle de olmaktadır.
CMUK 135/A maddesi gibi Anayasa'nın 17/2 mad­desi de: "Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tâbi tutulamaz." diyerek işkenceyi yasaklıyor. Görüldüğü gibi, 12 Eylül döneminde altı yüz bin insana işkence yapanlar da doğruyu biliyorlar ve bu kuralları koyuyorlar ama doğru dav­ranmıyorlar; kendi koydukları kuralları çiğneyerek işken­ceyi sürdürüyorlar. Kısacası işkencenin, hem insanlık hem de yasal bir suç olduğu herkes tarafından biliniyor. Peki, buna rağmen işkenceyi kim yapıyor? Kimlerin işkence yapma "yetkisi" var? Yasal olarak, insanlık olarak, kurum olarak işkenceye hiç kimse sahip çıkmıyor; ama uygulayıcısı çok. Eskiden sadece polis ve jandarma ile sınırlı olan işkence, şimdi yeni yardımcılara sahiptir. Örneğin yasal olarak, adli hiçbir görevi olmayan MİT sorgulamalara katılıyor... Aynı şekilde, yasal hiçbir adli göre­vi olmayan ve dış düşmana karşı kurulduğu ileri sürülen Özel Harp Dairesi, özel sorgu birimleri oluşturuyor. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi, kırmızı bültenle aranan faşist katiller ile itirafçılardan oluşan "taşeron sorgucular, işkenceciler" devre­ye sokuluyor! Kısacası işkence, bir kaç sadist polis ya da jandarmanın kendini tatmin aracı değil; özel eğitilmiş kişiler­ce organize ve sistemli olarak uygulanan, siyasi olarak tercih edilmiş, illegal bir devlet terörü olarak karşımıza çıkmaktadır. İşkenceden sadece yapanlar değil; işkence yapılan kişiye işkence yapılmamıştır diye rapor veren doktor, işkenceciye dava açmayan savcı, açılan davayı hakkıyla yargılamayan yargıç, işkenceyi "kötü muamele" olarak değerlendiren yük­sek yargı, yasal düzenleme ve denetimden kaçınan parla­mento, işkence çığlıklarına kulaklarını tıkayan toplum ve so­nuç olarak işkence konusunda ülke sicilinin bozulmasına şöyle ya da böyle katkısı olan herkes, en az işkenceciler ka­dar sorumludur!..
Bazen işkence teknikleri ve işkencecinin deneyimi bile, zanlıları konuşturmaya, gerçeğe aykırı beyanları kabul ettirmelerine yetmiyor. İşkenceye rağmen susmak da suç sayılıyor ve mağdurun ağzından çıkmış gibi ifadeler hazırlanıyor. Hazırlanan ifadelerin sonuç bölümüne, "imzadan imti­na ederek, örgütsel tavır koydu" notu ekleniyor. CMUK 135/4 maddesine göre adli zanlılar için "hak olan susmak", siyasi zanlılar ve sanıklar için "örgütsel tavır takınmak" olarak de­ğerlendirilmektedir.
Emniyet, jandarma, MİT, Özel Harp Dairesi ve taşe­ronlar tarafından yasadışı, olarak yapılan sorgular, emniyet imzası ile resmileştirilip, "fezleke" adı altında DGM C. savcı­lığına gönderiliyor. Zanlıların bir kısmı daha emniyet aşama­sında bırakılıyor. Bir kısmı, fezleke ile birlikte savcılığa gön­deriliyor ve burada ikinci bir ayıklama yapılarak, ya takipsiz­lik kararı verilerek serbest bırakılıyor ya da tutuklama iste­miyle DGM yedek yargıçlığına gönderiliyor. Yedek yargıçlıkta tutuklananlar tutukevine gönderiliyor, tutuklanmayanlar ise tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılıyorlar.
Uygulamada, emniyet fezlekesi, genellikle büyük bir değişikliğe uğramadan "iddianame" oluyor ve yargılama, id­dianame şekline dönüşen fezleke doğrultusunda yürütülüyor. Olağan mahkemelerde ve Yargıtay'da tek başına kanıt sa­yılmayan işkence iddialı emniyet ifadeleri, CMUK 135/A maddesine ve 254. maddenin, "mahkeme irat ve ikame edi­len delileri duruşmadan ve tahkikattan edineceği kanaate göre takdir eder. Soruşturma ve kovuşturma organlarının hu­kuka aykırı şekilde elde ettikleri deliller hükme esas alın­maz" açık kuralına rağmen, adli tıp raporu ile işkence gör­dükleri kanıtlanan sanıklara bile emniyet ifadeleri tek kanıt sayılarak cezalar verilmektedir.
Anlatılan yargı işleyişinden anlaşılacağı gibi, hazırlık soruşturması, yargılamanın temelini oluşturmaktadır. Çünkü, hazırlık soruşturması, yargılamayı sağlayacak kanıtların toplanma aşamasıdır. Toplumsal değişimlere ayak uyduran yargısal değişim, kanıt toplamada da temel değişikliklere uğramıştır. Suçludan kanıtlara ulaşan ortaçağ engizisyon işkence kanıt toplama yöntemi terk edilmiş ve yerine kanıtlardan suçlulara ulaşılan; "suçluluğu kanıtlanıncaya kadar herkesin suçsuz (masum) sayıldığı" masumiyet karinesi/ilkesi kabul edilmiştir ve uygar toplumlar bu yöntemi kullanmaktadır. Artık, insanların suçsuzluğunun kanıtlandığı ortaçağ yargılama yöntemi, yerini insanların suçluluğunun kanıtlandığı, günümüz yargılama yöntemine bırakmıştır. Bu temel ve evrensel kuralların aksi­ne, işkence nedeniyle tartışmalı başlayan bir yargılamanın tartışmalı bitmesi kaçınılmazdır. Çünkü tartışılan ve güven duyulmayan; vicdanları rahatlatmayan, içinde hep kuşkular taşıyan bir yargı, adil olmayan, şekli bir yargıdır.
Kişiler mahkemelerce suçlu bulunup mahkum edi­linceye ve o mahkumiyet hükmü kesinleşinceye kadar suçsuzdur. Savcılık aşamasından, yani hakkında dava açıl­dığı andan, mahkumiyeti Yargıtay’ca onanıncaya kadar ge­çen dönemde, kişinin hukuki durumu, "sanık" olarak adlandı­rılır. Eğer sanık bu dönemde tutuklu ise cezaevine değil tu­tukevine koyulur ve hala suçsuz sayılır. Ceza, hüküm ile başlar ve suçu kanıtlanıp cezası kesinleşen kişiye, hükümlü (suç­lu) denir. Oysa işkence ile ceza hükümden çok önce, hatta sanıklık aşamasından, zanlı aşamasında başlar. Bu yönü ile işkence, suçlu suçsuz ayrımını da ortadan kaldır­maktadır. Suçlu suçsuz hiç kimseye işkence yapılmamalı! İnsana ve daha ileri giderek hiçbir canlıya işkence yapılma­malıdır. Adalet için, adalet adına yapılan işkence, işkence yapandan önce adaletin kendisini, sonra insanlığı öldür­mektedir. Çünkü, kendisi bir insanlık suçu olan işkence, yeni suçlar ve suçlular doğurur.
Hazırlık soruşturmasını yürüten DGM C. savcılığı, gerekli gördüğü durumlarda, olay yeri ile kanıtların bulundu­ğu yerlerde soruşturma yapabilir ya da suçun işlendiği yer savcısından soruşturmanın yapılmasını isteyebilir. Eğer suç askeri bölgede işlenirse, DGM C. savcısı, askeri savcıdan soruşturmanın yapılmasını isteyebilir. DGM savcısının istediği soruşturmalar C. savcısı ve askeri savcı tarafından öncelik ve ivedilikle yapılmak zorundadır. C. savcıları ve askeri sav­cılar, kendilerine ulaşan ihbarları ve DGM kapsamına giren suçları öğrenir öğrenmez DGM C. savcılığına bildirmek zo­rundadır. DGM C. savcısı duruma el koyuncaya kadar, geçici olarak soruşturmayı usulüne göre yaparak, evrakları DGM C. savcılığına göndermesi gerekmektedir. C. savcıları ile askeri savcıların DGM ile ilgili görevleri, emredici hüküm ni­teliğindedir. Yasanın düzenlenişinde üç savcı da (Adli, aske­ri, DGM) Türkiye Cumhuriyeti Savcıları ancak, DGM C. savcılığı ile C. savcıları ve askeri savcılar arasında bir eşitliğin değil, eşitsizliğin olduğu görülmektedir. DGMY'nin 8/2 mad­desi" İş durumunun zorunlu kıldığı hallerde, C. savcısının istemi üzerine Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, bir DGM nezdindeki C. savcısı ve yardımcılarından bir veya birkaçını, başka yer DGM nezdinde, adli yargı C. savcı ve C. savcı yardımcılarını da bulunduğu yer veya başka yerdeki DGM'de geçici olarak görevlendirebilir" açık hükmü karşısın­da, yukarıdaki açıklamalar olağan sayılır. Çünkü, madde ge­reğince, bağımsız olduğu ileri sürülen HSYK, bir savcının istemini yerine getirmek durumundadır. Tümcenin sonundaki "geçici olarak görevlendirebilir" sözcükleri, uygulamada emir gibi algılanıyor ve uygulanıyor. Yorumu siz okurlarıma bırakı­yorum!
DGMY kapsamına giren suçlar hakkında, suç gö­rev sırasında ve görevden dolayı işlenmiş olsa bile C. savcı­lıklarınca doğrudan doğruya takibat yaptırılır. DGM kapsamı dışında, görev sırasında işlenen suçlarda, sanığı yargı önü­ne çıkarmamak için oluşturulan engellerin tamamı, DGM kapsamındaki suçlarda kaldırılmıştır. Memurin Muhakematı yasası, zamanaşımı konuları, bu suçlarda kolayca aşılmak­tadır.
12.MADDE: "Tanıklara yemin verilmesi" başlığı al­tında "DGM görevine giren suçların hazırlık soruşturmasının bizzat savcılar tarafından yapılması halinde tanıklara yemin verdirilir." denilmekte. Buradaki bizzat sözcüğü, hazırlık so­ruşturmasının başka makamlar tarafından da yapıldığını an­latması bakımından çok önemlidir. Hazırlık soruşturmasını savcılık dışında kim yapabilir acaba?!
13.MADDE: "DGM C. savcısı ile C. savcı yardımcı­ları, soruşturma sırasında yargıç tarafından verilmesi gere­ken kararı, DGM yedek yargıçlığından ister.”  Uygulamada görülmese de yedek yargıç yoksa yetkili adli yargı yargıçla­rından da isteyebilir. Bu istemler 24 SAAT içinde karara bağlanmak zorundadır. DGM yedek yargıçlığının kararlarına karşı yapılan itirazlar, üye eksikliğinde yedek yargıcın içinde bulunacağı, DGM'de kesin karara bağlanır. Bütün zabıta makam ve memurları, DGM savcılarının ve yardımcılarının, soruşturmaya, kovuşturmaya ve infaza ilişkin emirlerini ön­celikle yerine getirmek zorundadır. Emirler sonradan yazılı duruma getirilmek koşulu ile sözlü olarak da verilebilir. Za­bıta makam ve memurları DGM başkanın verdiği emirleri de yerine getirmek zorundadır."
Daha önce anlatıldığı gibi, yedek üyelik, adli yargı­daki sulh yargıcının işlevini üstlenmiştir. Adli yargıda yargıç kararlarına yapılacak itirazlar, hep bir üst mahkemede ince­lenir. Ama kesinlikle karar veren yargıcın içinde yer aldığı ya da alacağı bir mahkemede incelenemez.(CMUK 299.m). DGM'lerde durum yine farklı: Kararlarına İtiraz edilen yedek yargıç, asıl üyenin yokluğunda mahkeme heyetinin eksikliğini tamamlıyor ve gerektiğinde kendi kararına yapılan itirazı bile inceleyebiliyor. Yedek yargıçlık, görünürde ayrı bir yapılan­ma gibi görülse de, uygulamada DGM heyeti ile iç içedir, O nedenle, yedek yargıçlık kararlarına yapılacak itirazların in­celenmesi hukuki olmaktan çok şekli gözükmektedir. DGM C. savcılarının kovuşturma yapılmasına yer olmadığına iliş­kin kararlarına karşı, suçtan zarar gören mağdur, kararın tebliğinden itibaren 7 gün içinde kararı veren C. savcısının, mensubu olduğu DGM'ye en yakın DGM başkanına itiraz edebilir(17.m).
Savcıların istemleri 24 saat içinde karara bağlan­mak zorundadır. Yargıda hız gereklidir ama yalnız başına yeterli değildir. Hızın yanında ve ondan da önemlisi, doğru ve sağlıklı (adil ve tarafsız) kararların verilmesi gerekir. DGM'lerde dava dos­yaları değil, dava klasörleri olduğu düşünülünce, 24 saatlik sürenin klasörleri incelemek ve sağlıklı kararlar vermek için yeterli olup olmadığı hep tartışılacaktır.
Adli mahkeme yargıç ve başkanları ile zabıta ara­sında doğrudan bir ilişki yoktur. İlişkiler C. savcılıkları aracılı­ğı ile yürütülür. Bu durum, yargının yürütmeden bağımsız olmasının ya da gözükmesinin gereğidir. Yine adli yargıdan farklı olarak, DGM başkanlarına zabıtaya, soruşturma, ko­vuşturma ve infaza ilişkin emir verme yetkisi tanınmıştır. An­cak, DGM başkanlarının soruşturma, kovuşturma ve infaza ilişkin görevlerinin ne olduğu açıklanmamıştır.
18.MADDE: "CMUK uygulaması bakımından DGM'ler ağır ceza mahkemesi derecesindedir" denilmekte ve altındaki fıkrada, "ancak" denilerek gerekli "düzeltme" ya­pılmakta ve "aynı derecedeki en yakın mahkemenin tayinin­de diğer DGM'ler nazara alınır. Aynı yerde birden çok DGM kurulmuş ise en yakın aynı derecedeki mahkeme sayı itiba­rıyla' takip eden mahkemedir.”  Temel konularda CMUK'tan böylesine ayrıldıktan sonra, "DGM'lerin ağır ceza mahkeme­lerine eşdeğerdir" şeklindeki değerlendirme, hem yasal hem de fiilen anlamsızdır. Yine de bu maddede bir şeyler itiraf ediliyor ama ne olduğu pek anlaşılmıyor.
DGM'ler hakkında uygulanmayan CMUK 262. mad­desi: "Mahkeme/duruşmada anlaşılan vasıf ve mahiyetini ileri sürerek davanın görülmesi derecesi daha alt bir mahkemeye ait olduğu gerekçesi ile görevsizlik kararı veremez". Bu mad­de gereğince, diğer mahkemelerin tamamı, önüne gelen bir davayı görev yönünden, yani davaya bakma yetkisinin olup olmadığını inceler. Kendini görevli görmezse, davayı görevli mahkemeye gönderir. Bu durum duruşma sırasında anlaşı­lırsa, mahkeme, davayı ait mahkemeye göndermeden bitir­mek zorundadır. Ancak, DGM'lerde bu madde uygulanmıyor ve DGM'ler duruşma sırasında görevsiz olduğu sonucuna varırsa, davayı bir alt mahkemeye gönderebiliyor.
16.MADDE: “Yakalama ve Tutuklama”. Bu maddenin CMUK'daki karşılığı 128. maddedir. Madde başlığı: "Yakala­nan Kimsenin Sorguya Çekilmesi"; içeriği ise:
“Yakalanan şahıs bırakılmazsa, yakalama yerine en yakın sulh hakimine gönderilmesi için gerekli süre hariç yirmidört saat içinde sulh hakimi önüne çıkarılır ve sorguya çekilir. Yakalananın talebi halinde müdafi de sorguda hazır bulunabilir.
Üç veya daha fazla kişinin bir suça iştirak suretiyle toplu olarak işlenen suçlarda, delillerin toplanmasındaki güçlük veya fail sayısının çokluğu ve benzeri nedenlerle C. savcısı bu sürenin dört güne kadar uzatılmasına yazılı ola­rak emir verebilir. Soruşturma bu sürede sonuçlandırılmazsa C. savcısının talebi sulh hakiminin kararı ile sekiz güne ka­dar uzatılabilir.
Yakalama süresinin uzatılmasına ilişkin C. savcısı­nın yazılı emrine veya yakalama işlemine karşı yakalanan kişi veya müdafii veya kanuni mümessili veya birinci veya ikinci derecede kan hısımı veya eşi hemen serbest bırakıl­mayı sağlamak için sulh hâkimine başvurabilir. Sulh hakimi incelemeyi evrak üzerinde yaparak derhal ve nihayet yirmidört saat dolmadan başvuruyu sonuçlandırır. Yakala­manın veya süre uzatmanın yerinde olduğu kanısına varırsa müracaatı reddeder veya yakalananın derhal soruşturma evrakı ile C. savcılığında hazır bulundurulmasına karar verir.
Yakalama süresinin dolması veya hakimin serbest bırakma kararı üzerine serbest bırakılan kişi hakkında yaka­lamaya konu olan fiil sebebiyle yeni ve yeterli delil elde edil­medikçe ve C. savcısının kararı olmadıkça bir daha bu mad­de hükmü uygulanmaz." Adli suçlar için uygulanan hüküm bu konu ile ilgili DGMY maddesi birçok kez değiştirildi. Yasanın ilk şekli: DGM'nin görevine giren suçlar sebebiyle yakalanan veya tutuklanan kimse tutulma yerine en yakın mahkemeye gönderilmesi için gerekli süre hariç en geç kırksekiz saat ve toplu olarak işlenen suçlarda en geç on beş gün içinde hakim önüne çıkarılır.
Anayasanın 120. maddesi gereğince olağanüstü hal ilan edilen bölgelerde yakalanan ve tutuklanan kimseler hakkında yukarıdaki fıkrada belirlenen süreler iki kat olarak uygulanır."
Bu madde, bol reklamı yapılan 18.11.1992 tarihli 2842 sayılı CMUK değişikliği ile kaldırılmıştır. Ancak, 18.03.1997 tarih ve 4229/3 sayılı yasa ile yeniden değiştirile­rek yürürlüğe girmiştir. Yasa maddesinin en son şekli: "DGM'lerin görev alanına giren suçlarda yakalanan veya tutuklanan şahıs, yakalama veya tutulma yerine en yakın mahkemeye gönderilmesi için zorunlu süre hariç en geç kırk sekiz saat içinde hakim önüne çıkarılır ve sorguya çekilir.
Üç veya daha fazla kişinin bir suça iştiraki suretiyle toplu olarak işlenen suçlarda, delillerin toplanmasındaki güçlük veya fail sayısının çokluğu ve benzeri nedenlerle C. savcısı, bu sürenin dört güne kadar uzatılmasına yazılı ola­rak emir verebilir. Soruşturma bu sürede sonuçlandırılmazsa C. savcısının talebi ve hakim kararı ile süre yedi güne ka­dar uzatılabilir.
Anayasanın 120. maddesi gereğince olağanüstü hal ilan edilen bölgelerde yakalanan veya tutuklanan kişiler hak­kında ikinci fıkrada yedi gün olarak belirlenen süre C. savcı­sının talebi ve hakim kararıyla on güne kadar uzatılabilir.
Tutuklu bulunan sanık, müdafii ile her zaman görü­şebilir. Hakim tarafından gözaltı süresinin uzatılmasına karar verildikten sonra gözaltında bulunan kişi hakkında da aynı hüküm uygulanır.
Kamu davası açılıncaya kadar hakim, sanık tarafın­dan bilinmesini uygun görmediği hususların kendisine bildi­rilmesini men edebilir. Tutuklama sebebine göre lüzumu ha­linde kamu davasının açılmasına kadar sanık ile müdafiin görüşmelerinde bizzat hakim veya tayin edilecek naip yahut istinabe olunan hakim hazır bulunabilir." Son değişiklik ile CMUK'un yukarıda yazılı 128. maddesi, uyumlu duruma getirilmeye çalışıldı. Biçimde benzerlikler sağlandı ama özde birlik sağlanamadı. Anayasalarda ve yasalarda sık sık kulla­nılan "yol hariç”, “zorunlu süre hariç" gibi kavramlar, ulaşımın hız kazandığı günümüzde, zabıtaya zaman kazandırmanın dışında hiçbir anlam ifade etmiyor. Çünkü, tüm illerde, emni­yet ya da jandarmanın adliyeye ulaşması en çok 20-30 daki­kalık bir zaman alır. O nedenle, tıpkı "yüz kızartıcı suç" kavramı gibi, bu "yol süresi hariç" kavramları da yasalardan ve önce­likle Anayasa'dan çıkarılmalıdır. Çünkü çok uzun süre yolculuk gerektiren atla/katırla ulaşım devri çoktan bitmiştir.
Anayasanın 19. maddesi: "Suçluluğu hakkında kuv­vetli belirti bulunan kişiler ancak kaçmalarını, delillerin yok edilmesini veya değiştirilmesini önlemek maksadıyla veya bunlar gibi tutuklamayı zorunlu kılan ve kanunda gösterilen diğer hallerde hakim kararıyla tutuklanabilir. Hakim kararı olmadan yakalama, ancak suçüstü halinde veya gecikme­sinde sakınca bulunan hallerde yapılabilir; bunun şartlarını kanun gösterir." CMUK'un 106. maddesi de, Anayasa'nın anılan maddesini özetlemiş: "Sanığın tutuklanmasına ancak hakim karar verir. Tutuklanması talep edilen sanık hazırsa karar­dan önce dinlenir, hazır bulunan sanık isterse sorgu sırasın­da vekaletname aranmaksızın müdafii de hazır bulunabilir ve karar verilmeden önce C. savcısı ile hazır olan müdafii dinlenir. Sanık hazır değilse talebe ilişkin karar, yokluğunda ve evrak üzerinden verilir." Tutuklama, bir yargıç işlemi ol­duğuna ve yargıçtan başka bir yetkilinin tutuklama kararı veremeyeceğine göre, 16. maddede yazılı "tutuklunun 48 saat içinde yargıç önüne çıkarılmasının ve sorguya çekilmesinin" anlamı pek anlaşılmıyor. Yakalama ve tutuklama kavramları­nın karıştırılmaması için CMUK yerinde bir ayrım yapmış ve iki kavramı ayrı maddelerde düzenlemiştir. Çünkü, tutuklu olan sanıklar, ancak duruşmadan duruşmaya yargıç ya da heyet önüne çıkar. Bu anlatım ancak gıyabi tutukluların yakalanması durumunda doğru olabilir. Değilse, madde bu yö­nü ile tümden yanlıştır.
Üçten az adli zanlılar için 24 saat olan gözaltı süre­si, DGM kapsamına giren suçlarda 48 saate çıkarılmıştır. Üçten fazla kişinin yargıç önüne çıkarılması, C. savcısı tara­fından, yazılı emirle 4 güne kadar uzatılıyor. Ancak, savcının talebi ve yargıcın kararı ile bu süre adli sanıklar için 8, DGM sanıkları için 7 güne kadar uzatılabiliyor. Eskiden DGM'lik suçlar için bu süre yargıç kararı olmadan 15 gün idi. Yeni yasa değişikliği sonucu gözaltı süresi yönünden DGMY ile CMUK arasında uyum sağlanmıştır. Ancak CMUK'ta yapılan ve esas olarak işkenceyi önlemeye yönelik ve sorguda avu­kat bulundurma konusu, DGMY'de sınırlı olarak kabul edil­miştir. 16/4. maddesi "Tutuklu bulunan sanık müdafii ile her zaman görüşebilir" diyerek, yeni bir kural getirilmiş izlenimi verilmeye çalışılmıştır. Çünkü, sanık tutuklandıktan sonra tutukevine gönderilir ve avukat tutuklu sanık ile her zaman görüşebilir, bu konuda bir sınırlama yoktur. Bu cümlenin tek açıklaması, kendinden sonra gelen cümledeki savcılığın gö­zaltı süresini 4 güne kadar uzattığı durumlarda, avukat ile yakalanan kişinin görüşmesinin yasak olduğu gerçeğini giz­leme çabasıdır. Çünkü, cümlede "hakim tarafından gözaltı süresinin uzatılmasına karar verildikten sonra gözaltında bulunan kişi hakkında aynı hüküm uygulanır" denilmektedir. Gözaltı süresi, yargıç tarafından C. savcısının 4 günlük uzatma süresinin bitiminden sonra, savcının istemi üzerine 7 güne kadar uzatılabiliyor. Bu durumda zanlı gözaltının ilk 4 günü avukatı ile görüşemiyor. Ancak, ilk 4 günden sonra, gözaltı süresi yargıç tarafından uzatılırsa, avukat ile görüş­mesi mümkün oluyor. Genellikle ilk dört günde "iş bittiği" için, sonraki günler için getirilen avukat ile görüşme serbestliğinin işkenceyi önleyici yararı yok. Ayrıca geliştirilen işkence tek­nikleri nedeniyle, bu dört günlük süre işkence izlerinin azal­ması için yeterli bir süredir.
Olağanüstü hal ilan edilen bölgelerde yargıç tarafın­dan 7 güne kadar uzatılan gözaltı süresi 10 gün olarak be­lirlenmiştir. En büyük değişiklik, bu süre on güne indirilerek yapılmıştır.
Kamu davası açılıncaya kadar yargıç, sanık tarafın­dan bilinmesini uygun görmediği hususların, bildirilmesini yasaklayabiliyor. Hatta, yargıç gerekli görürse sanık ile avu­katın görüşmesinde hazır bulunabiliyor ya da bir başka yar­gıcı hazır bulundurabiliyor. Tutukevlerinde gardiyana verilmiş olan "gözetleme ve dinleme görevi" bu madde ile yargıca devredilmiş oluyor. Eskiden sadece emniyet aşamasında yasak olan avukat görüşü, böylece tutukevinde de yasaklanmış oluyor! Gözaltı süresi kısaltılarak verilenler, savunma hakkının kaldırılması ile geri alınmış oluyor. Savunmayı, değil kısıtla­yan, tamamen ortadan kaldıran böyle bir düzenleme, kesinlikle hukuk­çu mantığının ürünü olamaz!
CMUK 128. maddeye göre, yakalama işlemine ya da C. savcısının yakalama süresinin uzatılmasına ilişkin ya­zılı emrine karşı, yakalanan kişi ya da akrabaları hemen ser­best bırakılmayı sağlamak için sulh yargıcına başvurabili­yorlar. Sulh yargıcı incelemeyi evrak üzerinde yaparak, 24 saat içinde başvuruyu sonuçlandırmak zorundadır. CMUK, yargıca, soruşturmanın her aşamasını bir tür denetleme hakkı tanırken, DGMY bu konuya hiç değinmiyor ve gerek de duymuyor.
18.11.1992 GÜN VE 3842 Sayılı Yasa İle CMUK Değişiklikleri:
Türkiye'ye demokrasiyi getirecek, işkenceyi ve iş­kence tartışmalarını sona erdirecek, devleti uygarlaştıracak yasa olarak sunulan ve bol reklamdan sonra yürürlüğe giren CMUK değişikliği, 18.11.1992 tarihinde kabul edilerek, 3842 sayılı yasa ile 01.12.1992 tarihinde Resmi Gazete'de yayım­lanarak yürürlüğe girdi. Değişiklik yasası 33 madde ve 3 ge­çici maddeden oluştu. 33 maddeden 281 CMUK'un bazı maddelerini değiştirirken, (3) üçü de DGMY'de değişiklik yaptı. Konumuz yönünden çok önemli olan, 31. maddeyi altı­nı çizerek aktarıyorum: "Bu kanunun (CMUK) 104, 106, 108, 110, 128, 135, 138, 138, 142, 143, 144 ve 146. madde hükümleri DGM görev alanına giren suçlarda uygulan­maz. Bunlar hakkında 1412 sayılı CMUK'un hu değişik­likten önce yürürlükte olan eski hükümleri değiştirilme­den önceki halleriyle uygulanır." Görüldüğü gibi madde yorum yapmayacak kadar açıktır. Yürürlükte iki tane CMUK vardır: Birisi, adli yargıda kullanılan, 2842 sayılı yasa ile yapılan değişikliklerin geçerli olduğu yeni CMUK; diğeri de, bu değişikliklerin uygulanmadığı, DGM'de kullanılan eski CMUK'tur. DGM'lerde uygulanmayan bu CMUK değişiklikleri; sanığın tutuklanması, tutuklunun sorguya çekilmesi, tutuklu­luk süresi; yakalanan kişinin sorguya çekilmesi, ifade ve sorgu tarzı; yakalananın ya da sanığın avukat seçimi, baronun avukat tayini, yakalananın, sanığın ve tutuklunun avukat ile görüşmesi ve avukatın evrakları incelemesi gibi, tam da iş­kence tartışmalarının yoğunlaştığı konulardaki değişiklikler, DGM'lerde uygulanmıyor. Gerçi, CMUK değişikliklerinin uy­gulandığı adli olaylarda da benzeri tartışmalar hala eski yo­ğunluğu ile sürmektedir. Çünkü, bu yasanın uygulanmasına zabıta baştan itibaren karşı çıkmakta ve uygulamamak için gerekli her türlü olumsuzluğu göstermektedir. Emniyet ve jandarmanın CMUK'a olan karşı tavrı bile, olayın ciddiyetini göstermektedir!
Şimdi de bu değişikliklerin neler olduğunu madde madde görelim:
CMUK MADDE 104, ceza yargılamasının en önemli konularından biri olan, "sanığın tutuklanmasını gerektiren durumları" düzenlemektedir. DGM yargılamasında uygula­nan eski CMUK ile yeni CMUK'un bazı tutuklama gerekçele­ri aynıdır: Kaçma şüphesi uyandıracak olaylar; kanıtların karartılması; sanığın ikamet adresinin bilinmemesi gibi... "So­ruşturmanın konusu olan suçun ağır cezalık cürüm olması" durumunda sanık kaçacak varsayımı hükmü DGM'de uygu­landığı halde, değişiklikten sonra uygulamadan kaldırılmış ve onun yerine "soruşturma konusu olan suçun, kanunda öngö­rülen cezasının üst sınırı, yedi yıldan az olmayan hürriyeti bağlayıcı cezayı gerektirmesi", tutuklama nedeni olarak ka­bul edilmiştir. Ayrıca, "altı aya kadar hürriyeti bağlayıcı ceza­yı gerektiren suçlarda sanık ancak, suçun toplumda infial uyandırması" durumunda tutuklanabileceğini ve "tutuklama haksızlığa neden olacaksa ve başka bir önlemle amaca ulaşılacaksa tutuklama kararı verilemez" hükmü getirilmiştir.
Ceza hukukunda tutuklama, yukarıda sayılan un­surların gerçekleşmesi durumunda, uygulanan geçici bir önlemdir. O nedenle, önlem olarak tutukluluğa ancak zorunlu durumlarda başvurulmalıdır. Çünkü tutukluluk süresince sa­nık masumdur. Tutukluluk hiçbir zaman ceza niteliği kazanmamalıdır. Geçmişte ve bu gün, tutukluluğun yanlış uy­gulandığı ve kötü yönde kullanıldığı sık sık görülmektedir. Yargıcın takdir yetkisinde olan tutuklama, zaman zaman yasanın amacının dışında uygulanmakta ve adalete olan gü­venin yıpranmasına neden olmaktadır. Gereksiz kullanılmakla, önlem olmaktan çıkıp ceza niteliği kazanmaktadır. Yıllarca tutuklu kalıp daha sonra aklanan (beraat eden) kişi­lerin mağduriyeti, gerek maddi gerekse manevi olarak karşılanmamaktadır. Karşılanması da olanaksızdır. Ayrıca uzun süre tutuklu kaldıktan sonra serbest bırakılan kişiler, aklanmalarına rağmen, hep potansiyel suçlu olarak görül­mektedirler.
DGM yargılamasında, kişinin adresi ve işi belli oldu­ğu, kaçma ve kanıtları karartma şüphesi olmadığı, ortada emniyet ifadesinden başka kanıt bulunmadığı halde, kişiler tutuklanmaktadır. Diğer yandan idamla yargılanan itirafçı sa­nıklar ise ellerini kollarını sallaya sallaya gezmektedirler!
CMUK MADDE 106, sanığın tutuklanması ve tu­tuklama müzekkeresinin şeklini göstermektedir. Tutuklama­ya yargıç karar verir. Tutuklanması istenen sanık hazır ise önce dinlenir. DGM'de, sanık sorgu sırasında avukat bulun­duramazken, adli yargıda sanık, vekalet aranmaksızın mü­dafii bulundurabilir. Yargıç karardan önce savcıyı ve hazır bulunan avukatı dinler. Sanık hazır değilse karar yokluğunda ve evrak üzerinden verilir. Tutuklama müzekkeresinde, sanı­ğın kimliği, suçlandığı eylemler, eylemin gerçekleştiği yer, zaman ve yasadaki suç maddesi ve tutuklanma nedeni açık­ça belirtilir. Müzekkerenin sureti tutuklama anında sanığa verilir ve tutuklama kararına itiraz hakkı bildirilir. Maddede yapılan en önemli değişiklik, sorguda sanığın avukatının bulunmasıdır. DGM'de yargılanan sanıklar bu haktan yararlanamıyor ve emniyet aşamasında süren avukat kısıtlaması tutuklama ve sorgu aşamasında da devam ediyor.
CMUK MADDE 108, tutuklunun sorguya çekilmesini düzenlemektedir. Sanık tutuklama müzekkeresi üzerine tutuklandığında, bu yasa değişikliğinden önce, 48 SAAT içinde yargıç önüne çıkarılırken değişiklikten sonra, 24 SAAT içinde yetkili yargıç önüne çıkarılmaktadır. Görüldüğü gibi DGM'de süre, adli olaylardan iki kat daha fazladır. Eski yasadaki yet­kili yargıç, yeni yasada en yakın yargıç olarak değiştirilmiştir. Sorgu sırasında sadece sanık aleyhine olan kanıtlar değil, lehine olan kanıtların da toplanması gerekir. Adli sanıkların sorgusu sırasında savcı ve avukat bulunurken DGM'deki sorguda avukat bulunması yasaktır.
CMUK MADDE 110, 21.05.1985 gün ve 3206 sayılı yasa ile yürürlükten kaldırılmış ve anılan CMUK değişikliği ile yeniden düzenlenmiştir. Madde, 12 Eylül döneminde tutuk­lulukta geçen sürelerin verilen cezalardan çok fazla olması nedeniyle çok önemliydi, öyle ki bazı davalar daha açılma­dan, sanıklar, haklarında istenen cezadan fazlasını yatmış ve birçok sanık "cezasını çektiği için" mahkemeye çıkarılma­dan tahliye edilmiştir. Bu tür haksızlıkları önlemek için yeni düzenleme şöyle yapılmıştır:
"Hazırlık soruşturmasında tutukluluk süresi altı ay­dır. Kamu davasının açılması halinde bu süre hazırlık so­ruşturmasında tutuklulukta geçen süre dahil iki yılı geçe­mez.
Soruşturmanın veya yargılamanın özel zorluğu veya geniş kapsamlı olması sebebiyle yukarıda belirtilen sürelerin sonunda kamu davası açılmamış veya hüküm tesis edilmemiş ise soruşturma konusu fiilin kanunda belirtilen cezasının alt sınırı yedi seneye kadar hürriyeti bağlayıcı cezayı gerekti­ren suçlarda tutuklama kararı kaldırılır Yedi sene ve daha fazla hürriyeti bağlayıcı cezalar ile ölüm cezasını, gerektiren suçlarda tutuklama sebebine, delillerin durumuna ve sanığın şahsi hallerine göre tutukluluk halinin devamına veya sona erdirilmesine veya uygun görülecek nakdi kefaleti vermesi şartıyla sanığın tahliyesine karar verilebilir."
Maddenin birinci fıkrası tutuklulukta geçen süreyi sınırlayarak, yargılamanın hızlanmasını ve tutuklamanın ce­za niteliğine dönüşmesini önlemek istemiştir. Ancak ikinci fıkra, birinci fıkrayı örtülü olarak ortadan kaldırmıştır. Çünkü alt sının 7 sene hürriyeti bağlayıcı ceza olan bir suçu işleyen kişi, var olan infaz yasasına göre en faza üç sene kadar yatacaktır. Ceza süresinin iki yılının tutuklu olarak geçmesi, ceza ile oranlandığında, hiç de adil bir durum değildir. Yar­gıç, yedi yıldan fazla cezalarda, ilk fıkrada belirlenen süre­lerle bağlı değil ve genel tutuklama kurallarını uygulayarak tutukluluk süresini uzatabiliyor. Birinci fıkra ile ikinci fıkra tam bir çelişki içinde ve tutuklamadaki keyfiliği önlemekten uzak bir düzenlemedir.
Maddenin DGM'de uygulanmaması, DGM'lerin ku­ruluş gerekçesinde ileri sürülen "hızlı yargılama" ilkesi ile çe­lişkilidir. Bu durum, DGM'lerdeki en ufak demokratik bir sı­nırlamaya olan tahammülsüzlüğün de bir göstergesidir.
CMUK MADDE 135. Madde sırasına göre, 135. maddeden önce 128. maddenin incelenmesi gerekirdi ve öyle de yapıldı. Ancak, konunun öneminden dolayı 128. madde önceden incelendiği için burada yeniden incelenmedi ve önceki anlatılanlarla yetinildi.
135. maddenin başlığı: İfade ve Sorgu Tarzı'dır. Konu başlığından da anlaşılacağı gibi madde zabıtayı, sav­cıları ve yargıçları ilgilendiren ortak bir maddedir. İfade, za­bıta ve savcılıkça alınır; sorgu, yargıç tarafından yapılır. O nedenle, yargının aktif süjelerini bağlayan bir maddedir. An­cak, yukarıda sayılan maddeler gibi bu madde de DGM'leri bağlamıyor. Şu anda DGM'de uygulanan değişiklikten önce 135. madde oldukça kısa olup, başlığı da "sorgunun tarzı”dır. Değişiklikten sonra adına uygun olarak madde uzatılmış ve konu geniş olarak açıklanmıştır. İfade ve sorgu tanımı ile başlanmış 135. madde:
"Zabıta amir ve memurları ile Cumhuriyet Savcısı tarafından ifade almada ve hakim tarafından sorguya çekilmede aşağı­daki hususlara uyulur:
1)    İfade verenin veya sorguya çekilenin kimliği tespit edilir. İfade veren veya sorguya çekilen kimliğe ilişkin soruları doğru olarak cevaplandırmak zorundadır.
2)    Kendisine isnat edilen suç anlatılır.
3)    Müdafii tayin hakkının bulunduğu, müdafi tayin edecek durumda değilse baro tarafından tayin edilecek bir müdafi talep edebileceği ve onun hukuki yardımından yararlana­bileceği isterse müdafiin soruşturmayı geciktirmemek kaydı ile ve vekaletname aranmaksızın ifade ve sorguda hazır bulunacağı bildirilir; yakınlarından istediğine yaka­landığını duyurabileceği söylenir.
4)   İsnat edilen suç hakkında açıklamada bulunmamasının kanuni hakkı olduğu söylenir.
5)   Şüpheden kurtulması için somut delillerin toplanmasını talep edebileceği hatırlatılır ve kendisi aleyhine var olan şüphe sebeplerini ortadan kaldırmak ve lehine olan hu­susları ileri sürmek imkanı verilir.
6)   İfade verenin veya sorguya çekilenin şahsi halleri hakkın­da bilgi alınır.
7)   İfade veya sorgu bir tutanakla tespit edilir. Bu tutanakta:

a)   İfade verme veya sorguya çekme işleminin yapıldığı yer ve tarih.
b)   İfade verme veya sorguya çekme sırasında hazır bulu­nan kişilerin isim ve sıfatları ile ifade veren veya sor­guya çekilen kişinin açık kimliği.
c)    İfade vermenin veya sorgunun yapılmasında yukarıda­ki işlemlerin yerine getirilip getirilmediği, bu işlemler ye­rine getirilmemiş ise sebepleri,
d)   Tutanak içeriğinin ifade yeren veya sorguya çekilen ile hazır olan müdafi tarafından okunduğu ve imzalarının alındığı,
e) İmzadan imtina halinde bunun nedenleri yazılır."
Maddenin eski ve şu anda DGM'de kullanılan şekli, bu maddenin 2, 4, 6. bentlerinde açıklanan konuları içerir. Yeni şekil ise oldukça ayrıntılı ve işkenceyi önlemeye yönelik bir yapısı vardır. Bu nedenle, maddenin değişik yeni şekli DGM'de uygulanmıyor. DGM dosyalarındaki emniyet ifadele­ri genellikle matbu soru-yanıt şeklindedir. İfadeler, yakalan kişinin kimlik bilgileri, özgeçmişi ve yakınlarının kimliği ile başlıyor. İkinci soru: Sanığın nasıl örgüt üyesi olduğu ve ta­rihçesi. Üçüncü soru: katıldığı eylemler. Dördüncü soru: Ör­gütün amacı ve yapısı. Beşinci soru: Örgütün mali kaynakla­rı. Altıncı soru: Örgüt içinde tanıdığı kişiler ve örgüt içindeki görevleri. Yedinci soru: Pişmanlık duyup duymadıkları. Ba­zen, başka sorular da eklenerek sürüp gidiyor.
Genellikle, "aynı örgütten" yakalanan kişilerin ifa­deleri birbirinin aynısı ve birbirlerini doğrulatıcı nitelikte olu­yor. Örgütün amacı, işleyişi, mali kaynakları, yayınları ve ya­pılan eylemler, örgüt bilgisi olmayan kişilerin ifadelerinde bile yer alıyor. Yakalanan kişi, işkenceye rağmen ifade verme­mişse, bu maddenin tanımış olduğu "susma hakkı", örgütsel tavır olarak değerlendiriliyor ve ifade tutanağına "örgütsel tavır aldı" şeklinde geçiyor. İfade alanın kimliği emniyet ifadelerinin hiçbirinde yazılmıyor. İfadede ve sorguda avukatın bulunma­yacağını hatırlatmaya gerek yok sanırım. İfade veren kişinin, okutulmayan ifadelerini, imzadan imtina etme hakkı da yok­tur. Kısacası bu maddede olan demokratik hakların hiç birisi, DGM'lerde kullanılamıyor.
CMUK MADDE 136, yakalananın veya sanığın mü­dafi seçimi konusunu düzenlemiştir. Madde eski maddeye ek olarak "Zabıta amir ve memurları tarafından yapılacak sor­gulama işlemlerinde, ancak bir müdafi hazır bulundurabilir. Cumhuriyet Savcılığı işlemlerinde bu sayı üçü geçmez. Müdafi (avukat) soruşturmanın her safhasında müdafiin, yaka­lanan kişi veya sanıkla görüşme; ifade alma veya sorgu sü­resince yanında olma ve hukuki yardımda bulunma hakkı engellenemez, kısıtlanamaz." Önceki maddeler gibi bu madde de DGM'de uygulanmıyor. Onun için avukat sayısının ve yetkilerinin, DGM'de bir anlam ve önemi yoktur.
CMUK 138. madde gereğince, yakalanan kişi ya da sanık avukat tutacak güçte değilse, baro bu kişilere avukat tayin edecektir. Eğer kişi 18 yaşını bitirmemiş ya da sağır, dilsiz ya da kendini savunamayacak durumdaysa baronun bu kişilere avukat tayini zorunludur! DGM'lerde ise böyle bir zorunluluk yoktur. İsterse 15 yaşından küçük olsun!..
CMUK MADDE 143. Müdafiin dava evrakını incele­mesi başlığını taşıyor. Yasa değişikliği ile avukat, soruştur­manın her aşamasında bulunma, sanığa yardım ve müda­hale hakkına sahiptir. Böylece hazırlık soruşturmasının gizli­liği kuralı kalkmıştır. Sonuç olarak yasa, avukata hazırlık evrakı ile dava dosyasının tamamını inceleme ve bir suretini harçsız alma hakkını tanıyor. Ancak, soruşturmanın tehlike­ye düşmemesi için, C. savcısının talebi ve sulh yargıcının kararıyla, avukatın hazırlık soruşturması evrakını inceleme ve suret alma hakkı kısıtlanabiliyor. Kişinin sorgu tutanağı ile bilirkişi raporları ve sanığın hazır bulunduğu diğer evrakların incelenmesine kısıtlama getirilmiyor. Maddenin değişik şekli yine DGM'de uygulanmıyor. DGM'lerde hazırlık soruşturması, gizli olduğu için, iddianamenin mahkemeye verilmesinden sonra, avukat DGM'lerde dava dosyasını inceleme ve ve­kaleti varsa suret alma yetkisine sahip oluyor. Yasada olma­dığı halde, uygulamada, avukatın vekili olduğu dosyadan ev­rak sureti alması için dilekçe isteniyor. Hatta, bazı mahke­melerde avukatın dosya incelemesi, müdürün "iznine" bağla­nıyor.
CMUK MADDE 144, yakalanan veya tutuklunun müdafi ile görüşmesini düzenliyor. Eski maddede sadece, "tutuklunun müdafii ile görüşmesi" şöyle düzenlenmiştir: "Tutuklu bulunan sanık müdafii ile her zaman görüşebilir ve muhabere edebilir.
Son tahkikat açılıncaya kadar hakim, sanığın muttali olması tecviz edilmeyecek hususatın kendisine bildirilmesini men edebilir. Tutuklama sebebine göre lüzumu halinde kamu davasının açılmasına kadar sanık ile müdafiin görüşmelerin­de bizzat hakim veya tayin edilecek naip yahut istinabe olu­nan hakim hazır bulunabilir." Burada eski maddeyi, DGMY'nın 16/4-5 maddesi ile karşılaştırmak için aynen ak­tardım 16. madde daha önce aktarıldı. İki madde kıyaslan­dığında, dil hariç, aynı olduğu görülecektir. Yukarıda aktarılan ve avukatın vekiledeni ile görüşmesini kısıtlamayı amaç­layan bu hüküm, bir eski CMUK madde 144 ve bir de DGMY madde 16/4-5 ile olmak üzere iki kez düzenlenmiştir. CMUK'ta böyle bir hüküm olduğu halde, aynı hükmün neden tekrar DGM yasasına konulduğu anlaşılamamıştır. Acaba, avukatlara "vekiledenleriniz (müvekkil) ile dikkatli konuşun" mesajı mı verilmek isteniyor!
Adli tutuklulara ve yakalananlara uygulanan yeni 144. madde: "Yakalanan veya tutuklu bulunan kişi vekalet­name aranmaksızın müdafii ile her zaman ve konuşmaları başkalarının duymayacağı bir ortamda görüşebilir. Bu kişile­rin müdafii ile yazışmaları denetime tabi tutulamaz." Görül­düğü gibi yasa koyucu, doğru avukat-vekileden ilişkisini çok iyi bilmektedir. Bilmek zorundadır; çünkü genellikle parlamentonun ço­ğunluğu hukukçu milletvekillerinden oluşuyor. Ancak, bu bil­giler, sınıfsal yapıları gereği, demokratikleşmenin ve yargı bağımsızlığının güvencesi olan savunma hakkına bir türlü uygulanmıyor.
Avukata ücret konusunu düzenleyen 146. madde, DGM'lerde savunmanın pek bir anlamı kalmadığı için, DGM kapsamı dışında tutuluyor. Ancak DGM'lerde savunmaya verilen değerin iyi bir göstergesi olması açısından önemli bir maddedir...
Uygulanacak Usul Hükümleri:
MADDE 29: Uygulanacak Usul Hükümlerini şöyle düzenlemiştir: "Bu kanunda gösterilen özel hükümler saklı kalmak şartıyla, DGM'lerin görevine giren suçların soruştur­ma ve kovuşturmalarında CMUK hükümleri uygulanır." Yu­karıda açıkladığımız gibi yürürlükte iki adet CMUK vardır: Birincisi, değişiklikler yapılmadan önceki ve şu anda DGM'lerde uygulanan; ikincisi, değişiklikleri içeren ve DGM'de değil, adli suçlara uygulanan CMUK'tur. CMUK'ta yapılan değişiklikler, yargının ve savunmanın temelini oluşturan konulardır. CMUK'tan bunları çıkardıktan sonra geriye, şekli işlemler kalıyor. Şekli işlemler ise yargılamanın özünü değil, biçimini etkileyen unsurlardır. Biçimi öz belirlediğine göre; adil olması gereken öz ortadan kaldırılırsa, biçimde kendiliğinden yok olur; tıpkı DGM'lerdeki gibi...
MADDE 19: DGM C savcıları ve yardımcıları, soruşturmanın gerekli kılması durumunda, geçici olarak, yargı çevresi içindeki bazı özel ve resmi kurum bina, araç, gereç ve personelinden yararlanabilir. Bu konudaki istekler, gecik­meksizin yerine getirilmek zorundadır. Yerine getirmeyenler hakkında hapis cezaları öngörülmüştür. Hatta Türk Silahlı Kuvvetleri bile, istekleri değerlendirerek yerine getirme du­rumundadır. Böylesine geniş yetkilerle donatılan DGM C. savcılığının kendine ait özel araçları hemen hemen yok gibi­dir. Oysa, yasal olarak C. savcısından emir alan zabıta amir ve memurları altında bulunan makam araçları, il Cumhuriyet Başsavcılarında bile yoktur. Bu yönü ile yargının "araçla yü­rümesi" bile yürütmenin elindedir. Ayrıca araç ve gereçlerin durumu, yargı ile yürütmenin kıyaslanması açısında da önemlidir!
Duruşma ile İlgili özel Hükümler:
MADDE 20: Duruşma ile ilgili özel hükümlerin he­men hemen tamamı Sıkıyönetim Yasası'ndan alınmıştır. Tıpkı Sıkıyönetim Yasası'nda olduğu gibi, DGM görev alanı­na giren suçlar "acele işlerden sayılır" ve adli ara vermede de (adli tatil) bu davalara bakılır.
C. savcıları, "iddianameyi özetleyerek okuyabilir". Ancak, sanığın kimliği, suç sayılan eylem, uygulanması iste­nen yasa maddesi ve suç kanıtlarını belirtmek zorundadır. Yargıda hız, sanıktan bir şeyler çalınarak, alınarak sağlana­maz ve sağlanmamalıdır. Sanık her şeyden önce, ne ile suçlandığını çok iyi bilmesi gerekir. Değilse, savunma hakkı, yargılamanın ilk adımı olan iddianame ile kısıtlanmaya başlanmış olur. Çünkü, özet iddianame, “özet savunmayı” ve “özet yargılamayı” doğurur. Yargılamada esas olan, hızdan önce adil yargılamadır. Hız gerekli ancak yalnız başına yeterli de­ğildir. Adalet hıza feda edilmemeli; hız adalete hizmet ettiği sürece ön plana çıkarılmalıdır. Hız, adil yargının diğer un­surları ile birlikte bir anlam kazanır. Burada olduğu gibi tek başına zararlı duruma dahi gelebilir.
Yargılamada, zorunlu durumlar dışında, duruşmalar arası süreler (talik süresi) 30 gündür. DGM'lerin kurulduğu ilk yıllarda uygulanan bu hüküm, günümüzde sık sık bilinmeyen(!) zorunluluklar nedeniyle süreler 2-3 aya kadar uzatılmak­tadır. Fiili durum, hızın ve yasal sürenin tersine işlemektedir.
İlk duruşmada, sanıkların kimlik tespiti ve sorgusu yapılır. Sorgunun bitimi ile birlikte kanıtlar sunulur. Kanıt toplama işlemi tamamlandıktan sonra, dosya hukuki tartışmaya ve değerlendirmeye açılır. İlk olarak C. savcısı "esas hakkında görüşünü (mütalasını) bildirir. Esas hakkında görüş hazırlamak için C. savcısına 15 günlük süre verilir. Savcılık esas hakkın­daki görüşünü bildirdikten sonra, sanık ve vekiline de yine 15 günlük süre verilir. İlk bakışta eşitlik sağlanmış gibi görünse de, fiili durum hiç de öyle değildir. Çünkü, C. savcılığı hazır­lık soruşturmasını yürüterek, iddianame hazırlayıp dava açan makamıdır. Dosya her zaman elinin altında ve yargı makamı ile hep iç içedir. Çoğu kez, emniyet fezlekesi iddianame; iddi­anamede esas hakkında görüş olarak sunulmaktadır. C. savcılığı iddianamedeki iddialarını ve dolayısı ile sanığın suçluluğunu kanıtlaması gerekir. Savcılık görüşüne karşılık olarak, savunma sanığın suçsuz olduğunu kanıtlaması gere­kir. Bu nedenle savunmaya, esas hakkında savunmasını yapması için yine 15 gün süre verilmektedir. Duruşma salo­nunda bile yerleri oldukça farklı olan; yukarıda sayılan, olağanüstü yetkilerle donatılmış iddia makamı (C. savcısı) ile savunma makamına (avukata) aynı 15 günlük sürelerin ve­rilmesi, baştan beri süren eşitsizliklere bir yenisinin eklenmesidir. Esas hakkında savunma için avukata ve sanığa verilen 15 günlük süre, açıkça savunma hakkının kısıtlanmasıdır. Bu süre, 15 ve daha fazla sanıklı davalarda 1 aya kadar uzatıla­bilir.
İkiyüzden çok sanıklı davlarda sanıkların bir kısmı­nın yokluğunda yargılama yapılmasına mahkeme karar ve­rebiliyor. Ancak, duruşmada yeni bir durum ortaya çıkarsa, sanığa bir sonraki duruşmada bildirilmesi gerekiyor. Sıkıyö­netim Yasası'ndan alınan bu hüküm de, savunma hakkının ötesinde, yargılanma hakkını kısıtlamaktadır.
DGM; davaların hızlı yürütülmesi, kanıtların zama­nında ve eksiksiz tespiti ile güvenlik bakımından, duruşma­nın başka bir yerde yapılmasına karar verebiliyor. Ayrıca, tanık ve bilirkişiler, naip yargıçlar aracılığı ile her yerde dinle­nebiliyor.
MADDE 21: TEBLİGAT
Tebligat Arapça kökenli bir sözcük olup, Türkçesi "bildirim" demektir. Sözcük olarak haber vermek anlamına geliyor. Hukuki anlamı da aşağı yukarı aynı: Yargılama ko­nusunda bilgi vermek ya da çağırmak anlamına geliyor. Yar­gılama sürecinin başlaması, sürmesi ve bitmesi ancak bildi­rim (tebligat) ile mümkündür. Konu o kadar önemli ki, özel bir tebligat yasası vardır. Tüm adli tebligatlar 7201 sayılı teb­ligat yasasına göre yapılmaktadır. Tebligat yasasına göre, ilk tebligat posta ile yapılır. Aranan şahıs ikametgahını geçici olarak terk etmiş ise tebligat yasasının 21. maddesine göre muhtarlık ya da emniyet aracılığı ile tebligat yapılır. Eğer şa­hıs adresten tamamen ayrılmış ve yeni adresi bilinmiyorsa, öncelikle emniyet araştırması yapılır. Emniyet araştırması da sonuçsuz kalırsa, basın yolu ile ilanen tebligat yapılır. Basın yolu ile ilanen tebligat yapmak için özel olarak "Basın ve ilan Kurumu" oluşturulmuştur. DGMY, bu madde ile genel tebligat konusundan da ayrılmış ve "Kendisine veya onun namı­na tebligat yapılacak kimselere tebligat yapılmaması halle­rinde tebligat, işin ivediliğine göre basın veya radyo vasıta­sıyla yapılabilir." Basın yolu ile tebligatın koşulları yukarıda açıklandı. Ancak, radyo ile tebligat konusu ilk kez Sıkıyöne­tim Mahkemelerinde, ikinci kez de DGM'lerde yasal düzen­leme konusu olmuştur; ama nasıl yapılacağı açıklanmıyor. Tebligattan amaç, bildirimin şahsa yapılması ve yargılama sürecinin sağlıklı yürümesini sağlamaktır. Adil yargılamaya hizmet etmeyecek olan bir radyo ilanının, tebligat olarak de­ğerlendirilmesi olanaksızdır. Böyle bir ilan ancak bir şeklin tamamlanması olarak değerlendirilebilir. Oysa, yargı forma­liteleri tamamlama süreci değil, adaleti gerçekleştirme eyle­midir; amacı da insandır.
MADDE 22: Duruşmada Hazır Bulunmayan sa­nık. Yukarıda tebligat konusu açıklandı. Neredeyse, sanık olmadan duruşma yapılacak ve karar hemen kesinleştirilerek hapse atılacak. Aynı mantık 22. maddede şöyle: "sorgusu yapılmış olan sanık, talik veya tehir olunan günde gelmez ve mahkemece de duruşmada hazır bulunmasına lüzum görül­mezse, duruşmada hazır bulunmak mecburiyetinden vareste tutulma (kurtulma) istemi olmasa bile dava gıyabında bitirilebilir." Ceza yargılamasının amacı maddi gerçeğin ortaya çı­karılmasıdır. Ceza yargılamasında, hukuk davalarından farklı olarak, yargılamanın başından sonuna kadar dosyaya yeni kanıtlar sunulabilir. Bu kuralın gereği olarak "en son söz" sa­nığa verilmiştir.(CMUK.251.m) Böylece, sanık son ana kadar kendini savunma hakkını kullanmış olur ve verilen karar, önce sanıkta daha sonra da kitlelerde tartışma konusu ol­maz.
CMUK 258. madde, suçun hukuki niteliğinin değiş­mesi durumunda ek savunma konusunu düzenlemiştir. Sa­nık iddianamede yazılı maddeden daha ağır bir maddeden yargılanması durumu doğarsa, zorunlu ek süre verme koşulu getirilmiştir. Ek sürenin uzunluğu, "iddia ve savunmanın la­yıkıyla hazırlanması" şeklinde belirlenmiştir. 20. maddedeki 15 günlük süre ile savunma hakkının kısıtlandığı, bu madde ile de savunma hakkının tamamen ortadan kaldırıldığı gö­rülmektedir. Savunma hakkının ve evrensel kural durumuna gelen "son söz sanığın" ilkesini kısıtlamanın, hiçbir hukuki gerekçesi olamayacağı kanısındayım.
MADDE 23; Duruşmanın İnzibat! ve Cezalar. "Duruşmanın inzibatim (düzenini) sağlamak, tıpkı yargılama­yı yönetmek gibi, mahkeme başkanına aittir.
Duruşmanın düzenini bozan kişiyi, mahkeme baş­kanı derhal duruşma salonundan çıkartır.
Mahkemeye, mahkeme başkanına veya üyelerden herhangi birine, Cumhuriyet savcısına, C. savcı yardımcısı­na, tutanak katibine veya görevlilere karşı uygun olmayan söz yahut davranışta bulunan kişi hakkında tutuklama kararı verilir. Tutuklanan kişi 24 saat içinde sorguya çekilerek inzi­bati nitelikte olmak üzere 1 aydan 6 aya kadar hafif hapis cezası ile cezalandırılır. Bu karar kesindir." Başkan bu ko­nuda yayım yasağı koyma yetkisine sahiptir ve yasağa uy­mayanlara 3 aydan 6 aya kadar hapis cezası verilebilir. Tu­tuklu sanıklara ve hükümlülere verilecek hapis cezasının 1/3'ü hücrede infaz olunur.
Mahkemede kimlere karşı saldırının suç sayıldığı maddede belirlenmiştir. Maddenin altıncı fıkrasında saldır­ganlar da belirlenmiş: Sanık ve müdafi (avukat). Sanık ile avukatın özdeşleştirilmesi az ya da çok diğer yasalarda da vardır. Ancak, böylesine kesin bir ayrım ve uzun bir düzen­leme sadece DGMY ile Sıkıyönetim Yasası'nda bulunmaktadır. Ada­letin gerçekleşmesinde yargıç ve savcıdan sonra üçüncü temel unsur olan avukata yapılacak saldırıların yaptırıma bağlanması yerine, avukatın sanık gibi değerlendirilmesi, savunmaya verilen değerin bir göstergesidir. Yasanın bu maddesi gereğince, sanık gibi avukat da duruşmadan atıla­biliyor ve gerekirse bir daha duruşmalara alınmıyor. Ayrıca durum, avukatın bağlı bulunduğu baroya bildiriliyor. Gerekti­ğinde, 22. madde gereği, sanık ve vekilinin yokluğunda duruş­malara devam edilebiliyor. Esas hakkındaki savunma yazılı olarak yapılarak, sözde, savunma hakkı kısıtlanmamış olu­yor. Duruşmadan atılan sanık ve vekili tekrar duruşmaya alı­nırlarsa, yokluklarında yapılan iş ve işlemler kendilerine okunuyor (bildi­riliyor) ve isterlerse tutanaklardan birer örnek alabiliyorlar.
Adli yargıda duruşma düzeni konusu CMUK 378 ve 379. maddelerde düzenlenmiştir. Duruşmanın inzibatı yine başkan tarafından sağlanıyor. Ancak mahkemeye karşı ya­pılan eylemler, 1 haftaya kadar hafif hapis cezası ile ceza­landırılıyor. Bu ceza da kesindir. Bir haftalık cezanın kesin olması (itirazı ve temyizi yok) bir parça anlaşılabilir. Ama 6 aylık bir cezanın kesin olmasının, tedbirsizlik ve dikkatsizlik sonucu adam öldüren birisinin alacağı 2 yıllık cezanın paraya çevrilip tecil edilmesi karşısında pek anlaşılır yanı yoktur. Mahkemeye ya da mahkemede görevli kişilere "uygun olma­yan söz ve davranışta bulunma", %100 kusurla kaza sonucu adam öldürmekten daha ağır bir ceza oluyor. Çünkü birincisi 6 ay hapiste yatarken, insan öldüren birisi hiç hapiste yatma­yabiliyor!
MADDE 24, Duruşma Safahatının Teknik Araç­larla Tespiti.
Bu maddede yalnızca "duruşma safahatının" teknik araçlarla tespiti düzenlenmiştir. Teknolojideki gelişmelerin yargılamada kullanılması olumlu bir ilerleme sayılabilir ve kullanılması da gerekir. Ancak, bunun koşullarının ve sınırla­rının belirlenmesi gerekir. Yargı aşamasından önce kanıt olarak kabul edilmeyen teknolojik tespitlerin, yargılama aşa­masında kanıt olarak kabul edilmesi ve kullanılması başlı başına bir çelişkidir. Çünkü, teknolojinin olumlu yönleri ola­bildiği gibi kötü amaçla kullanıldığında, olumsuz yönleri de vardır ve maalesef olumsuz yönde kullanılmaktadır. Örneğin, yıllar ön­ce, yasal bir yürüyüşte çekilen fotoğraflar, yıllar sonra yasa­dışı bir eylem fotoğrafı gibi dosyalara konulmaktadır. Böyle sahte belgelerin dosyalara koyulması yetmiyormuş gibi hü­kümde kanıt olarak kabul edilmektedir. Bu basit örnek bile tek­nolojinin nasıl kötüye kullanıldığının açık kanıtıdır. O neden­le, genel ceza yargılamasında kanıt olarak kullanılmayan ay­gıtların duruşma anının tespitinde de kanıt olarak kullanılma­sının uygun olmadığı kanısındayım. Aynı şekilde, kanıt ola­rak kullanılan ses kayıtlarının çözümleri polis bilirkişiler tarafından yapıldığı düşünüldüğünde, uzman olmayan yargıç ve katiple­rin, ses kayıtlarından çözüm yaparak duruşma tutanağı dü­zenlemesinin de büyük sakıncalar doğuracağı kanısındayım. Maddenin ikinci fıkrası: "Bunlardan birer örneği, önceden isteyen sanık ve müdafie verilir." demektedir. Ancak burada­ki "önceden" sözcüğünün teknik araç kaydını mı yoksa tuta­nak suretini mi anlatmak istediği pek açık değildir. Teknik araç kaydının suretinin verilmesi daha mantıklı ve biraz daha tartışmaların önünü kesici niteliktedir. Eğer amaç tutanak suretinin verilmesi şeklinde değerlendirilirse, tarafların suret alma hakkının olduğu gerçeği karşısında anlamsız bir madde ortaya çıkar.
Ayrımsız, tüm yargının amacının adaleti gerçekleş­tirmek olduğu ya da olması gerektiği gerçeği karşısında, tek­nolojinin yalnızca DGM yargısında kullanılmakla sınırlandı­rmasının, genel amaca aykırı olduğu ayrı bir gerçektir. Tüm yargı alanlarına yararlı olacak böylesine bir kullanımın sade­ce DGM ile sınırlanması, ister istemez akıllara yeni sorular getirmektedir!
Uygulamada, son karar duruşmasında, duruşma salonunda bir polis kamerası bulundurulmakta ve karardan sonra, sanıkların kararlara olan tepkileri kaydedilmekte ve ayrıca tutanaklara geçirilmektedir. 15-20 yıl, ya da daha fazla ceza alan sanıkların, adil olmayan karara olan ve olması gereken tepkileri, attıkları sloganlar Yargıtay aşamasında ayrı bir kanıt olarak gösterilmektedir. Oysa mahkemeler, nihai karar ile dosyadan ellerini çekerler ve bir daha o dosya ile ilgili hiçbir işlem yapamazlar. CMUK'un bu açık kuralına rağmen, yukarıdaki işlemler yapı­lıyorsa, yapılan bu işlemler yargı işi olarak değil, polis ve istihbarat işi olarak değerlendirilir ki, bu da yargı adına çok üzücü bir durumdur!
        MADDE 26, Hakimin Reddi İstemini İnceleyecek Merci.
Bu maddeden önce düzenlenen 25. madde, mah­keme kurulunda değişiklik olduğu takdirde, geçen oturumlara ait tutanakların, yeni yargıç tarafından okunmasını düzen­lemiştir. Aslında bu durum özel düzenlemeyi gerektirecek bir konu değildir. Çünkü, sorumluluk sahibi ve ciddi yargılama yapacak her yargıcın duruşmadan önce dosyayı okuması, incelemesi gerekir. Ancak, uygulamada yargıçlar başka mahkemelerin dosyalan konusunda genellikle karar vermezler, o nedenle bu maddenin pratik bir yararı da yoktur.
Taraflı insan hiçbir zaman sevilmez, yargıcın taraflı­sı ise hiç çekilmez. Taraflı yargıç kendi şahsında önce mah­kemeyi ve ona bağlı olarak da yargıyı yaralar. Yasa yapıcı bu sakıncaları önlemek için yargıca ve taraflara üç seçenek sunmuştur: Yargıcın "yasaklanması", "reddi" ve "çekilmesi". Konular genel hatları ile CMUK 21 ile 30. maddeleri arasında düzenlenmiştir.
Yargıç suçtan zarar görmüşse, taraflarla akrabalık ilişkileri varsa, aynı konuda daha önce yargılamaya katılmış­sa, davada bilirkişi ya da tanık olarak dinlenmişse kesinlikle davaya bakamaz. Sayılan durumlarda yargıcın yansız ola­mayacağı sonucuna varılmış ve davaya bakması yasaklanmıştır. Tüm bunlara rağmen yargıç yine davaya bakmak isterse, bu kez reddi gündeme gelmiştir. Yasaklılık, durumu yargıcın kesin ret nedenidir. Bir de uygulamada çok görülen "yargıcın tarafsızlığından şüphe edilmesi" nedenine dayalı red nedeni vardır. Bu konu, CMUK 24 ile 28. maddele­ri arasında düzenlenmiştir. Ret nedenleri konusunda CMUK ile DGMY arasında farklı bir düzenleme yoktur; konu sadece CMUK'ta düzenlenmiştir. DGMY'de bu konuda özel bir dü­zenleme olmadığı için CMUK'taki genel hükümler uygulan­maktadır. Ancak fark, yargıcın reddi talebine karar verecek mahkeme konusunda ortaya çıkmaktadır. Yargıcın reddi ta­lebine karar verecek mahkeme, CMUK 26. maddede şöyle düzenlenmiştir: "Hakimin reddi talebine mensup olduğu mahkemece karar verilir. Ancak reddi istenen hakimin müza­kereye iştirak edememesinden mahkeme teşekkül edemez­se, bu hususta karar verilmesi reddi istenilen hakim Asliye mahkemesine mensup ise bu mahkemenin kazası dairesin­de bulunduğu Ağır Ceza mahkemesine ve reddi istenen ha­kim Ağır Ceza Mahkemesine mensup ise, o yerde Ağır Ceza Mahkemesinin birden fazla dairesinin bulunması halinde, numara olarak kendisini takip eden daireye, son numaralı daire için bir numaralı daireye; o yerde Ağır Ceza Mahkeme­sinin tek dairesi bulunması halinde ise, en yakın Ağır Ceza mahkemesine aittir.
Ret talebi sulh hakimi aleyhine olursa mensup oldu­ğu asliye mahkemesi ve tek hakim aleyhine ise yargı çevresi içinde bulunduğu ağır ceza mahkemesi karar verir. Red olu­nan hakim, ret talebinin haklı olduğunu kabul ederse ret hak­kında bir karar verilmez." Yorum yapmadan önce DGM'de "Hakimin Reddi İstemini İnceleyecek Merci" başlıklı DGMY 26. maddesini aktaralım: "Devlet Güvenlik mahkemesi baş­kan ve üyelerinin reddine dair istemler, reddi istenilen baş­kan üyede değişiklik yapılmaksızın bu mahkemece incele­nir. İstemin reddine ilişkin kararlar aleyhine itiraz edilemez. Ancak, esas hükümle birlikte temyiz olunur." Konu, iki yasa­da da aynı madde numarası (26) ile düzenlenmiştir. Ancak düzenleniş biçimi ve içeriği oldukça farklıdır. CMUK'ta, red­dedilen yargıç, kendi hakkındaki ret konusunda görüşmelere katılamazken, DGM'ierde, altı çizildiği gibi, herhangi bir değişiklik yapılmadan; yargıç, kendi hakkındaki ret konusunda karar veriyor. DGM'lerdeki yedek yargıçlık kurumunun işlevi ve amacı düşünüldüğünde, bu konudaki ısrarın anlamı pek anlaşılamıyor. Çünkü, bünyesinde bulunan yedek yargıç ile hemen yeni bir heyet oluşturulacağı için, zaman kaybından da söz edilemez. Buna ek olarak, CMUK 27. maddedeki "reddin kabul edilmemesine ilişkin karar aleyhine acele itiraz yoluna gidilebildiği halde, DGMY, itiraz yolunu da kaldırmış ve işi Yargıtay.aşamasına bırakmıştır. DGM'deki yedek yargıçlık kurumu ve DGM'lerin ağır ceza mahkemesi derecesinde ol­duğu şeklindeki düzenlemeler; reddedilen ve kendisine gü­venilmediği açıklanan bir yargıcın, kendi ret konusunda karar vermesi, hukuki ve mantıki gerekçelerle açıklanamaz. Yan­sızlığından kuşku duyulan ve o nedenle de güvenilmeyen yargıçlardan oluşan bir mahkemenin vereceği kararlara gü­ven duyulmayacağı ve her kararının tartışılacağı kuşkusuz­dur.
MADDE 27, Temyiz mercii.
Eski DGMY'de "DGM kararlarının temyiz mercii Yargıtay'da bu mahkemelerin kararlarını incelemek üzere kurulan daire veya daireler; Genel Kurul ise, Yargıtay Ceza Daireleri Genel Kuruludur" şeklinde düzenlenmiş ve Yargıtay 9. Ceza Dairesi bu iş için görevlendirilmişti. Yeni DGMY ise daha genel bir tanımla: "DGM kararlarının temyiz mercii Yar­gıtay'dır. Yargıtay'daki inceleme, suçun niteliğine göre ilgili ceza dairesinde yapılır" şeklinde bir düzenleme yapmıştır. Her ne kadar görevli Yargıtay dairesinin adı zikredilmese de görev yine Yargıtay 9. Ceza Dairesi tarafından yerine geti­rilmektedir. Tıpkı DGM'ler gibi Yargıtay 9. Ceza Dairesi de "uzman DGM dairesi" olmuştur.
Yargıtay daireleri kendi konuları ile ilgili olarak yar­gıda karar birliği sağlamak; yargıçlara, avukatlara ve diğer hukukçulara yol göstermek için içtihatlar (yerleşmiş yargı ka­rarları) üretirler. Üretilen içtihatlar, yararlanılmak üzere Yar­gıtay Kararları Dergisinde, diğer mesleki dergilerde ve ki­taplarda yayınlanırlar. Hukukçular tarafından uygulamada dikkat edilecek konular bu içtihatlardan öğrenilir. Ancak, Yargıtay 9. Ceza Dairesinin kararlarına baktığımızda, içtihat denecek, yani yargıca, avukata, hukukçuya yol gösterecek kararlara rastlamak pek olası değildir. Çünkü her karar içti­hat sayılmaz. Bir kararın içtihat sayılması için öncelikle temel kavramların açık ve net tanımlanması gerekir. İkincisi, uy­gulamada tüm yargı kurumlarını (mahkemeleri) bağlaması gerekir. Üçüncüsü olaylara göre sık sık değişmemesi gere­kir. Yargıtay 9. Ceza dairesinin, yukarıda sayılan nitelikte kararlarına (içtihatlarına) rastlamak pek olası değildir. Sa­vunmalarda kullanılan Askeri Yargıtay'ın sıkıyönetim mah­kemesi kaynaklı kararları, gerek DGM gerekse Yargıtay 9. Ceza Dairesi'nde kabul görmemektedir. Hal böyle olunca, savunma makamı olan avukatların işi zorlaşmakta ve hatta savunma imkansız hale gelmektedir. Ortak bir hukuk dili yaratması gereken Yargıtay, anılan görevini yapmaması nede­niyle, hukuki kavramlar ortadan kalkmakta ve yerini polis fezlekesine bırakmaktadır.
Özellikle, TMY'nin kabulü ile yürürlükten kalkan TCK 141 ve 142. maddelerin yerine TCK'nın 168. maddesi­nin kullanılması ve Yargıtay'ında buna onay vermesi, hukuk adına düşündürücü olduğu kadar tehlikeli bir durumdur da. Aynı şekilde, şimdiye kadar, yan kanıtlarla desteklenmeyen emniyet ifadeleri üzerine kurulan hükümlere itibar etmeyen Yargıtay'ın, işkence altında alındığı Adli Tıp raporları ile ka­nıtlanan ifadelere dayanarak DGM'lerce verilen cezaları onaması da düşündürücü ve tehlikeli bir durumdur. Bu tehli­keli durumu durdurmak ve yeni olumsuzluklara engel olmak için derhal, DGM'lerin temel yargılama konularında (örgüt üyesi, silahlı örgüt, örgüte yardım, yataklık, silah, molotof kokteyl, propaganda vs) içtihatlar üretilmesi ya da Askeri Yargıtay tarafından üretilen içtihatların DGM yargılamasında kabul edilmesi gerekir. Aksi taktirde, Yargıtay incelemeleri esasa değil usule ilişkin şekli bir işlem olarak kalacaktır. Son zamanlarda DGM kararlarının sadece usulden bozulması da düşündürücü bir hal almıştır. Çünkü esastan bozulan karar sayısı, yok denecek kadar azdır.
MADDE 28, Uyuşmazlıkların çözümü. "Devlet Güvenlik mahkemeleri arasındaki yetki uyuşmazlıkları ile ilk derece adli yargı mahkemeleriyle DGM'ler arasındaki görev uyuşmazlıkları, Yargıtay'ın ilgili ceza dairesi tarafından önce­likle ve kesin olarak çözümlenir." Daha önce açıklandığı gibi, öncelikle bir suçun TMY kapsamına girip girmediğini belirleyecek ma­kamın belirlenmesi gerekir. Maddeden görüldüğü gibi, yargılama sürecinde, görev uyuşmazlığı çıktığı zaman, yani DGM açılan davayı kendi görev alanında göremezse, görevli mahkemeyi belirleme yetkisi, Yargıtay'ın ilgili dairesi­ne bırakılmıştır. Görev belirleme yetkisinin Yargıtay'a bıra­kılmış olması, aynı zamanda konunun öneminin bir göster­gesidir. Böylesine önemli bir konunun hazırlık soruşturması aşamasında belirsiz bırakılması, tam bir çelişkidir. Hazırlık soruşturması aşamasında, görev konusunun tamamen em­niyetçe belirlenmesi, ancak yargı aşamasında Yargıtay’ca belirlenmesi ise uç noktalarda bir düzenlemedir. Belki de ter­cihli bir düzensizliktir!


DÖRDÜNCÜ BÖLÜM: Çeşitli Hükümler
Her ilde, yargıç ve savcılar dışındaki personelin öz­lük hakları ve disiplin konuları için bir adalet komisyonu ku­rulur. Genellikle en kıdemli yargıç, bu komisyonun başkanı­dır. DGMY çıkıncaya kadar sadece Adli Yargı ve İdari Yargı komisyonları vardı. Bu yasa ile birlikte, üçüncü bir komisyon olarak DGM adalet komisyonu kurulmuştur. Baştan beri sü­ren ayrıcalıklar, yargıç ve savcı dışındaki personel açısında da yaratılmıştır: DGM'lerde görev alacak personelin ilk atanmaları için gerekli memuriyet giriş sınavı, Adalet Bakanlığınca hazırlanacak yönetmelik hükümlerine göre, DGM baş­kanı, bir üye ve DGM C. savcısından oluşan adalet komis­yonlarınca yapılmaktadır. Mahkeme başkanı ve C. savcısının gerek görmesi durumunda, bu memurların görev yerleri Adalet Bakanlığınca değiştirilebilmektedir. Konu yasanın 30 ve 31. maddelerinde düzenlenmiştir.
32.    Madde "Gözetim Hakkı" başlığı ile, DGM başkanlarının, "yargılama ve müzakerelerin selameti ve duruşmalarda düzenin sağlanması ve işbölümü yapılması konularında mahkemenin asıl ve yedek üyeleri; DGM C. savcıları da işlerin düzenli ve kanuna uygun olarak yürütülmesinde C. savcı yardımcıları üzerinde gözetim hakkına sahiptir." .
33.    Madde gereğince, DGM'ler ile Cumhuriyet sav­cıları teşkilatı, adalet müfettişlerince denetlenir. Adalet mü­fettişleri, Adalet Bakanlığı adına ve bakan emri üzerine de­netim, soruşturma, inceleme ve araştırma yaparlar. DGM'lerde göreve atanan yargıç, askeri yargıç, C. savcısı ve yardımcıları ile diğer personelin özlük işlerinde, denetimle­rinde, haklarında disiplin soruşturması açılması ve disiplin cezası verilmesinde, şahsi ve görevle ilgili suçların soruştur­ma ve kovuşturmalarında bu yasa hükümleri saklı kalmak üzere, kendi mesleklerine ait yasaların ilgili hükümleri uygu­lanır: Askeri yargıç ve savcılar için Yargıtay not veriyor, Adalet müfettişleri ve C. savcılarınca sicil düzenleniyor ve Milli Savunma Bakanlığına gönderiliyor.
DGM'lerde görev yapan yargıç ve savcıların büyük bir bölümü, yıllardan beri aralıksız olarak bu görevlerini sürdürmektedir. Birey olarak ya da heyet halinde çoğu hakkın­da, yasalara aykırı ve keyfi uygulamalar nedeniyle, sık sık şikayetler yapılmakta, ancak bu şikayetlerin hiçbirisinden so­nuç alınamamaktadır. O nedenle anılan denetim maddesinin pratik bir yararı ve kullanım alanı yoktur.
DGMY'nin 34. maddesi, "Özlük işleri"; 35. maddesi, "Bina, Araç ve Gereçleri"; 36. maddesi, "Kovuşturma Gider­leri" 37. maddesi, "Lojman Tahsisi"; 39. maddesi, yürürlükten kaldırılan "Emniyeti Umumiye Nezareti Altında Bulundurma Cezası" konularını düzenlemektedir. DGM'lerin kuruluş ama­cına uygun olarak, burada çalışan ve görev alan kişilere ve kurumlara belirli ayrıcalıklar sağlamak için yeni düzenleme­ler getirmektedir. Yargılamaya ilişkin sayılan olumsuzluklar­dan sonra, anlatılanları pekiştirmek dışında, bu maddelerin üzerinde durmanın pratik bir yararı olmayacağı için daha fazla açıklama gereği duymuyorum. Ancak yukarıdaki parag­rafta sayılmayan 38 ve 40. maddelerin üzerinde durmak ge­rekiyor.
MADDE 38, Devlet Güvenlik Mahkemelerinin sıkıyönetim Askeri Mahkemelerine Dönüştürülmesi.
DGM'leri düzenleyen Anayasa'nın 143/son maddesi "Devlet Güvenlik Mahkemesinin yargı çevresine giren böl­gelerde sıkıyönetim ilan edilmesi halinde, bu bölgelerde sınırlı olmak üzere kanunla belirlenen esaslara göre DGM, sı­kıyönetim askeri mahkemesine dönüştürülebilir" hükmüne uygun olarak, DGMY, konuyu yukarıdaki başlık altında şöyle düzenlemiştir:
"DGM'nin yargı çevresinin tamamını veya bir kısmını kapsa­yacak şekilde sıkıyönetim ilan edilmesi halinde o yargı çev­resinde birden fazla DGM olmak kaydıyla, DGM aşağıdaki esaslara göre sıkıyönetim askeri mahkemesine dönüştürüle­bilir,
a)    Genelkurmay Başkanlığının lüzum görmesi, Milli Savun­ma bakanlığının istemi üzerine, o yargı çevresindeki bir numaralı DGM dışında kalan DGM'ler kuruluşlarındaki usule göre kaldırılabilir.
b)    (a) bendi hükümlerine göre kaldırılan DGM'lerdeki dava dosyaları bir numaralı DGM'ye devredilir.
c) Kaldırılan DGM'lerde görevli adli ve askeri yargıya men­sup hakimler, o yargı çevresinde kurulan sıkıyönetim as­keri mahkemesine atanırlar."
Madde yorum gerektirmeyecek kadar açık, ancak bazı nok­taların vurgulanmasında yarar var. Görüldüğü gibi, "bağımsız olan DGM’ler”(!), Adalet Bakanlığının bile değil, Genelkur­may Başkanlığının lüzum görmesi üzerine, sıkıyönetim mahkemesine dönüştürülecek. Ayrıca, DGM yargıçları, ku­rulan sıkıyönetim mahkemesine atanacaklar. Atanma olayı takdiri değil, emredici bir hüküm niteliğindedir. Kaldırılmasına ilişkin bir hüküm olmadığı için, sıkıyönetim ilanı ile DGM C. savcılıkları görevlerine devam edeceklerdir. O nedenle bu maddenin de pek uygulama alanı yoktur. Çünkü DGM'ler mevcut durumları ve uygulamaları ile sıkıyönetim mahke­melerinin yerlerini "sıkıyönetimsiz sıkıyönetim" formülü ile fazlasıyla doldurmaktadır.
MADDE 40, 28.10.1963 tarih ve 357 sayılı Askeri Hakimler kanununa aşağıdaki Ek Madde 7 ve Ek Madde 8 eklen­miştir. Bu madde, DGM'lerdeki "yargı (yargıç) bağımsızlığı­nı" daha somut anlattığı için olduğu gibi, yorumsuz olarak aktarıyorum. Ek Madde 7, askeri yargıçların sicil amirlerinin, atanmasında olduğu gibi, tamamen yürütme organının elinde olduğunu gösteriyor. Ek Madde 8 ise, atama işleminin de yürütmenin elinde olduğunu gösterdiği için aynen aktarıldı. Ayrıca, DGM Cumhuriyet savcısının askeri savcı hakkında sicil kanaat notu vermesi de dikkate değer bir konudur. Ve maddeler:
EK MADDE 7- " DGM üyeliği yedek üyeliği ve Cumhuriyet savcı yardımcılığı görevlerine atanan askeri hakim subayla­rın rütbe terfii, rütbe kıdemliliği, kademe ilerlemesi yapmasını sağlayacak yeterlilikleri, bu kanunun ve 926 sayılı Türk Si­lahlı Kuvvetleri Personel Kanunu'nun hükümleri, saklı kalmak şartı ile, aşağıda belirtilen şekilde düzenlenecek sicillerle saptanır.
a)  Birinci sınıfa ayrılmış üye ve yedek üye askeri hakimler
subay sicil belgesi düzenlemeye ve sicil vermeye yetkili
birinci sicil amiri Milli Savunma Bakanlığı Müsteşarı, ikinci
sicil amiri Milli Savunma Bakanıdır.
b) Cumhuriyet savcı yardımcılığı kadrosuna atanan askeri hakim
    subaylar hakkında;
1.    Meslek sicil belgesi, Yargıtay'da inceleme yapan dairece ve adalet müfettişlerince, bu kanundaki esaslar göz önünde tutularak verilecek sicil notlarına göre düzenlenir ve bu sicil belgesi süresi içinde Milli Savunma Bakanlığına gönderilir.
2.    Subay sicil belgesi, sırasıyla; Milli Savunma Bakanlığı ilgili müsteşar yardımcısı, müsteşarı ve Milli Savunma Bakanı tarafından düzenlenir.
Cumhuriyet savcı yardımcısı askeri subaylar hakkında DGM Cumhuriyet savcısı tarafından, subay sicil formu esaslarına göre kanaat notu verilir.

EK MADDE 8- "DGM'nin askeri yargıya mensup; mahkeme üyeleri ile savcı yardımcıları, Genelkurmay Personel Başka­nı, Adli Müşavir ile atanacakların mensup olduğu Kuvvet Komutanlığının personel başkanı ile adli müşaviri ve Milli Savunma Bakanlığı Askeri Adalet İşleri Başkanlığından olu­şan kurul tarafından seçilir ve usulüne uygun olarak atanır­lar."

MADDE 41- Bu kanunun; göreve ilişkin hükümleri 01.MAYIS.1984, tarihinde yürürlüğe girer. Yasanın yürür­lüğe girdiği tarih hemen dikkat çekiyor: 01.Mayıs.1984. Rastlantı olduğunu düşünemiyorum. Çünkü DGM'ler, işçi sınıfının, "DGM'leri ezdik, sıra MESS'te" sloganları ile kaldı­rılmıştı. O nedenle, aynı DGM'ler yine bir başka BİR MAYIS günü, DGM'leri kaldırtan işçi sınıfına, yeniden "armağan" edilmiş olsa gerek!




BÖLÜM 6
DGM UYGULAMALARI

Gözaltına Almalar ve Ev Aramaları:
DGM kapsamına giren suçlarla ilgili gözaltına alma işlemlerinin tamamı gece yansından sonra yapılmaktadır. Hatta bazı zanlıların, gelip emniyete teslim olma teklifleri bile kabul edilmemektedir. İşi, adresi belli, tanınmış kişiler bile, hiçbir kaçma belirtisi olmadığı halde, mutlaka gece ve evin­den gözaltına alınmaktadır. Gerek DGMY gerekse TMY de bu konu ile ilgili özel bir düzenleme yoktur. O nedenle arama ve gözaltı işlemlerinin CMUK'a göre yapılması gerekir. Konu CMUK 96. maddede şöyle düzenlenmiştir: "Meşhut (suçüstü) cürüm ile tehirinde mazarrat görülen haller veya firar eden bir tutuklu veya mahpusun tekrar yakalanması hali müstesna (hariç) olmak üzere kapalı yerlerde gece vakti arama ya­pılmaz". TCK'nin 502. maddesinde "Ceza kanunun uygu­lanmasında gece vakti, güneş batmasından bir saat sonra başlar ve güneş doğmasından bir saat önceye kadar sürer." şeklinde tanımlanmıştır. Görüldüğü gibi, tüm diğer konularda olduğu gibi ev arama ve gözaltı konusunda da yasalar açık­ça çiğnenmektedir. 


DGM Binalarına Girişler:
Adliye binasının güvenliğinden Cumhuriyet savcısı, duruşmanın düzeninden DGM başkanı sorumludur. Yargıtay dahil, adliye girişlerinde, metale duyarlı aletler vardır. Eğer kişi üzerinde büyük metal parçaları (tabanca, bıçak gibi) varsa, bu aletler daha hızlı öter ve ilgilileri uyarır. Bunlar vatandaşlara karşı alınan olağan güvenlik önlemleridir ve amacı adliye bi­nalarına silah ile girilmesini önlemektir. Ruhsatlı silahı olan kişiler, girişte bulunan görevlilere, kart karşılığı silahlarını teslim etmek zorundadır. DGM'ler kuruluncaya kadar, adli­yede görevli resmi polisler ile tutuklu sanıkları getiren jan­darmalar dışında hiç kimse adliyeye silahla giremezdi. An­cak, son yıllarda, adliyeye silahsız giren polis kalmadı artık. Görevli görevsiz, silah taşıma ruhsatı olan herkes, adliyeye silahla girer oldu. Bu durum, DGM'lerde gelenek haline geldi. Oysa hazırlık soruşturmasının tamamlanması ile kolluğun adliye ile işinin bitmesi gerekir. Aksine, emniyet yargılamanın her aşamasında adliyede bulunmakta ve duruşma salonlarına girerek duruşmaları sonuna kadar izle­mektedir.
Avukatlık yasası ve Adalet Bakanlığı'nca yayınlanan genelgeler gereği, avukatlarla ilgili soruşturmalar "bizzat" savcılar tarafından yürütülür. Avukatların üzerinin aranması gerekiyorsa, baroca görevlendirilecek bir avukatın gözetiminde, bizzat savcı tarafından yapılması gerekir. Polisin, özel güvenlik görevlisinin avukatların üzerini ve çantasını arama yetkisi yoktur. Ancak, geçmiş dönemlerde ve şimdi de zaman zaman, polis ile avukat karşı karşıya getirilmekte ve tartışmalara neden olunmaktadır. İşin üzücü yanı, avukatların üzerleri ve çanta­larının polis tarafından aranması emirleri, avukat ile aynı sı­ralardan mezun olan savcılar tarafından verilmektedir. Son zamanlarda Yargıtay Başkanlığının da aynı yönde bir yazısı Ankara Barosuna ulaşmış ve maalesef Baro tarafından ilan panolarına asılarak yayınlanmıştır. Gerekçe: Güvenlik! An­cak gerekçe olarak gösterilen güvenlik, aslında savunmaya olan güvensizliktir. Savunmaya olan bu güvensizlik, güven­sizliği yaratanlara geri dönecek ve etki tepki kuralının bir gereği olarak yeni güvensizliklere yol açacaktır. Güvensizliklere kanıt olarak gösterilecek her olayın benzeri, avukatlık dışın­daki diğer meslekler de daha fazlasıyla bulunmaktadır. Bu olumsuzluklar yerine savunmanın, sav ve yargıdan sonra yargının üçüncü ayağı olduğu gerçeği yaşama geçirilmelidir. Çünkü yargı iki ayak üzerinde duramaz. Savunmanın, sa­vunmaya düşmanca tavır alanlara da gerekli olduğu sık sık görülmektedir. Savunma herkese gerekli olan, yargılamanın en kutsal değeridir!.

Dosya İncelemek ve Belge Almak:
Avukat DGM'ler dışındaki adli yargıda, soruşturmanın her aşamasında bulunduğu için rahatlıkla dosya incelemekte ve vekaleti varsa, dosyadan suret alabilmektedir. Dosyadan suret almanın tek koşulu, avukatın dosyaya vekaletini sunmasıdır. DGM'lerde, hazırlık soruşturması safhasında, ilk dört gün müvekkil ile görüşmek olanaksız olduğu gibi, dosya incelemek de olanaksızdır. Dosya incelemek ancak, hazırlık soruşturmasının, tamamlanması ve iddianamenin hazırlan­ması ile olanaklıdır.
Dosyaların incelenmesi konusunda her DGM'de farklı uygulamalar vardır. Bazı mahkemelerde, dosya ince­lemek oldukça rahat olduğu halde, diğerinde dosya incelemek için yazı işleri müdürünün izni(!) gerek­mektedir. Dosya vermekle görevli memur, yazı işleri müdü­ründen izin almadan dosya verememektedir. Ancak, aynı ka­lemlerde, emniyet ve MİT mensupları, hiçbir yasal hakları olmadığı halde, dosya incelemekte ve dosyalardan suret almaktadır. Bu işler yapılırken, anılan görevlilere, özel ikramlarda da bulunulmaktadır.
Dosyadan suret almak için, sadece vekaletin yeterli olduğunu ve yasanın bunu aradığını yukarıda açıklamıştık. Ancak, DGM'lerde, sadece vekil olmak yetmiyor, ayrıca, su­ret almak için bir de dilekçe vermek gerekiyor. Dilekçe iste­menin yasal hiçbir dayanağı bulunmamaktadır. Bazen de iş daha ileriye götürülerek, her suret için dilekçe istenmektedir. Ancak ortada keyfi uygulama dışında, yasal dayanak ve gerekçe yoktur!
Dosyaya Dilekçe Koymak:
Dilekçeler mahkeme dosyasına konulmadan önce, mahkeme başkanı ya da yargıçlardan birisi tarafından ha­vale edilir. Havale işlemleri, dilekçeler, avukatlar tarafından bizzat yargıca götürülerek yaptırılır. Bundan amaç, gerekti­ğinde, avukatın yargıçlarla bazı konuları yüz yüze görüşme­sini sağlamak ve yine gerektiğinde yargıç tarafından dilekçe altındaki imzanın sahibine ait olup olmadığını kontrol etmek­tir. DGM'lerde bu bağlantı da kesilmiştir. Yargıç koridorları­nın başında oturan polisler, dilekçeleri avukatların elinden almakta ve yargıçlara havale ettirip getirmektedir. Avukatın birinci adresi olan adliyelerde ve özellikle de DGM'lerde, avu­katlar, adli konularda polislerin çok gerisine düşmekte ve yargıya yabancı muamelesi görmektedir. Avukatlar, savun­dukları müvekkilleri ile özdeşleştirilmekte ve onlar gibi suçlu (sanık) muamelesi görmektedir. Koridorda bulunma­ması gereken polisler, zaman zaman, toplu olarak avukatlara sataşmaktadır. Polisler aleyhindeki işkence davalarında ise avukatlar tehdit edilmektedir.
Polisler Duruşma Salonunda:
Aksi kararlaştırılmadığı sürece, duruşmalar alenidir, yani herkes duruşmaları izleyebilir. Ancak, bunun tek sınırı: Sanığın duruşma salonunda her türlü baskıdan uzak olması­dır. Ve mahkeme bunu sağlamakla görevlidir. Sanıkları baskı altına alacak, onların savunmasını etkileyecek her türlü olumsuzluğun önlenmesi, mahkemenin görevidir. Aynı şekil­de, mahkemeyi etkileyecek kişilerin de salonda bulunma­ması gerekir.
Polis, zanlının takibinde, yakalanmasında ve hazırlık soruşturmasında birincil görevli durumundadır. Görevi zanlının savcılığa şevki ile son bulması gerekir. Ancak, uy­gulama hiç de öyle olmuyor, polis mahkeme salonunda da bulunuyor. Mahkeme salonuna gelen polis, sıradan, adliyede görevli olan birisi değil; bizzat sanığı sorgulayan ve sorguda işkence yapan polistir. Sanıklar tarafından, kendisine işken­ce yapan polis teşhis edilip mahkemeye bildirildiği halde, mahkeme, işkenceci polis için suç duyurusunda bulunmak yerine "duruşma herkese açıktır" şeklinde karar alarak, iş­kence yapan polislerin duruşmayı izlemesine izin vermekte ve bu konuyu karar altına alabilmektedir. Böylece, yargıla­manın açıklığı (aleniliği) kuralı, bizzat mahkeme tarafından kötüye kullanılmakta ve yara almaktadır.
İtirafçı Sanıklar ve Gizil Duruşma:
DGMY'de gizli duruşma ile ilgili özel bir düzenleme olmadığı için, gizli duruşma konusu CMUK kurallarına göre yapılacaktır. Gizli duruşmalar, genellikle kamu güvenliği ve ahlakını ilgilendiren konular ile çocuk mahkemelerinde uy­gulanmaktadır. Gizli duruşmalarda salonda, taraflar ile avukatları dı­şında hiç kimse bulunamaz ve yargılama konusu olay, basın tarafından da yayınlanamaz. Gizli duruşma daha çok sanığı korumaya yönelik bir yargılama türüdür. O nedenle, savun­mayı kısıtlamaya yönelik bir gizli duruşma kararı kesinlikle alınamaz ve alınsa bile açıkça hukuka aykırıdır.
Zaman zaman sanıkların itiraflarda ve iftiralarda bulunmasını sağlamak için pişmanlık yasası çıkarılmaktadır. İtirafçılığın ahlaki çürüme yönünü ve kullanıldığı kirli işleri bir kenara bırakıp, pişmanlık yasasından yararlanarak itirafçı olabilmenin koşullarına bakalım: Birincisi, ortada bir pişman­lık yasasının bulunması gerekir. İkincisi, itirafçının verdiği bilgilerin emniyeti tatmin etmesi gerekir. Bu iki koşul bir ara­da olursa, ancak itirafçı olunabilir. Ancak, şu anda ortada böyle bir pişmanlık yasası yoktur. Buna rağmen, birçok sa­nık, "olmayan" bu yasadan yararlandırılarak tahliye edilmekte ve gerekçe olarak "ileride çıkacak bir pişmanlık yasasından yararlanabileceği ihtimali" gösterilmektedir. Oysa mahkemeler mevcut yasaları uygulamakla yükümlüdür. Kendisini yasama organı yerine koyarak, olmayan yasayı yapıp karar veremez. Ancak, DGM'lerde bu durumla sık sık karşılaşılmaktadır; Üstelik olmayan yasaya göre itirafçı olan bu sanıkların ifadeleri, duruşmalardan diğer sanık ve avukatları atılarak (çıkarılarak demek olanaksız) alınmaktadır. Aleyhine ifadeler verilen sa­nık ve avukatlarının atıldığı ve sadece itirafçı sanığın bulun­duğu bu duruşmalar, "gizli celse" olarak adlandırılmaktadır. İtirafçı sanıklar, "gizli celsede" kesinlikle tahliye edilmekte ve aleyhine ifade verdiği "eski" arkadaşları, bu ifadelere daya­nılarak hüküm giymektedir.

DGM'lerde Karar Duruşmaları:

DGM'lerdeki siyasi davaların karar duruşmaları he­men hemen birbirinin aynısıdır. Önce, mahkeme başkanı, sanıkları ve izleyicileri uyarır ve mübaşir sanıkları ve salonda bulunan izleyicileri ayağa kaldırır. Başkan önceden hazır­lanmış oları karan, hazır bulunan sanıkların yüzlerine karşı okur (tefhim eder). Kararın okunmasının tamamlanması ile birlikte, ceza alan sanıklar, slogan atmaya başlarlar. Buna hazırlıklı olan jandarma ve polis, sanıkları salondan atmak için, tekme tokat, cop ve dipçik kullanırken sanıklar slogan atmak için çaba gösterirler. İlk kez böyle olaylarla karşılaşan ve hayatında fiske vurmadığı çocuğunun dayak yediğini gö­ren aileler de, bu olaylara tepkilerini gösterirler. Bazıları slo­ganlara eşlik eder, bazıları da sinir krizleri geçirir. Slogan atanlar, derhal polis tarafından yakalanır ve gözaltına alınır. Çocukları için duyulan üzüntünün yerini, kendilerinin tutukla­nıp tutuklanmayacağı kuşkusu alır. Bu sahneler her duruş­mada yinelenir ve hazır bulunan polis kamerası tarafından tespit edilir ve olay mahkeme tutanaklarına geçirilir ki, Yar­gıtay aşamasında sanıklar aleyhine kanıt olsun. DGM'lerde, en düşük cezanın 4,5 yıl ağır hapis ile başladığı; 15 yıl ağır hapis cezalarının kolayca, müebbet ağır hapis ve idam ce­zalarının sık sık verildiği, kararlardan sonra atılan bir iki sloganın böylesine büyütülmesi nedendir bilinmiyor! Ama, aynı üzücü sahneler hep yineleniyor ve insanca olan tepkiler sert bir biçimde bastırılmaya çalışılıyor.

Bir İddianame Örneği

Polis tutanaklarına göre, 200-300 kişilik bir grup, Türk silahlı Kuvvetlerin Kuzey Irak'a TBMM'nin bilgisi dışın­da yapmış olduğu sınır ötesi askeri harekatı protesto etmek amacıyla, TBMM'ne telgraf çekmiştir. Telgraf metni aynen şöyle: "Barış hepimizi onurlu ve özgür yapacak tek se­çenektir, ölerek değil, yaşayarak çoğalmak istiyoruz, operasyonu durdurun. Kızılay postanesinden gönderilen bu telgraflara polis el koymuş ve 200-300 civarında olan telgraf "eylemcilerinden" sadece 22'si hakkında dava açılmıştır.
Anayasa'nın 74.maddesinin başlığı "Dilekçe hakkı" olup, dilekçe hakkı şöyle düzenlenmiştir:
"Vatandaşlar, kendileriyle veya kamu ile ilgili dilek ve şikayetleri hakkında, yetkili makamlara ve TBMM'ne yazılı ile başvurma hakkına sahiptir.
Kendileriyle ilgili başvurmaların sonucu, dilekçe sa­hiplerine yazılı olarak bildirilir.
Bu hakkın kullanma biçimi kanunla düzenlenir."
Anılan maddenin son fıkrası uyarınca, konu, 01.11.1984 tarih ve 3071 sayılı "Dilekçe Hakkının Kullanıl­masına Dair kanun" ile düzenlenmiştir ve dava konusu olan telgraflar, her yönü ile bu yasaya uygundur. Ancak, buna rağmen,' aşağıdaki iddianame ile dava açıl­mıştır. İddianameyi aynen aktarıyorum:

T.C
ANKARA DEVLET GÜVENLİK MAHKEMESİ CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI
SAYI


HAZIRLIK NO. ESAS NO İDDİANAME NO.

1997/238 1997/285 1997/118




İD AN A M E


ANKARA 1 NO'LU DEVLET GÜVENLİK MAHKEMESİ
BAŞKANLIĞI'NA


: K.H.
: 22 Sanık, ad, adres ve kimlik bilgileri.
: Suç vasfını bilerek örgüt mensuplarına yardım

DAVACI SANIKLAR
SUÇ etmek
…                 SUÇ TARİHİ        :  31.05.1997
SEVK MADDESİ : TCK.nun 169, 3713 Sayılı Kanunun 5.madde!eri.
HADEP, Çağdaş Hukukçular Derneği, İnsan Hakları Der­neği, Halkevleri, ÖDP, Eğitim Sen gibi siyasi parti ve Dernekler içinde faaliyet gösteren yukarıda açık kimlikleri yazılı sanıklar K. Okutan ve arkadaşlarının olay tarihinde Kızılay Postanesi önünde basına ve kamuoyuna:
Türk Silahlı Kuvvetlerinin Kuzey Irak'ta PKK. çetelerine karşı gerçekleştirdiği operasyonu kınayarak operasyonda masum ve sivil insanların öldürüldüğünü, operasyonun durdurulması ge­rektiğini, operasyondan Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin haberi ol­madığını ve onayının alınmadığını açıkladıktan sonra Türkiye Bü­yük Millet Meclisi Başkanlığına:
" Barış hepimizi onurlu ve özgür yapacak tek seçenektir, ölerek değil, yaşayarak çoğalmak istiyoruz, operasyonu durdurun" yazılı telgrafı çektikleri,
  a) 30.06.1997 günlü tutanak,
b)    31.05.1997 günlü tutanak kapsamı,
c)    Emanette kayıtlı olayın görüntülerinin alındığı video kaset içeriği,
d)  Sanıkların ikrarı gibi delillerden anlaşılmaktadır.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulduğundan itibaren yurtta
ve cihanda barışı kurmayı temel ilkelerinden biri olarak benimsemiş, içte ve dışta devamlı barıştan yana tavır sergilemiştir.
Anayasa'nın bütün maddelerine yansıyan Atatürk milliyetçiliğinde Devlet bölünmez bir bütündür, ülke tektir, millet tektir. Her Türk vatandaşı hangi etnik kökten gelirse gelsin Türktür. Anayasamız ve kanunlarımızda her Türk vatandaşı eşittir. Avrupa insan Hakları Sözleşmesi'nde sayılan insan hak ve özgürlüklerinin tama­mı Anayasa ile Türk vatandaşlarına da sağlanmıştır. Yetmiş yılı aşan Cumhuriyet döneminde Türkiye'de etnik kökü sebebiyle kim­senin bakan, milletvekili, hakim, general, vali olması engellenme­miştir. Ülkenin her yerinde her vatandaş her işte faaliyet göster­mektedir.
Ülkede itibar sahibi çok sayıda Kürt kökenli iş adamı vardır.
Mevcut fiili durum, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin insan hâk ve özgürlüklerine değer veren demokratik bir hukuk devleti olduğunu gösterir.
PKK. İnsan hak ve özgürlükleri için mücadele veren bir örgüt değildir. Mücadelesinde Marksist Leninist ilkeleri benimsemiş, bölücü bir örgüttür. İnsan hak ve özgürlüklerine değer vermez. Do­ğu ve güneydoğu Anadolu bölgelerimizde halka "Yâ benimle olur­sun, ya ölürsün" tehdidiyle yaklaşmış, kendisine karşı çıkan onbinlerce vatandaşımızı katletmiştir. Suç örgütü olan suç işleyen PKK. yı Devlet cezalandırır, barış yapmaz. Yurt içinde ve dışında PKK ile Devletin barış yapmasını isteyenler, PKK.nın legal alandaki uzantılarıdır. Türkiye'de mevcut demokratik ortamdan yararlanarak PKK. Lehine kamuoyu oluşturmaya, iç ve dış kamuoyu baskısıyla Devleti PKK.ya taviz vermeye veya Devleti PKK. eylemleri karşısın­da etkisiz hale getirmeye çalışmaktadır.
Sanıkların Türk Ordusu'nun Kuzey Irak'ta PKK. çetelerine karşı başlattığı operasyonu bahane ederek Kızılay Postanesi önünde gerçekleştirdikleri eylemde aynı amaca yöneliktir. Sanıklar
PKK.nın silahlı bölücü terör örgütü olduğunu bilerek bu yolla PKK.ya yardım etmektedirler.
Bu itibarla sanıklar hakkında 2845 sayılı Kanunun 9-20. maddeleri uyarınca yargılanmalarının yapılarak,

Eylemlerinin uyduğu TCK.nun 169, 3713 sayılı Kanunun 5. maddeleri uyarınca cezalandırılmaları,
Kamu adına iddia olunur. 26.09.1997
1                                Talat ŞALK
Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı


SONSÖZ

DGM'ler;
1-   12 Mart ve 12 Eylül darbelerinin olağanüstü döneminin ürünü olduklarından, "olağanüstü mahkemelerdir".
2-   Kuruluş gerekçelerinde açıklandığı gibi sıkıyöne­tim mahkemelerinin yerlerini doldurduğundan ve hatta onları aratmadığından "sivil sıkıyönetim mahkemeleridir".
3-   Esas olarak yargıladığı kişiler devrimci, demokrat, aydın, yurtsever, ilerici kişiler olduğundan " siyasi mahkemelerdir".
4-   Gerek kuruluş gerekse işleyiş yönünden tamamen yürütmeye bağlı olduklarından, AİHM kararında da belirtildiği gibi "tarafsız ve bağımsız" mahkemeler değildir.
5-   Kuruluş nedeni, genel mahkemelere ve orada gö­rev yapan yargıç ve savcılara güvensizlik oldu­ğundan "özel mahkemelerdir".
6-   Olmayan ve ileride çıkabilecek "yasalara" dayana­rak karar verebilecek kadar hukuk dışına çıktıkla­rından "yasama organı üzerinde olan" mahkeme­lerdir.
7-   Emniyet "fezlekelerinin", iddianame, karar ve Yargıtay'dan da geçerek, kesin hüküm olduğu bu mahkemelerde, savunmanın bu mahkemeleri meşrulaştırmak dışında hiçbir fonksiyonu olmadı­ğından "savunma hakkı olmayan" mahkemelerdir.
CMUK 251. maddeye göre "En son söz sanığındır". Bu sonsözün yazıldığı sıralarda, DGM'lerde yargılanan tu­tuklu sanıklar DGM'lerdeki duruşmaları boykot kararı aldılar ve "sonsöz" olarak "DEVLET GÜVENLİK MAHKEMELERİ KAPATILSIN"! dediler.










EK BÖLÜM

(Bu bölümün hazırlanmasında Çağdaş Hukukçular Derneğinin yapmış olduğu çalışmalardan yararlanılmıştır. Yapılan katkılara teşekkürler)


DGM’LER NASIL İSİM DEĞİŞTİRDİ?

         DGM’ler ve yaptığı yargılamalar kurulduğu günden itibaren tartışılmaya başlandı. Bu tartışmalar, TC Devletinin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) bireysel başvuru hakkını tanıması ile birlikte uluslararası alana taşındı. AİHM, soruşturma dosyasının açılması ile başlayıp, kolluk, savcılık, kanıt toplama, gözaltında kötü muamele, yargılama, savunma, temyiz ve cezaevi aşamalarında sürdürülen DGM hukuksuzluk zincirini göz ardı edip, adil yargılanma hakkının ihlalini tek unsura; askeri yargıç ve savcıların varlığına indirgedi. AİHM’in öngördüğü adil yargılanma hakkını bu kadar ucuz olduğunu gören TC Devleti, DGM’lerden öncelikle askeri yargıç ve savcıları çıkarmak için, hızlı bir şekilde, gerekli Anayasa değişikliğini yaptı ve (DGM) adını Anayasadan çıkarttı.
             Bu değişiklikler, 07.05.2004 tarihinde kabul edilip, 22.05.2004 tarih ve 25469 sayılı resmi gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 5170 sayılı “Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının Bazı Maddelerinin Değiştirilmesi Hakkında Kanun” 9. maddesi ile yapıldı.
              Anayasada yapılan bu değişikliğe paralel olarak, farklı bir isimle yeniden düzenlenmek üzere, 2845 sayılı “Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun” 16/06/2004 kabul tarihli, 30/06/2004 tarih ve 25508 sayılı R.G.de yayımlanan 5190 sayılı "Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununda Değişiklik Yapılması ve Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kaldırılmasına Dair Kanun"un 3. maddesi ile yürürlükten kaldırıldı. Aslında “yürürlükten kaldırılmıştır” demek, yapılan işi tam ifade etmiyor. 3 asıl, 2 yürürlük ve 7 geçici maddeden oluşan bu yasa ile DGM’ler, gözlerden saklanmak (gizlemek) için yeni bir yere, 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununa (CMUK) içine yerleştirildi. Gerekli düzenlemeler "Bazı suçlara ilişkin muhakeme usulü" başlığı ile CMUK’a Üçüncü Fasıl altına 394/a,b,c,d madde numaraları ile yamanmıştır.
         Yürürlükten kaldırıldığı iddia edilen 2845 S. DGM Yasası, bölüm, başlık ve bütün maddeleri ile birlikte, aynı başlık ama farklı numaralar ile CMUK’da yeni yerini almıştır. Yazarsak; Görev ve yargı çevresinin belirlenmesi, Madde 394/a altında 4 fıkra; Soruşturma usulü, Madde 394/b altında 8 fıkra; Kolluğun görev ve yetkileri ile geçici yararlanma Madde 394/c altında 5 fıkra; Kovuşturma usulü Madde 394/d altına 8 fıkra olarak düzenlenmiştir. Fıkraları topladığımızda, aşağı yukarı DGM yasasındaki madde sayısına karşılık geliyor.
Kısacası 2845 Sayılı yasanın bütün maddeleri eksiksiz olarak, a,b,c,d şeklindeki yeni bir maddeleme şekli ile çoğaltılmış ve hepsi tek 394 rakamı altına sıkıştırılmıştır. Yapılan bu işlemler ile de “DGM’ler kaldırılmıştır” yalanı piyasaya sürülmüştür. Bu yalanı ilk kabul eden kuruluş AİHM olmuş ve DGM defterini kapatmıştır. Eğer Anayasa’nın 143. maddesi ve 2845 Sayılı Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanunun numaralarının yanına “MÜLGA” yazmakla iş bitiyorsa DGM’ler kapatılmıştır. Ancak olayın anlatıldığı gibi olmadığı daha önce açıklandığı ve aktarıldığı için yeniden yazma gereğini duymuyoruz. İhtiyaç duyanlar, anılan maddeleri bulup okuyarak, yazılanların hiçte abartma olmadığını kolayca denetleyebilir.
             Kaldırıldığı iddia edilen DGM’lerin ne kapısına kilit vurulmuş ne de personeli başka bir mahkemede görevlendirilmiştir. Aksine aynı yerde, aynı personel ve kadro ile ara vermeden, görevine devam etmiştir. Öyle ki, Ankara Adliyesinin arka girişinde bulunan “Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi” tabelası, DGM’ler kaldırıldı dendikten tam 4 ay sonra değiştirilmiştir. Dört ay boyunca DGM tabelası, “ben buradayım, her şeyim ile ayaktayım, beni kaldıramazsınız” diye o giriş kapısının üzerinde asılı durmuştur.
         Yukarıda açıklandığı gibi bu işlemler 5190 sayılı "Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununda Değişiklik Yapılması ve Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kaldırılmasına Dair Kanun"un 3. maddesindeki GEÇİCİ maddeler ile yapıldı.

Geçici Madde 1 - Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihte Devlet güvenlik mahkemeleri ve Devlet güvenlik mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılıklarının yetki ve görevleri sona erer. (Bundan sonrasını AMA diye okumak gerekir.)
 Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihte görevde bulunan Devlet güvenlik mahkemesi başkanı, asıl ve yedek üyeleri bu Kanunla 1412 sayılı Kanuna eklenen 394/a maddesi gereğince Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca görevlendirilecek veya kurulacak ağır ceza mahkemelerine ilk atamalar yapılıncaya ve atananlar görevlerine başlayıncaya kadar sırasıyla; ağır ceza mahkemesi başkan ve üyeleri sıfatıyla; Devlet güvenlik mahkemesi Cumhuriyet Başsavcısı ve Cumhuriyet savcıları da 1412 sayılı Kanunun 394/a maddesinde belirtilen suçları soruşturmak ve kovuşturmak üzere Cumhuriyet savcısı sıfatıyla görevlerine devam ederler ve başka bir göreve atanmalarına Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca karar verilebilir.
1412 sayılı Kanunun 394/a maddesinde belirtilen suçların soruşturma ve kovuşturmasında görevlendirilen Cumhuriyet savcıları ile aynı maddede belirtilen ağır ceza mahkemelerinin başkan ve üyeleri disiplin sebepleri hariç meşru mazeretleri ve talepleri olmadıkça üç yıl süre ile başka bir yere veya göreve atanamazlar. Bu görev süresinin tespitinde, Devlet güvenlik mahkemesi ve Cumhuriyet Başsavcılıklarındaki görevlerine son atanma tarihleri nazara alınır. Görev süresi dolanlar tekrar atanabilirler.

Geçici Madde 2 - Bu Kanunun yayımı tarihinde görev ve yetkileri sona eren Devlet güvenlik mahkemelerinde ve Devlet güvenlik mahkemeleri Cumhuriyet Başsavcılıklarında mevcut dava ve soruşturma dosyaları ayrıca bir karar verilmesine gerek kalmaksızın durumlarına, mahiyetlerine ve kanun hükümlerine göre, bulundukları aşamadan itibaren yargılama ve soruşturmaya devam edilmek üzere görevli ve yetkili ağır ceza mahkemelerine ve bu mahkemelerin bulundukları illerin Cumhuriyet Başsavcılıklarına devredilir.

Geçici Madde 3 - Bu Kanunun yürürlüğe girmesinden önce, Devlet güvenlik mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılıkları nezdinde bulunan arşiv, kalem, emanet ve diğer birimler ile Devlet güvenlik mahkemelerinin arşiv, kalem ve diğer birimleri, ayrıca başka bir işleme gerek olmaksızın sırasıyla bu Kanunla 1412 sayılı Kanuna eklenen 394/a maddesi gereğince Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca görevlendirilecek veya kurulacak ağır ceza mahkemelerinin bulunduğu il Cumhuriyet Başsavcılıkları nezdinde ve bu ağır ceza mahkemelerinde ayrı bir birim olarak bu faaliyet ve görevlerine devam ederler.

Geçici Madde 4 - 2845 sayılı Kanunun 31 inci maddesi hükümlerine göre teşkil olunan Devlet güvenlik mahkemesi adalet komisyonlarının görev ve yetkileri bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihte sona erer.
Devlet güvenlik mahkemelerinde görevli hakim ve savcılar dışında kalan personel, …. başka bir işleme gerek kalmaksızın ve bulundukları kadro ve özlük hakları da saklı kalmak şartıyla görevlerine devam ederler. Bu personel hakkında, anılan ağır ceza mahkemesi başkanı veya ilgili Cumhuriyet savcısının yazılı muvafakati olmadıkça adli yargı adalet komisyonunca başka bir yere veya göreve atama veya görevlendirme işlemi yapılamaz.

Geçici Madde 5 - Diğer kanunlarda geçen "Devlet Güvenlik Mahkemesi", "Devlet Güvenlik Mahkemesi Yedek Hakimliği", "Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet başsavcılığı ve Cumhuriyet savcısı" ibareleri sırasıyla "1412 sayılı Kanunun 394/a maddesi gereğince Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca görevlendirilecek veya kurulacak ağır ceza mahkemesi", "ağır ceza mahkemesi üyesi", "1412 sayılı Kanunun 394/a maddesinde belirtilen suçları soruşturmak ve kovuşturmakla görevlendirilen Cumhuriyet savcısı" olarak uygulanır.

2845 sayılı Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanuna yapılan atıflar bu Kanunla 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununa eklenen Üçüncü Fasıla; 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanununun 4 üncü maddesinde 2845 sayılı Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanunun 9 uncu maddesine yapılan atıflar bu Kanunla 1412 sayılı Kanuna eklenen 394/a maddesinin birinci fıkrasının (1) ve (2) numaralı bentlerine yapılmış sayılır.
         DGM’lerin kaldırılmayıp adının değiştirildiğine dair en iyi kanıt, işte bu yasa maddeleridir. DGM’lerin nüfus kayıtlarının nasıl değiştirildiği, yorumsuz olarak, bundan daha iyi açıklanamaz.

YENİ TCK ve CMK

Bilindiği gibi 765 sayılı eski TCK ile 1412 sayılı CMUK 01.Haziran.2005 tarihinde yürürlükten kalkmış ve aynı gün 5237 sayılı TCK ile 5271 sayılı CMK (Ceza Muhakemesi Kanunu) yürürlüğe girmiştir. Tabi olay, yukarıda anlatılan tek cümle ile gerçekleşmemiştir. 01.Nisan.2005 tarihinde yürürlüğe girecek olan bu ve 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun (CİK) ile birlikte 2 ay rotorlu olarak yürürlüğe girmiştir. Avrupa Birliğine uyum mantığı ile hazırlanan bu yasalar, 2 aylık erteleme süresi içinde başta MİT ve kolluk istekleri/ihtiyaçları, ardından savcı ve yargıçların “biz adliyede mi yatacağız” şeklindeki itirazlarını karşılamak üzere çok ciddi değişiklilere uğradı; hatta tamamen eski sisteme dönüldü, denilebilir. Yasa değişikliği için ileri sürülen, tek celsede karar, iddianamenin iadesi, tutukluluk süresinin kısaltılması, savunmanın etkinliğinin artırılması, etkin, hızlı, adil yargılanma, işkencenin önlenmesi gibi temel argümanların tamamı, yapılan bu değişiklerle/tadilatla tamamen boşa çıktı. Sonuç eski tas, eski hamam; ne hamam ne de tas değişti. Bunca tantana, bunca değişiklik yaygarası neden yapıldı? Bu sorunun yanıtı da kimse tarafından verilmeden kaldı.  

          Üç askeri darbeden sonra ya yeni Anayasalar yapıldı ya da Anayasada çok ciddi değişikliler yapıldı. Ama TCK, Medeni Kanun, Borçlar Kanunu, Türk Ticaret Kanunu (bunlar hukuk fakültesinde hukuk diye okutulur. Örneğin Medeni Kanun denmez, medeni hukuk denir) gibi KOD YASALAR değiştirilmedi daha doğrusu değiştirilemedi; çünkü bu tür yasaları değiştirmek bir parlamento işlemi olarak kolay olabilir ama yaratacağı karışıklık (boşluk) düşünülünce hiç de kolay bir iş değildir. Ama buna rağmen, Avrupa Birliği süreci bahane gösterilerek işe ceza mevzuatından başlandı. Değişikliklerin olumlu mu olumsuz mu olduğunun değerlendirmesini sonraya bırakırsak, ciddi değişiklikler yapıldı. Yapılan değişlik sonucu: Yeni yasanın madde numaraları değişmiş madde adları eklenmiştir, eski yasada madde adı yoktur. Bazı suçların tanımı, dolaysıyla maddi ve manevi unsurları değişmiştir. Suçların cezaları değiştirilmiştir. Bazı eski suçlar, yeni yasada suç olmaktan çıkarılmıştır. Yeni yasa ile eski yasa arasında hangi maddenin hangi maddeye karşılık geldiğini gösteren bir bağlantı yayası olmadığı halde, hiç değişiklik yapılmamış gibi yargılamalara devam edilmiştir.
Oysa TCK’nın genel hükümlerini oluşturan en temel ceza genel hukuku kavramları ve yaptırımları değiştirilmiştir. Yalnız bu bile iki yasanın aynı olmadığını açıkça ortaya koymaya yeterlidir. Dolaysıyla yeni TCK (5237) ile eski TCK (765) aynı yasa olduğu da iddia edilemez. Tüm bu değişikliklerden sonra iki yasayı bir birinin devamı olarak görmek olanaksızdır. 765 S. Yasanın yürürlükten kalkması aslında örtülü bir genel aftır. Parlamento gerekli hazırlıkları yapmadan böylesine önemli bir KOD yasayı değiştirmiştir. Ancak yargı da parlamentonun yapmış olduğu bu yanlışlığı, yanlış bir şekilde, düzeltme yolunu tercih etmiştir. Yeni TCK 2/3 maddesi, kıyas ve geniş yorumu yasakladığı halde Yargıtay yorumla ikinci yasayı birincinin devamı kabul etmiştir.
Genel olarak hukuk, özel olarak da ceza yasaları, en genel şekli ile insanı, malı ve düzeni (sistemi, devleti) korumak için oluşturulmuştur. Eski TCK için yapılan en yaygın eleştiri, “insanı temel almadığı” noktasında yoğunlaşmıştır. Bu durum eski yasada maddelerin sıralanışında da görülmektedir. Ceza yasasının ilk kitabı genel hükümleri; ikinci kitap, suç ve cezaları tanımlayan, özel hükümleri düzenlemiştir. İkinci kitabın ilk bölümlerinde devlete/düzene karşı suçlar yer almaktadır. Orta kısımda ise mala karşı işlenen suçlar bulunmaktadır. İnsana karşı işlenen suçlara ise kitabın son kısmında/maddelerinde yer verilmiştir. Uygulamada olduğu gibi, kitapta da insana en sonda yer verilmiştir.
“İnsana hak ettiği yeri veriyoruz” adı altında hazırlanan yeni TCK’da insana karşı işlenen suçlar, kitabın ilk bölümüne alınmış, mala kaşı işlenen suçlar yine ortada kalmış, düzene/devlete ilişkin suçlar ise son kısma kaydırılmıştır. Böylesi bir komedinin adına da, “insana öncelik veriyoruz” denmiştir. Oysa insana verilen değer, kitaptaki yerle, madde numarası ile değil, ona verilen önemle/değerle, güvencelerle tarif edilir. Örneğin, mala karşı işlenen suçlar, “yüz kızartıcı suç” kabul edilirken, insana karşı işlen suçlar (öldürme, yaralama, tecavüz) yüz kızartıcı suç olarak kabul edilmemektedir. Memur, milletvekili, bazı mesleklere kabulde, yaptırımı olup, ceza yasalarında tanımı olmayan yüz kızartıcı suç işleyen kişi, affa uğrasa, kansere çare bulsa dahi kamuda görev yapamamaktadır. Oysa adam öldüren kişinin, af edilip, milletvekili olması mümkün ve olabiliyor. Keza, bıçak ile birisinin 5-10 lira parasını gasp (yağma) eden bir çocuğa 5-10 yıl hapis cezası tereddütsüz verilirken, o bıçakla göz çıkaran kişiye en fazla 5 yıl hapis cezası veriliyor. Devlete/düzene karşı suç işleyenlerin durumu ise oldukça vahim: Onların mahkemesi, savcısı, polisi, ceza ve tutukevi, infazı, yargılama şekli ve cezaları diğerlerinden çok farklıdır; ÖZELDİR. Orada yasal bir eyleme katılmak, basın açıklamasına katılmak, YÖK’ü ve öğrenci harçlarını protesto etmek, yasal dergileri okumak, kollukta susma hakkını kullanmak, imzadan imtina etmek, vs. hep suç sayılır. Bütün bu ağrılaştırılmış işlemler ve yaptırımlardan sonra, insanın merkeze oturtulduğunu iddia etmek en basit deyimle, samimiyetsizliktir.
Bir sistemin demokratikliğinin göstergelerinden birisinin “insana verilen değer” olduğu, herkes tarafından bilinmekte ve kabul edilmektedir. Buna göre de sistemler, sayılan bu üç unsurdan hangisinin merkezde yer aldığına göre tanımlanmaktadır. Eğer merkezde insan yer alıyorsa, o sistemin demokratik olduğu kabul edilebilir. Ancak devleti/düzeni/sistemi merkeze yerleştiren bir sistem, kesinlikle demokratik değildir ve demokratik kabul edilmez.
Yukarıdaki kısa açıklamalardan da görüleceği gibi mevcut sistemde düzen merkezde, ikinci sırada mal ve en son sırada da insan yer almaktadır. Bu anlamda, yeni TCK ile önemli bir değişiklik yapılmamıştır; eski düzen merkezli anlayış, aynen korunarak, yeni TCK’ya aktarılmıştır.

DGM YASASINA NE OLDU?

DGM Yasasının, “görünüşte/sözde” kaldırıldığını, CMUK içine taşındığını, yukarıda açıklamıştık. Yargı reformu diye adlandırılan, (aslında hiçte reform nitelemesini hak etmeyen) TCK, CMK ve CİK değişiklikleri sonucu, DGM Yasasının saklanacağı yeni alanlar yaratılmıştır. Biraz abartılı da olsa, bu değişikliklerin, gizleme için yapıldığını ileri sürmek bile olanaklıdır. Çünkü bu kez, DGM Yasasının birçok bölümü değişik yasaların içine taşınmıştır. Örneğin, DGM Yasasında bulunan, Görev ve Yargı Çevresinin belirlenmesi CMK 250. m.de,  Kovuşturma 251.m.de, Soruşturma da 252.m.de yer almıştır. Cezanın infazına ilişkin hükümler ise CİK içine serpiştirilmiştir. Ayrıca TCK içinde ek özel düzenlemeler yapılmıştır. Mevzuat olarak birçok parçaya bölünse de sistem, tek vücut olarak ve daha sağlam bir şekilde, yeni adı ile ayakta durmaktadır. Hukuk, adalet denince ilk akla gelen, adli kurumlar olduğu gerçeği karşısında, DGM’lerin kaldırıldığını ileri sürmek veya iddia etmek, ya fazla saflık ya da körlük olur.
Diğer yandan onlar, kendilerini diğer ağır ceza mahkemeleri ile bir saymıyorlar, eşit görmüyorlar ve farklarını çok iyi biliyorlar. O nedenle duruşma tutanaklarının ve kararlarının başlığında (böyle bir yasal zorunluluk olmadığı halde), mahkeme numarası ile yetinmeyip, … numaralı “Ağır Ceza Mahkemesi”nin yanına parantez içinde büyük harflerle (CMK. 250. MADDESİ İLE GÖREVLİ) ibaresini kullanıyorlar. Böylece DGM’lerin yeni adı: (CMK. 250. MADDESİ İLE GÖREVLİ) olarak açıklanmış oluyor. Bu isim bizim tarafımızdan değil, bizzat “sahipleri” tarafından konulmuş olup, böyle kullanılıyor ve yazılıyor. Başka söze gerek var mı?
CMK’daki değişiklikler, elbette sadece bu madde ile sınırlı değil. AB müktesebatı doğrultusunda başlatılan olumlu değişiklilerin neredeyse tamamı, DGM ve TMY ihtiyaçları doğrultusunda yeniden düzenlendi. İlk düzenlemeye göre TCK, CMK ve CİK, 01.04.2005 tarihinde yürürlüğe girecekti. Devletin bu “özel kurumlarından” gelen itirazlar üzerine yasaların yürürlük tarihi iki ay ertelendi. Bu iki aylık arada yasalarda bulunan tüm olumlu maddeler budandı ve 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe girdi. Mevcut yasada bulunan birkaç olumlu madde de, gizli atıflarla, CMK 250. Maddesine ve TMY giren suçlar yönünden kapsam dışı bırakıldı. 
En önemli “yenilikler” yasal dayanağı olmayan ama pratikte uygulanan konularda yapıldı. Eskiden, kaçma tehlikesi, adres yokluğu, kanıtların karartılması ve toplumda infial yaratan suçlar şeklinde sayılan tutuklama gerekçelerine, uzun bir katalog suçlar listesi eklendi. Böylece mahkemelerin tutuklama konusundaki “tutuk” durumları ortadan kaldırıldı ve elleri rahatlatıldı. Katalog suç listesi ile tutuklamak kolaylaşırken, avukatın savunma alanı yok edildi. Tahliye tamamen mahkemelerin takdirine bırakıldı. Hazır olmadıkları halde, yargıcın takdir makası çok açıldı. Elbette, siyasal/toplumsal nitelikli suçlar, bölüm halinde toptan olarak, bu katalog listesinin en başında yer aldı.
GİZLİ TANIKLIK
Eskiden özel (pişmanlık) yasalarla düzenlen itirafçılık (ahlaksız tanıklık), CMK’da gizli tanıklık mertebesine yükseltildi ve genelleşti. Yıllardır anlatamadığımız, anlattığımızda, toplumun “olmaz böyle şey” dediği, itirafçılık yasallık kazandı. Toplum, bir zamanların muktedirlerinin yargılandığı meşhur davalar sayesinde, bu gayri ahlaki kurum ve kavramlarla tanıştı. İş biraz daha geliştirildi ve “gizli tanıklık” kurumu icat edildi. Konunun alt yapısı 5271 Sayılı CMK 58/2-3 maddelerinde; “2) Tanık olarak dinlenecek kişilerin kimliklerinin ortaya çıkması kendileri veya yakınları açısından ağır bir tehlike oluşturacaksa; kimliklerinin saklı tutulması için gerekli önlemler alınır. Kimliği saklı tutulan tanık, tanıklık ettiği olayları hangi sebep ve vesile ile öğrenmiş olduğunu açıklamakla yükümlüdür. Kimliğinin saklı tutulması için, tanığa ait kişisel bilgiler, Cumhuriyet savcısı, hakim veya mahkeme tarafından muhafaza edilir. (3) Hazır bulunanların huzurunda dinlenmesi, tanık için ağır bir tehlike teşkil edecek ve bu tehlike başka türlü önlenemeyecekse ya da maddi gerçeğin ortaya çıkarılması açısından tehlike oluşturacaksa; hakim, hazır bulunma hakkına sahip bulunanlar olmadan da tanığı dinleyebilir. Tanığın dinlenmesi sırasında ses ve görüntülü aktarma yapılır. Soru sorma hakkı saklıdır.” Hükmü ile önceden hazırlandı.
05.01.2008 tarihinde yürürlüğe giren 5726 sayılı “Tanık Koruma Kanunu” ile de en gelişmiş şeklini aldı. 58. maddede muğlak bırakılan hususlar, bu yasa ile netleştirildi. Hakkında koruma tedbiri alınan tanıkların dinlenmesinde uygulanacak usuller başlıklı Madde 9 – “(1) Bu Kanun hükümlerine göre, haklarında tedbir kararı alınan tanıkların duruşmada dinlenmesi sırasında Ceza Muhakemesi Kanununun 58 inci maddesinin ikinci ve üçüncü fıkraları uygulanır. (2) Ceza Muhakemesi Kanununun 58 inci maddesinin üçüncü fıkrasının uygulanmasına mahkemece karar verilmesi halinde, dinleme sırasında tanığın görüntü veya sesi değiştirilerek tanınması engellenebilir. (3) Tanığın, duruşma salonunda fiziksel görünümünü engelleyecek tarzda mahkemece tayin ve tespit edilecek bir usule göre, dinlenmesine de karar verilebilir. (4) Birinci ve ikinci fıkra hükümlerine göre, duruşmada hazır bulunma hakkına sahip olanlar bulunmadan tanığın dinlenmesi halinde, tanık tarafından verilen beyanlar, hakim tarafından Ceza Muhakemesi Kanununun 58 inci maddesinde belirtilen sınırlamalara uymak koşuluyla, duruşmada hazır bulunma hakkına sahip olanlara açıklanır.  5) Tanığın üçüncü fıkra hükmüne göre dinlenmesi halinde, Ceza Muhakemesi Kanununun 201 inci maddesinin uygulanmasında, tanığa sorulacak soruların bu Kanun kapsamında tanık hakkında uygulanan tedbirlerle orantılı ve amaca uygun olması gerekir. Bu amaçla, hakim, sorulan soruların tanığa sorulmamasına karar verebilir veya tanığı dinlerken dolaylı dahi olsa tanığın kimliğini ortaya çıkaracak soruların sorulmasına izin vermez. ….  (7) Bu madde hükmüne göre alınan tanık ifadeleri, Ceza Muhakemesi Kanunu hükümlerine göre duruşma sırasında hazır bulunanlar huzurunda verilmiş ifade hükmündedir. … (8) Bu Kanunun 5 inci maddesinin birinci fıkrasının (a) ve (b) bentlerine göre, hakkında tedbir uygulanan tanığın beyanı tek başına hükme esas teşkil etmez. (10) Bu madde hükümleri, savunma hakkını kısıtlayacak şekilde uygulanamaz”. Maddenin 9 fıkrasını okuduktan sonra (10) fıkrasına ancak, “bu bir şaka olmalı” denebilir!
Yüzü görülmeyen, sesi tanınmayan, varlıkları bile şüpheli olan, bu gizli “kanıtlarla” yaygın olarak insanlar gözaltına alınıp, tutuklanmaya başlandı, yarında mahkum edilecekler. Bunun adına da “adil yargılanma hakkı” denecek, olmaz böyle bir şey!


İLETİŞİMİN TESPİTİ, DİNLENMESİ ve KAYDA ALINMASI

Eskiden hukuka aykırı yapılan takip ve dinlemeler, teknolojinin de katkısı ile yasal hale geldi. İşkence ile alınan ifadelerin yerini, dinleme kayıtlarına dayanan sorgular aldı.
İtirafçı ahlaksızlığına, “özel hayat” kavramının tamamen yok edildiği ve tüm özel yaşamın aleniyet kazandığı, yeni bir ahlaksızlık modeli yaratıldı. Yasal düzenlemesi de 5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 135 ile 138. maddeleri arasında “Telekomünikasyon Yoluyla Yapılan İletişimin Denetlenmesi” başlığı ile yapıldı.
İş bununla da sınırlı tutulmadı; 2559 Sayılı Kanunla Polis Vazife ve Salahiyet Kanunun EK MADDE 7’ de bir değişiklik yapıldı. Yanlış okumadınız, bu kadar önemli bir konu, 03.07.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5397 S. Bazı Kanunlarda değişiklik yapılmasına dair kanun ile CMK 250.maddede sayılan suçlara ilişkin olarak yapılan değişiklikler, bu EK MADDE içine sıkıştırıldı. Değişiklik yasasını 1. maddesi polis, 2. maddesi jandarma ve 3. maddesi de MİT ile ilgili dinlemeye ilişkin istihbaratı düzenledi. Dinlemelerin tamamı, bu ek madde ile kurulan "Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı" tarafından yapıldığı için, öncelikle bu ek maddenin incelenmesinin doğru olacağını düşünüyor ve gerekli kısımlarını aşağıya alıyoruz:
Ek Madde 7 – “Polis Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, Anayasal düzenine ve genel güvenliğine dair önleyici ve koruyucu tedbirleri almak, emniyet ve asayişi sağlamak üzere, ülke seviyesinde istihbarat faaliyetlerinde bulunur, bu amaçla bilgi toplar, değerlendirir, yetkili mercilere veya kullanma alanına ulaştırır. Devletin diğer istihbarat kuruluşlarıyla işbirliği yapar.
Birinci fıkrada belirtilen görevlerin yerine getirilmesine yönelik olarak, 04/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun, casusluk suçları hariç, 250 nci maddesinin birinci fıkrasının (a), (b) ve (c) bentlerinde yazılı suçların işlenmesinin önlenmesi amacıyla, hakim kararı veya gecikmesinde sakınca bulunan hallerde Emniyet Genel Müdürü veya İstihbarat Dairesi Başkanının yazılı emriyle, telekomünikasyon yoluyla yapılan iletişim tespit edilebilir, dinlenebilir, sinyal bilgileri değerlendirilebilir, kayda alınabilir. Gecikmesinde sakınca bulunan hallerde verilen yazılı emir, yirmidört saat içinde yetkili ve görevli hakimin onayına sunulur. Hakim, kararını en geç yirmidört saat içinde verir. Sürenin dolması veya hakim tarafından aksine karar verilmesi halinde tedbir derhal kaldırılır. Bu halde dinlemenin içeriğine ilişkin kayıtlar en geç on gün içinde yok edilir; durum bir tutanakla tespit olunur ve bu tutanak denetimde ibraz edilmek üzere muhafaza edilir.
Yetkili ve görevli hakim, talepte bulunan kolluk biriminin bulunduğu yer itibariyle yetkili olan ve 5271 sayılı Kanunun 250 nci maddesinin birinci fıkrasına göre kurulan ağır ceza mahkemesinin üyesidir.
Kararda ve yazılı emirde, hakkında tedbir uygulanacak kişinin kimliği, iletişim aracının türü, kullandığı telefon numaraları veya iletişim bağlantısını tespite imkan veren kodundan belirlenebilenler ile tedbirin türü, kapsamı ve süresi ile tedbire başvurulmasını gerektiren nedenler belirtilir. Kararlar, en fazla üç ay için verilebilir; bu süre aynı usulle üçer ayı geçmeyecek şekilde en fazla üç defa uzatılabilir. Ancak, terör örgütünün faaliyeti çerçevesinde devam eden tehlikelere ilişkin olarak gerekli görülmesi halinde, hakim üç aydan fazla olmamak üzere sürenin müteaddit defalar uzatılmasına karar verebilir.
Uygulanan tedbirin sona ermesi halinde, dinlemenin içeriğine ilişkin kayıtlar en geç on gün içinde yok edilir. Durum bir tutanakla tesbit olunur ve bu tutanak denetimde ibraz edilmek üzere muhafaza edilir.
İstihbarat faaliyetlerinde, bu maddede belirtilen suçların önlenmesi amacıyla ve hakim kararı alınmak koşuluyla, teknik araçlarla izleme yapılabilir. Ayrıca, kamu kurum ve kuruluşları ile kamu hizmeti veren kuruluşların ihtiyaç duyulan bilgi ve belgelerinden yararlanabilmek için gerekçesini de göstermek suretiyle yazılı talepte bulunulabilir. Bu kurum ve kuruluşların kanuni sebeplerle veya ticari sır gerekçesiyle bu bilgi ve belgeleri vermemeleri halinde ancak hakim kararı ile bu bilgi ve belgelerden yararlanılabilir.
…….
Hakim kararları ve yazılı emirler, Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesi Başkanlığı görevlilerince yerine getirilir. İşlemin başladığı ve bitirildiği tarih ve saat ile işlemi yapanın kimliği bir tutanakla saptanır.
Bu maddede yer alan faaliyetlerin denetimi, sıralı kurum amirleri, Emniyet Genel Müdürlüğü ve ilgili bakanlığın teftiş elemanlar tarafı
ndan yapılır.
Bu maddede belirtilen telekomünikasyon yoluyla yapılan iletişime ilişkin işlemler ile 5271 sayılı Kanunun 135 inci maddesi kapsamında yapılacak dinlemeler, Telekomünikasyon Kurumu bünyesinde, Kurum başkanına doğrudan bağlı "Telekomünikasyon İletişim Başkanlığı" (TİB) adıyla kurulan tek bir merkezden yürütülür. Bu Başkanlıkta Milli İstihbarat Teşkilatı, Emniyet Genel Müdürlüğü ve Jandarma Genel Komutanlığının ilgili birimlerinden birer temsilci bulundurulur. Verilen görevleri yerine getirmek üzere yeteri kadar da personel istihdam edilir. Telekomünikasyon İletişim Başkanı, Kurul üyelerinin sahip olduğu özlük haklarına sahiptir. Ulaştırma Bakanlığı bu merkezle ilgili alt yapıyı hazırlamakla yükümlüdür. Bu merkezin kuruluş giderleri Telekomünikasyon Kurumu gelirlerinden karşılanır. Bu merkezin kuruluşu ile ilgili her türlü mal ve hizmet alımları ile yapım işleri, ceza ve ihalelerden yasaklama işleri hariç 4734 sayılı Kamu İhale Kanunu ve 4735 sayılı Kamu İhale Sözleşmeleri Kanunu hükümlerinden muaftır.”
TİB’in başkanı doğrudan başbakan tarafından seçilmektedir. Diğer başkanlık temsilcileri ise MİT, emniyet ve jandarma elemanlarından oluşmaktadır. Görüldüğü gibi, DEVLETİN KULAĞI yürütmenin eline teslim edilmiştir. “Gecikmesinde sakınca bulunan hallerde” koşulu ile de mahkemeler/yargıçlar devreden çıkarılmaktadır. Çünkü her takip olayında, mutlaka “gecikmesinde sakınca bulunmaktadır”. Genellikle de savcının ve yargıcın haberi iş bittikten sonra olmaktadır. Gerçi, bu konuda karar verecek yargıçta, özel görevli ve yetkili mahkeme personelidir. Bu tür olaylarda savcı emrine ve yargıç kararına gereksinme duyulmasının nedeni, onların bu işi kolluktan daha iyi bilmeleri değildir. Asıl olan güçlü bir yargısal denetim mekanizması kurulmak istenmesidir. Ancak uygulamada işlerin, teoriye uygun olarak yürümediği görülmektedir. Örneğin, Ankara Özel Görevli Ağır Ceza Mahkemesinin (ÖGACM) yargı çevresini hangi illerden oluştuğu, önceden belirlenmiştir, bu iller dışında işlenen suçlara Ankara ÖGACM bakamaz. Bakarsa, CMK’da düzenlenen yetki ve Anayasa ile AİHM karar ve ilkelerinde belirlenen “doğal yargıç” ilkesine aykırılık oluşur. Ancak bu kuralların sık sık çiğnendiği görülmektedir. Örneğin, Abdullah ÖCALAN, İstanbul yargı çevresinde bulunan İmralı adasında kurulan mahkemede, Ankara 2. DGM heyeti tarafından yargılanmıştır. Bir başka örnek; MİT, Ankara DGM’den tüm Türkiye çapında dinleme yapmak için karar istemiş, ancak Ankara bu talebi reddetmiştir. Bu kez aynı konu için Diyarbakır’a başvurmuş ve istediği kararı oradan almıştır. Hem de tüm hukuk kuralları yok sayılarak!
İstihbarat birimleri tarafından yapılan “Önleyici ve koruyucu” iletişim denetimine ek olarak, adli amaçlı iletişimin denetlenmesi içinde özel bir düzenleme yapılmıştır. Adli amaçlı denetim de CMK 135-138 maddeler arasında, bir koruma tedbiri olarak açık ve ayrıntılı bir şekilde düzenlenmiştir. Adli dinleme yetkisi (gecikmesinde sakınca bulunan hallerde) savcı ve yargıca verilmiştir. PVSK Ek  Madde 7 ile sadece CMK 250. maddede sayılan suçlar takip konusu yapılırken, adli İletişimin denetlenmesi tedbirinde, takip edilecek suçlar CMK 135/6. maddede sayılmıştır. Başka bir anlatımla, bu katalogda yer almayan suçlar bakımından, iletişimin denetlenmesi tedbirin başvurulamaz.
Madde 135 - (1) Bir suç dolayısıyla yapılan soruşturma ve kovuşturmada, suç işlendiğine ilişkin kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı ve başka suretle delil elde edilmesi imkanının bulunmaması durumunda, hakim veya gecikmesinde sakınca bulunan hallerde Cumhuriyet savcısının kararıyla şüpheli veya sanığın telekomünikasyon yoluyla iletişimi tespit edilebilir, dinlenebilir, kayda alınabilir ve sinyal bilgileri değerlendirilebilir. Cumhuriyet savcısı kararını derhal Hakimin onayına sunar ve hakim, kararını en geç yirmidört saat içinde verir. Sürenin dolması veya hakim tarafından aksine karar verilmesi halinde tedbir Cumhuriyet savcısı tarafından derhal kaldırılır. (2) Şüpheli veya sanığın tanıklıktan çekinebilecek kişilerle arasındaki iletişimi kayda alınamaz. Kayda alma gerçekleştikten sonra bu durumun anlaşılması halinde, alınan kayıtlar derhal yok edilir. (3) Birinci fıkra hükmüne göre verilen kararda, yüklenen suçun türü, hakkında tedbir uygulanacak kişinin kimliği, iletişim aracının türü, telefon numarası veya iletişim bağlantısını tespite imkan veren kodu, tedbirin türü, kapsamı ve süresi belirtilir. Tedbir kararı en çok üç ay için verilebilir; bu süre, bir defa daha uzatılabilir. Ancak, örgütün faaliyeti çerçevesinde işlenen suçlarla ilgili olarak gerekli görülmesi halinde, hakim bir aydan fazla olmamak üzere sürenin müteaddit defalar uzatılmasına karar verebilir. (4) Şüpheli veya sanığın yakalanabilmesi için, mobil telefonun yeri, hakim veya gecikmesinde sakınca bulunan hallerde Cumhuriyet savcısının kararına istinaden tespit edilebilir. Bu hususa ilişkin olarak verilen kararda, mobil telefon numarası ve tespit işleminin süresi belirtilir. Tespit işlemi en çok üç ay için yapılabilir; bu süre, bir defa daha uzatılabilir. (5) Bu madde hükümlerine göre alınan karar ve yapılan işlemler, tedbir süresince gizli tutulur. (6) Bu madde kapsamında dinleme, kayda alma ve sinyal bilgilerinin değerlendirilmesine ilişkin hükümler ancak aşağıda sayılan suçlarla ilgili olarak uygulanabilir: Bu suçlar katalog olarak sayılmıştır….(7) Bu maddede belirlenen esas ve usuller dışında hiç kimse, bir başkasının telekomünikasyon yoluyla iletişimini dinleyemez ve kayda alamaz.”

Madde metninde görüldüğü gibi, teorik olarak, iletişimin denetlenmesi tedbirine başvurulabilmesi için, suçun sadece katalogdaki suçlardan biri olması, tek başına yeterli değildir. Ayrıca, şüphelinin isnat edilen suçu işlediğini gösteren “kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı”  gereklidir (CMK.135/1). Somut olguya dayanan kuvvetli şüphe sebepleri olmaksızın, basit bir şüpheye dayanılarak bu tedbire başvurulamaz. Asıl olarak iletişimin denetlenmesi, istisnai bir yetki olup, “son çare” olarak kullanılması gerekir. Yani iletişimin tespiti dışında başka bir tedbir ile failin ele geçirilmesi veya delillerin tespiti mümkün ise bu tedbir uygulanamaz. Bu ilke, maddede "başka surette delil elde edilmesi imkanının bulunmaması" şeklinde ifade edilmiştir. Ancak uygulamada bu ayrıntılara hiç dikkat edilmediği, hemen hemen her olay için, daha baştan dinleme kararlarının alındığı/verildiği görülmektedir.
Tedbirin kapsamı, iletişimin tespiti, dinlenmesi, kayda alınması ve sinyal bilgilerinin değerlendirilmesi şeklinde dört başlık altında tanımlanmıştır. 135/6.m. göre, dinleme, kayda alma ve sinyal bilgilerinin değerlendirilmesine ilişkin hükümler ancak maddede sayılan katalog suçlarda uygulanabilecektir. İletişimin içeriğine müdahale etmeden iletişim araçlarının diğer iletişim araçlarıyla kurduğu iletişime ilişkin arama, aranma, yer bilgisi ve kimlik bilgilerinin tespit edilmesine yönelik iletişimin tespiti tedbiri ise, maddede sayılmamıştır. Bu düzenleme nedeniyle, iletişimin tespiti tedbiri bütün suçlar hakkında uygulanabileceği, buna karşılık, dinleme, kayda alma ve sinyal bilgilerinin değerlendirilmesi tedbirleri sadece katalog suçlarda uygulanabileceği ileri sürülmektedir.
CMK’nın 135/6. m. kapsamı, özel hayatın ve haberleşmenin gizliliği ile bağdaşmayacak kadar geniş olmasına karşın, 29.06.2006 tarihinde 3713 Sayılı TMK 10/f maddesinde yapılan değişiklikle, iletişimin denetlenmesine tabi suçların kapsamı daha da genişletilmiştir. CMK 135/6 maddesi gereği TCK’nın 220/2,7,8 m.de öngörülen suçlar için iletişimin denetlenmesi tedbirine başvurulamazken, TMK’da yapılan bu değişiklik ile başvuru yolu açılmıştır. Değişiklikle, yalnızca terör örgütü kurucu ve yöneticilerinin değil, üyelerinin (TCK m.220/2) de iletişiminin denetlenebileceği; hatta terör örgütü içinde hiyerarşik yapıya dahil olmamakla, yani terör örgütü üyesi olmamakla birlikte örgüte bilerek ve isteyerek yardım edenler (TCK m. 220/7) ile örgütün amacının propagandasını yapanların (TCK m.220/8) da iletişimlerinin denetlenebileceği öngörülmüştür. Bu değişiklikle, CMK’da var olan olağan uygulamanın yerini, yine olağanüstü uygulama almıştır. Böylece zorunlu ve istisnai hallerde uygulanabilecek olan iletişimin denetlenmesi tedbirinin kapsamı çok genişletilmiştir. Bu değişiklik sonrasında, örgüt kuran veya yönetenlere ulaşamayan kolluk, bunlara ulaşabilmek amacıyla çevrelerinde bulunan herkesin, örgüte üye olduğu gerekçesiyle iletişimlerinin denetlenmesi yoluna gidebilecektir. Nitekim Türk yargı pratiği, tam da bu şekilde işlemekte, “terör örgütüne üye olmak”, “terör örgütüne yardım etmek” iddiasıyla, ilgili-ilgisiz herkesin iletişimi denetlenebilmektedir. Güvenlik kaygısı gerekçe gösterilerek, özel yaşama ilişkin özgürlükler böylesine geniş bir biçimde sınırlandırmasının yolu açılmıştır. Başta anlatıldığı gibi olağan yasalarla tanınan bir hak ve özgürlük, bir başka yasa içine konulan özel bir madde ile “gizli olarak” değiştirilmektedir.
CMK 135/4. m. de mobil/cep telefonlarına ilişkin olarak özel bir düzenleme yapılmıştır. Cep telefonları, suç sınırlaması olmaksızın bütün suçlarda şüpheli veya sanığın yasaklanması amacıyla mobil telefonun yerinin tespit edilebileceği kabul edilmiştir.
CMK 136. m.de şüpheli veya sanığın müdafii ile kurduğu iletişiminin denetlenemeyeceğine ilişkin olarak ayrı ve özel bir düzenlemeye yer verilmiştir. Teorik olarak maddeye göre “Şüpheli veya sanığa yüklenen suç dolayısıyla müdafiin bürosu, konutu ve yerleşim yerindeki telekomünikasyon araçları hakkında 135. madde hükmü uygulanamaz”. Hüküm gereği şüpheli ya da sanığın, gerek vekili ile gerekse müdafii ile ev ve işyeri telefonları, faks, teleks, cep telefonu ve internet gibi telekomünikasyon araçları üzerinden kurduğu iletişimi hiçbir şekilde dinlemez ve denetlenemez. İstisnası ise ancak avukatın da soruşturulmakta olan suça iştirak ettiğine dair kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı halinde, ayrı bir hakim kararıyla denetlenebileceğidir. Ancak istisna olarak sayılan bu durum, soruşturma makamınca kural olarak algılanmakta ve açık hükme rağmen, avukatların bürolarına gizli dinleme cihazlarının konulduğu, sık sık görülmektedir. Bu istisnaya benzer bir duruma da TMK 10/e. Maddede şöyle formüle edilmiştir: “Bu Kanun kapsamında yer alan suçlardan dolayı yapılan soruşturmada müdafiin savunmaya ilişkin belgeleri, dosyaları ve tutuklu bulunan şüpheli ile yaptığı konuşmaların kayıtları incelemeye tâbi tutulamaz. Ancak müdafiin terör örgütü mensuplarının örgütsel amaçlı haberleşmelerine aracılık ettiğine ilişkin bulgu veya belge elde edilmesi halinde, Cumhuriyet savcısının istemi ve hâkim kararıyla, bir görevli görüşmede hazır bulundurulabileceği gibi bu kişilerin müdafiine verdiği veya müdafiince bu kişiye verilen belgeler hâkim tarafından incelenebilir. Hâkim, belgenin kısmen veya tamamen verilmesine veya verilmemesine karar verir. Bu karara karşı ilgililer itiraz edebilirler.” “Ama”, “ancak”, “bununla birlikte”, “zorunlu durumlarda” gibi bağlaçlar, günlük dilde çok kullanılır. Ancak bunların hukuk alanında kullanılması pek olumlu değildir. Çünkü madde başında verilen bir hak/özgürlük, böyle bir bağlaçla, aynı madenini ikinci fıkrasında yok edilmektedir. Tıpkı yukarıda olduğu gibi!
Diğer yandan ülkemiz yargı pratiğinde iletişimin denetlenmesi tedbiri konusunda ortaya çıkan tablo, hakim kararı veya onayı aranmasının bile bireyler ve toplum açısından gerçek bir koruma ve güvence sağlamadığını göstermektedir. Çünkü basına yansıyan haberlerden, ülkemizde, kolluğun dinleme yönündeki ya da savcıların onama istemleri karara bağlanırken yargıçların gerekli hassasiyeti göstermediği, ciddi bir inceleme yapmaksızın karar verdiği gözlemlenmektedir. Öyle ki, kollukça önüne konan her evrakı okumadan imzaladığı için, kendisi hakkında iletişimin denetlenmesi tedbirinin uygulanması kararı içeren bir teknik takip kararını imzalayan ve bu nedenle aylarca, kendi imzaladığı kararla teknik takibe takılıp, rüşvet nedeniyle ihraç edilen yargıç bile bulunmaktadır.
Asıl tehlike ise 5397 Sayılı Kanunla Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu’na, Jandarmanın Görev ve Yetkileri Kanunu’na ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu’na getirilen ek madde ile polis, jandarma ve MİT’e verilen teknik takip yetkisidir. Bu yasaya göre, ortada soruşturulmakta olan bir suç ve şüpheli bulunmasına gerek duyulmadan, polise, jandarmaya ve MİT’e, önleyici amaçlarla iletişimin dinlenmesi, tespiti, sinyal bilgilerinin değerlendirilmesi, kayda alınması, teknik araçlarla izleme yapılması gibi yetkiler tanınmaktadır. Bu yetkilerin kapsamı ve yol açacağı hak ihlalleri, doktrinde ve kamuoyunda haklı olarak tartışılmış ve eleştirilmektedir.
CMK`nun 135/son m. uyarınca, bu maddede belirlenen esas ve usuller dışında hiç kimse, bir başkasının telekomünikasyon yoluyla iletişimini dinleyemez ve kayda alamaz. Oldukça olumlu bir düzenlemedir. İhlali de TCK’daki “özel hayata ve hayatın gizli alanına karşı suçları” oluşturur. Ancak, her türlü kasetin, CD’nin elden ele dolaştığı günümüzde, bu maddenin sağlıklı işletildiği söylenemez. Özellikle Özel Yetkili Ağır Ceza Mahkemelerinin yargı pratiği ve son dönemin “meşhur davaları” göz önünde bulundurulduğunda, iletişimin denetlenmesi tedbirinin çok aşırı ve keyfi bir biçimde kullanıldığı, isnat edilen suçla ilgili olmayan kayıtların dosyalarda yer aldığı ve bu yolla da özel hayatın gizliliği hakkının ve hukuki güvenliğin neredeyse tamamen ortadan kalktığını söylemek, abartma olmaz. Eskiden belli şahıslara yönelik olarak yapılan bu çalışmalar, son dönemlerde devlet kurumları arasında çatışmaya dönüşmüş ve en etkili görevlerde bulunan şahıslar bile dinlenir olmuştur.

TCK 220 MADDE: Suç İşlemek Amacıyla Örgüt Kurma

1991 yılına kadar, “birlikte işlenen” suçlarda akla gelen hukuki kavram, örgüt değil, suça iştirak idi. Toplu işlenen suçlar bu kavram üzerinden tartışılırdı. 1991 yılında TMY’nin yürürlüğe girmesi ile birlikte, iştirak kavramı yerini terör suçlusu kavramına bırakması sağlandı. Birlikte suç işlemek denilince akla örgüt, örgüt denilince de “terör” sözcüğü gelmeye başladı. Özellikle “siyasi suç” kavramını unutturmak, kafaları karıştırmak için, uluslararası iade konusunu sağlamak maksatlı olarak, birden fazla kişinin birlikte işlediği her suç, terör suçu olarak nitelendi. Siyasi suç yerine terör suçu kavramının yerleştiğini tespit eden siyasi iktidar, 2005 yılında yürürlüğe giren yeni CMK ve TCK ile birlikte terör suçu kapsamını daha da genişletti.
Eskiden sadece siyasi davalara bakan özel mahkemelerde, toplumsal muhalefetin dolaysıyla siyasi davaların azalması ile birlikte, iş yükü ciddi şekilde azalmaya başladı. Oysa kuruluşundan bu yana özel mahkemelere gerek duyan bir devletin, bunlardan vazgeçmesi düşünülemezdi. Tıpkı kapitalist ilaç tekellerinin ürettiği ilaca hastalık yaratması gibi, özel mahkemelere ihtiyaç duyan iktidar sahipleri de bu mahkemeler için suç (iş) yaratma telaşına düşütü. Özel mahkemelerin gereksiz olmadığını kanıtlamak için birçok “adli suç” özel görevli mahkemelerin görev alanına sokuldu. Bu sayede hem özel mahkemeler hem de ona hizmet veren özel birimler, işsiz kalıp, gereksiz hale gelmekten kurtuldu, hatta önemleri daha da artırıldı.  
Kısa bir dönem öncesine kadar terör tanımı dışında kalan, çok sayıda suç, örgütlü suç kapsamına sokuldu. Böylece bir taş ile birden çok kuş vuruldu. Eskiden sadece siyasi amaçla işlenen suçlar, örgütlü suçu sayılırken, şimdi her türlü pis iş örgütlü suç kapsamı içine alındı. Böylece toplumun “örgüt” sözcüğünden, dolaysıyla “örgütlü toplum” olmaktan uzaklaştırıldı, her türlü örgüte karşı korku yaratıldı. Bu olumsuzluk, uzun erimli sürdürülen bir çalışma sonucu gerçekleştirildi. İşe, “örgüt” sözcüğü geçmişin iyi şeylerini çağrıştırdığı için, yerine “kuruluş” sözcüğü kullanılmakla başlandı. Örneğin “demokratik kitle örgütü” (DKÖ) yerine, “sivil toplum kuruluşu” (STK) kavramı icat edildi ve kullanılmaya başlandı. Dahası, kendini DKÖ olarak tanımlayan birçok örgüt/dernek bile bu kavramı kabul etti ve içselleştirdi.
İkinci olarak, sürekli siyasi mahkemeler olmakla suçlanan özel görevli mahkemelerin, hiçte denildiği gibi, siyasi mahkemeler olmadığı, kanıtlanmış oldu.
Üçüncü olarak, mahkemeler kadar, yargılanan sanıkların dilleri ve ilişkileri de değişti.

 
ÖZEL GÖREVLİ AĞIR CEZADA YARGILAMA VE HUKUK ANLAYIŞI

Bir suçun TMY kapsamına girip girmediğinin değerlendirmesi, önceki dönemlerde olduğu gibi yine kolluğun inisiyatifinde kaldı. Yeni CMK’nın ilk kabul şekli ile savcılar inisiyatifi ele alacak gibi görülmüştü, ancak bu umutlar kısa sürede söndü. Başta kolluk olmak üzere, savcılık ve yargıçların direnmeleri sonucu, başlamadan, eski sisteme; kolluğun belirleyici olduğu eski yapıya dönüldü. Kolluk elindeki yetkiyi kaptırmadığı, savcılık ve mahkemeler de yorulmadan görev yapacakları için, sonuçtan memnun kaldılar. Aksi takdirde, soruşturmalar bizzat savcılar tarafından yürütülecek, kolluğun yargısal görevi oldukça zayıflayacaktı. Arkasından adli kolluğun kurulması ile birlikte, kolluğun görevi asayiş ile sınırlanacaktı. Bu durum aynı zamanda kolluğun yargı denetimine girmesinin yolunu açacaktı. Böyle bir yapı, kolluğun gücünün büyük bir kısmını yitirmesi anlamına gelecektir. Bunlar yapılmadı ve 60 yıldır, her adli yıl açılışında tekrarlanan “adli kolluk oluşturma” konuşması, gelecek yıllarda tekrarlanmak üzere tekrar tozlu raflara kaldırıldı.
12 Eylülden farklı olarak yasal kurum ve yayınlar doğrudan kapatılmıyor, ancak bunlarla ilişkilenenler, faaliyet gösterenler takip edilerek kayıt altına alınmaya başlandı. Arşivler, bu kişilerin, zamanı gelince “terör örgütü üyesi” oldukları gerekçesiyle tutuklanmaları için oldukça kabardı. Yargılama başlayınca, sanıkların kurum ve yayınlarla ilişkili yasal faaliyetleri, bu kurumların düzenledikleri yasal eylemlere katıldıklarına dair teknik takip kayıtları, kanıt olarak gösterildi ve mahkemelerce de kabul edildi. Bu sanıkların suç kayıtlarının olup olmadığı, İçişleri Bakanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü ve İl Emniyet Müdürlüklerine soruldu ve gelen yazılara göre kararlar verildi.
Silahlı eyleme karışmamış, sadece yasal siyasal faaliyet içinde olanları yasa dışı “terör örgütü üyeliği”nden tutuklamak ve cezalandırmak için önceleri işkence yapılarak ikrara dayalı ifadeler imzalatılır, yasa dışı örgüt üyeliğine dair az çok maddi kanıt aranır, bulunamazsa bazen kolluk marifetiyle uydurulur, yasal kurum ve yayınlarla ilişkili faaliyetlerin kanıtları toplanır ve hepsi birleştirilerek mahkumiyet kararları verilirdi. Sanığın yasa dışı örgüt üyeliğini, ifade ya da basit de olsa yasa dışı örgüte ait maddi bir şeyle ispatlama çabası belli ölçülerde de olsa vardı. Hatta 12 Eylül Askeri Yargıtay'ı bile, yasa dışı örgüt üyeliğinin ispatı için emniyette alınan suç ikrarına dönük ifadeleri tek başına yeterli görmez, emniyet ifadelerinin yasa dışı örgüte ait maddi kanıtlarla desteklenmesi gerektiğine dair kararlar verirdi.
Son birkaç yıldır emniyette işkence ile ifade alma yöntemi daha az uygulanmaya, ifade alınırken avukat bulundurma uygulaması yasalaşıp yaygınlaşmaya başladıktan sonra, yasal kurum ve yayınlar bünyesinde, şiddet içermeyen yasal eylem ve faaliyetlerde bulunanların tutuklanmaları, yargılanmaları ve cezalandırılmalarında sıkıntı yaşanmaya başladı. Ama sıkıntı çabuk aşıldı. “Çözüm” basitti: Sanıkları terör örgütü üyeliğinden, propagandasından, yardım ve yataklıktan mahkum etmeye yetecek maddi kanıt yoksa siyasal “niyet”leri, “amaç”ları suçlanarak yine mahkum edilebilirlerdi. İçişleri Bakanlığından ve Emniyet Müdürlüklerinden yasal kurum ve yayınların yasa dışı örgütlerin uzantıları olduklarına dair zaten raporlar geliyordu. Bu yasal kurum ve yayınlarla ilişkilenenlerin kendi başına suç oluşturmayan her siyasal faaliyet ve eylemleri teknik takip ve kayıt altına alınıp bir süre biriktirildikten sonra bu eylem ve faaliyetleri yasal da olsa şu veya bu “yasa dışı terör örgütünün amaçları” doğrultusunda yaptıkları iddia edilerek, ayrıca maddi kanıta gerek duyulmadan tutuklanma ve peşinden cezalandırılma yolu açıldı. Çünkü bu siyasal eylem ve faaliyetlerin birçoğunu bu örgütler kendi yasa dışı yayın organlarında ve sitelerinde savunuyorlar ve yazıyorlardı. Yasa dışı örgütlerin siyasal metinlerindeki düşünceler ile yasal kurum ve yayınlarda faaliyet gösterenlerin siyasal eylemleri ve düşünceleri arasında siyasal-ideolojik benzerlikler iddia edilerek insanlar yine terör örgütü üyeliğinden, yardım ve yataklıktan ya da terör örgütü propagandası yapmaktan tutuklanmaya ve cezalandırılmaya devam edildi, ediliyor. Yeni tip iddianamelerin ve yargı kararlarının klişeleşmiş iddia ve cezalandırma gerekçelerini anlama kolaylığı için basitleştirip şöyle özetlemek mümkün: “Sanıklar her ne kadar eylem faaliyetlerinin yasalara uygun ve yasal kurumların çağrıları ile yapmış olduklarını savunmuşlarsa da ...... gibi sendika, dernek, platform gazete, dergi vs.'nin, ....... adlı yasa dışı örgütün yasal uzantıları oldukları İçişleri Bakanlığından gelen yazılardan anlaşıldığından ve bütün bu yasal faaliyet ve eylemler ....... adlı yasa dışı terör örgütünün amaçları doğrultusunda yapıldığından, sanıkların .... terör örgütüne üye oldukları/propagandasını yaptıkları/yardım ettikleri anlaşıldığından ...... ağır  hapis cezası ile cezalandırılmalarına...”.
Artık yasa dışı terör örgütü ile ilişkiyi ispat için maddi kanıta gerek duyulmuyor. Tümüyle yasal olan eylem ve faaliyetlerin siyasal içeriğine yani siyasal düşünceye bakılıyor, iddia edilen yasa dışı örgütün siyasal metinleri internetten indirilip ya da emniyetten sorulup dava dosyalarına dolduruluyor, her ikisi arasında siyasal-ideolojik düşünce benzerlikleri kurularak, yorumlanarak ağır mahkûmiyet kararları veriliyor. Böylece insanlar siyasal düşünce ve yasal örgütsel faaliyetlerinden değil terör suçundan mahkûm edilmiş oluyorlar. Bir zamanlar egemenlerin cadısı komünizmdi, şimdi “terör” ve “terör örgütleri” oldu.
Şu anda Türkiye'de yapılan birçok siyasal eylem ve faaliyetler polis tarafından teknik takip ve kayıt altına alınmakta, depolanmakta ve günü geldiğinde insanlar her an her hangi bir “terör örgütü” üyeliği ile yardım yataklıkla ya da örgüt propagandası yapmakla suçlanarak tutuklanabilmektedirler. İşte “terör suçu”na kanıt olarak kullanılan, valilik izni ile yapılan, güvenliği devletin polisi ile sağlanan ve her aşaması kayıt altına alınan ve “özel yetkili” tutuklama ve cezalandırmalara gerekçe olan eylemlerden bazıları: 1 Mayıs miting ve gösterilerine katılmak, DİSK, KESK, TÜRK-İŞ, TMMOB gibi yasal kurumların düzenledikleri miting ve gösterilere, basın açıklamalarına katılmak, Newroz kutlamalarına katılmak, Öğrenci derneklerine üye olmak ve faaliyetlerine katılmak,Yasal yayınlar için stant açmak, stantta görev almak, Tekel işçilerinin direnişlerine veya başka işçi direnişlerine destek olmak, katılmak, Yasal internet siteleri içinde özel yetkili savcı ve yargıçların beğenmediği siyasal siteleri ve haber sitelerini tıklamak, bu sitelerden yazılar indirmek, Demokratik, yasal miting ve gösterileri, etkinlikleri telefon, mail, facebook, twitter  yoluyla yakın arkadaşlarına ya da topluma duyurmak, katılmaya teşvik etmek, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan, Mahir Çayan, İbrahim Kaypakkaya gibi 68 kuşağı devrimcileri başta olmak üzere siyasal mücadelede ölen devrimcileri anma etkinliklerine, mezar ziyaretlerine katılmak, onları ve mücadelelerini savunmak, desteklemek, Siyasal gösteriye sahne olan bir futbol maçı ile ilgili olarak telefonda siyasal yorum yapmak, Öğrenci ve gençlik platformlarına, pikniklerine katılmak, bu platformların etkinliklerini duyurmak, afiş ve bildirilerini dağıtmak, ABD, AB, NATO karşıtı basın açıklamaları yapmak, kampanyalar düzenlemek, Cezaevlerindeki tecride ve F tipi cezaevlerine karşı eylem ve etkinliklerde bulunmak, kampanyalar düzenlemek, Açlık grevlerini ve ölüm oruçlarını, bu eylemlerde ileri sürülen talepleri desteklemek, Haksız gözaltıları ve tutuklamaları protesto etmek, Özelleştirme karşıtı eylem ve etkinliklere, basın açıklamalarına katılmak, Terörle mücadele yasasını protesto etmek amacıyla basın açılamasına katılmak, ABD'nin Ortadoğu politikalarını, İsrail'in Filistin ve Lübnan'a saldırılarını protesto etmek amacıyla basın açıklamaları düzenlemek, Hükümetin içişleri ve adalet alanındaki uygulamalarını protesto etmek amacıyla basın açıklamaları düzenlemek, Yemek boykotu yapmak, YÖK'ü protesto etmek, Üniversiteler için alternatif açılış eylemleri yapmak…. Bunlar şaka değil, birçok kararda geçen ve ceza ile sonuçlanan eylem türleri. Hatta günümüze uygun eylem türleri bulunmazsa ve yaşı da yeterse, zamanaşımı süresi geçeli yılları olan 1970-1980 yıllarına ilişkin eylemler de kanıt olarak dosyalarda yer almaktadır.
 Bu anlayış ve çalışma şekli, sadece sayılan eylemlerle sınırlı değildir. Bu saldırı türünden yasal dergi ve gazeteler de payına düşeni alıyor. Bu yayınlar piyasada serbestçe basılıp dağıtılmakta, iktidarın özgürlük ve demokrasi vitrinine de katkı sağlamaktadır. Ama alıp, evinizde bulundurursanız ve bir gün bir operasyona takılıp gözaltına alınırsanız, polis ve savcı bu yayınlar arasından sizi terör iddiası ile suçlamak için bağ kurabileceği yayınları seçer ve terör suçundan yargılanmanız için kanıt olarak kullanabilir.
Mantık 12 Eylül faşizmi ile aynıdır: Evinizde ve kitaplığınızda bu yayınları bulunduruyorsanız terör suçu ile başta düşünsel ilişkiniz var demektir; terör örgütlerinin niyetlerini ve amaçlarını biliyorsunuz, eylem ve etkinliliklere -yasal dahi olsalar- bu örgütlerin amaçları doğrultusunda katılıyorsunuz demektir; bu nedenle ya terör örgütü üyesisiniz ya da terör örgütünün propagandasını yapıyorsunuz demektir.
Oysa yasalarda açıkça suç sayılmayan fiillerden (eylemlerden) dolayı kimse yargılanamaz ve cezalandırılamaz. Bu evrensel bir ceza hukuku ilkesidir. Ceza yargılamasında kişinin somut eylemine bakılır, kişiye bakılmaz. Eylemin kendisi yasal iken eylemi yapanın siyasal düşüncesini ve niyetini sorgulamak ve cezalandırmak faşist yargılama ve sorgulamalarda kullanılan bir yöntemdir. Ceza yargılamasında insanların niyetleri değil eylemleri yargılama konusu yapılır. Dolaysıyla eyleme dönüşmemiş hiçbir niyet okunamaz ve yargılanamaz.


Yukarıda açıklandı: Tekrarlarsak TMY kapsamına giren davalara Yasanın 9. maddesinde; CMK’nın 250/1. maddesi belirtilen ağır ceza mahkemesinde bakılacağı hüküm altına alınmıştır.
Soruşturma ve kovuşturma usulü de 10. maddede; “Bu Kanun kapsamına giren suçlarla ilgili olarak CMK’nın 250 ilâ 252. maddelerinde hüküm bulunmayan hususlarda diğer hükümleri uygulanır”. Şeklinde ayrı bir soruşturma ve kovuşturma usulünün varlığı hüküm altına aldıktan sonra; ANCAK denilmiş ve özel hükümler 8 fıkra altına düzenlenmiştir. Ayrıca diğer maddelerde de özel düzenlmemler bulunmaktadır. Sık sık küçük rötuşlar yapılsa, yerleri değiştirilse de temelde büyük bir değişiklik yapılmadan, özel mahkemelere özelliğini kazandıran ÖZEL USUL VE CEZA HÜKÜMLERİ geliştirilerek korunmaktadır.
Özel yargılama yapısı ve anlayışı, sistemli ve örgütlü bir biçimde yıllardır varlığını sürdürmektedir. Eskiden kolluk, adli tıp, savcılık, mahkeme, cezaevi, infaz şeklinde sıralanan sisteme, özellikle 11 Eylülden sonra, yeni eklemeler ve çıkarmalar yapıldı. Terör tanımı ve terörle mücadele konsepti değişti. 11 Eylülden sonra konuyu doğrudan ABD ele aldı ve konsepte “terör paranoyası” eklendi. Artık devlete karşı her hareketin/muhalefetin altında terör niyeti aranmaya başlandı. Yaratılan bu paranoya ile teröre karşı mücadele biçimi ve araçları da değişti. Eskiden yargı üzerinden yürütülen ve hukuk kaygısı taşıyan anlayış terk edildi. Yerini istihbarat ve kolluk birimlerinin yargı üzerinde denetimine dayalı bir anlayışa bıraktı. Yargı bu birimlerden gelen talepleri yasallaştırma ve meşrulaştırma aracı haline geldi. Sonuçta yargı tamamen yürütmenin kontrolü altına girdi. Bu kitabın ilk baskısının yapıldığı 1997-1998 yıllarına özel mahkemeler ve düzenlemeler konusunda örnek ve kaynak sıkıntısı çekilirken, bugün her ülkenin bir terörle mücadele yasası ve anlayışı gelişti. Şu anda gereksinmesi olamayan devletler bile, bir gün ihtiyaç olur kaygısı ve dayatması ile ABD ve AB’den “anti-terör” yasaları ithal ederek (iktibas yolu ile), mevzuatlarına kattılar.  
Gelinen noktada terörle mücadele anlayışı tam bir devlet terörüne dönmüş vaziyette. Devletler bu başlık altında kendi hukukunu ve evrensel hukuk anlayışını yok saymaktadır. En temel insan hakları ihlal edilmekte, hukuk istisnalar gerekçe gösterilerek ayaklar altına alınmaktadır. Devlet kendi yarattığı hayali düşmana karşı, hukuk dışı yöntemleri ve bunun meşru zeminini yaratmak için de her türlü ideolojik ve propaganda araçlarını kullanmaktadır. Toplumsal muhalefet örgütlenip yükseltilmediği sürece saldırının nereye kadar varacağı ve ne zamana kadar süreceği kestirilmemektedir.
Bu yuvarlanışa dur demek için, geçmişte örnekleri yaşanan DGM’lere karşı mücadele ruhu yeniden canlandırılmalı ve “DGM’ler HAYIR”! sloganını, adı ne olursa olsun, her türlü “ÖZEL MAHKEMELERE HAYIR! Olarak yeniden haykırmalıyız.
ÖZEL MAHKEMELERE HAYIR!
                                                                                               


























SONNOTLAR
1-    ÖZPOLAT Latife, ERBİL Hamdullah; Meluli Divanı ve Aleviliğin, Tasavvufun, Bektaşiliğin Tarihçesi, Başak Y., s.2.
2-    ENGELS Friedrich; Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, Sol Y, Ankara 1992, s. 12.
3-    Kaynağı belirlenemeyen fotokopi.
4-    ENGELS F., Age. S. 175.
5-    KAPANİ Münci; Politika Bilimine Giriş, Bilgi Y., Ankara 1988. s.35.
6-    Türkçe Sözlük; TDK Y., Ankara 1983.
7-    KAPANİ Münci; İnsan Haklarının Uluslararası Boyutu, Bilgi Y, Ankara 1991, s. 19.
8-     Age., s.25.
9-    LENİN V.I.; Devlet ve İhtilal, Bilim Sosyalizm Y., 1989, S.109.
ıo- SOYSAL Mümtaz; 100 Soruda Anayasanın Anlamı, Gerçek Y., 5.B. 1979," s.183.
11- TANÖR Bülent; Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklo­pedisi, C.4, s.953.
12- ÖZEK Çetin; Devletin Aleyhine Cürümlerin Genel Prensipleri, İHFM, 1976, C.32, s.2-4
13-  BAYRAKTAR Koksal; Siyasal Suç, İHFM, 1982, S.104-109.
14-  BUZOĞLU M. Hüseyin; Körfez Savaşı ve PKK, Strateji Y. Bölüm 2, s.64-91.
15-  BARDAK Cengiz; Terörle Mücadele Kanunu ve DGM'ler Kanunu, Yetkin Y., Ankara 1997, s.13.
16-  BUZOĞLU M. Hüseyin; Age.
17-  Devrimci Prolaterya Dergisi.
18-  DİLMAÇ Sabri; Aktaran 14.04.1998 tarihli Cumhuriyet Gazetesi.


19- İNANICI Haluk; İstanbul Barosu Sempozyumu, Avukat­lık Mesleği, 1995 Antalya, s. 153.
20- Anayasa Mahkemesi Kararı, aktaran BARDAK Cengiz; Age. S.432
21-KESKİN O. Kadri; Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Yapısı Görevleri ve Yargılama Usulleri, Kazancı Hukuk Y. 1987, s.11.


KAYNAKÇA

APAYDİN Orhan              : "DGM   Sorunu", Cumhuriyet,
13.06.1976.   Aktaran KURTULUŞ
Mutlu, Sorun Y., 1976.
AYBAR Mehmet Ali   : Siyasal Mahkemelere Dair Makale,
Yeni Ortam, 15.02.1973, Age.
BARDAK Cengiz       : TMK ve DGM Kanunu, Yetkin Y.,
1997.
BAŞBAKANLIK               : T.C. Kanunlar Külliyatı
BAYRAKTAR Koksal : Siyasal Suç, İHFM, 1982.
BOYACI Ender Kamil : Devlet Güvenlik Mahkemeleri, Yeni
Ortam, 16.06.1973, Age.
BORAN Behice        : DGM Kanunu Önemlidir, Yürüyüş,
CEM İsmail
ÇELENK Halit ÇELENK Halit
DİLMAÇ Sabri Devrimci Proletarya ENGELS Freiderich
Sayı, 66, 13.07.1976.
BUZOĞLU M. Hüseyin: Körfez Savaşı ve PKK, Strateji Y.,
1997
: Fransa'da Bir Duruşma, Milliyet, 18.10.1972, aktaran K.Mutlu. :  
: Devlet   Güvenlik Mahkemeleri, Sempozyuma sunulan tebliğ, Age. :
: DGM ve Cephe Partileri, Cumhuri­yet,
15.07.1976.
: Devlet   Terörü, Cumhuriyet, 14.04.199 :Sayı63.

: Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devle­tin Kökeni, Sol Y. 1992


ERBİL Hamdullah
ERDURAK Yılmaz G. EREM Faruk
EREM Faruk
İNANICI Haluk
KAPANİ Münci
KAPANİ Münci
KEMAL Yaşar
KESKİN O.Kadri
KIRLANGIÇ Kemal LENİN V.İ
NEBİLER Halil
ODAK Dergisi ÖZTÜRK Bahri
RESMİ Gazete
SOYSAL Mümtaz
STRATEJİ Dergisi TANÖR Bülent
: Meluli Divanı ve Aileviliğin
  Tassavvufun Bektaşiliğin Tarihçe­si, Başak Y.
: Notlu, İçtihatlı TCK, Adil Y., 1994.
: TCK  Genel Hükümleri, Seçkin Y,,
1985
: CMUK Şerhi, Dayınlarlı Y., 1996 :

: Avukatlık Mesleği Sempozyumuna Tebliğ, 1995 Antalya.
: Polikita Bilimine Giriş, Bilgi Y.,
1988.
: İnsan Haklarının Uluslararası Bo­yutu, Bilgi Y, 1991.
: Sanatçılarımız DGM konusunda ne düşünüyor, Cumhuriyet, 17.07.76. : DGM'lerin Yapısı Görevi Yargıla­ma Usulleri, Kazancı Y., 1987.
: Politik Yargı ve DGM'ler, 1992
: Devlet ve İhtilal, Bilim sosyalizm Y, 1989.
: Devletin Güvenlik Mahkemeleri,
Sel Y., 1990.
: Sayı Şubat 1998.
: Delil Yasakları, İHM Y. No:14
1995.
: Yasalarla ve Anayasa Mahkemesi kararları ilgili sayılar.
: 100 Soruda Anayasanın Anlamı,
Gerçek Y., 1979. : Sayı 95/2
: Cumhuriyet Dönemi Türkiye An-iklopedisi.
TBMM Görüşme Tutanakları : 7/8/9/15/Şubat/1973 ve
13/6/1973 tarihli oturumlar.
TBMM                               : TMK Tasarı ve Adalet Komisyonu
Raporu.
TÜRK-İŞ                          : Sosyal   Demokrat Sendikalar
DGM'lere neden karşı 1976 Broşür.
UYSAL Hayrettin             : Anayasa Değişiklikleri ve Güvenlik-
Mahkemeleri, Y. Ortam, 25,12.1972, aktaran, K.Mutlu.
VELİDEDEOĞLU H.Veldet: Kutsal Görev, Cumhuriyet,
18.07.1976, aktaran, K.Mutlu
VELİDEDEOĞLU H.Veldet: Güvenlik Mahkemeleri, Cum­huriyet, 22 10 1972.
YURTCAN Erdener    : Ceza Yargılama Hukuku, Alfa Y.
1996.


ÇAĞDAŞ HUKUKÇULAR DERNEĞİ : Genel Kurul Bildirileri

1 yorum: