Olağanüstü Yargı
ve DGM'ler
Av.
Hüseyin Yüksel Biçen
Olağanüstü Yargı ve DGM'ler
İkinci Baskı
Ekim 1998
Yayına" Hazırlayanlar
Vedat
AYTAÇ
Süreyya
AYDIN
İsteme Adresi
Alınteri Bulvarı İşhanları D Blok No: 30 OSTİ M/AN KARA
Tel : (312) 354 11 00
385 17 23
ISBN: 975-96651-0-7
Baskı:
Burak Matbaacılık
Tel:
255 09 94
ı
İÇİNDEKİLER
GİRİŞ...................................... .................................... . 7
BÖLÜM 1 - DEVLET.... ........................................ . 9
Demokratik Devlet...................................... ............................. 18
BÖLÜM 2 - YASAMA,
YÜRÜTME.YARGI.............................. 31
Yargı................................. ....................................... 34
Yargı Bağımsızlığı................................................... 39
A-Yargıç Güvencesi............................................. ;....... 39
B-Yargı Birliği................................. ............................................ 41
C- Olağan Mahkeme ve Olağan
Yargıç...................... 43
D-Bağımsız Savunma........................................ 44
BÖLÜM 3
OLAĞANÜSTÜ MAHKEMELER VE YASALAR 49
1- İstiklal Mahkemeleri............................................... 50
2- Yüksek Adalet Divanı............................................. 53
3- Sıkıyönetim Mahkemeleri ve
Yasası.................... 56
4- Olağanüstü Hal (OHAL) Yasası........................................... 66
Kanun Hükmünde Kararname (KHK)................. ; 72
5- Memurin Muhakematı Hakkında Kanunu
Muvakkat............................................................................... 74
6- Diğer Olağanüstü Mahkemeler........................................ ...
76
7-
BÖLÜM 4 -TERÖRLE
MÜCADELE YASASI (TMY) ........... 77
Terör..... ............................;........................... ..................... 80
1. MADDE.................................................................................. 82
2. MADDE......................................... ......... ......... ...... 87
3. MADDE............... ............ ................................................ 87
4. MADDE.................................................................................. 88
6. ve 14. MADDE....................................................................... 89
7. MADDE..................... ............................................. 90
8. MADDE.................................................................................. 91
13. MADDE...................................................................... 91
15. MADDE................................................................................ 92
16. MADDE................................................................................ 93
17. MADDE......................................................... ;.............. 94
19. MADDE ............................................ 95
EK MADDELER......................................................................... 96
GEÇİCİ MADDE 1................................. ......................... 96
TMY ve Anayasa Mahkemesinin Bakışı................................. 97
BÖLÜM 5 - DEVLET GÜVENLİK
MAHKEMELERİ
TARİHÇESİ VE YERİ....................................................... 105
DGM'ler Neden Gerekliydi ?!!........................................ .. 111
DGM'lere Karşı Çıkış Nedenleri.................. 118
Devlet Güvenlik
Mahkemeleri’nin
Kuruluşu Hakkında Kanun………………................................. 123
DGM'lerin Kuruluş Amacı ve
Yargı Çevresi.................... 125
Yargı Kurulu ve Yargıçlar.......................................................... 127
Savcılık.................. :.................................................................... 129
Görev....................................................................................... …130
Yargılama Usulleri............................................... ………………146
18.11.1992 GÜN VE 3842 Sayılı
Yasa İle
18.11.1992 CMUK Değişikleri........................... 162
Uygulanacak Usul Hükümleri.................................................... 171
Duruşma İle İlgili Özel
Hükümler............................................... 172
Tebligat........................................................................................ 173
Duruşma Safahatının Teknik
Araçlarla Tespiti........................ 177
Hakimin Reddi İstemini İnceleyecek Mercii.......... 178
Temyiz Mercii.............................................................................. 181
Çeşitli Hükümler.......................................... 183
DGM'lerin Sıkıyönetim
Askeri Mahkemelerine
Dönüştürülmesi.......... ........................ 184
BÖLÜM 6- DGM UYGULAMALARI........................................ 185
Gözaltına Almalar ve Ev
Aramaları........................................... 185
DGM Binalarına Girişler.......................................... 186
Dosya İncelemek ve Belge Almak............................................ 187
Dosyaya Dilekçe Koymak............................................ 188
Polisler Duruşma Salonunda............................ 188
İtirafçı Sanıklar ve Gizli
Duruşma.............................................. 189
DGM'lerde Karar Duruşmaları..... ..................... ........ 190
Bir İddianame Örneği................................................. 191
Sonsöz............................................................................. 195
Sonnotlar............................................................ 196
Kaynakça................................................................. 198
Hukuk Öğrenciliğimin bütün
çilesini çeken eşim Senem'e
giriş
Stajyer avukatlara, DGM'ler konusunda bir seminer
hazırlama görevini üstlendiğimde, yapılacak ilk iş kaynak araştırması yapmaktı.
Yaptığım araştırmalar sonucu, bu konuda bir kaç kitapçık ve broşürden başka
bir kaynağa rastlayamadım. Başta biz hukukçular olmak üzere, eli kalem
tutanların, konuya ilgisizliklerinin de, bu "mahkemelerin" 1983
yılından beri, tam 15 yıldır devam eden varlığının meşrulaştırmasına yardımcı
olduğu düşüncesi; başlangıçta, stajyerler için ders notu şeklinde başlayan bu
çalışmanın hacmi arttıkça, bir kitap içinde toplama ve yayınlanma olasılığını
ortaya çıkardı.
Ele alınan konuda, kapsayıcı
ve yetkin olamama ihtimali karar vermeyi zorlaştırıyordu. Ancak, kaynağını
anımsayamadığım bir belirleme beni yüreklendirdi: "Doğada, insan dışındaki
tüm canlılar, tek bir şey üretirler ve bu ürettikleri, ‘'şeyler' mükemmeldir.
Örneğin, arı bal, ipekböceği ipek, elma ağacı elma, örümcek ağ üretir ve hepsi
de mükemmeldir. Diğer canlılardan farklı olarak insan, her şeyi üretir ama
mükemmeli üretemez." Mükemmeli üreteceğim diye hiçbir şey üretmemektense,
bir ilk Çalışma olarak eksiklerimin olmasının doğal ve hoş görülebilir düzeyde
olduğunu düşünerek çalışmamı yayınlamaya karar verdim.
DGM'lerin kuruluşunda siyasi
gerekçelerin ağırlıkta olması, zaman zaman siyasi değerlendirmeleri zorunlu
kıldı. Ayrıca konu hukukçuların yanında, şu ya da bu biçimde DGM uygulamalarına
muhatap olan çok geniş bir kitleyi de doğrudan ilgilendirdiğinden, kuru bir
hukuk dili kullanmaktan kaçınmaya çalıştım.
DGM'ler, emniyetin Terörle
Mücadele Şubesinden başlayan, Adli Tıp Kurumu, DGM Cumhuriyet savcılığı,
mahkemeler, Yargıtay ve cezaevlerini de içine alan bir sistemin parçasıdır ve
bu sistem en üst düzeyde devlette somutlaşmaktadır. O nedenle, her biri ayrı
bir inceleme konusu olabilecek sistemin sayılan parçalarına kısa da olsa
değinme gereğini duydum ve kitabı bu bölümler üzerine oturttum.
Bu kitap, iyi ya da kötü, konu
ile ilgili ilk emek ürünlerinden birisidir. Okunmanın yanında, benzeri ya da
daha ileri çalışmaları teşvik edici etkileri olursa emeğime değer verildiğini
düşüneceğim. Yararlandıklarıma ve yararlanacaklara şimdiden saygılar.
bölüm 1
devlet
Devlet konusuna başlamadan
önce, kısaca, içinde yaşadığımız evreni ve üzerinde yaşadığımız Dünyayı ele alalım.
Her madde gibi Dünyamızın da bir başlangıcı vardır. Bilimsel gelişmeler
sayesinde, "Radyoaktif Metot" denen bir yöntemle maddelerin yaşları
çok küçük hatalarla hesaplanabilmektedir. Bu yöntemle yapılan hesaplara göre;
15 milyar yıl önce evren, yaklaşık 4,5 milyar yıl önce de Dünyamız oluşmuştur.
Bundan 340 milyon yıl önce denizdeki ilk canlıların, ilk balık türlerinin de
310 milyon yıl önce görüldüğü belirlenmiştir. Karada ve suda yaşayan Amfibiler
ise 300 milyon yıl önce yaşamaya başlamıştır. İnsana benzeyen maymun türü olan
Hominidiler ise 29 milyon yıl önce Dünyada görülmeye başladığı belirlenmiştir.
Bundan 1 milyon yıl önce de iki ayağı üzerine dikilen ilk insan ortaya çıkıyor.
Doğadaki bu evrim süreci, aynı uzunlukta olmasa da, insan ve toplum evriminde
de yaşanmıştır (1).
Toplumsal evrimin itici gücü
"maddi yaşamın üretimi ve yeniden üretimidir". İnsanın varlığını
sürdürebilmesi ve evrimini tamamlaması için bir yandan neslini üretirken diğer
yandan yaşaması için gerekli nesneleri üretmesi gerekir. Bu iki tür üretim,
insanın içinde yaşadığı ve varlığını sürdürdüğü toplumsal kurumların
belirleyici unsurlarıdır (2).
Emek üretkenliğinin, insanın
kendi gereksinmesini karşılayacak düzeyde düşük olduğu dönemde, toplumsal düzen
genel olarak kan bağı üzerine şekillenir. Bunun ilk örneği, tarihten günümüze
kalıntıları ulaşan "gens" örgütlenmesidir. Gens, aynı dişi atadan
(nine) türemiş ve tamamen kan bağı üzerine kurulmuş bir örgütlenmedir. Gensin
başında, gens üyeleri tarafından seçilmiş, barış zamanında "şasem" ve
savaş zamanında "şef olarak adlandırılan bir başkanı vardır. Gens üyeleri,
seçtikleri başkanı istediği zaman görevden alma yetkisine de sahiptir. Gens
üyeleri birbirlerine yardım etmek ve sahip olduklarını ortak olarak kullanmak
zorundadırlar. Genste ortak olarak üretilen ürünler, yine orta olarak
tüketiliyor ve kesinlikle "özel mülkiyete" yer yoktur. Genseler tam
bir kollektif yaşam sürmektedir. Aile yapısı gereği çocuklar bile gensin ortak
çocuklarıdır. "Özgürlük, eşitlik, kardeşlik" temeli üzerine
yapılanan genste; toprağın mülkiyeti ortaktır; kamusal işler ortak
yürütülmektedir ve bu örgütlenmede askere, jandarmaya, polise, krala, hükümete,
valiye, yargıca, hapishaneye ve özellikle de soylu bir sınıfa yer yoktur.
Toplumsal örgütlenmenin ilk ve
en küçük birimi olan gensin birkaç tanesinin birleşmesi ile "kabile";
birkaç kabilenin birleşmesi ile de "aşiret" oluşmuştur. Aşiretlerin
birleşiminden de, daha üst bir örgütlenme olan "konfederasyon"
oluşuyordu. Gens için saydığımız özelliklerin tümü, devlet öncesi var olan bu
toplumsal örgütlerin tamamı için de geçerlidir.
Sayılan toplumsal
örgütlenmelerin temelini oluşturan üretim, aletsiz ilkel biçimden bugünkü
karmaşık yapıya doğru bir evrimsel süreç yaşamıştır. Yabanıllık aşamasındaki
ilkel insan, tıpkı hayvanlar gibi, içgüdüsel olarak topladığı bitki, meyve ve
kökler ile yaşamıştır. İlkel insan bu toplama işini hiçbir aletten
yararlanmadan yapmıştır. İkinci aşamada, insan ateşin kullanılmasıyla birlikte
bir adım daha evrimleşir, balık ve diğer su ürünlerini yakalamaya başlar.
Yabanıllığın üst aşamasında devreye ok ve yayın kullanıldığı avcılık girer. İlk
köysel nitelikli kuruluşlar da bu aşamada görülmeye başlar.
Barbarlık döneminde
çömlekçilik, hayvanların evcilleştirilmesi ve bitki ekimi ortaya çıkıyor. Orta
aşamada, sulu ekimin yapıldığını, taş ve kerpicin kullanıldığını görüyoruz.
Demirin eritilmesi ve dökümü, barbarlığın sonunu, uygarlığın başlangıcını
gösteriyor. Uygarlık aşamasında, doğal ürünlerin hammadde olarak kullanılması
ile birlikte sanayi dönemi başlıyor.
Toplumsal yapı ve üretimdeki bu evrimleşme, koşut
olarak, işbölümünde kendini gösteriyor: İlk işbölümü kadın ile erkek arasındaki
doğal işbölümüdür. Bunu toplumsal işbölümleri izler. İlk toplumsal işbölümü:
Çobanlığın, çoban aşiretlerin diğer aşiretlerden ayrılmasıdır. İkincisi ise:
Küçük zanaatın tarımdan ayrılmasıdır. Ve üçüncüsü: Tarım ile küçük sanayi
arasındaki işbölümünün sonucu, üretimle değil, yalnızca ürünlerin değişimi ile
uğraşan asalak bir sınıf doğar: Tüccar.
Sayılan işbölümleri sonucu
artan üretim, insana gereksinmesinden daha fazla üretmek yeteneğini kazandırdı.
Aynı dönemde, gensin ortak mülkiyetinde olan hayvan ve diğer ürünler gens
başkanlarının mülkiyetine geçti. İnsanın gereksinmesinden fazlasını üretmesi, artık
ürünü, artık ürün kölelik kurumunu yarattı ve ilk toplumsal sınıflar ortaya
çıktı: Değer üreten köleler ve artı ürüne el koyan köle sahipleri. Gens
örgütlenmesi, işbölümü ve toplumun sınıflara bölünmesi ile yerini yeni bir
toplumsal kuruma, devlete bıraktı. Devlet, tam da bu anda, sömürü ile sınıfın
ortaya çıktığı ve kesiştiği noktada kendini gösterdi. Devlet ile birlikte, kan
bağına dayalı toplumsal düzen yıkıldı ve yerini toprağa bağlı yeni bir
toplumsal düzen, devlet aldı.
Devlet ileri sürüldüğü gibi, "Devlet muayyen bir ülke
üzerinde, hükümetle temsil olunan üstün ve merkezi bir otoritenin hükmü ve
gözcülüğü altında, muayyen hukuki ve otonom bir nizama bağlı olarak yaşayan
insanlardan mürekkep bir siyasi cemiyettir, bir hükmi şahıstır... Devlet, amme
nizamının, amme menfaatinin ve milli güvenliğin bekçisidir... Birbirinin kurdu
olan insanlar arasında tabii bir zaruretle çıkan ihtilafları halleden, bütün
milletin hizmetinde, müstakil, bitaraf hakem kişidir... Devlet, tıpkı minyatür
kopyası ve en küçük hücresi aile gibi, insan tabiatının, insan ruhunun, ahlak
fikrinin, üniversal aklın ve uygarlığın en yüksek eseridir... Ezelidir ve
ebedidir... Alemde en muteber nesnedir." (3) şeklinde bir kurum değildir.
Engels'in tanımı ile: "Devlet, sınıf
karşıtlıklarını frenleme gereksinmesinden doğduğuna, aynı zamanda, -bu
sınıfların çatışması ortasında doğduğuna göre, kural olarak en güçlü sınıfın,
iktisadi bakımdan egemen olan ve bunun sayesinde, siyasal bakımdan da egemen
sınıf durumuna gelen ve böylece ezilen sınıfı boyunduruk altında tutmak ve
sömürmek için yeni araçlar kazanan sınıfın devletidir. İşte bundan ötürüdür ki,
antik devlet, her şeyden önce, köleleri boyunduruk altında tutmak için, köle
sahiplerinin devletiydi: Tıpkı feodal devletin, sert ye angaryacı köylüleri
boyunduruk altında tutmak için soyluların organı ve modern temsili devletin de
ücretli emeğin sermaye tarafından sömürülmesi aleti olması gibi." (4)
Baskı ve sömürü aracı olan
devletin işlevini yerine getirebilmesi için, ilkel komünal toplumdaki halkın
silahlı örgütlenmesinin yerini alan ve ondan oldukça farklı olan "özel
silahlı kamu gücüne" gereksinmesi vardır. Bu güç, ceza kurumları ve
hapishanelerle desteklenir. Bu kamu gücünün ayakta durması, kendine yüklenen
görevleri yerine getirmesi için maddi gereksinmesinin karşılanması gerekir.
Kamu gücü için yapılan harcamaların kaynağı, halktan alınan vergilerdir.
Günümüzde vergiler sadece kamu gücünün gereksinmesi için kullanılmamaktadır.
Kamu gücüne ayrılan kaynaktan fazlası, bizzat devlete egemen olan sınıfa nakit
olarak aktarılmaktadır.
Bir üst yapı kurumu olan
devlet, alt yapıdaki gelişmeye uygun olarak şekillenir, gelişir ve
yetkinleşir. Devlet, bugünkü karmaşık yapıyı kazanıncaya kadar uzun bir tarihi
süreç yaşadı. Bu süreç içinde, üretim ilişkilerinin belirlediği toplumsal
düzenler kendi devlet tiplerini yarattı: Köleci toplumda, köleci devlet; feodal
toplumda, feodal devlet; kapitalist toplumda, kapitalist devlet tipi ortaya
çıktı ve bu adları aldılar. Her devlet tipinde, değişik devlet biçimleri
görüldü. Devlet biçimlerini, 1-Yönetime katılanların sayısı, 2-Devletin özünü
oluşturan baskının şiddeti, 3-Temel hakların kullanılma derecesi
belirlemektedir. Örneğin, Monarşi: Tek kişinin (şefin, kralın); aristokrasi:
Azınlığın; demokrasi: Halkın; cumhuriyet: Seçilmişlerin, iktidarıdır. Bu
devlet biçimlerinin tamamını ya da birkaçını aynı devlet tipi içinde gözlemek
olasıdır. Ancak, devletin biçimi ne olursa olsun, devletin özü değişmiyor,
örneğin, egemen sınıf için demokratik olan bir cumhuriyet, ezilen sınıf için
bir diktatörlüktür. O nedenle devleti tanımak için şu iki sorunun sorulması
gerekir: Kimin için (hangi sınıf için) demokrasi; kimin için baskı?
Devletin özünü tanıdıktan
sonra, şimdi de devleti yapısal olarak inceleyelim. "Devlet belli bir
toprak üzerinde yerleşmiş, zorlayıcı yetkiye sahip bir üstün iktidar tarafından
yönetilen bir insan topluluğunun meydana getirdiği siyasal kuruluştur"(5).
Tanımı açarsak, devletin, 1- Ülke/toprak parçası, 2- Üstün iktidarı/egemenliği
kullanan bir sınıf, 3- Yönetilen ve ezilen sınıflar, 4- Zor ve baskı, 5- Hukuki
ve siyasal bir yapılanma gibi unsurlardan oluştuğunu gözlemleriz.
Yukarıda sayılan unsurlara
uygun olarak, devleti işleyiş ve işbölümü yönünden incelediğimizde ise, üç ana
yapılanma görülür: Yüksek memurlardan oluşan bürokrasi; asker, polis,
jandarmanın oluşturduğu silahlı güç (militarizm) ve genellikle seçilmişlerden
oluşan parlamentodur. Bu üç yapı, aynı zamanda halktan toplanan vergilerin
harcandığı alanı gösterir ve yapılan harcamaların tek kuruşu üretime yönelik
değildir.
Devlet aynı zamanda ekonomik,
siyasi ve hukuki bir kurumdur. Devletin ekonomik alandaki etkinliği, geçmişte
olduğu gibi ya bizzat sanayi, tarım alanlarında üretim yapmak ya da genel
olarak ekonominin planlamasında yer almak şeklindedir. Böylesi bir ekonomik
yapılanma, tekelci karakterine rağmen, devlete nispi sosyal bir nitelik de
kazandırmaktadır. Bu kurumların ve kuruluşların özelleştirilmesi ile birlikte,
devlet tekeli, yerini özel tekellere bırakmış ve sosyal dengeler alt üst
olmuştur. Böylesine bozuk ve eşitsiz bir ekonomik yapı kendisine uygun siyasi
ve hukuki yapıyı da oluşturmuştur. Çünkü dengeli bir siyasi ve hukuki yapı,
ancak, üretime dayalı, üleşimi adil bir ekonomik yapı üzerinde kurulur.
Üretim-üleşim ilişkisini nispeten adil olarak düzenlemiş demokratik bir devlet,
halktan aldıklarının bir kısmını yine halka hizmet olarak (eğitim, sağlık,
konut, barınma, sosyal güvenlik) geri veren devlettir. Demokratik devletlerde,
devletin buyurgan yönü değil, hizmet yönü öne çıkmaktadır. Tersine, vermeyen,
sürekli alan bir devlet, alma işini sürekli kılabilmek için zora, zorbalığa
başvurmak zorundadır. Böyle bir devletin biçimi demokrasi değil, faşizmdir.
Devlet aynı, zamanda siyasi
bir kurumdur. Sözlük anlamı ile siyaset, "devlet işlerini düzenlemek ve
yürütmek için izlenen yol, yöntem; özel yönetme yöntemi, egemen olma
biçimidir"(6). Devlete hakim olan sınıf, doğası gereği, devlet işlerinin
düzenlenmesi, yürütülmesi biçimine de egemen olmak isteyecektir. Bunun için,
siyaseti kendi tekelinde bulundurma mücadelesi verecektir. Kitleleri siyasetten
uzaklaştırmak, siyaseti politikacıların tekeline hapsetmek isteyecek ve bunun
yöntemlerini geliştirecektir. Kitlelerin siyasete katılmasını dört beş yılda
bir yapılan seçimle sınırlamak için çaba gösterecektir. Oysa siyasete ve yönetime
katılım doğrudan, aracısız olmalıdır. Siyaset tekelleşmemeli; aksine,
kitleselleşmeli, tabana yayılmalı, yaygınlaşmalıdır. Çoğunluğun siyasete azami
katılımı sağlanmalı, aracılar devreden çıkarılmalıdır. Aksine, katılım azalacak
olursa siyaset piramidinin tepe noktası sivrileşir ve iş tek şefe kadar gider.
Sınıf adına şefin egemen olduğu devlet biçimi demokrasi değil, faşizmdir.
Devlet aynı zamanda hukuki bir
kurumdur. Hukuk da tıpkı sınıf ve sömürü gibi devletle aynı anda doğmuştur.
Genel olarak hukuk, toplumların ekonomik, siyasi ve sosyal ilişkileri ile
yapılanışının, sınıfsal temelde kural ve yaptırımlara bağlanmasıdır. Bu kural
ve yaptırımlar, başta anayasa olmak üzere, yasa, tüzük, yönetmelik, örf adet ve
ahlak gibi hukuki ve sosyal normlarla düzenlenmiştir. Hemen hemen her ülkede,
devlet yapısı ve bu yapının işleyişi yazılı ya da yazılı olmayan (geleneksel)
anayasalar ile düzenlenir. Demokratik hak ve özgürlükler de aynı şekilde bu
anayasalarda düzenlenir. Demokratik anayasalarda, özgürlükler kural;
kısıtlamalar istisnadır. Kısıtlamaların kural (kuralsızlık), özgürlüklerin
(olmadığı) istisna olduğu anayasa ve devletler, demokratik değil, baskıcıdır.
Bizdeki gibi, kural olması gereken özgürlükleri tek tek sayıp, sonunda
"AMA" diyen anayasalar, özgürlükleri bilinçli ve planlı olarak
kısıtlamaktadırlar.
Demokratik toplumlarda
kurallar, esnek ve gelişmeye açık; genel ve çoğunluk çıkarına uygun olarak
düzenlenmiştir. Bireyler, hangi sınıftan olursa olsun, bu kurallara uymak
zorundadır. Kurallar, tepeden tabana herkesi bağlar ya da bağlaması
gerekir. Kurumlar ise şeffaftır.
"Devlet sırrı", "gizlilik" gibi kavramlar istisna olup çok
kısıtlı ve olağanüstü dönemlerde kullanılır. Hatta çoğu kez bu kavramlar
ortadan kaldırabilmektedir.
Yinelemekte yarar var: Devlet,
hukuki, yasal (legal) bir kurum ve kavramdır. Devletin kurum ve kuralları
anayasa ve diğer yasalarla düzenlenmiştir. Kurumların işleyişi de kurallarla
belirlenmiştir. Öğretide, devlet de egemenlik de tektir ya da tek olması
gerekir. Değilse, çifte egemenlik, iki devletin varlığını zorunlu kılar.
Birincisi, kuralları ve kurumları belli olan, GÖRÜNEN DEVLET! Bildiğimiz,
polisi, askeri, jandarması olan; vergi toplayan; parlamentosu olan; okulda,
hastanede, sokakta görmek istediğimiz devlettir. İkincisi, görünen devlet
içinde yuvalanan; gücünü kuvvetini ondan alan; varlık nedenini yine ona borçlu
olan; sahibi olduğu devletin kuralları ile bağlı olmayan; işkence yapan, uyuşturucu
ve silah kaçakçılığını iş edinen, toplanan vergileri örtülü harcayan,
bazılarının "gurur duyduğu", mahkemelerin yargılamadığı ya da
yargılayamadığı kişilerden oluşan DERİN (GİZLİ) devlettir.
Demokratikleşme ancak, görünen
devletin, derin devleti yok etmesi ile olanaklıdır. Bu aynı zamanda, devletin
hukuki bir kurum olmasının zorunlu sonucudur. Aslında, gizli/derin, illegal
devlet olmaz. Böyle bir oluşum, devletin hukuki varlığının ve sonuçta
demokrasinin inkârıdır. İnkâr ise son tahlilde, yok oluşu hazırlar ve getirir.
Aynı zamanda, yönetici sınıfların acizliğinin, normal yöntemlerle yönetemez
duruma geldiklerinin de bir göstergesidir.
Devletin akademik
incelenmesinde üç erkten söz edilir: Yasama, yürütme ve yargı. Mekanik bir
ayrımla: Yasama, parlamentolar/meclisler; Yürütme, hükümet/ bakanlar kurulu;
Yargı, (anayasal anlatımla) bağımsız mahkemeler tarafından kullanılmaktadır.
Doğada ve toplumda her şey birbiri ile bağlantılı olduğundan mekanik bir ayrım
yanlıştır. Yanlışı düzeltirsek, yasama, yürütme ve yargı, birbirinden bağımsız
değil, aksine, tam bir organik bağ içindedir. Hatta biri diğerinin varlık
nedenidir. Örneğin, yargı yasamanın yaptığı yasaları uygulamak zorundadır. Onun
dışına çıkamaz ve onunla bağlıdır. Yine yargı, yürütmenin önüne getirip koyduğu
olayları ve sanıkları yargılar. Bu gerçek, her yasanın son maddesinde "bu
yasa hükümet (Bakanlar Kurulu) tarafından yürütülür" şeklinde
belirtmektedir. Sonuç olarak: böylesine mekanik bir ayrımın, akademik
incelemeler, bazı gerçekleri saklama ve (iyi niyetle düşünüldüğünde ise)
bağımsızlık dileği dışında, pratik bir yararı yoktur.
Demokratik Devlet
Devlet biçimlerini ayıran
ölçütlerin neler olabileceğini genel hatları ile açıklamıştık. Kapitalist
devlet tipinde; ara biçimler dışında, iki devlet biçimi vardır: Burjuva
demokrasisi ve faşizm. Her iki devlet biçiminin özü aynı -baskı ve şiddet-
olmasına rağmen, biçimsel ve tarihsel farklılıklar vardır. Burjuva demokrasisi
aynı zamanda demokratik devlet olarak da adlandırılır ve feodal toplumdan,
kapitalist topluma geçiş döneminde ortaya çıkmıştır. Faşist devlet ise
kapitalizmin, tekelci/emperyalizm aşamasının ürünüdür. Sonuçta, nitelik ve
nicelik farklarına, güzel isimlendirmelere rağmen, tüm devletler birer sınıf
diktatörlüğüdür. Nasıl ki, sosyalist devlet proletaryanın diktatörlüğü ise,
demokratik devlet de (burjuva demokrasisi) burjuvanın diktatörlüğüdür. Önündeki
demokratik sözcüğü, bu devlet biçiminin özünü, burjuva sınıfının baskı ve
sömürü aracı olduğu gerçeğini değiştirmez.
Kavramlar çoğu kez temsil
ettikleri gerçeği tam olarak anlatmazlar. Başka bir anlatımla, her zaman isim
ile gerçek durumda çakışmaz. Sanmak ile olmak çok farklı şeylerdir. Olmak, bir
durumu; sanmak ise olmayan bir durumu açıklar. Örneğin, dünyanın en büyük
faşist partisi olan Alman Nasyonal Sosyalist İşçi Partisi (NAZİ), adında
bulunan işçi ve onun ideolojisi olan sosyalizme düşmandır. Ama kitlelerin
desteğini sağlamak amacıyla, partinin adına sosyalizm sözcüğünü eklemiştir.
Bunu örnek alan günümüz faşist diktatörlükleri de kendilerini demokratik devlet
olarak nitelemektedirler. Ama hiçbir örtü, hiçbir isimlendirme, gerçeği
gizleyemez, yeter ki gerçeği belirlemeye çalışırken nesnellikten sapmayalım!
İlkel komünal toplumda gerçek
anlamını yaşayan özgürlük, eşitlik, kardeşlik kavramları, Fransız devriminde burjuvazi tarafından
kısırlaştırılarak slogan olarak kullanılmış ve kurulan yeni devletin niteliği
olarak sayılmıştır. Ama burjuva devlet, bu kavramları, gerçek anlamda ve
inanarak yaşama geçirmemiştir ve geçirmesi de olanaksızdır. Çünkü bu
kavramların her biri sınıf gerçeğinin inkarıdır. Tersinden söylersek,
sınıfların varlığı bu kavramların gerçek anlamlarını kazanmasının önündeki en
büyük engeldir. Bu kavramların, tıpkı geçmişte olduğu gibi gelecekte ancak
sınıfsız toplumlarda gerçek anlamını bulacağı gerçeğini unutmadan kullanılması
ve en iyi şekilde yaşama geçirilmesi gerekir. Feodallere karşı burjuvaziye
zafer kazandıran bu sloganlar, yakın bir gelecekte burjuvaziye karşı yeni
zaferlerin yolunu açacaktır.
ÖZGÜRLÜK: Özgürlük, sözcük olarak,
"bağımsız, hür" demektir ve kısıtlamaya, zorlamaya, boyun eğemeye bir
baş kaldırıştır. Kişilerin, ulusların ve ülkelerin varlık nedenidir.
Yaşandığında soyut kavramların en somutudur. Çünkü özgürlük yaşanır; uğrunda
savaşılır, gerektiğinde ölünür. Özgürlük, düşüncede, sanatta, bilimde, yazıda
konuşmada ve örgütlenmede somutlaşır. Somutlaşmayan özgürlük, soyuttur. Soyut
ise anlaşılması, kavranılması güç anlamına gelir. O nedenle, yaşanmayan
özgürlük anlaşılmaz, kavranılmaz ve tanımlanamaz. Kısacası, yaşanmayan
özgürlük, özgürlük değildir.
Maddi koşulları yaratılmadan sayılan özgürlükler de
sözde kalır, örneğin, dil düşüncenin iskeletidir. Dil olmadan düşünce ayakta
duramaz; bir şey ifade etmez. Çünkü dışa yansımayan ve kullanılmayan düşünce,
düşünce değildir. Düşünce insanın iç dünyası ile ilgili bir olaydır. İnsan iç
dünyasındaki fırtınaların, dış dünyaya etkisi ancak, düşüncenin dışa vurulması
ile olanaklıdır; değilse yerinden kuru bir yaprak fc>ile oynatamaz.
Burjuvazi tarafından, işçiler ile birlikte feodallere
karşı atılan bu slogan; burjuvazi tarafından güçlü bir şekilde haykırıldığı
halde, işçiler tarafından haykırılmaya başlanınca, burjuvazi tarafından
susturulmaya çalışılmış ve bu çaba hala daha yoğun bir şekilde sürmektedir. Sanıldığı
gibi, özgürlük sloganı, işçi sınıfının değil, bizzat burjuvazinin devrimci döneminin
sloganıdır. Ancak, tarih değişmiştir. Artık burjuvazi, devrimci barutunu
tüketmiş ve gericileşmiştir. Tüm diğer gericiler gibi, tarihsel gelişmeye
düşmandır.
EŞİTLİK: Eşitsizlik, sınıfların varlık
nedenidir. Tersi de doğrudur: Sınıflı toplumlarda eşitlikten, söz edilemez.
Çünkü sınıf ayrıcalık, farklılık anlamına gelir. Ayrıcalığın olduğu yerde ise
eşitlik olmaz. Sadece farklı sınıflar arasında değil; aynı sınıf içinde de
eşitsizlik vardır. İnsanlar arasında mutlak eşitlik yoktur ve olamaz. Buna
rağmen, eşitliğin asgari koşulları sağlanabilir, örneğin, insan gibi yaşamanın
asgari koşulları bellidir. Toplumun her bireyi, iş, eğitim, sağlık, barınma,
konut, sosyal güvence gibi konularda asgari bir güvence bekler ve ister.
"Biri yer, biri bakar; kıyamet işte bundan kopar" atasözü, sınıfsal bir bakış
açısını yansıtmakta ve çelişkilerin, savaşların ana nedenini ortaya
koymaktadır. Kıyametin Kopmaması için, birilerinin tokluktan, diğerlerinin yokluktan
ölmemesi gerekir. Bunun ortası, denge noktası, bulunmalıdır. Sınıflı
toplumlardaki eşitlik için verilecek mücadelenin anlamı, bu denge noktasının
bulunması mücadelesidir. Ama eşitsizlik üzerine kurulu sınıflı toplumlarda
"kıyamet günü" kaçınılmazdır.
Burjuvazinin bir zamanlar
savunduğu ama şimdi karşı çıktığı eşitlik, yaşamın her alanında ve anında
savunulması gereken, en güzel toplumsal değerlerden biridir. Ekonomik alanda,
siyasi alanda, hukuk alanında hep savunulması gerekir: Ancak, ezen ile ezilenin
eşit olamayacağı ve sınıflı toplumlarda bunun gerçekleşmeyeceği gerçeğini unutmadan!
KARDEŞLİK: Sloganlar, toplumun
isteklerini, hedeflerini yansıttığı oranda, toplumdan destek bulur, onlar
tarafından kullanılır. Kullanıldığı yer ve zaman çok önemlidir. Kardeşlik, aynı
ana ve babadan olmayı tanımadığına göre, buradaki anlamı, sınıfların
kardeşliğidir. Oysa kardeşliğin birinci koşulu, üretilenin dengeli
paylaşılmasıdır. Kardeşlikte uzlaşmaz karşıtlıklar, çelişkiler yoktur. Kardeşlik,
birlikte, yan yana olmayı anlatır. Sınıfların kardeşliği ise ancak, mevcudun
korunması anlamına gelir. Mevcudun korunması ise var olan sömürü düzeninin
sürdürülmesi demektir. Sömürünün olduğu yerde kardeşlik olmaz, olamaz.
Yukarıda sayılan özgürlük,
eşitlik ve kardeşlik sloganları burjuvaziyi iktidara taşıdıktan sonra,
burjuvazi tarafından bir kenara bırakıldı ve unutuldu. Devletin yetkinleşmesi
ve karmaşıklaşması sonucu unutulan bu kavramların yanına yeni kavramlar
türetildi. Adalet,
seçim, örgütlenme, barış, sosyal devlet, hukuk devlet ve İnsan hakları, türetilen yeni kavramlardan
bazılarıdır. Bu kavramlara da konumuzla ilgili olduğu kadar, değinme gereğini
duyduk.
ADALET: Sözlük
anlamı; "Hak
ve hukuka uygunluk, doğruluk" demektir. Eşitlik adaletin temeli, olmazsa
olmaz koşuludur. Eşitliğin olmadığı yerde adaletten; adaletin olmadığı yerde de
eşitlikten söz edilemez. Adalet, eşitlik üzerinde yükselen bir duygudur.
Herkese gerekli ve vazgeçilmez bir değerdir. Adalet, soyut bir duygu, somut bir
amaçtır. Adalet, barıştır, huzurdur. Yokluğu, toplumun temeline koyulmuş bir
dinamittir.
Adaleti, adaletsizlik yaratır.
Adaletsizlik olmadan, adalet tanımlanamaz. Adalet ve adliye kavramları aynı
kökten türeyen sözcüklerdir. Adalet kavramı, hak ve hukuk kavramlarından da
önce gelir. Yargı ile ilgili bakanlık bile adını, bu etik kavramdan alır.
Anlamı çok geniş olan adalet kavramı, sadece hukuki değil, aynı zamanda felsefi
ve sosyolojik bir kavramdır. Ancak, hukuki anlamı diğerlerinden önce gelir ve
açıklamaların tamamı, hukuka hizmet eder.
Günlük yargı dilinde adalet,
hak, hukuk anlamına gelir ve çoğu kez bu anlamda kullanılır. Günlük dilde
yargıdan, hak, hukuk istenmez; adalet istenir. Adaletten söz edebilmek için
öncelikle, hukuk kurallarının adil olması gerekir. Adil kural, suç ile ceza;
özel çıkar ile genel çıkar arasında denge demektir. Sınıflara, zümrelere,
kişilere göre yapılan farklı kurallar, adaletten ilk uzaklaşmadır. Kurallar
genel olmalı, herkese aynı etkinlikte uygulanmalı ve istisnaları olmamalıdır.
Oysa her değerin pazar için üretildiği günümüz kapitalist toplumunda adalet,
egemen sınıfın çıkarları ile örtüştüğü ölçüde kabul görmektedir. O nedenle
ekonomik, sosyal, siyasal ve kültürel alanda hüküm süren eşitsizlik ortamında
adaletten söz etmek olanaksızdır. Bu eşitsizlik ortamında pazarlanan adalet
ille de satılacaksa, herkesin alabileceği, kullanabileceği kadar ucuz
olmalıdır. Doğru olanı ise, adaletin gerçek anlamda, ücretsiz, kamusal bir
hizmet olmasıdır.
SEÇİM: Çoğul içinden, tekilin
çoğunluk tarafından belirlenmesidir. Seçim aynı zamanda, atamanın zıddıdır.
Atama, azınlığın iradesinin çoğunluğa dayatılmasıdır. Demokratik toplumlarda
tercih hep seçimden yanadır, ama seçim her şey de değildir. Demokrasi için
gereklidir, ama ne tek başına ne de uygulanış şekli ile yeterli olmayabilir.
Daraltılmış, içi boşaltılmış bir oylama seçim olarak nitelendirilemez.
Tercihin seçim olarak değerlendirilebilmesi için, öncelikle, doğrudan yapılması
gerekir. Dolaylı yapılan seçim, atanan kişinin dayatılmasıdır. Atasözü ile
anlatırsak "kırk katır ile kırk satır" arasında yapılan tercihtir.
Oysa satırın kesmesi, katırın tepmesi sağlıklı bir tercih olamaz. Bunu
önlemenin yolu, seçimin doğrudan dolaysız yapılmasından geçer.
Seçim, devlet kurumlarının her
kademesinde savunulmalıdır. Demokrasi, sözcük olarak, halk yönetimi anlamına
geldiğine göre, devlet de ona göre şekillenmelidir. Her alanda, bizzat halkın
seçtiği yöneticiler görev yapmalıdır. Seçilen ile seçen arasına aracı kurumlar,
üçüncü kişiler girmemelidir. Çünkü halk tarafından seçilenler halka karşı;
parti başkanları tarafından atananlar da parti başkanına karşı sorumluluk
duyacaklardır. Oysa doğru olanı, en yeteneklinin, en dürüstün, en çalışkanın ve
işi en iyi bilenin, "eşit ve özgür" bir ortamda yarışarak seçilmesidir.
Diğer yandan katılım ne kadar çok olursa, seçilenlerin seviyesi de o oranda
yüksek olacaktır. O nedenle, seçim, hem seçen hem de seçilenler açısından
yaygınlaştırılmalıdır. Seçen halkın görevi sadece seçmekle sınırlı olmamalı;
halk her zaman, seçtiği kişileri görevden alma yetkisine de sahip olmalı ve bu
yöntemle, denetim hakkını da bizzat kendisi kullanmalıdır.
Seçim, merkeziyetçilikle de
zıtlık taşır. Merkeziyetçilik merkezileşmeyi, tekelleşmeyi; seçim ise katılımı
anlatır. Seçim merkezden uzaklaşıp yerele yaklaşıldıkça daha sağlıklı ve
doğrudan olur. Merkezden atananın seçimi, vitrinden; yerelden yapılan seçim ise
inceleyerek mal almaya benzer. Çünkü yereldeki şahıslar genellikle doğrudan bir
ilişki içindedir, birbirini daha yakından tanır, sorunları benzeşir. O nedenle,
yerelde yapılan seçim merkeze göre daha sağlıklıdır.
Seçimler hem seçene, hem de
seçilene açık olmalıdır. Açıklık; sadece katılmak ve kontrol anlamında yorumlanmamalıdır.
Daha ileri giderek, kendine güvenen herkesin, seçmeye ve seçilmeye katılması
sağlanmalıdır. Katılım ne kadar yaygın olursa, seçim de gerçek anlamına o kadar
uygun olur. Toplumlar, seçimle aynı zamanda kendi liderlerini yaratırlar.
Atanan kişiler, her tür bürokratik unvana sahip olabilir, ama lider olamaz. Çünkü
liderleri, verdiği mücadele, tarih ve toplum yetiştirir. Liderler, mücadelenin
örsünde dövülür demir, suyunu halktan alır çelik olurlar.
ÖRGÜTLENME: Demokratik toplum, örgütlü
toplumdur. Örgütler en genel şekli ile ikiye ayrılır: Sivil ve resmi. Resmi
örgütlerin birincisi ve en büyüğü devlettir. Devlet örgütlenmesinin şekli ve
kuralları, temel yasa olan, kurallar yapılanmasının en üstünde yer alan, anayasalarda
düzenlenir. Anayasaların yapılış şekli, devletin yapılanması, örgütlenmesi,
demokratikliğin göstergelerinden birisidir. Örneğin, darbe ürünü olan bir
anayasanın demokratik kurallar içermesi, işin doğasına aykırıdır. Çünkü başta
darbenin kendisi, antidemokratik bir harekettir. Halk iradesine karşı yapılan
darbenin, halkın yararına anayasa yapmasını beklemek, iyimserliğin de ötesinde
sınıf olgusunu anlamamaktır.
Devletin, başta kendi koyduğu
kurallara uyması; tutarlılığının ilk göstergesidir. İkinci olarak, kurallar
açık, herkes tarafından bilinecek ve anlaşılacak şekilde olması gerekir. Yasal
bir kurum olan devletin, kurumları, kuruluşları ve işleyişi hukuka bağlı olmak
zorundadır. Devlet kendini ve toplumu, koyduğu normlarla sınırlar. Sınırın da bir
ölçüsü vardır ve bu ölçü, demokratik hak ve özgürlükleri sınırlayacak biçimde
genişletilmemelidir. Diğer yandan sınırın bilinmesi, tanımlanması gerekir.
Çünkü sınırın aşılması, halka, topluma saldırıdır.
Açık ve gizli/dolaylı resmi
örgütlenme dışındaki örgütlenmeler sivildir. Tersinden söylersek, bir biçimde
devletle ve sermaye ile ekonomik, siyasi, ideolojik ilişki içindeki yapılara
sivil örgüt denemez. Resmi örgütlenmeyi şekilsel olarak tanımlamamak gerekir.
Çünkü öyle "sivil örgütler" vardır ki, üniformalılardan bile daha
resmidir. Ölçü biçimsel değil öze ilişkin olmak zorundadır.
Sivil örgütlenmenin genel adı:
Demokratik kitle örgütleridir. Demokratik olmayan örgütler, kitle örgütü
olamayacağı gibi sivil de olamazlar. Sivil örgütlerin ana işlevi, toplumsal
muhalefeti örgütlemektir. Resmi yapının kurduğu, kurdurduğu, yönlendirdiği
örgütler, böyle bir işlev yüklenemezler. Onlar ancak, var olan durumu
sürdürüme çabası içindedirler. Oysa bağımsız sivil inisiyatif zorunlu koşuldur
ve kitleler kendilerini, başta, sendikalar, meslek kuruluşları, çiftçi
örgütleri, kooperatifler, yardımlaşma sandıkları, ve derneklerde ifade ederler.
Özgür ve bağımsız olarak
örgütlenmiş kitleler, toplumun gerçek sesidir. Sesleri, yönetenlere
çevrilmiştir. Kitleler birleştikçe, örgütlendikçe ses yükselir ve hedefine
ulaşma şansı artar. Gün gelir, kitlelerin sesi, egemenlerin kulaklarını, gücü
gözlerini açar. Çünkü onlar halkın gerçek sesi ve dahası halkın kendisidir.
Kitle örgütleri demokrasinin beşiğidir. Yapılanmaları
demokratik temeller üzerinde yükselmelidir. Resmi örgütlenmedeki atamalar,
kitle örgütlerinde yerini, seçimlere bırakmıştır. Gerçek liderler, mücadele
içinde buralardan yetişir. Bu örgütler, kitleler ile resmi örgütler arasında
köprü görevini de üstlenirler. Kitle örgütleri, resmi örgütleri etkiledikleri
ve temsil edildikleri oranda demokratikleşme gerçekleşir.
Demokratik kitle örgütleri muhalefet örgütleridir.
Muhalefet demokrasinin sesi, itici ve ilerletici gücüdür. Muhalefetsiz, tek
sesli demokrasi olmaz. Demokrasi çok seslilik, çok renkliliktir. Tek renk
körlük, tek ses sağırlıktır. Teklik ise yokluktur.
Siyasi iktidarlar, son dönemlerde önem ve değer
kazanan “sivil” kavramını da kendi hanesine kazandırmaya çalışmaktadır. Devlet
içinde ya da devlete bağlı bu kuruluşların adının önüne “sivil” sözcüğünü
konularak, yapay muhalefet örgütleri oluşturulmaya çalışıyor. Diğer yandan da
gerçek sivil örgütlerin değer yitirmesinin ideolojik hazırlığı yapılıyor,
alternatif örgütler oluşturuluyor. Örneğin “demokratik kitle örgütlerinin” adı
birden “sivil toplum kuruluşuna” dönüştürülüyor. Uluslar arası itibarı olan
İnsan Hakları Derneği’ne alternatif, valilere, kaymakamlara bağlı resmi insan
hakları kurulları oluşturuluyor. Böylece, yaratılan muhalif değerlerin içi tek
tek devlet eli ile yok edilmiş oluyor.
BARIŞ: Barışın anası: Eşitlik,
özgürlük, kardeşlik ve adalettir. Güvencesi örgütlenme; düşmanı, savaştır.
Savaşın nedeni: Özel mülkiyettir. Barış, yaşamanın ilk koşuludur. Barış için
savaşmak, savaşa karşı savaşmak gerekir. Savaş silah ile açlık ile öldürür ya
da süründürür; ekmeği silaha ve mermiye dönüştürür. Oysa ekmek yerine mideye
giren mermi karın doyurmaz; yaralar, öldürür. Diğer yandan küçük bir azınlık,
kullanılan silahtan, atılan her mermiden ve akan kandan büyük kazançlar sağlar.
Savaştan kazanç sağlayan bu mutlu azınlığın ekmeği, insan eti; suyu, kandır.
Çoğunluğun çıkarı barışta,
savaş karşıtı olmada yatar. Bu onların en temel çıkarıdır. İnsanların
insanlarla, ulusların uluslarla olduğu kadar, devlet ile toplum da barış içinde
olmalıdır. Devletler, kendi halkları ile olduğu kadar, dünya halkları ile de
barış içinde yaşamalıdır. Devletler, toplumlara, topraklara savaş yerine barış
tohumları ekmelidir. Unutmayalım ki, barışa, barışı savunanlara düşman olan devlet,
hepsinden önce kendi halkına düşmandır.
SOSYAL DEVLET: Sosyalizm, üretim araçlarının
özel mülkiyetine son vererek onları kamusallaştırdı. Topluma, iş, aş, sağlık,
sosyal güvenlik, konut gibi temel konularda güvence sağladı ve insan unsurunu
ön plana çıkardı; insan amaç oldu. Sosyalizm, kapitalizmin bağrında, onun
çelişkilerinden doğdu ve kapitalizmi etkiledi. Kapitalistler, sosyalizme doğru
olan eğilimi yok etmek ve kapitalizmin ömrünü uzatmak için, bazı sosyalist
kurumları kısırlaştırarak kapitalizme monte etmeye çalıştılar. İşe,
sosyal(ist), sözcüğünün sonundaki (ist) ekini atarak, sosyal(isti) “sosyal”
yaparak başladılar. Halktan sürekli alan burjuva devleti, aldığının birazını
veren devlete dönüştürdü ve böylece sosyalist devlete benzemeye çalıştı.
Emperyalist devletler, yabancı
ülkelerden sömürdüklerinin bir kısmını kendi halkına sus payı olarak vererek
devleti sosyalleştirmeye başladı. Geri kalmış ülkelerin ise böyle bir şansı
yoktur. Ancak devletin halka kendi burjuvazisinden alıp vermesi gerekir. Bu
ise işin doğasına ve sınıfsal karakterine aykırı düşer; çünkü almadan vermek,
kutsal kitapların da belirttiği gibi "tek tanrıya özgü bir şeydir."
Onlar da bu kurala uyuyor ve bir türlü sosyal devleti yaratmayı başaramıyorlar.
Sosyal devleti yaşama geçirmek yerine, sözcük olarak anayasaya geçirmekle
yetiniliyor ve olmayan bu özellik, "sözcük" olarak, Anayasa'da
devletin niteliği olarak sayılıyor.
LAİK DEVLET: Dinin etkin olduğu feodal
toplumdan kapitalist topluma geçiş sürecinde, burjuvazinin diğer önemli
sloganlarından biri de laikliktir. Burjuvazi, iktidarı ele geçirdikten sonra,
diğer alanlarda olduğu gibi, laiklik konusunda da gericiliğe çark etmiş;
tutarsız davranmaya başlamıştır. İktidara gelirken laikliğin savunucusu olan
burjuvazi, iktidara yerleştikten sonra, dini politikanın temeli haline
getirmiştir. Dinlere, mezheplere, dinsizlere aynı uzaklıkta olması gereken
devlet, bu ilkesini bir kenara bırakıp, belli bir dini ya da mezhebi resmi
olarak desteklemeye başlamıştır. Oysa devlet inançta taraf değil, tarafsız;
inançlardan uzak olması gerekir. Ama her zamanki gibi, inançlardan ancak işine
geldiği kadar uzak duruyor. Oysa bir vicdan sorunu olan inancın, devletten
uzakta, hak ettiği yerde, kişilerin vicdanlarında hapsedilmesi gerekir.
Anayasasında din derslerinin
zorunlu olduğu, birçok bakanlıktan kat kat büyük Diyanet İşleri Başkanlığının
bulunduğu, din uğruna işlenen katliamların izlendiği, din görevlilerinin
maaşlarının vergilerden ödendiği, imam hatip lisesi açma yarışının yaşandığı bir
ülkede devlet laik olamaz. Ayrıca, bunun bir anayasa ilkesi olarak sayılması da
ayrı bir ikiyüzlülüktür.
İNSAN HAKLAR!: "İnsan hakları doktrini
olarak adlandırılan bu düşünce akımı, insanların sırf insan olmak sıfatıyla
doğuştan birtakım dokunulmaz, devredilmez, vazgeçilmez haklara sahip oldukları
görüşünü yaymaya çalışıyordu. O zaman kadar sınırsız olan devlet gücünü
sınırlandırmayı ve insanları baskıdan korumayı amaçlayan bu doktrine göre
devlet, kendi yarattığı hukuktan önce var olan doğal hukukla bağlıydı ve
insanların bu hukuktan kaynaklanan doğal haklarına saygı göstermek zorundaydı
(7).
Bu akım 17.-18. yüzyıl
ürünüdür. Bu haklar genel olarak "yaşama hakkı, kişi güvenliği, işkence
yasağı, kölelik yasağı, keyfe bağlı tutuklama yasağı, kanun önünde eşitlik,
özel hayatın korunması, konut dokunulmazlığı, din, vicdan ve inanç
özgürlükleri, toplanma ve dernek kurma özgürlüğü, yönetime katılma hakkı, genel
ve eşit oy ilkesi, serbest dolaşım ve yerleşim hakkı vs"(8).
Ortaya çıkış dönemi, tam
kapitalizmin doğup serpilme dönemine rastlıyor. Sayılan haklara baktığımız
zaman, bunların devlete karşı savunulan haklar olduğunu görüyoruz. Olaya
tersinden bakarsak: Bu hakların savunulmasını zorunlu kılan bir düzenin
varlığını görürüz. İleri sürülenlerin aksine, sınıflı toplum insanın inkarıdır.
Sistemin merkezinde insan değil, mülkiyet düzeni ve onu koruyan devlet vardır.
Oysa merkezde yer alması gereken, en kutsal değer, insan, olmalıdır. İnsanın
yarattığı ve giderek ona yabancılaşan devlet merkeze yerleştirilmemelidir.
İnsanın, canlı olarak varlığına karşı olan bir sistemin, insanın türevi olan
haklarına saygılı olması beklenemez. Kendisi de insan olan bir varlığın, bir
başka insanın haklarını savunması, insanlık için başka bir ayıptır. Çünkü böyle
bir yapılanma, hakları gasp edilenler ile bu hakları savunanları yaratan bir
düzenin ürünüdür. Oysa asıl olan, kaybolan hakların olmadığı ve o nedenle de
savunma gereği duyulmayan bir düzenin yaratılmasıdır.
HUKUK DEVLETİ: Hukuk, tıpkı devlet gibi,
toplumun belirli bir gelişme düzeyinde, sınıfların ve sömürünün ortaya çıktığı
dönemde devletle birlikte ortaya çıkan bir üst yapı kurumudur. Üst yapı kurumu
olarak görevi, kendini belirleyen alt yapıya ve onun sahibi olan sınıfa hizmet
etmektir. Köleci toplumda köle sahiplerinin somut hukukunun, doğrudan
baskısının, kişiye bağımlılığının ve kişinin üstünlüğü yerini, kapitalist
toplumda "hukuka bağlılık", "hukukun üstünlüğü" gizli
gücüne bırakmıştır. Hukukun somuttan soyuta doğru olan bu gelişimi, devletten
bağımsızlaşma ve onun da üzerinde bir görünüm kazanmasına neden olmuştur. Ama
gerçek durum hiç de öyle değildir. Çünkü "koyduğu kurallara uymaya
zorlamaya yetenekli bir aygıt (devlet) olmaksızın hukuk hiçbir şeydir"(9).
Başka bir anlatımla, hukukun ayakta durmasını ve yaşama geçirilmesini sağlayan
yaptırım gücü devletin ta kendisidir. Devlet olmadan, ekonomik, siyasi ve
toplumsal kuralların sınıfsal temelde kurala bağlanması hiçbir anlam taşımaz. O
nedenle, hukukun devleti olmaz; tam tersine devletin, dolayısıyla o devleti
baskı aracı olarak kullanan sınıfın hukuku olur. Bu yönü ile devletin ve
dolaylı olarak sınıfların üstünde bir hukuku içinde gizleyen "hukuk
devleti" kavramı hem pratik hem de bilimsel olarak yanlıştır.
“Hukuk devleti” kavramı,
faşist devlet, kapitalist devlet, burjuva devlet gibi devlet biçimi izlenimi
vermektedir. Oysa ne günümüzde ne tarihte hukukçuların egemen olduğu bir devlet
biçimi şimdiye kadar gözlenmemiştir. Ancak, son yıllarda sık sık bu devletten
söz edilmektedir. Anayasa mahkemesi, hukuk devletini şöyle tanımlamaktadır: "Hukuk
devletinin temel öğesi bütün devlet faaliyetlerinin hukuk kurallarına uygun
olmasıdır. Hukuk devleti, insan haklarına saygı gösteren ve bu hakları
koruyucu, adil bir hukuk düzeni kuran ve bunu devam ettirmeye kendini zorunlu
sayan ve bütün faaliyetlerinde hukuka ve Anayasa'ya uyan bir devlettir. Hukuk
devletinde, devletin bütün organları üstünde hukukun mutlak bir egemenlik
kurması, yasa koyucunun yasama çalışmalarında kendisini her zaman Anayasa ve
hukukun üstün kuralları ile bağlı tutması gerekir." Mümtaz SOSYAL ise
hukuk devletini a) Temel hakların güvence altına alınması, b)Yasaların
anayasaya uygunluğunun sağlanması, c) Yönetimde hukuka bağlılığın sağlanması,
d) Yargı kuruluşlarının bağımsızlığını ve güvenirliğini sağlayacak koşulların
yerleştirilmesi koşullarının sağlanması yolu ile "vatandaşlarına hukuk
güvenliği sağlayan devlet"(10) olarak tanımlamaktadır.
İki tanımdan çıkan sonuca
göre, devletin kendi koymuş olduğu kurallara uyması, bir başka anlatımla, kendi
içinde tutarlı olması, hukuk devleti olarak tanımlanmaktadır. Oysa bu durum
devletin olmazsa olmaz koşulu ve hukuki bir kurum olma özelliğinin zorunlu
sonucudur. Aynı zamanda, hukuki olmayan bir devlet biçiminin olabilirliğine
zemin hazırlayan bir tanımlamadır. Hukuk devleti, demokratik devlet biçiminin
karşılığı olarak kullanılıyorsa, onu tanımlamak için ortaçağdaki "polis
devleti" kavramını kullanmaya gerek yoktur. Günümüzde demokratik olmayan,
kendi koyduğu kurallara uymayan, açık şiddete başvuran, tekellerin hizmetinde
olan devlet biçimi vardır ve bunun adı faşizmdir. Şimdiye kadar, sınıflar üstü,
hukukçuların ve hukukun egemen olduğu bir devlet biçimi görülmemiştir ve
bundan sonra da görülmeyecektir. O nedenle, hukuk devleti kavramı hem isim
olarak hem de devlet biçimi olarak baştan sona yanlıştır; tıpkı laik devlet,
sosyal devlet gibi...
bölüm 2
yasama, yürütme, yargı
Yaygın anlayışa göre devletin
üç genel/temel kurumu ve işlevi vardır: Yasama, yürütme ve yargı. İleri
sürülenin ve öğretilenin aksine, yasama, yürütme ve yargı birbirlerinden ayrı
ve bağımsız değildirler. Üçü iç içe olup, organik bir bağ içindedirler. Yasama
yürütmeyi; yürütme yargıyı doğurur. Aralarında et ile tırnak gibi bir bağ vardır.
Tırnak etten ne kadar bağımsız ise, bu üç kurum da birbirlerinden o kadar
bağımsızdır.
Bağımsızlık, üç gücün,
monarkın elinde toplandığı dönemden beri bir özlemdir. Kurumların, bağımsız
olurlarsa, birbirlerini denetleyebileceği düşünülüyor. Devlette ütopik bir
görev dağılımı yapılıyor ve olması istenilen bir bağımsızlık kuramı
geliştiriliyor. Sonuca bakıldığı zaman doğrudur. Ancak, bu ütopyayı tarihte
gözlemek olanaksızdır. Bağımsızlık, teorinin doğrulanması için olduğu kadar,
pratik yaşam için de gereklidir. Ama pratikte şimdiye kadar bağımsızlık yaşanmadı.
Yasama, yürütme ve yargının
mutlak bağımsızlığı yerine göreceli bağımsızlığı ve diğer erklerle dengesinden söz edilebilir. Bilindiği
gibi, yasama erki, şöyle ya da böyle seçilmişlerin oluşturduğu parlamento
tarafından kullanılır. Halkın istencini doğrudan yansıtmasa, kandırmaca da olsa
yasamanın bugünkü oluşumunda bir seçim ve seçilme olayı vardır. En azından,
yasama erkini kullananlar, halkın gerçek temsilcisi olduklarını ve devleti
kendilerinin yönettiklerini sanırlar. Yasamanın, güçleri yeterse ve gerek
görürlerse anayasa değiştirmek, yasa yapmak, denetim ve yürütmeyi seçmek ya da
bunlar için parmak kaldırmak, gibi görevleri vardır.
Yasama, yürütmenin anasıdır.
Yürütme ise yasamanın beyni, eli-kolu, kısaca, yürütme devlet işlerini yürüten
ana güçtür. Yürütmenin küçük bir bölümü seçilmiştir. Asıl kütlesi atanmışlardan
oluşur. Yasal olarak, yasamanın kontrolündedir, ancak, eylemsel durum
farklıdır. Çünkü yürütme içindeki seçilmişler azaldıkça, yürütme ile yasama
arasındaki bağ zayıflar ve kopar. Kopan bağ, yürütmenin denetimini zorlaştırır
hatta olanaksızlaştırır. Denetimsizlik, keyfiliğe; keyfilik diktatörlüğe yol
açar. Bunu önleminin yolu, yasama ve yargı denetiminden ve kitle desteğinden
geçer.
Yasama ile yürütme, bazen
birlikte, bazen de tek tek yargıyı doğururlar. Yasama ile yürütmenin
bağımsızlığı, yansızlığı üzerinde pek durulmaz. Çünkü bu iki erkten böyle bir
beklenti yoktur. Yargının durumu, yasama ve yürütmeden her yönü ile çok
farklıdır. Yasama ve yürütmeden beklenmeyen "bağımsızlık ve
tarafsızlık" yargıdan ilk beklenen değerlerdir. Mutlak yargı bağımsızlığı,
yasama, yürütme ve yargı arasındaki ilişkiler nedeniyle olanaksızdır. Ancak,
her zaman, bir özlem, bir idealdir. Aynı zamanda, bağımsızlığın derecesi,
devletin demokratikliğinin bilinen en iyi göstergesidir. Demokratik olmayan
yasama ve yürütmenin bulunduğu bir toplumda, yargının bağımsız olmasını
beklemek boş bir hayaldir.
Yargıyı insan vücudu gibi
düşünürsek; yargının beyni yasama, eli-ayağı da yürütmedir. İnsan elden
ayaktan, beyinden ne kadar bağımsızsa, yargı da yasama ve yürütmeden o kadar
bağımsızdır. Yargı, yasamanın hazırladığı yasaları uygulamak; yürütmenin önüne
getirdiği olayları ve kişileri yargılamak durumundadır. Aynı şekilde
yargılamanın sonuçlandırılması yani cezanın infazı ve kararın icrası da
yürütmenin elindedir.
Yasalar genelde, iktidarda
bulunan sınıfın gereksinmelerine uygun, var olan düzenin korunması doğrultusunda
hazırlanırlar. Yargıçlar, şahsi düşüncelerinden bağımsız olarak, bu yasaları
uygulamak zorundadırlar. Yapılacak yorumlar, yasanın özünü değiştirmeye
yetmeyecektir. Yasalar ne kadar esnetilirse esnetilsin, çekim daima öze;
sınıfsal merkeze doğru olacaktır. Hiçbir yorum bunu değiştirmeye yetmeyecektir.
Yasalar incelendiğinde, bütün
yasaların son maddesi hep aynıdır: "Bu kanun hükümlerini bakanlar kurulu
yürütür". Yani yasaların yürütülmesi, işletilmesi görevi, yürütme erkine
verilmiştir. Yürütme istemezse yasalar uygulanamaz ve yargı işlemez. Yargıç,
sanıklar ve yapılan eylemler önüne getirilmezse, yargılama yapamaz. Aynı
şekilde, yargı tarafından verilen kararlar yerine getirilmezse, kararın bir
değeri kalmaz. Çünkü ceza davaları infazla, hukuk davaları icra edilmekle
sonuçlanmış sayılır. İcra da infaz da yürütmenin elindedir. Bir olayı, yargının
önüne getirme ve verilen kararı uygulama görev ve yetkisi yürütmenindir. Sonuç
olarak, yargı yürütmeye sanılandan daha da bağımlıdır.
Yürütme ile yargı arasındaki bağ, sadece olayların
yargı önüne getirilip-götürülmesi ile sınırlı değildir. Yargıyı bağlayan tüzük
ve yönetmelikler de yürütme tarafından hazırlanmaktadır. Her ne kadar, “tüzük
ve yönetmelikler yasaya aykırı olamaz” kuralı varsa da, bunlar, yürütme
tarafından hazırlanmaktadır. Yargı, uygulanacak alt kuralların hazırlanışı
bakımında da yürütmeye bağlanmıştır. Genelde her bağ, bağımsızlığın inkârıdır.
Yürütmeye bu denli sıkı bağımlılık ise yargı bağımsızlığının inkârıdır.
Yürütmenin, yasama ve yargı
üzerindeki gücü, devletin demokratikliğinin göstergesidir. Yürütme, yasama ve
yargı arasında bulunması gereken hassas denge yürütme lehine bozuldukça,
yürütme güçlenir. Yürütmenin, yasama ve yargıya rağmen güçlenmesi, demokrasiden
uzaklaşmak, diktatörlüğe yaklaşmaktır. Yasama ve yargının biçimsel bir karakter
kazanması demektir.
Sonuç olarak, demokrasi ve onu
oluşturan öğelerin içleri iyice boşaltılmış, görüntüden ibaret bir kavramlar
yığınına dönüşmüştür
YARGI
İki anlamı vardır: Birincisi, devletin bağımsız olması
gereken erkini ve onu oluşturan yapıyı; ikincisi, yargılama eylemini ve
sürecini anlatır. Yargı yapısının (kurumunun) ve eyleminin amacı yasama
tarafından konulan kurallara göre olayların değerlendirmesini yaparak, eşitlik
temeli üzerinde, adaleti gerçekleştirmektir. Yargının etkin ve tartışmasız
olabilmesi için, sağlıklı ve etkilenmelerden uzak bir yapılanma, toplumsal
vicdanı rahatsız etmeyecek ve uygulanabilir kurallar gereklidir. Hepsinden
önce de, bu yapıyı işletecek ve kuralları uygulayacak iyi bir insan malzemesi
gereklidir. Çünkü yapının ana unsurunu insan oluşturmakta, diğer unsurlar ise
ikinci planda kalmaktadır.
Yargı, gözü bağlı bir kadının
elindeki terazi ile sembolize edilir. Terazinin denge noktasında keskin kılıç
vardır. Kılıç ne kadar keskin olursa, tartma İşlemi de o kadar hassas olur.
Gözdeki bağ tarafsızlığı sembolize eder. Mekanik bir yaklaşımla, terazinin bir
kefesine savı,
diğer
kefesine savunmayı
yerleştirip,
teraziyi elinde tutan gözü bağlı adalet tanrıçasına da yargıç dersek, yargının üç ana
unsurunu tanımlamış oluruz.
Sav, ceza yargılamasında
savcı/şahsi davacı, hukuk davasında davacı; savunma ise, ceza yargılamasında
sanık/şahsi davalı, hukuk davasında davalı yandır. Yargı yetkisi ise sav ve
savunmaya eşit uzaklıkta olması gereken yargıcındır. Şekilsel olarak yargı,
yargıcın işi gibi görülse de, sav ve savunmanın olmadığı bir yargılama
düşünülemez. Olsa bile, bu yargılamanın adil olduğu ileri sürülemez.
SAV: Kök sözcük olup, iddia, ileri
sürülerek savunulan düşünce anlamına geliyor. Ceza yargılamasında bu işi yapan
görevlinin adı: Savcı. Savcıdan önce, "cumhuriyet" sözcüğü vardır.
Bilindiği gibi, cumhuriyet sözcük anlamı ile halk, topluluk yönetimi anlamına
gelen bir devlet biçimidir, temelini seçim oluşturur. Oysa, bizdeki sistemde
savcıların seçimi söz konusu değil, tam tersine atananların oluşturduğu bir
kurumdur. Cumhuriyet sözcüğünün neden kullanıldığı anlaşılamıyor! Ancak, hukuk
dışı bir tanımla savcı, “cumhuriyetin/devletin avukatı” olarak tanımlanıyor. Bu
da eksik bir tanımlamadır. Çünkü savcının görevi yalnızca devleti (kamu
hukukunu) savunmakla sınırlı değil, aynı zamanda, hakkında dava açtığı sanığın
da haklarını savunmakla görevlidir. Sonuçta devlet ile doğrudan ilişkilidir.
Yargı kurumu içinde incelememize rağmen, savcı,
doğrudan yürütmeye bağlıdır. Savcının emrinde olduğu mülki amir ile savcının
yardımcısı sayılan ve emrini uygulaması gereken kolluk da, doğrudan yürütme
erki içinde yer alır. Bir eli yargıda, diğer eli yürütmede olan savcı, suçluyu
yakalayıp, gerekli hazırlıkları yaparak yargı önüne getirmekle görevlidir.
Hatta yargılamadan sonra da, savcının görevi sürer ve cezaların infazını gerçekleştirir.
Savcı, bir suç duyumu aldığında, gerekli araştırmayı
yaparak ya da yaptırarak, kanıtları toplar, değerlendirmesini yapar ve eğer
gerekli görürse, davayı açar ya da takipsizlik kararı (kovuşturmaya yer
olmadığı kararı) vererek soruşturmayı sonlandırır. Dava açarsa da, davayı
açtıktan sonra; gelip, yargıcın yanına oturarak, yürütme görevini yargı görevi
olarak sürdürür. Yargıca, savunma ile eşit uzaklıkta bulunması gereken
savcılık, savunmadan uzakta, yargıca yakın ve yüksek bir yerde oturarak,
savunmanın üzerinde yer alır. Yargıç ile savcı arasındaki bu fizikî yakınlık,
genellikle fiili bir yakınlığa dönüşür ve çoğu kez savunma dışlanır. Yargıç, savcı
ve savunma üçlüsünün ortak amaçları adaleti gerçekleştirmek olduğu halde,
yargıç-savcı ikilisinde, savunmasız da adaletin gerçekleşebileceği sanısı
yerleşmiştir. Oysa sentez için, tez kadar anti-tez de gereklidir. Değilse,
kendisi bir sentez olan yargıya ulaşmak olanaksızdır.
Savcılık tarafından
yürütülmesi gereken hazırlık soruşturmaları çoğu kez gizlilik içinde yürütülür.
Hazırlık soruşturması aşamasında savunmanın katılımı yok denecek kadar azdır.
Savcılık makamı, sanık aleyhine olan kanıtları topladığı gibi, lehine olan
kanıtları da toplaması gerekir. Ancak uygulamada işin bu yönü hep atlanıyor.
Çoğu kez, soruşturma kollukça tamamlanıyor ve hazırlanan emniyet fezlekeleri
genellikle iddianame oluyor. Siyasi davalarda, iddianameler de karar oluyor!
Sonuç
olarak: Terazinin sav gözü hep ağır basıyor. Terazide yürütmenin ağırlığı
yargıya göre daha fazla hissediliyor. Çözüm: Savcılık makamının da
bağımsızlığından geçiyor. Savcılık, yürütmeden bağımsız olmadığı sürece çözüm
olanaksız olacağından bu tartışmalar sürüp gidecektir.
SAVUNMA: Ceza yargılamasının amacı,
sanığı yargılayarak suçlu olup-olmadığını belirlemektir. Sanık, yargının
süjesi, yargılamanın olay nedeniyle konusudur. Sanıksız ceza yargılaması,
savunmasız yargılama ve yargılamasız da adalet olamaz. Biraz abartılı da
sayılsa, ceza yargısının varlık nedeni sanıktır, diyebiliriz. Aynı şekilde,
savunma da sanık için vardır. Çünkü, savunmaya gereksinme duyan asli unsur,
sanıktır.
"Yasaların bilinmemesi
özür sayılmaz" kuralına rağmen, yasalar genellikle bilinemezler. Çünkü
yasa yapımı, dili ve kullanılması teknik bir konudur. Çoğu yasalar, bunun
eğitimini alan hukukçular tarafından bile bilinmezler, Yine de yasaları
bilmemek mazeret değildir. Onun için, savunmanın sava yakın olabilmesi,
dengenin az-çok sağlanabilmesi için sanığın savunması, savunma konusunda uzman,
yasa ve yargılama tekniğinden anlayan kişiler tarafından yapılması gerekir.
Bunun için hukukçu olan sava karşılık savunmanın da hukukçu olması zorunludur.
Kamu adına hareket eden savcıya karşılık, eşitliğin sağlanabilmesi için, kamu
adına savunmanın yapılması gerekir. Kamu görevi olarak nitelendirilen
avukatlık, özüne uygun şekilde, savunmayı kamu adına yapmalıdır. Çünkü, adalet
sadece sanık için değil, tüm toplum için zorunlu ve yaşamsal bir unsurdur.
Diğer kamu görevleri gibi savunma da ücretsiz olmalıdır. Ücretsiz olması
sağlanamıyorsa, hiç değilse ucuz olması sağlanmalıdır. Değilse, meslekten
hukukçu olan savcı karşısındaki sanık, hukuki değil, içgüdüsel bir savunma
yapacaktır. İçgüdüsel bir savunma, duygusal bir öz savunma olabilir, ama
kesinlikle bilimsel olamaz. Oysa, eşitlik için, adalet için, eşit haklara, eşit
silahlara sahip olmak gerekir.
Savunma
da görevini yaparken, en az yargıç ve savcı kadar bağımsız olmak zorundadır.
Savunman ile sanık arasına hiçbir güç girmemeli ve savunman her türlü
maddi-manevi baskıdan uzak olmalıdır. Bunun için ilk olarak, savcı, yargıcın
yanından indirilip savunmanın karşısındaki masaya oturtulmalıdır. Bu biçimsel
eşitlik sağlandıktan sonra, savunma, soruşturmanın her aşamasına katılabilmeli
ve savunma için gizlilik kavramı ortadan kaldırılmalıdır. Özellikle, emniyet
aşamasında ve kanıtların toplanmasında savunman tam yetkili olmalıdır.
Gerektiğinde, kanıtların tespiti ve üzerinde gerekli incelemelerin yapılması,
yürütmeden bağımsız olan kurumlardan istenebilmelidir.
Adalet toplumsal bir değer,
bir duygudur. Savunma ise bu değeri yaratan en kutsal haktır.
YARGIÇ: Yargı erkinin asli süjesi
yargıçtır. Tez(sav), anti-tez(savunma) ve sentez(yargı). Yargıç senteze
ulaşan, sanığın suçlu olup-olmadığına karar veren asli süjedir. Yargıç karar
verirken (senteze ulaşırken) var olan yasalar ve vicdani kanaatine göre karar
verir. Yargıcı bağlayan yasalar dışsal, vicdan ise içsel bir olgudur. Yasalar,
yasama tarafından, var olan düzen ile çelişmeyecek şekilde hazırlanır. Başta
yargıç olmak üzere toplumun tüm bireylerini bağlar ya da bağlaması gerekir.
Aynı şekilde, yürütme tarafından yasalara uygun olarak hazırlanması gereken
tüzük ve yönetmelikler de yargıcı bağlar. Sonuç olarak yargıç, yasama ve
yürütmenin düzenlediği normlar ile bağlıdır. Yargıç, olayların, normlara uygun
olup-olmadığını değerlendirir. Olaylar, eylemler normlara uygunsa, yasal;
değilse yasadışıdır ve cezalandırılması ya da bir başka yaptırım uygulanması
gerekir. Yargıcın değerlendirme ve yorumlama alanı yasalar ile sınırlıdır.
Yargıç yorumlarına kendi değerlerini katsa da sonuçta yasalarla bağlıdır ve
bağlı olması gerekir.
Yargıç, ikinci olarak vicdanı
ile bağlıdır. Vicdan ise, yargıcın, ekonomik, kültürel, ideolojik, inançsal
yetişmesinin bir toplamıdır. Sübjektif bir değerdir. Kişiye, yere ve zamana
göre değişen bir kavramdır. Sonuçta vicdanını da belirleyen, yargıcın maddi
yaşam ve yetişme koşullarıdır. Genellikle, mevcut yapıya uygun olarak şekillendiği
tartışmasız bir gerçektir. Bu gerçek bazı aykırılıkları da dışlamaz. Çünkü
istisnalar kaideyi bozmaz. Sistem aykırılıkları törpülemek üzerine kurulmuştur.
Sisteme entegre olmak, yükselmek istiyorsan aykırılıklardan ayıklanmak
zorundasın. Değilse, sistemin basamaklarını tırmanamazsın. Sonuçta, vicdanı,
zaman ve kariyer törpülüyor. Ancak, bunlara yenilmeyen kişiler de yok değil.
Yasalara ve vicdanına karşı
sorumlu olan yargıç, verdiği karardan sorumlu değildir. Kuralları çiğneyen
herkesi yargılayan yargıç, neden kendi kararlarından sorumlu olmasın? Bunun,
yasal açıklamasını yapmak kolay; ancak mantıki açıklamasına yapmak o kadar
kolay olmasa gerekir. Nasıl doktor hastasına, avukat vekiledene karşı
sorumluysa, yargıç da vermiş olduğu kararlardan dolayı, vicdanının dışında
hukuki olarak sorumlu olmalıdır. Elbette, sağlıklı bir çalışma ortamı, yeterli
personel ve diğer maddi ve manevi olanakları sağlamak koşulu ile.
Yargı Bağımsızlığı
Başlangıçta, yargının bağımsız
olamayacağına; ancak adalet için bağımsızlığın zorunlu olduğuna vurguladık.
Yargı için bağımsızlığın olmazsa olmaz koşul olduğu ve bir ideali, varılmak
istenen bir hedefi gösterdiğine de değindik. Anlatılanlara rağmen, bağımsızlık
idealine yaklaşmak için mücadele zorunlu ve savunulması gereken temel bir
değerdir. Asgari ölçülerde de olsa yargı bağımsızlığından söz edebilmek için
neler gereklidir? Tersinden sorarsak: Yargı bağımsızlığını zedeleyen, yaralayan
unsurlar nelerdir? Şimdi, bunları tartışalım.
A- Yargıç Güvencesi
Tekrarlarsak, yargının temel
unsuru yargıçtır. Yargının bağımsızlığına giden yol yargıcın bağımsızlığından
geçer. Yargıç bağımsızlığı da kendini yargı güvencesinde somutlaştırır. Yargı
erkinin bir parçası olan yargıcın güvencesi yürütme ve yasamaya karşı sağlanmalıdır. Yargıcın
mesleğe girişi, seçilmesi, atanması, terfisi, tayini, denetlenmesi, meslekten
ayrılması ve diğer özlük hakları, yürütme ve yasamadan bağımsız, bunların etki
ve denetiminden uzak olmalıdır. Bu işlemler, okuma-yazması bile olmayan
seçmenlerin seçtiği siyasiler tarafından değil, bizzat yargıçların seçtiği,
yargıçlardan oluşmuş, özerk bir kurum tarafından yürütülmelidir. Seçimle
oluşturulan bu kurumun işlemleri kesin ve yargı denetimine açık olmalıdır.
Yargıda yükselmenin tek ölçüsü: Yapılan iş ve verilen kararlardaki başarılar
olmalıdır.
Açıklanan genel doğruların
aksine konu Anayasa ile düzenlenmiştir: madde 140/6 "Hakimler ve savcılar
idari görevleri yönünden Adalet Bakanlığına bağlıdır." Madde 144, Hakim ve Savcıların
denetimi başlığı altında: "...inceleme ve soruşturma Adalet Bakanlığının
izni ile adalet müfettişleri tarafından yapılır. Adalet Bakanı soruşturma ve
inceleme işlemlerini, hakkında soruşturma ve inceleme yapılacak olandan daha
kıdemli hakim veya savcı eliyle de yaptırılabilir." "..adli ve idari
yargı hakim ve savcılarını mesleğe kabul etme, atama ve nakletme, geçici yetki
verme, yükselme ve birinci sınıfa ayırma, kadro dağıtma, meslekte kalmaları
uygun görülmeyenler hakkında karar verme, disiplin cezası verme, görevden
uzaklaştırma işlemlerini" yapma görevi anayasanın 159
maddesine göre Hakimler ye Savcılar Yüksek Kuruluna (HSYK) verilmiştir. Aynı maddeye göre bu Kurulun
başkanı Adalet Bakanıdır, Adalet Bakanlığı Müsteşarı Kurulun tabii üyesidir. Kurulun üç asil ve
yedek üyesi Yargıtay Genel Kurulunun, iki asıl ve yedek üyesi Danıştay Genel Kurulunun kendi
üyeleri arasından, her üyelik için gösterecekleri üçer aday içinden
Cumhurbaşkanınca, dört yıl için seçilir. Süresi biten üyeler yeniden
seçilebilir."
Anayasa'nın ikinci bölümünün
başlığı: Yürütme’dir. 104. maddeye göre, "Cumhurbaşkanı Devletin
başıdır." Yani yürütmenin başıdır, çünkü devletten kasıt, dar anlamda
yürütmedir. Yargıtay ve Danıştay üyeleri, tanıdıkları kişileri HSYK'ye
seçiyorlar. Ancak, bu yetmiyor, seçilen üç aday arasından Cumhurbaşkanı, asıl
üyeyi seçiyor. Ölçüsü ne? Ölçü siyasi... Cumhurbaşkanına yakınlık, uzaklık.
Dolayısıyla, yürütmeye yakınlık ve uzaklık.
Bu yetmiyormuş gibi, Adalet
Bakanı HSYK'nın başkanı, bir memur olan Adalet Bakanlığı Müsteşarı da tabii üyedir.
Üstelik "Kurul kararlarına karşı yargı mercilerine başvurulamaz." Yargı
yürütmeye üçlü bir bağ ile bağlanmış durumda. Bağ, bağımlılığın kök sözcüğüdür.
Bağın olduğu yerde bağımlılık vardır. Çözüm: Yürütme ve yasamadan bağımsız,
yargıçlar ve savcılar tarafından doğrudan seçilecek, meslekten kişilerden
oluşacak, özerk Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu oluşturmaktır.
B- Yargı Birliği
Toplama
işlemi anlatılırken elma ile armudun toplanamayacağı, toplamanın ancak, aynı
cinsler arasında yapılacağı, farklı cinsler arasında yapılamayacağı anlatılır.
Sonuçta toplama birlik demektir. Birlik için aynı cinsten olmak nasıl zorunlu
ise, adalet için de eşitlik zorunludur. Bir bakıma, birlik, eşitlerin
toplamıdır.
Mutlak eşitlik olamayacağı
gibi, mutlak adalet de olamaz. Mutlağa ulaşıldığı anda, bu iki kavram kendisini
yok eder. Yine bu gerçek, eşitlik ve adalet için mücadelenin nedenidir. Mutlak
yakalanmasa da ona yaklaşılmaya çalışılır. Hiç olmazsa, bu iki değerin peşinden
koşmak gerekir.
Bu
kavramlar kendini yargıda; farklı mahkemeler, farklı yasalar, farklı yargıçlar,
farklı yargılama yöntemleri, farklı infaz kuralları, olarak gösterirler.
Yargıdaki her farklılık, karşımıza, eşitlik önündeki bir engel olarak çıkar.
Birilerine sağlanan ayrıcalık, yargıyı eşitlikten, adaletten uzaklaştırır. Bu
farklılıklar, yasamada dokunulmazlık; memurda, memurun muhakematı hakkında
yasa; askerde, askeri mahkemeler; idarede idari yargı şeklinde görülür.
Böylece, sağlanan her ayrıcalık birilerinin yargılanmasını engeller ve o kişilerin
yargılanmaması için kalkan görevi görür.
Son yıllarda, yargıdaki bu ayrılığın gerekçesi
"uzmanlaşma" olarak gösteriliyor. Oysa uzman: Belli bir işte, belli
bir konuda bilgi, görüş ve becerisi çok olan kimse demektir. Uzmanlık,
başkalarının kolayca ulaşamayacağı bir çalışma sonucu özel bir bilgi sahibi
olmayı gerektirir. Her yargıcın, her savcının, sadece çalışmakla edineceği
bilgiler uzmanlık konusu olarak değerlendirilemez. Çünkü hukukun kendisi bir
uzmanlık alanıdır. Diğer mesleklerden farklı olarak, hukukun içinde yeni bir
uzmanlık alanı yoktur. En azından şimdilik yoktur. Hatta diğer mesleklerde
bulunan hizmet içi eğitim hukuk alanında kullanılmıyor. Çünkü hizmet içi
eğitim, yeni çıkan mevzuatın anında izlenmesi ile gerçekleştirilmektedir. Aksi
de olanaksız, çünkü yasalar yürürlüğe girdiği anda uygulanmak zorundadır.
Bunlar gerçek olduğuna göre, bu uzmanlık konusu, var olan ayrıcalığı korumak,
pratik duruma kılıf uydurmak çabasından geliyor. Hem de, üst kavram olan
adaleti feda etme pahasına da olsa!
Hukuk sistemimize bakıldığında, adli, idari, askeri,
anayasal ve DGM yargı türleri bulunmaktadır. Hepsinin amaç maddesini
incelediğimizde, ortak amaçlarının, adaleti gerçekleştirmek olduğunu görüyoruz.
Yani, amaç tek: Adaleti gerçekleştirmek. Ama olan ya da olması gereken tek
amaca, bu kadar çok araç, işin doğasına aykırıdır. Mahkemeleri önem sırasına
koymak hem olanaksız, hem de amaca terstir. Aynı şekilde, yargıçları da
sınıflamak işin doğasına aykırıdır. Çünkü yargıçların hemen hemen tamamı hukuk
fakültesi çıkışlı ya da hukuk eğitimi almış kişilerdir. Kaynak, eğitim, araç ve
amaç aynı. Ancak, fiili duruma uygun bir yapılanma ve farklı yargı sistemleri
oluşturulmuş bulunuyor. Bunun için bir sürü neden sayılıyor; ama nedenlerden
hiçbirisi “adalet” değil ve olamaz da...
C- Olağan Mahkeme ve Olağan Yargıç
Olağan: Alışılmış olan, normal
ve doğal; zıddı, olağanüstü: Alışılmıştan farklı demektir. Olağanüstülük aynı
zamanda bir tehlikenin varlığını gösterir. Tehlike hem sosyal ortamda, hem de
onun yansıması olan yargıda da var demektir. Bu her iki durumda da tehlikelidir
ve ikisi de neden değil, sonuçtur. Oysa asıl olan, sonucu doğurmamaktır. Gene!,
normalin göstergesidir; özel ise tekil olup, ayrıcalıklı olmayı gösterir.
Ayrıcalıklı, yaratıcısına bağlıdır. Olağanlıktan uzaklaştıkça ayrıcalık;
ayrıcalık da bağımlılık yaratır. Oysa yargının en genel ve vazgeçilmez
karakteri bağımsızlığıdır. Yargı ve bağımsızlık, sürekli birlikte düşünülen ve
birbirine yakışan iki sözcüktür. Biri olmadan diğeri olmaz. Çünkü bağımlılık
yargı ve adalet kavramlarını dışlayan bir durumdur.
Mahkemelerin olağanlığı, kendini daha ilk
kuruluşlarında gösterir. Mahkemelerin kuruluş şekli genellikle yasalar ile
düzenlenir. Suç işlenmeden, hukuki olay doğmadan önce kurulurlar. Suça ve
suçluya (sanığa) göre mahkemeler kurulamaz. Her suç ve suçlu aynı genel mahkemede
yargılanmalıdır. Yargılama yönteminde (usulünde) de ayrıcalık yaratmamak
gerekir. Hızlı, adil, etkin bir yargı, sadece bazı mahkemeler için değil,
ayrımsız tüm mahkemeler için gerekli ve zorunludur. Çünkü gecikmiş ve etkin
olmayan bir yargı, adil değildir.
Yargılama yönteminde (usulde) eşitlik, herkesin aynı
şekilde yargılanması, herkese aynı yargı yolunun izlenmesi demektir. Kimine
düz, kimine dolambaçlı, çıkmaz, aşılmaz yollar uygulanması bir yargılama
yöntemi değil, yöntemsizliğidir. Yöntemsizlik ise güvensizliğin ana kaynağını
oluşturmaktadır. Kitleler için hızla uygulanan ve harekete geçen; ona hizmet
için var olduğu ileri sürülen ama parlamenterler, bürokratlar ve askerler için
hantallaşan bir sistem, adalet değil, güvensizlik doğurur ve doğurmaktadır.
Sosyal ve ekonomik alanda süren bu eşitsizliğin, en azından hukuk alanında
sürmemesi gerekir. Biçimsel de olsa, Anayasa "herkes yasalar önünde
eşittir" diyor. Adalet için, eşitlik için, unvanlara, mesleklere,
sıfatlara, kişilere göre mahkeme ve yargılama yerine, ayrımsız herkesin yargılanacağı
genel mahkeme düzenine geçilmelidir.
Mahkemeler gibi yargıçlar da suça ve suçluya göre
belirlenmemelidir. Suç işlenmeden, suçlu belli olmadan mahkeme kurulmalı ve yargıcı belirlenmeli. Hele,
bir yargılama sürerken, gereksiz ve yanlı değiştirmeler hiç yapılmamalı, doğal yargıç ilkesine bağlı kalınmalıdır.
Yargılama, hukuk tekniğini
zorunlu kılan bir eylemdir. Hukuk tekniği ise hukuk fakültelerinde öğretilmektedir.
Hukuk dersi almak, hukuk tekniğini öğrenmek için gerekli; ancak yeterli
değildir. Her meslek gibi, hukuk da formasyon gerektirir. Formasyon ise zaman ve eğitim işidir. O nedenle, hukuk eğitimi, hukuk
formasyonu almamış kişiler, yargıç yapılmamalıdır. Yargıçlık için hukuk dışı kaynaklar tıkanmalıdır.
Yargıçlar, yasalar ve vicdanlarının yanı sıra, vermiş olduğu
kararların sonuçlarından da sorumlu olmalıdırlar. Herkesi yargılayan yargıçlar, yargı
denetimi dışında kalmamalıdır. Kararları tartışılmalıdır. Yargıç,
kararlarında vicdan baskısı yanında toplum baskısını da hissetmelidir. Yargılamanın adil olup-olmadığı kaygısı,
yargıcın yanı sıra; kitlelerin de sorunudur. Yargıcın vicdani kanaati kadar
kitlelerin vicdani kanaati de önemlidir. Çünkü adalet ancak, kararların,
vicdanlardan iyi not alması; kitlelerden destek görmesi ile sağlanır!
D- Bağımsız Savunma:
Savunma, sözcük olarak, saldırıya karşı koymadır ve
edilgen bir durumu anlatır. İçeriğinde kazanmak değil, eski durumunu korumak güdüsü yatar.
Genellikle, saldırı güçlünün, savunma ise güçsüz olanın eylemidir. Benzetmeyi
yargıya uygularsak, sav bir çeşit saldırı konumundadır. Sav, organize bir devlet gücü ile donanmış, karşı yanda bulunan sanık ise
savunma durumundadır. Sanık, savunma desteği alıncaya kadar, sav karşısında tek basınadır.
Bırakalım sanığı, savunma bile sav ile aynı olanaklara sahip değiller. Başta, tek başına bulunan sanığın savunması
içgüdüseldir. Savunman (avukat) desteği olmadan yapılacak her savunma, savunma kamusal ve ucuz bir hizmet olmadığı sürece bilimsel değil, içgüdüsel
olacaktır. Saldırı
ile savunma dengesini sağlamak için, savunma, anayasadaki temel haklar arasına alınmalıdır.
Savunma (avukat), yargının tek "sivil, memur olmayan" süjesidir. Amacı: Sanığa hukuki yardımda bulunarak adaletin
gerçekleşmesine katkıda bulunmaktır. O nedenle, (avukatlık) savunmanlık kamu
görevi olarak nitelendirilmekte ve Avukatlık Yasasında da “kamu görevi” olarak tanımlanmaktadır.
Ancak, yürütme Adalet Bakanlığı aracılığı ile barolara müdahale edebilmektedir. Oysa, savunma bağımsızlığına
en az yargıç ve savcı bağımsızlığı kadar gereksinme vardır. Bağımsızlık,
avukata tanınan bir ayrıcalık değil; savunmaya tanınan bir hak olarak
değerlendirilmelidir. Avukat, savunma bağımsızlığını yargılama sürecinin her aşamasında yaşamalı,
yaşatmalıdır
Savunma, görevini yaparken ilk önce devletten bağımsız
olmak zorundadır. Sivil olmanın gereği de budur. Çünkü savunma, bazen şahıslara; çoğu kez de devlete karşı yapılır. Bu yönüyle savunma, devletin
egemenlik aygıtlarında biri olan yargıya müdahaledir. Dolaylı olarak devlete müdahaledir. O nedenle, savunma devletten
bağımsız olmalıdır.
Ancak,
bağımsızlık görev
yaparken
yardım almayı, yardımlaşmayı ortadan kaldırmamalıdır. Çünkü, savunması yapılan sanık, en azından yurttaşlık
bağı ile o devlete bağlıdır.
Peki, savunma yardımı ne zaman başlamalı ve nereye kadar sürmelidir? Adil
bir yargı için sav ile savunma arasında denge sağlanmalı ve hukuki yardım suç isnadı
ile başlamalıdır. Daha kanıtların toplanma aşamasında savunma devreye girmeli ve kanıtların toplanmasına katkı sağlamalıdır. Çünkü,
yargı kanıtlar üzerine kurulur. Mekanik, bir anlatımla, yargıcın görevi
kanıtları tartmaktır, denebilir. Kanıt olmazsa, tartılacak, yargılanacak konu kalmaz. Adil bir yargılama
için hem
sanık lehine hem de aleyhine olan kanıtların toplanması gerekir. Bunun güvencesi
ancak güçlü ve bağımsız bir savunma makamı ile sağlanır.
Kanıtların toplama aşamasında
olduğu gibi, değerlendirme aşamasında da savunma hazır bulunmalıdır. Kanıtların
değerlendirilmesi, bir hukuki ön tartışma işlemidir. Kolluğun katıldığı bu ön
tartışmaya, bir hukukçu olarak, savunmanın katılmasının çok daha gerekli ve
yararlı olacağı kanısındayız.
Çağımızda yargı, sanıklardan kanıtlara gidilen ve
temeli işkence olan tarihi yöntemi çoktan terk etmiştir. Yargılama yolu tersine
dönmüş kanıtlardan sanıklara ve suçlulara ulaşma yöntemi benimsenmiştir. Sanığa
göre kanıt yaratma yerine, kanıtlardan sanığa ulaşılmaya çalışılmaktadır.
Savunma, yargı sürecinin her
aşamasında gerekli, ancak, sicili bozuk bir kollukta, sorgu aşamasında daha da
gereklidir. Çünkü, yargılamanın yazgısı bu aşamada belirlenmekte; kanıtların
tamamı bu aşamada toplanmaktadır. Bu yönüyle yargılamanın yazgısını kolluk belirlemektedir.
Kolluk, savcının yardımcısı olduğu halde, kendini savcı gibi “tarafsız” ve
adaletin yanında görememekte; sanığın karşısında, devletin yanında yer almaktadır. O nedenle,
savcının katıldığı bu ilk aşamaya (hazırlık/soruşturma aşamasına) savunmanın da
etkin olarak katılması gerekir.
Savunma bağımsızlığı için ilk olarak, sav ile savunma
arasındaki eşitsizlik kaldırılmalıdır. Savcının olduğu yerde savunmaya gerek
olmadığı değil, tersine, çok gerekli olduğu kabul edilmelidir. Adaletin
gerçekleşmesi için, savunmanın zorunlu unsur olduğu tartışılmamalıdır artık.
Savunmanın, yargıç ve savcılığa eşitlenmesi kariyer sorunu olarak değil,
yargının/savunmanın bağımsızlığı sorunu olarak görülmesi gerekir. Hukukçular
arasında sağlanacak eşitlikten sonra, kolluk aşamasındaki eşitlik
sağlanmalıdır. Bunlar, savunmanın kişisel istekleri değil, adil yargılama için
gerekli hukukçu talepleridir. Tüm bunların gerçekleşmesinin ilk ve vazgeçilmez
koşulu: Emniyetten bağımsız, doğrudan yargıya bağlı, hukuktan anlayan bir
"adli kolluk teşkilatının" kurulmasıdır. Adli kolluk teşkilatı, bir
yönü ile yargının yürütmeden kopuşunu ve bağımsızlığının ilk adımını
sağlayacaktır. Böyle bir anlayışın kabul görmesi ve yerleşmesi için de
avukatlara, meslek kuruluşu olan barolara çok ciddi görevler düşmektedir.
Unutmayalım!.. Savunma en çok
da, yargıya ve avunmaya saldıranlara gerekli olmuştur.
bölüm 3
olağanüstü mahkemeler
ve Yasalar
Adli mahkemeler olağan mahkemelerdir. O nedenle, olağanüstü
dönemlerde bile değişmeden görevlerini sürdürürler. Gereklilikleri,
gereksizlikleri, yapıları, kuruluşları, yargılama yöntemleri, yargıladığı
suçlar ve sanıkları tartışılmaz. Tartışmalar daha çok, nasıl daha iyi bir yargılama
olacağı ve kararlarının adil olup-olmadığı noktalarında yoğunlaşır. Varlıkları
değil, işleyişteki bazı hataları, toplumu rahatsız eder.
Bir de, genel mahkemelerden farklı olarak,
toplumsal muhalefetin yükselme dönemlerinde doğan; kuruluşu, varlığı tartışma
konusu olan, tarih tarafından yargılanan ve yargılanacak mahkemeler(!) vardır.
Toplumsal dengelerin çoğunluk lehine bozulduğu; yönetenlerin halkın giydiği
elbiseyi (anayasayı, yasaları) çok bol bulduğu; var olanla yönetmenin
başarılamadığı; müdahaleye açık "mahkemelere" gereksinme duyulur. Bu
"mahkemelerin", doğuran nedenleri gibi, kuruluşu, yargılama yöntemi, savunma
hakkı da olağan değildir.
Bu mahkemeler, devletteki
yetkinleşmeye uygun olarak gelişmişlerdir. Başta, bağımlılıklarını gizlemek
gibi bir sorunları yokken, gelişen toplumsal bilinç karşısında, zamanla
bağımlılıklarını gizleme zorunluluğu duymuşlardır. Siyasi mücadelenin
yoğunlaştığı, yönetici sınıfların sıkıştığı dönemler, hep olağanüstü dönem
sayılmış ve döneme uygun mahkemeler kurulmuş, yasalar çıkarılmıştır. Amaç
öncelikle muhalefetin susturulması; başarılamazsa, muhalefetin ortadan
kaldırılmasıdır. Bu kuruluşların hepsi kendini mahkeme olarak tanımlamış; ancak
mahkeme olup-olmadıkları hep tartışılmıştır. Çünkü verdiği kararların
belirleyici yönü, hukuki olmaktan çok siyasidir. O nedenle, kuruldukları ve
çalıştıkları günlerde, hukukçular ve aydınlar; daha sonra da tarihçiler
tarafından hep tartışılmışlardır. Tartışma genelde gelişmenin göstergesidir;
ancak, yargı konusundaki tartışmalar, hep gerici eğilimin kendini kabul
ettirmesiyle sonuçlanmıştır.
Cumhuriyet kurulmadan önce,
olağanüstü "istiklal Mahkemeleri" kurulmuş; bu gelenek sıkıyönetim mahkemeleri ile sürdürülmüş;
olağanüstülük, şimdi Devlet Güvenlik Mahkemelerine devredilmiştir. Türkiye’de
olağanüstü dönemlerin, olağan dönemlerden daha uzun sürmesi nedeniyle, bu
mahkemelere, "olağan olağanüstü" mahkemeler demek bile pek yanlış
olmaz. Olağanlığı sözcük anlamında kullanıp; olağanüstülüğü, hukuki yönden
inceleyelim.
1- İstiklal Mahkemeleri
İstiklal Mahkemeleri, 1920
Yıl'ında, asker kaçakları ile mücadele amacıyla, Kurtuluş Savaşı koşullarında
kurulmuştur. Bu mahkemeler dönem dönem çalıştırılsa da varlığını 1949 yılına kadar sürdürmüştür. Esin kaynağı
Fransız Devrim
mahkemeleridir. Bazı farklar varsa da temelde pek değişiklik yoktur.
İstiklal
Mahkemeleri üç üyeden oluşuyor. Üyelerin üçü de milletvekili ve meclisçe seçiliyorlar. Meclis, yasama
ve yürütme yetkilerinin yanı sıra, bu mahkemeler aracılığı ile “yargı” yetkisini de elinde topluyor. Mahkemelerde ve
yargılama anında
avukat bulunmuyor,
savcı da daha sonra ekleniyor. Kararlarını inceleyecek bir üst kurum (Yargıtay vb) da
yoktur, o nedenle
kararlar kesin
ve anında infaz ediliyor.
İstiklal Mahkemeleri ilk kurulduğunda yalnız asker kaçaklarını yargılarken, daha sonra, memleketin maddi ve manevi gücünü azaltma, vatana ihanet, askeri ve sivil casusluk suçlarını da
yargılamaya başlamıştır. Bilindiği gibi, en ağır suç olması gereken "vatan hainliği ve casusluk" suçlan, ülkemizde hep en kolay
suçlamalar olmuştur.
Bunun kaynağı
da tarihe dayanmaktadır. Çünkü, yargılamada temel alınacak hukuki normlar yok,
ama norm yerine geçen iki doğru var: Birincisi, siyasi koşulların belirlediği doğrular;
ikincisi, yargıçların,
vicdanlarının, kabul ettiği doğrular.
İstiklal
mahkemeleri, en yoğun olarak cumhuriyet kurulmadan ve kurulduktan
hemen sonra faaliyet göstermiştir. Kurtuluş Savaşı'nın bitiminden sonra yargılamalara ara verilmiş ve 1925'te Şeyh Sait ayaklanmasında; 1926'da İzmir suikastında; 1930'da Dersim ayaklanmasında yeniden
yargılamalar yapmıştır. 1949 yılında işlevsiz kalması ve sistemin oturması ile birlikte bu mahkemeler kaldırılmıştır.
Ancak, toplumsal olaylar ve kurumlar hiç boşluk kabul etmez, yerleri hemen doldurulur. Kural gereğince, İstiklal
mahkemelerinden doğan boşluk da hemen sıkıyönetim mahkemeleri ile doldurulmuştur.
İstiklal Mahkemelerinin daha iyi anlaşılması için, Mete TUNCAY'ın
Cumhuriyet Dönemi Türkiye Ansiklopedisinin 4. cildinde
aktardığı İstiklal Mahkemelerinin ortak bildirisini aynen aktarıyorum:
"Kardeşler!
İşte bizler bu kanunu tatbik
için bu mıntıkaya geldik. Şimdi de bu cihetleri biraz daha izah edelim:
İstiklal Mahkemeleri zirde münderiç mevaddı takip ve muhakeme edeceklerdir.
1-
Milletle hilafet makamını düşmanlar elinde esir
bırakan muahedenameyi kabul ve tervuc edenlerle bu gibilere uyanlar,
2-
Gerek gönüllü ve gerek muvazzaf olsun askerliğe dahil
olan bilcümle efrad ve zabıtandan firar edenler.
3-
Ahali ve evrad ve zabitandan firara sebebiyet
verenler, yani askerin kaçmasını kolaylaştıracak bir surette söz söyleyen, yazı
yazan, iltimas eden veya rüşvet alan vesair her türlü harekatta bulunanlar.
4-
Firarileri derdest ve şevkte tekasül ve iltimas gösteren bilumum mülki
ve askeri jandarma memurin ve efrad ve zabitanı.
5-
Firari efrad ve zabitanı saklayanlar, besleyenler,
elbise verip giydirenler
6-
Büyük Millet Meclisi'nin veya Meclis dolayısıyla
millet hakimiyetinin düşmanlarını taktir veya onları ister yollu teşvikat ve
ifsadatta bulunanlar.
7-
Memlekette yekdiğeri aleyhine nifak çıkararak devlet
ve milletin işini bozanlar, kuvveti azaltanlar.
8- Milletin
zihnini yalan yanlış havadisle çelenler.
9- Büyük Millet Meclisi'nin haberi olmaksızın
millet namına düşmanlarla görüşenler.
millet namına düşmanlarla görüşenler.
10- Düşmanlarımıza
milletimizin ahvali hakkında her
ne suretle olursa olsun malumat verenler.
ne suretle olursa olsun malumat verenler.
Bundan
maada herkes bilmelidir ki;
A- İstiklal Mahkemeleri
nokta-i nazarında bütün efrad-ı millet, her ne rütbe ve derecede memuriyet ve
meslekte bulunursa bulunsun müsavidir.
B-
İstiklal Mahkemeleri'nin kararı katidir. Verilir verilmez derhal icra olunur.
C- İstiklal Mahkemeleri'nin
verdiği emirleri yapmayanlar bu mahkemeler tarafından derhal taht-ı muhakemeye
alınır. Ve azl, tard, haps, neyf,
kal'ebendlik, kürek ve icabında idam cezasına mahkum edilir.
D- İstiklal Mahkemeleri
seyyardır. Lüzum görüldüğünde kazaları, nahiyeleri, köyleri dolaşarak
muhakemesini yapar. Hulasa İstiklal Mahkemeleri vatanı bugünkü ağlatıcı
vaziyetten kurtarıp evvelki şerefli mevkiine çıkarmak için elini vicdanının
üzerine koyarak Allah'ın inayetine sığınır, vatan hainleri hakkında ceza verir
ve vatan ve millet istiklali kaygusundan başka bir şeyi düşünmez, yalnız,
Allah'dan korkar, içtihadında fevkalade müstakil bir hey'ettir
Vatandaşlar! Size son bir
defa daha ilan ediyoruz, işbu beyannamenin tebliğinden itibaren on gün zarfında
hemen askerliğinize koşunuz, mücahede kuvvetimizi zaafa uğratacak
yolsuzluklardan, tecavüzlerden içtinap ediniz, boşboğazların sözlerine
inanmayınız, sizi fesada sevk edenlere uymayınız, vatani vazifelerinizi takdid
ediniz ve daima biliniz ki başınızda vatanı ve sizi düşünen Büyük Millet
Meclisi ve o Meclisin maksadını temine çalışan İstiklal Mahkemeleri
vardır." (C. 4, S. 939)
2-
Yüksek Adalet Divanı
1946 yılında tek partili sistemden
çok partili sisteme geçildi. Siyasi yaşama giren yeni partinin adı: Demokrat
Parti (DP). 14.Mayıs.1950 tarihinde yapılan seçim sonucu, oyların çoğunu Demokrat Parti
aldı. Demokrat Parti bu seçimde oyların %54.9’unu,
milletvekilliğinin de %85.6'sını alarak iktidar oldu. Adı Demokrat olan partinin
kurduğu yönetim, ileri sürülenlerin aksine, demokrasi olamadı. İktidara geldikten
kısa bir süre sonra, elinde bulunan çoğunluktan da güç alarak gericileşmeye başladı. 1960 yılı ortalarında, var olan
muhalefeti ve basını susturmak ya da kontrol altına almak için, yargı
organlarının bir kısım yetkilerini yasama organına veren "Meclis
Tahkikat Komisyonu'nu" kurdu.
27.Mayıs.1960 tarihinde yapılan Askeri Darbe sonucu Demokrat
Parti iktidarına son verildi. İktidarı, kurucu meclis olarak, Milli Birlik Komitesi
(MBK) ele
aldı. Milli
Birlik Komitesi değişik rütbedeki 38 subaydan oluşuyordu. MBK ilk iş olarak DP iktidarından hesap sormak için 18.Haziran.1960 tarihli geçici yasayla Yüksek Adalet Divanı (YAD) ile Yüksek Soruşturma
Kurulunu (YSK) oluşturdu. YAD, Bakanlar Kurulu'nun önerdiği adaylar arasından MBK tarafından seçilen
Yargıtay 1.
Ceza Dairesi başkanı Salim BAŞOL
başkanlığında 8 asil
ve 6 yedek üyeden
oluşturuldu.
YSK'da bir başsavcı ve yardımcıdan oluşturuldu. YAD'nin Meclis Tahkikat Komisyonlarından esinlenerek kurulduğu söylenebilir.
Kuruluşu 18.Haziran. 1960'dır. Görev
bitim tarihi de, Yassıada yargılamalarının karar tarihi olan 15.Eylül.1961'dir. Çalışma
dönemi oldukça kısadır. Ama kısa sürede "çok iş başarmak" için 18.Haziran.1960 gün ve 10529 sayılı Resmi Gazete'de, "Yüksek Adalet Divanı Muhakeme Usulüne ait Geçici
Kanun" yayınlandı. Bu yasa belirli kişi ve suçları yargılamak için, kısa süreli olarak hazırlandı. Mevcut, genel
ceza yargılama yasası CMUK ikinci palana itilerek bu özel yasa çıkarıldı. Yasa, suç
işlendikten sonra
kurulan bir mahkeme için hazırlanmasının yanı sıra, özel suç ve suçlular için de hazırlandığından olağan değil; olağanüstüdür. Kuruluşu gibi yargı kuralları da
olağanüstüdür.
YSK'nın merkezi Ankara'dır. Ancak gerektiğinde İstiklal
Mahkemeleri gibi
"seyyar" görev, yapabilmektedir. Konu ile ilgili şikayetler Ankara'da bulunan Merkez Soruşturma Kurulu'na yapılıyor. Aynı şekilde, bu yasa kapsamına giren suç dosyaları
da bu komisyona ya da uygun göreceği komisyona veriliyor. YSK'nın yapacağı
inceleme "ilk inceleme” (tahkikat) sayılıyor. YSK gerektiğinde
"tutuklama kararı" verebiliyor. Ancak, "soruşturma sonuna kadar
kefaletle veya kefaletsiz tahliye kararı verilemez. Sanıklar YAD'a tutuklu
sevkedilir." Gerektiğinde, sanıklar ve yakınları mal bildiriminde
bulunmaya zorlanır ve mallar üzerine tedbir konulabilir. Yurtiçi ve
yurtdışındaki malları incelenebilir, gerekirse yurda getirtilebilir. Sanıkların
yakınlarının yurtdışına çıkışı engellenebilir ya da belirli bir yerde ikamete
zorlanabilir.
Soruşturma gizlidir.
Soruşturma süresince, sanıklar ile avukatları evrakları inceleyemeyecekleri
gibi sanıklar avukatlarıyla görüştürülmez. YSK ile SK'nın kararlarına karşı
kanun yoluna (Yargıtay’a) gidilemez. Ancak, MBK kararın gözden geçirilmesi için
YSK 'a başvurabilir ve inceleme sonucu verilen karar kesindir.
Duruşmalar YAD'a yapılır. YAD,
MBK'nin göstereceği yerde görev yapar. Duruşmalar açıktır, aralıksız devam
eder, gerektiğinde en çok 3 gün ara verilebilir. Son savunma için daha uzun
süre verilebilir. Her sanık isterse duruşmada en fazla üç avukat
bulundurabilir. Sanığın haklı mazereti yoksa, avukatı duruşmaya alınmıyor ve
duruşma sanığın ve vekilinin yokluğunda yürütülerek karar veriliyor. Tanık ile
bilirkişilerin gelmesi zorunludur, haklı nedeni yoksa, gelmeyen tanık ve
bilirkişiler 3 aydan 1 seneye kadar cezalandırılır. Bu davalara katılma
(müdahale ) hakkı yoktur. YAD ile YSK emirleri devlet daireleri ile tüzel ve
gerçek kişiler tarafından derhal yerine getirilir. Emirleri yerine getirmeyen
ve geciktirenler 6 aydan 2 seneye kadar cezalandırılırlar. Gerekli ve yeterli
malzeme ile personel Adalet Bakanlığı tarafından sağlanır. Bu yasa toplam 26
madde olup; her yönü ile olağanüstü bir durumu yansıtmaktadır. Benzer kuralları
diğer olağanüstü mahkemelerde de gözlemekteyiz.
Yargılamanın yapıldığı yer nedeni ile bu mahkemelere
"Yassıada Mahkemesi"de denmektedir. YAD, DP milletvekilleri ile parti
sorumlularından oluşan 592 kişiyi yargıladı. Toplam 19 dava dosyası açıldı. Sonuçta 15 kişi hakkında idam cezası
verildi. İdamlardan üçü infaz edildi, diğerleri müebbet ağır hapis cezasına çevrildi. Tutuklu sanıkların tamamı, 1964 yılı sonuna kadar, sağlık raporları
ile salıverildi. 1966'da
kamu hakları, 1974'te de siyasi hakları geri verildi.
Görüldüğü gibi, olağanüstü
mahkeme kararları kısa süre içinde tartışılmaya başlanıyor ve mahkemeler,
kitlelerden umdukları desteği bulamıyorlar. Yığınların desteğine sahip olmayan
siyasi iktidarlar ve mahkemeler yıkılmaya mahkûmdur.
3- Sıkıyönetim Mahkemeleri ve Yasası.
Cumhuriyet tarihinin büyük bir
bölümü sıkıyönetimlerle yönetildiği için, sıkıyönetim mahkemeleri “olağan
mahkemeler” gibi uzun süre varlığım sürdürmüşlerdir. Tarihini cumhuriyetle
birlikte başlatırsak abartmış sayılmayız. Tarihi sıraya göre sıkıyönetimler:
"1) 23/24.Şubat.1924 Şeyh Sait Ayaklanması, 2) 31.Ocak.1930 Menemen olayı, 3)
20.Kasım.1940 İkinci paylaşım (dünya)
savaşı, 4) 28.Nisan.1960 Öğrenci olaylarının bastırılması, 5) 21.Mayıs.1963
Talat Aydemir olayı, 6) 16.Haziran.1970 15/16 Haziran işçi hareketleri, 7)
26.Nisan.1971 12 Mart darbesi, 8) 20.Temmuz.1974 Kıbrıs harekatı, 9)
26.Aralık.1978 Kahraman Maraş olayları, 10) 12.Eylül.1980 askeri darbesi, 11)
6.Kasım.1983" tarihlerinde ilan edilmiştir (11).
3832 sayılı Örfi İdare Yasası ile bu yasayı değiştiren
4106 ve 4219 sayılı yasalar, 15.05.1971 tarihli 1402 sayılı Sıkıyönetim Yasası
ile yürürlükten kaldırılmıştır. 1402 sayılı yasa 12.Mart.1971 darbesinin ürünüdür. Bu yasa 12 Mart'tan sonra, 12.Eylül'de de
kullanılmış ve yönetici sınıflar lehine, halk aleyhine iki kez sınav vermiştir.
Yasa toplam 29 madde, 9 ek
madde, 3 geçici
ve 4 ek
geçici maddeden oluşmuştur. Yasa, uygulama içinde sürekli değiştirilerek,
pratik duruma uydurulmuş ve 1973 Yıl'ında üç; 1980 Yıl'ında dört; 1981 Yıl'ında üç; 1982'de dört; 1983, 1985, 1986 ve son olarak 1988
Yıl'ında birer
kez olmak
üzere toplam 15 kez değiştirilmiştir. Böylesine çok değişiklik, yasa yapım
tekniği olarak değil, ancak, emirle yasa hazırlama tekniği olarak açıklanabilir. Çünkü başka hiçbir yasa bu kadar çok
değişikliğe uğramamıştır. Değişikliklerin tamamı, darbe döneminde ya da darbe ürünü, icazetli hükümetler döneminde
yapılmıştır.
Kendisi de bir darbe ürünü
olan 1982 Anayasası'nın Yürütme Bölümünün, III. Bölümü "Olağanüstü Yönetim Usulleri" başlığı
altında "A. Olağanüstü Haller", "B. Sıkıyönetim, Seferberlik ve
Savaş Hali"ni düzenlemiştir. Sıkıyönetim, Anayasa'nın 122. maddesinde düzenlenmiştir. Bu
maddenin gerekçesi sıkıyönetimi şöyle tanımlamakta: "Bugün sıkıyönetim diye
nitelendirilen durum ikiye bölünmüştür: Daha az şiddetli olayların vuku bulduğu birinci
kısımda Devlet olağanüstü hal ilan edip, kolluk kuvvetleriyle düzeni
sağlamaya çalışacaktır. Savaş hali veyahut iç savaş hali gibi durumlarda ise, sıkıyönetim
ilan
edilip, idare
Silahlı Kuvvetlerin yönetimine geçecektir ve bu iki halde de Bakanlar Kurulunun
kanun hükmünde kararname çıkartma yetkisi olacaktır Bütün tasarruflar yasama meclisinin denetimi altında
düzenlenecektir." Anayasa'nın 122. maddesi sıkıyönetimi şöyle tanımlamıştır: "Anayasanın tanıdığı hür
demokrasi düzenini veya temel hak ve hürriyetleri ortadan kaldırmaya yönelen ve
olağanüstü hal ilanını gerektiren hallerden daha vahim şiddet hareketlerinin
yaygınlaşması veya savaş hali, savaşı gerektirecek bir durumun başgöstermesi,
ayaklanma olması veya vatan Cumhuriyete karşı kuvvetli ve eylemli bir
kalkışmanın veya ülkenin ve milletin bölünmezliğini içten ve veya dıştan
tehlikeye düşüren şiddet hareketlerinin yaygınlaşması sebebiyle, Cumhurbaşkanı
başkanlığında toplanan Bakanlar Kurulu,
Milli Güvenlik Kurulu'nun da görüşü alındıktan sonra, süresi altı ayı
aşmamak üzere yurdun bir veya birden fazla bölgesinde veya bütününde
sıkıyönetim ilan edebilir….
Sıkıyönetim süresince,
Cumhurbaşkanının başkanlığında toplanan Bakanlara Kurulu sıkıyönetim halinin
gerekli kıldığı konular da kanun hükmünde kararname çıkarabilir. Sıkıyönetim, seferberlik ve savaş hallerinde
hangi hükümlerin uygulanacağı ve işlemlerin nasıl yürütüleceği, idare ile olan
ilişkileri, hürriyetlerin nasıl kısıtlanacağı ve savaş ve savaşı gerektirecek
bir durumun başgöstermesi halinde vatandaşlar için getirilecek yükümlülükler
kanunla düzenlenir. Sıkıyönetim komutanları Genelkurmay Başkanlığına bağlı
olarak görev yaparlar."
Anayasa'nın
bölüm
başlığında belirtildiği gibi: Sıkıyönetim, "olağanüstü yönetim
usulüdür". Anayasa'daki yeri yürütme bölümünde bulunmaktadır. Yerinden de anlaşılacağı gibi, sıkıyönetim ilan ve yürütme
yetkisi, Bakanlar Kuruluna yani yürütme erkine verilmiştir. Sıkıyönetim ilanı için gerekli koşullar
sayılmış; ancak
hiçbir koşulun
tanımı yapılmamıştır. Değerlendirme Milli Güvenlik Kuruluna, ilan yetkisi de Bakanlar Kuruluna verilmiştir. Yasa yapma
yetkisi yasamanın
(meclisin)
olduğu halde, sıkıyönetim durumunda, yasamanın bu yetkisi atlanarak, Bakanlar Kuruluna kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi verilmiştir. "Hürriyetlerin
nasıl
kısıtlanacağı
ve
durdurulacağı" kanunla düzenlenecektir. Gerekçe ve yasada açıklandığı gibi sıkıyönetim
ilanı ile "idare
Silahlı
Kuvvetlerin yönetimine geçmektedir. Bu Anayasa kurallarının yanı sıra, 1402 sayılı Sıkıyönetim Yasasında
da "kural sayılmayacak" kurallar vardır. Çünkü Anayasa ve bu Yasa
birleşince, yürütme, yasama ile yargının görevlerinin büyük bölümünü elinde toplamış oluyor. O nedenle, erklerin teke indirilmesi
güçler ayrılığının tam bir inkârıdır.
Sıkıyönetim ilanı ile birlikte, kolordu veya eşiti kıta komutanı, sıkıyönetim
komutanı; buna
bağlı olarak da, sıkıyönetim
komutan
yardımcıları atanır. Sıkıyönetim komutanı görev ve yetkilerinden dolayı Genelkurmay Başkanına karşı sorumludur. Sıkıyönetim ilanı ile
birlikte, komutanlık
bünyesinde bir sıkıyönetim karargâhı kurulur ve personeli yirmi dört saat içinde göreve başlar. Yeteri kadar subay, astsubay ve asker komutanın emrine verilir. Komutanlık bünyesindeki adli
müşavir, sıkıyönetim
komutanının hukuk
müşavirliği görevini
de yapar.
Sıkıyönetim bölgelerinde, 25.Ekim.1983 gün ve 353 sayılı "Askeri
Mahkemeler Kuruluşu
ve Yargılama Usulü Kanunu (AMKYUK)" gereğince Milli Savunma Bakanlığınca gerekli görülen
yerlere "askeri mahkemeler" kurulur ve bunlar "sıkıyönetim
askeri mahkemesi” (SYAM) olarak adlandırılır. Askeri mahkemeler, iki askeri hakim ve bir subay üyeden kurulur. Ancak Genelkurmay
Başkanlığı nezdindeki
askeri mahkeme,
general ve
amiralleri yargıladığı
zaman üç askeri hâkim ile iki general ve amiralden kurulur. 200 ve daha fazla sanık hakkında açılan
davalarda askeri mahkeme dört hakim ve bir subay üyeden oluşturulur (m.2). Bu mahkemelere atanacak adli müşavir, askeri hakim ve
askeri savcı ile bunların yardımcıları, Genelkurmay Başkanlığı Personel
Başkanı, Adli Müşaviri ile atanacakların mensup olduğu Kuvvet Komutanlığının
Personel Başkanı ile Adli Müşaviri ile Milli Savunma Bakanlığı Askeri Adalet İşleri Başkanlığından oluşan kurul tarafından tespit edilecek adaylar
arasından Genelkurmay Başkanının görüşü alınarak usulüne göre atanır. Yeteri
kadar subay üye, Genelkurmay Başkanının teklifi üzerine askeri hakim subayların usulüne göre atanır (SYY.m.11). AMKYUM madde 10/f: "Asker kişiler:
Askeri yargı organlarınca tutuklanmış veya hapsedilmiş veya askeri makamlarca
muhafaza altına alınmış veya gözaltı edilmiş kişiler." olarak
tanımlanmıştır. Buna göre, SYM'de yargılanan "sivil kişiler", "askeri
kişi" sayılmaktadır.
SYM'nin görevi: TCK'da yazılı "Devletin
Arsıulusal şahsiyetine karşı ve devlet kuvvetleri aleyhine cürümler; suç
işlemeye tahrik, korku ve panik yaratma amacıyla tehdit, Cürüm İşlemek için
teşekkül meydana getirme suçları; Devlete ait mühürler ve damgalarla sair alametlerin taklidi
suçları; Kamunun selameti aleyhine suçlar; Yağma, yol kesme, adam kaçırma
suçları; 6136
sayılı
Ateşli Silahlar ile Bıçaklar ve Diğer Aletler hakkında yasadaki suçlar; PTT ve
TSK ait haberleşme malzeme ve araçlarına karşı hırsızlık suçları; Askeri Ceza
yasasındaki bazı suçlar (55, 56, 57, 58, 59 m.); Basın yoluyla işlenen suçlar;
Toplantı ve gösteri yürüyüşleri yasasına aykırı işlenen suçlar; Dernekler,
sendikalar ve meslek kuruluşlarının kapatma davaları; SYY 15. maddesinde yazılı diğer
suçlar" SYM'nin görev alanına girmekte
ve yargılanmaktadır. İlgili savcılar, bu suçlarla ilgili evrakları SYK'ye göndermekle yükümlüdür. SYK da gelen evrakı, nezdindeki
savcılığa işlem yapmak üzere gönderir. SYK isterse bu evrakları adli mercilere gönderebilir,
gönderilen evraklar hakkında, askeri savcılar, cumhuriyet savcıları ve
mahkemeler görevsizlik ve yetkisizlik kararı veremezler (SYY.m.15).
SYK kişilerin tutuklanıp
tutuklanmama konusunda karar alıncaya kadar 15 gün gözetim altında tutabilir,
bu süre 15 günden fazla olamaz denmesine rağmen, devamında, kanıtların
tespitinin uzun sürmesi durumunda 30 güne kadar uzatılmakta ve 30. gün yargıç
önüne çıkarılmaktadır. 15. günün sonunda yargıç önüne çıkartılıp çıkartılmama
konusundaki takdir yetkisi SYK'nındır. Ancak, yeni kanıtların çıkma durumu hariç, bu
yetki bir kez kullanılır (SYY.m.15).
SYK'nın aldığı önlemlere
uymayanlar, emirleri dinlemeyenler ve istekleri yerine getirmeyenler,
kimliklerini gizleyenler,
3 aydan 1 yıla kadar hapis cezasıyla, asılsız haber yayarak telaşa neden
olanlar altı aydan iki yıla kadar hapisle; SY bölgesi dışına çıkarılanlar ve
bölgeye girişi yasaklananlar, adreslerini yanlış bildirenler iki aydan dört aya
kadar hapis cezası ile cezalandırılırlar.
SYM'de uygulanacak usul
hükümleri 18. maddede düzenlenmiştir. Buna göre: SY bölgesi dışında işlenen
suçlarla ilgili yetki sınırları MSB'ce saptanıp ilan edilir. Tutuklama, tutuklamanın devamı, zapt ve
arama kararları ile bunlara itiraz konuları askeri hakimler tarafından
incelenir. İhbarcıların kimlikleri rızaları olmadıkça açıklanamaz. Suç ihbarı ya da duyumu alan
cumhuriyet ve askeri savcılar durumu derhal SYK'a bildirir ve SYK gerekli görürse, savcılara
soruşturma yetkisi verir. Bölge dışında işlenen suçlarda, talimat ile
soruşturma yapılması diğer savcılardan istenebiliyor. Askeri savcıların
istemleri 24 saat içinde yerine getirilir. SYM'nin görevine giren suçların
kovuşturma ve soruşturmasında, savcı ve yargıçlar tarafından istenen bilgilere 7 gün içinde yanıt verilmek zorundadır.
Duruşmalar, güvenlik gerekçesi ile başka bir yere nakledilebilir. Tanık ve
bilirkişiler, koşul aranmadan, naip yargıç ya da istinabe yoluyla dinlenebilir.
Bu dinlemelerde steno ya da diğer teknik araçlar kullanılabilir. SYM'deki
yargılamalarda erteleme süresi 30 günden fazla olamaz. Bu davalarda, esas hakkında
iddiasını bildirmek için askeri savcıya; esas hakkında savunma için sanık vekiline ya da
müdahile verilecek süre 15 günü geçemez. Ancak on beş ve daha fazla sanıklı davalarda bu süre bir aya
kadar uzatılabilir. Yukarı sınırı üç seneyi geçmeyen suçlarda gaip sanık
hakkında yokluğunda duruşma yapılabilir. Kolluk güçleri aleyhine işlenen
suçlarda 3005 sayılı meşhut suçların yargılanmasına ilişkin hükümler uygulanır.
Para cezaları, para cezaları ile birlikte ya da ayrı olarak 6 aya kadar hapis
cezaları temyiz edilemez; ancak SYK temyiz edebilir. İddianameler özetlenerek okunabilir.
Çok sanıklı davalarda, bazı sanıkların yokluklarında oturum yapılmasına karar verilebilir
ve ilgili olanlar sonra çağrılabilirler. Kararların temyiz mercii Askeri
Yargıtay olup, 2 ay içinde karara bağlanması gerekir.
SYM
tarafından verilen hürriyeti bağlayıcı hapis cezalan ile para cezaları o suç
için muayyen olan cezanın üçte birinden az olunmamak üzere iki katına kadar artırılabilir. Ancak sıkıyönetim
görevlileri aleyhine işlenen suçlarda iki kat artırılır. Sıkıyönetim
mahkemelerince verilen cezalar, para cezasına veya tedbirlerden birine
çevrilemez ve ertelenemez. TCK'nın 59. maddesindeki 1/6 oranındaki indirim hükmü
uygulanmaz. Bu kanunla SYK'ya tanınan yetkilerin kullanılmasına ilişkin idari
işlemler hakkında iptal davası açılamaz. Şahsi kusurları nedeniyle
hukuki sorumlulukları ileri sürülemez (Ek m.3). SY mercilerince yapılmakta
olan bir soruşturma nedeniyle, SYK veya askeri savcı tarafından gerekli görülüp
yazı ile istendiği takdirde, ceza infaz kurumları ile tutukevlerinde tutuklu
veya hükümlü bulunan kimseler, derhal bu mercilere teslim, edilirler.(Ek m.7).
İhtiyaca göre cumhuriyet savcıları ile hakimler, Hakim ve Savcılar Yüksek
Kurulu tarafından yedi gün içinde görevlendirilirler. Savcılar için SYK ve
askeri savcılar; yargıçlar için ise kıdemli askeri yargıç, Askeri Yargıtay
tarafından, terfilerinde değerlendirilmek, üzere, not veriyor. Sivil yargıçların
bulunduğu mahkeme heyetlerinde, askeri yargıç sayısı birden az olamaz (Ek
m.2-5).
Sıkıyönetimin yürütülmesinden
SYK sorumlu ve görevlidir. Yasa gereğince, sıkıyönetim bölgelerinde, genel
güvenlik ve asayişe ilişkin zabıta kuvvetlerine ait görev ve yetkiler SYK'nın
emrine girer. MİT SYK ile işbirliği yapar. SYK emrine yeterli askeri birlik
verilir. SYK gerekli görürse askeri ve zabıta kuvvetlerinin yerlerini
değiştirebilir. Emeklilik ve istifa işlemleri, SYK'nın izni olmadıkça
yürütülemez. Kamu personelinin atanmasına, işine son verilmesine, görevden
uzaklaştırılmasına SYK karar verebilir ve isteği derhal yerine getirilir. Bu şekilde
görevine son verilen kamu görevlileri ve işçiler bir daha kamu hizmetlerinde
çalıştırılmazlar.
SYY'nin daha iyi anlaşılması ve
olağanüstü hal yasası ile ortak yönlerini belirlemek için "görev ve
yetki" başlığını taşıyan 3. maddeyi aşağıya aynen aktarıyorum:
" SYK, SY bölgesinde
genel güvenlik ve kamu düzenini korumak ve sağlamakla görevlidir. Ayrıca,
gerektiği hallerde aşağıda yazılı tedbirleri almaya yetkilidir.
a) Konutları ve her türlü dernek, siyasi parti, sendika, kulüp gibi teşekküllere ait binaları,
işyerleri ile özel ve tüzel kişiliklere hâiz (Özerk müesseselere dahil) müesseseler ve bunlara
ait müştemilat ve her türlü kapalı ve açık yerleri, mektup, telgraf ve sair
mersuleleri ve kişilerin üzerlerini herhangi bir müracaat, talep ve karara
lüzum olmaksızın aramak ve bunlardan sübut vasıtaları olan yahut zor alıma tabi bulunan eşyayı
zaptetmek,
h) TRT kurumunun yayınları dahil
olmak üzere telefon,
telsiz, radyo,
televizyon
gibi her çeşit araçlarla yayın yapılan yayın ve haberleşmeye sansür koymak, kayıtlamak veya durdurmak ve hizmetin gerektirdiği
ahvalde bunlardan
öncelikle
faydalanmak; .
c) Söz, yazı, resim, film ve sesle yapılan her türlü yayın, haberleşme, mektup, telgraf vesair mersuleleri kontrol etmek; gazete, dergi, kitap ve diğer yayınların basımını, yayınını, dağıtımını, birden fazla sayıda bulundurulmasını veya
taşınmasını veya
SY bölgesine
sokulmasını yasaklamak veya sansür koymak; SYK'ca basımı, yayını ve dağıtılması yasaklanan kitap, dergi, gazete, broşür,
afiş, bildiri,
pankart, plak, bant gibi bilcümle evrakı, yayın ve haberleşme araçlarını toplatmak; basan matbaaları, plak ve bant yapım yerlerini kapatmak, müsaderesine karar
verilmemekle birlikte SYK'ca sahiplerine iadesinde sakınca görülenlerin imhası için gerekli önlemleri almak;
yayına, yeni girecek gazete ve dergilerin çıkarılmasını izine bağlamak;
d) Kamu düzeni, devlet
kuvvetleri, kişi hürriyeti, kamu selameti aleyhine işlenen cürümlerde, adam
öldürmek veya kişilere karşı müessir fiilde bulunmak suçlarından hükümlülüğü
bulunanlardan veya emniyet gözetimi altında olanlardan veya SY bölgesinde
belirli bir ikametgahı olmayanlardan veya diğer şüpheli olan veya genel
güvenlik ve kamu düzeni bakımından zararlı faaliyette bulundukları anlaşılan
kişilerden gerekli görülenlerin SY bölgesi, içinde yerlerini değiştirmek veya
bu bölge içinde belirli yerlere girmelerini veya yerleşmelerini yasaklamak SY
bölgesi içinde bulunmaları sakıncalı görülenleri de, SY bölgesi dışına
çıkarmak; genel güvenlik ve kamu düzeni bakımından zararlı faaliyette
bulunanlardan gerekli görülenler SYK'nın taktirine göre beş yılı geçmemek üzere
SY bölgesi dışına çıkarılarak İçişleri Bakanlığınca belirlenecek yerlerde
ikamete mecbur tutulurlar.
e) Her türlü silahlar,
cephaneler, bombalar, tahrip maddeleri, patlayıcı maddeler, radyoaktif maddeler
veya gazların yahut benzeri maddelerin bulundurulmasını, hazırlanmasını,
yapılmasını veya naklini yasaklamak veya bunlar ile bunların hazırlanmasına
veya yapılmasına yarayan eşya alet veya araçların teslimi için emirler vermek, arayıp
toplamak,
f)
Grev, lokavt yetkilerinin kullanılmasını, irade beyanı, referandum gibi sendikal
faaliyetleri sürekli olarak durdurmak veya izine bağlamak;
Tahrip, yağma, işgal, fiili
durum, boykot, iş yavaşlatılması, çalışma özgürlüğünün kısıtlanması ve
işyerlerinin kapatılması gibi hareketleri yasaklamak, önlemek veya önleyici tedbirler almak;
g) Kapalı veya açık yerlerde her
türlü toplantıları veya gösteri yürüyüşlerini yasaklamak, izine bağlamak,
yapılacağı açık ve kapalı yerler tayin ve tahsis etmek, izine bağladığı her
türlü toplantıyı kontrol altında tutmak veya izlemek, yeni dernek, resmi
senetle kurulabilen vakıf ve teşekküllerin kuruluşlarını izine bağlamak, ayrıca
her türlü dernek, resmi senetle kurulabilen vakıf ve teşekküllerin
çalışmalarını durdurmak veya bunları izine bağlamak.
h) Zaruri ihtiyaç maddelerini yapan, üreten,
depolayan, nakleden, satan ticari ve sınai müesseseleri
lüzumu halinde kontrol etmek ve bu maddeleri stok eden,
fahiş fiyatla satan, imalatını durduran veya yavaşlatan,
nakletmeyenler hakkında işlem yapmak ve ihtiyaçların
gerektirdiği tedbirleri almak veya aldırmak, tedbir almayan
yerleri kapatmak;
depolayan, nakleden, satan ticari ve sınai müesseseleri
lüzumu halinde kontrol etmek ve bu maddeleri stok eden,
fahiş fiyatla satan, imalatını durduran veya yavaşlatan,
nakletmeyenler hakkında işlem yapmak ve ihtiyaçların
gerektirdiği tedbirleri almak veya aldırmak, tedbir almayan
yerleri kapatmak;
i) Lokanta, lokal, gazino,
kahvehane, birahane,
meyhane, tiyatro, sinema, bar, diskotek, taverna, dansing ve
benzeri eğlence yerleri ile kulüp vesair oyun salonlarını, otel,
motel, kamping ve bunlara benzer yerleri kontrol etmek,
kapatmak veya bunların açılma ve kapanma zamanlarını
tayin etmek ve sınırlamak;
meyhane, tiyatro, sinema, bar, diskotek, taverna, dansing ve
benzeri eğlence yerleri ile kulüp vesair oyun salonlarını, otel,
motel, kamping ve bunlara benzer yerleri kontrol etmek,
kapatmak veya bunların açılma ve kapanma zamanlarını
tayin etmek ve sınırlamak;
j) Kara, deniz ve hava trafik düzenine ilişkin
tedbirleri almak, güvenlik amacıyla ulaştırma araçlarının bölgeye giriş ve çıkışlarını
kayıtlamak ve yasaklamak;
k) SY bölgesine girmek ve bu bölgeden çıkmak
isteyenler hakkında kayıtlar koymak;
l) Sokağa çıkmayı kayıtlamak ve yasaklamak ve
gerektiğinde sivil savunma tedbirlerinin tümünü veya bir kısmını aldırmak;
m) SY bölgesinde her türlü kamu ve özel kuruluşlara
gerekli tedbirleri aldırmak; lüzumu halinde SY bölgesindeki hazine, kamu
iktisadi teşebbüsleri ve müesseseleri, il özel idare, belediye ve bankalara ait
bina, araç ve personelden yararlanmak;
n) Bakanlar Kurulunun sıkıyönetimle
ilgili kararlarını yürütmek;
o) Temel, orta ve yükseköğretim kurumlarında geçici
olarak öğretim ve eğitime ara vermek veya yetkili kişi ve bu kurumların yetkili
kurullarınca geçici veya sürekli olarak eğitime ara verilmesi kararlarını
kaldırmak veya kısıtlamak
p) SY bölgesi içinde
bulunmaları sakıncalı görülerek; SY bölgesi dışına çıkarılan öğrencilerin,
geçici veya devamlı olarak okudukları eğitim ve öğretim kurumlarından
ilişkilerini kestirmek, bu amaçla ilgililere, anılan kurumların özel mevzuat
hükümlerini uygulatmak;
r) Anayasanın 122. maddesine göre, SY ilanına ve
devamına sebep olan hallerin TC sınırları ve mücavir yurt bölgelerimiz üzerinde
cereyan etmesi ve eylemcilerin eylemlerini müteakip komşu ülke topraklarına
sığındıkları tespit edilmesi durumunda ilgili komşu ülke ile TC hükümeti
arasında varılacak mutabakat çerçevesinde, SYK, eylemcileri ele geçirmek veya
tesirsiz hale getirmek maksadı ile, her defasında Genelkurmay Başkanlığı kanalı
ile Hükümetin müsaadesi tahtında, ihtiyaca göre, kara, hava ve deniz kuvvetleri
unsurları ile mahdut hedefti sınır ötesi harekat planlayıp icra etmek;
Bu madde de sayılan yetkilerin kullanılması sırasında
milletlerarası hukukun diplomatik temsilcilikler ve mensuplarına tanıdığı
ayrıcalık ve dokunulmazlıklar ile yasama dokunulmazlığına ilişkin anayasa
hükümleri saklıdır.
4- Olağanüstü Hal (OHAL)
Yasası
Sıkıyönetim yasası (SYY) 1983
Yılı'nda bir doğum yaptı ve iki çocuk doğurdu: Birisi, Devlet Güvenlik
Mahkemeleri (DGM); diğeri, Olağanüstü Hal Yasasıdır. Başka bir anlatımla, SYY
ikiye bölündü: DGM'ler yargı bölümünü; OHAL yasası da Sıkıyönetim Yasasının
görev ve yetki bölümünü düzenledi. DGM yasası çıkarılırken "sivil
sıkıyönetim" olarak nitelendirildi. 1973 Yıl'ında doğru olan bu tanım,
1983 Yıl'ına gelindiğinde eksik bir tanımlamadır. Çünkü sivil kavramı, dar
anlamda üniformasız olmayı anlatır. Oysa 1983 yılında çıkarılan ikinci DGM
yasası ile OHAL yasası, birlikte incelendiğinde, "sivil sıkıyönetim"
değil; asker üniforması ile polis üniformasının değiştirildiği "polis
sıkıyönetimi" olduğu görülür. Sıkıyönetimdeki asker üniforması çıkarılmış
ve yerine polis üniforması giydirilmiştir. Amaç: 12 Eylül ile yıpranan ordunun
prestijini yeniden sağlamak ve uluslararası kamuoyunda Türkiye'de sıkıyönetim
dönemlerinin bittiğini göstermektir.
Bir benzetme yaparsak,
çocuklar (DGM ve OHAL), annenin (SYY) genlerinin neredeyse aynısını almıştır.
Yüzeysel bir bakışla bile benzerlikler hemen göze batıyor. OHAL yasası
25.10.1983 gün ve 2935 sayı ile hemen DGM yasasından dört ay sonra
çıkarılmıştır. Her iki yasa da 12 Eylül darbesinin ürünüdür. Anayasa'da yürütme
bölümü içinde ve "Olağanüstü Yönetim Usulleri" başlığı altında
düzenlenmiştir. Madde numaraları da arka arkayadır. OHAL, Anayasa'da 119, 120
ve 121. maddelerde düzenlenmiştir.
Anayasa'nın 120. maddesi, OHAL
yönetim usulünün ikinci nedeni olan "şiddet olaylarının yaygınlaşması ve
kamu düzeninin ciddi şekilde bozulması hallerinde OHAL ilanını"
düzenlemiştir. 122. madde ise sıkıyönetimi düzenlemiş ve nedenler aynı sözcüklerle
açıklandıktan sonra, "OHAL ilanını gerektiren hallerden daha vahim şiddet hareketlerinin
yaygınlaşması" durumunda sıkıyönetim ilan edileceği açıklanmıştır. Ancak,
bu "daha vahim" kavramının ne olduğu ve ölçüsü açıklanmamıştır.
Sıkıyönetim gibi OHAL, "Cumhurbaşkanın başkanlığında toplanan Bakanlar
Kurulu, Milli Güvenlik Kurulu'nun da görüşünü aldıktan sonra yurdun bir veya
birden fazla bölgesinde veya bütününde, süresi altı ayı geçmemek üzere OHAL
ilan edebilir." Görüldüğü gibi, sıkıyönetim ve OHAL ilanı arasındaki
benzerlikten değil, ancak, aynılıktan/tıpkılıktan söz edilebilir.
OHAL ile sıkıyönetim arasında
kuruluş yönünden de "aynılık" vardır. Önceki bölümde anlatıldığı gibi
SYK kolordu ya da eşiti kıta komutanlıkları nezdinde kurulmaktadır ve bir SYK
yetki alanına, kolordu merkezinin bulunduğu ve çevresindeki iller girmektedir.
Var olan şekli ile SYK bölgesel temele göre örgütlenmiştir. OHAL valiliği de
aynı şekilde bölge esasına göre kurulmuştur. Birçok kolordu merkezi ile OHAL'in
yargılamasını yürütecek DGM’ler de aynı merkezlerde bulunmaktadır. SYK olarak
asker; OHAL valisi olarak genellikle emniyet kökenli bir vali atanmaktadır. SYK
yardımcılarının görevi, OHAL bölgesinde il valileri tarafından yapılmaktadır.
OHAL valilisi tıpkı SYK gibi yetkilerinin bir kısmını bu valilere
devredebilmektedir.
Sıkıyönetim ile OHAL
arasındaki benzerlik (aynılık), komutan ile valilinin görev ve yetkileri
konusunda da sürmektedir. Hatta OHAL valisinin görevlerini saymak yerine
kısaca, "OHAL valisi SYK'nın yetkilerine haizdir" diye tek maddelik
bir düzenleme bile yapılabilirdi. Ancak o zaman, “sıkıyönetim ile OHAL aynıdır”
şeklindeki olumsuz propagandanın önüne geçilemezdi. Bunu önlemek için,
yetkileri yeniden sayma tercih edilmiştir. Sıkıyönetim bölümünün sonunda yorumsuz
olarak, "Görev ve Yetki" başlıklı SYY'nın 3. maddesi aynen aktarıldı.
Aynı şekilde, SYK ile OHAL valisinin görev yetkilerini karşılaştırmak için,
OHAL yasasının 9. ve 11. maddelerini yorumsuz olarak aynen aktarıyorum:
Madde 9- Tabii afet ve
tehlikeli salgın hastalıklar sebebiyle OHAL ilanında, OHAL ilanını gerektiren
hususlar göz önünde bulundurularak aşağıda yazılı tedbirler alınabilir.
a) Bölgenin
belirli yerlerinde yerleşimi yasaklamak, belirli
yerleşim yerlerine giriş ve buralardan çıkışı sınırlamak,
belli yerleşim yerlerini boşaltmak veya başka yerlere
nakletmek.
yerleşim yerlerine giriş ve buralardan çıkışı sınırlamak,
belli yerleşim yerlerini boşaltmak veya başka yerlere
nakletmek.
b)
Resmi ve özel her derecedeki öğretim ve eğitim
kurumlarında öğrenime ara vermek ve öğrenci yurtlarını süreli veya süresiz
olarak kapatmak.
c)
Gazino, lokanta, birahane, meyhane, lokal, taverna,
diskotek, bar, dansing, sinema, tiyatro ve benzeri eğlence yerleri ile kulüp
vesair oyun salonlarını, otel, motel, kamping, tatil köyü ve benzeri konaklama
tesislerini denetlemek ve bunların açılma ve kapanma zamanını tayin etmek,
sınırlamak, gerektiğinde kapatmak ve bu yerleri OHAL'in icaplarına göre
kullanmak,
d) Bölgedeki OHAL hizmetlerinin
yürütülmesi ile görevli personelin yıllık izinlerini sınırlamak veya kaldırmak
e) Bölge sınırları içerisindeki
tüm haberleşme araç ve gereçlerinden yararlanmak ve gerektiğinde bu amaçla
geçici olarak bunlara elkoymak
f) Tehlike arz eden binaları
yıkmak; sağlığı tehdit ettiği tespit olunan taşınır ve taşınmaz mallar ile
sağlığa zararlı gıda maddelerini ve mahsullerini imha etmek,
g) Belli gıda maddeleri ile
hayvan ve hayvan yemi ve hayvan ürünlerinin bölge dışına çıkarılmasını veya
bölgeye sokulmasını kontrol etmek, sınırlamak veya gerektiğinde yasaklamak,
h) Gerekli görülen zaruri
ihtiyaç maddelerinin dağıtımını düzenlemek,
i) Halkın beslenmesi, ısınması, temizliği ve aydınlanması için gerekli
gıda madde ve eşyalarla her türlü yakıtın, sağlığın korunmasında, tedavide ve
tıpta kullanılan ilaç, kimyevi madde, alet ye diğer şeylerin, inşaat, sanayi,
ulaşım ve tarımda kullanılan eşya ve maddelerin, kamu için gerekli diğer mal,
eşya, araç, gereç ve her türlü maddelerin imali, satımı, dağıtımı, depolanması
ve ticareti konularında gerekli tedbirleri almak, bu yerlere gerektiğinde
elkoymak, kontrol etmek ve bu malları satıştan kaçınan, saklayan, kaçıran,
fazla fiyatla satan, imalatını durduran veya yavaşlatanlar hakkında fiilin
işleniş şekli veya niteliği de nazara alınarak işyeri bulunduğu mahal için
hayati önem taşımadığı takdirde işyerini kapatmak,
j) Kara, deniz ve hava trafik düzenine ilişkin
tedbirleri almak, ulaştırma araçlarının bölgeye giriş ve çıkışlarını kayıtlamak
veya yasaklamak.
Madde 11- Bu kanunun 3. maddesinin birinci fıkrasının
(b) bendi gereğince OHAL ilanında; genel güvenlik, asayiş ve kamu düzenini
korumak, şiddet olaylarının yaygınlaşmasını önlemek amacıyla 9. maddede öngörülen
tedbirlere ek olarak aşağıdaki tedbirler de alınabilir:
a)
Sokağa çıkmayı sınırlamak ve yasaklamak.
b) Belli yerlerde veya belli
saatlerde kişilerin dolaşmalarını ve toplanmalarını, araçların seyirlerini
yasaklamak.
c) Kişilerin; üstünü,
araçlarını, eşyalarını aratmak ve bulunacak suç eşyası ve delil niteliğinde
olanlarına el koymak.
d) OHAL ilan edilen bölge
sakinleri ile bu bölgeye hariçten girecek kişiler için, kimlik belirleyici
belge taşıma mecburiyeti koymak,
e) Gazete, dergi, broşür, kitap,
el ve duvar ilanı ve benzerlerinin basılmasını, çoğaltılmasını, yayınlanmasını
ve dağıtılmasını, bunların OHAL bölgesi dışında basılmış veya çoğaltılmış
olanların bölgeye sokulmasını ve dağıtılmasını yasaklamak veya izne bağlamak;
basılması ve neşri yasaklanan kitap, dergi, gazete, broşür, afiş ve benzeri
matbuayı toplatmak,
f)
Söz, yazı, resim, film, plak, ses ve görüntü
bantlarını ve sesle yapılan her türlü yayımı denetlemek, gerektiğinde
kayıtlamak veya yasaklamak,
g) Hassasiyet taşıyan kamuya
veya kişilere ait kuruluşlara ve bankalara kendi iç güvenliklerini sağlamak
için özel koruma tedbirleri aldırmak veya bunların artırılmasın istemek,
h) Her türlü sahne oyunlarını ve
gösterilen filmleri denetlemek, gerektiğinde durdurmak veya yasaklamak,
i) Ruhsatlı da olsa her nevi silah ve mermilerin
taşınmasını
veya naklini yasaklamak,
veya naklini yasaklamak,
j) Her türlü cephaneler, bombalar, tahrip maddeleri,
patlayıcı maddeler, radyoaktif maddeler veya yakıcı, aşındırıcı, yaralayıcı
eczalar veya diğer her türlü zehirli ve boğucu gazlar veya benzeri maddelerin
bulundurulmasını, hazırlanmasını, yapılmasını veya naklini izne bağlamak veya
yasaklamak ve bunlar ile bunların hazır alınmasına veya yapılmasına yarayan
eşya, alet veya araçların teslimini istemek veya toplatmak,
k) Kamu düzeni veya kamu
güvenini bozabileceği kanısını uyandıran kişi ve toplulukların bölgeye girişini
yasaklamak. Bölge dışına çıkarmak veya bölge içerisinde belli yerlere
girmesini veya yerleşmesini yasaklamak,
I) Bölge dahilinde
güvenliklerinin sağlanması gerekli görülen tesis veya teşekküllerin bulunduğu
alanlara giriş ve çıkışı düzenlemek, kayıtlamak veya yasaklamak,
m) Kapalı ve açık yerlerde
yapılacak toplantı ve gösteri yürüyüşlerini yasaklamak. Ertelemek, izne
bağlamak veya toplantı ve gösteri yürüyüşlerinin yapılacağı yer ve zamanı tayin,
tespit ve tahsis etmek, izne bağladığı her türlü toplantıyı izletmek, gözetim
altında tutmak veya gerekiyorsa dağıtmak,
n) İşçinin isteği, ahlak ve
iyiniyet kuralların uymayan haller, sağlık sebepleri, normal emeklilik ve
belirli süresinin bitişi nedeniyle hizmet akdinin sona ermesi veya feshi
dışında kalan hallerde işçi çıkartmalarını işverenin de durumunu dikkate alarak
üç aylık bir süreyi aşmamak kaydıyla izne bağlamak veya ertelemek,
o) Dernek faaliyetlerini; her
dernek hakkında ayrı karar almak ve üç ayı geçmemek kaydıyla durdurmak,
p) Anayasanın 121. Maddesine
göre, O HAL ilanına veya devamına sebep olan hallerin TC sınırları ve mücavir
yurt bölgelerimiz üzerinde cereyan etmesi ve eylemcilerin eylemlerini müteakip
komşu ülke topraklarına sığındıklarının tespit edilmesi durumunda, ilgili
komşu ülke ile TC Hükümeti arasında varılacak mutabakat çerçevesinde, valinin
talebi üzerine ilgili komutan, eylemcileri ele geçirmek veya tesirsiz hale
getirmek maksadı ile, her defasında Genelkurmay Başkanlığı kanalı ile Hükümetin
müsaadesi tahtında, ihtiyaca göre, kara, hava ve deniz kuvvetleri unsurları ile
mahdut hedefli sınır ötesi harekat planlayıp icra etmek.
5- Kanun Hükmünde Kararname
(KHK):
KHK konusu Anayasa'nın 91. maddesinde düzenlenmiştir. Düzenlemeye
göre, "TBMM, Bakanlar Kuruluna KHK çıkarma yetkisi verebilir. Ancak
sıkıyönetim ve olağanüstü haller saklı kalmak üzere, Anayasa'nın ikinci
kısmının birinci ve ikinci bölümlerinde yer alan temel haklar, kişi haklan ve
ödevleri ile dördüncü bölümde yer alan siyasi haklar ve ödevler KHK ile
düzenlenemez."
Aynı konu OHAL yasasının 4.
maddesinde şöyle düzenlenmiştir: "OHAL süresince, Cumhurbaşkanının başkanlığında
toplanan Bakanlar Kurulu, olağanüstü halin gerekli kıldığı konularda Anayasanın
91. maddesindeki kısıtlamalara ve usule bağlı olmaksızın, KHK çıkarabilir. Bu
kararnameler Resmi Gazete'de yayınlanır ve aynı gün TBMM'nin onayına
sunulur."
Anayasa ve yasanın iki maddesi
karşılaştırıldığında, yasanın, Anayasa'nın 91. maddesini yok sayması ile
Anayasa'ya aykırı bir durum doğmuştur. Buna göre, demokratik hak ve
özgürlüklerin, KHK ile kısıtlanabileceği hükme bağlanmıştır. Uygulamada, KHK
ile Anayasada sayılan hak ve özgürlükler rahatlıkla kısıtlanmaktadır.
OHAL Yasasının çıktığı ve PKK
eylemlerinin başladığı 1984 Yıl'ından bu yana, özellikle, hak ve özgürlüklerle
ilgili ve OHAL valisinin yetkilerini düzenleyen maddeler konusunda sık sık KHK
çıkarılmıştır. Çıkarılan KHK'lerle muhalif basının susturulması ilk amaç
olmuştur. Bununla ilgili olarak para cezaları fahiş derecede artırılmış, bu
yetmiyormuş gibi bölge dışındaki matbaaların kapatılması bile karara
bağlanmıştır. Hatta özel hukuka ilişkin maddi ve manevi tazminat miktarları
bile KHK konusu olmuştur. OHAL valisine DGM C. savcısına emir vererek kamu
davası açma yetkisi verilmiş ve böylece yargıya, doğrudan yürütmenin müdahalesi
sağlanmıştır. Valiye kişileri bölge dışına çıkarma (sürgün) ve ikamet ettiği
yerde mali destek sağlama yetkisi verilmiştir. Ayrıca sık sık 40-50 bin kişilik
işçi ve memur kadroları, valilik emrine verilmiştir. En önemlisi, valinin
yapmış olduğu hukuka aykırı eylemleri nedeniyle cezai ve hukuki sorumluluğu
kaldırıldığı gibi bu kararların iptali için idari mahkemede dava açılması da
yasaklanmıştır. Yani hak arama özgürlüğü tamamen yok edilmiştir. Bunlara ek
olarak, Sıkıyönetim Yasası'nda olan hükümlü ve tutuklunun soruşturma ve sorgu
için cezaevinden alınması konusu yeniden şöyle düzenlenmiştir: "Valinin
teklifi üzerine C. başsavcısının talebi ve yargıcın kararı ile her defasında 10
günü geçmemek üzere ceza ve infaz kurumu ve tutukevinden alınabilir."
Ayrıca, TCK 125. maddesi için yardım yataklıktan TCK 169. maddesi gereğince
hüküm giyenlerin cezası, TMY göre, ½ oranında artırıldığı halde, OHAL
bölgesinde 1 KAT artırılmaktadır. Yukarıda özet olarak sayılan konular ve
fazlası, maalesef, yasa ile bile değil, KHK ile düzenlenmiştir.
Kısaca KHK'yi, TBMM'ne ait olan yasama yetkisinin
yürütme organı olan Bakanlar Kuruluna devridir, şeklinde tanımlayabiliriz. OHAL
bölgesinde, yürütme organı ve yargı, yetkilerini OHAL vaHsine devretmiştir,
diyebiliriz.
6- Memurin Muhakematı
Hakkında Kanunu Muvakkat
4.Şubat.1329. İlk bakışta
hatalı bir yazım gibi gözükebilir. Ancak, yazım yanlışı filan yok. Bu tarih
yukarıda yazılı yasanın kabul tarihidir. Bugün kullanılan miladi takvime
çevirirsek 1329 yılı 1913 yılına karşılık geliyor. Dönem Cumhuriyet öncesi,
Osmanlı dönemidir. Başta İttihat ve Terakki Partisi vardı. Birinci paylaşım
savaşının başlamasına çok kısa bir zaman kalmış ve bu yasa çıkarılmıştır.
Yasa, "MUVAKKAT" yani GEÇİCİ olarak çıkarılmıştır. Osmanlı
İmparatorluğu yıkılmış ve yerine Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulmuştur. TC.
Devleti, bugüne kadar tarihinde 4 kez yeni anayasa yapmış ama bu yasayı hiç
değiştirmemiştir: Üstelik adı “geçici yasa” olmasına rağmen. Peki, Anayasaları
değiştirip, kendisi değişmeyen bu yasanın özelliği nedir?
Adli yargıda ceza yargılaması
şöyle yürür: Savcı, aldığı duyumu, suç ihbarını ya da şikayeti inceler ve
değerlendirir. Ortada suç olan bir eylem varsa, önsoruşturma (hazırlık
soruşturması) yapar. Soruşturma sonucu, suç oluşmadığı kanısına varırsa,
takipsizlik (kovuşturmaya yer olmadığı) kararı verir; suç olduğuna inanırsa
iddianame düzenleyerek dava açar. Davanın açılması ile sonsoruşturma (kovuşturma,
yargılama) aşaması başlar. Duruşma açılır, yargılama sonucu, karar verilir.
Karardan (hükümden) sonraki aşama yasa yollarıdır. Yasa yolları da, itiraz,
temyiz, karar düzeltme ve başsavcının itirazıdır. Olağanüstü yasa yolları
olarak da yazılı emir ve yargılamanın yenilenmesi vardır. Bu aşamalar tamamlandıktan
sonra karar kesinleşir ve kesin hüküm ortaya çıkar.
Açıklandığı gibi, olağan yargılamada işlemler,
savcının harekete geçmesi ya da geçirilmesi ile başlar. Yani önsoruşturma,
hazırlık soruşturması aşaması, kamu adına savcı tarafından yürütülür. Oysa bu
yasa, hazırlık soruşturmasında savcıyı devreden çıkarmakta ve idareyi (yürütmeyi) devreye sokmaktadır. Hazırlık
soruşturması, Osmanlı kafası ile savcı tarafından değil bizzat suç işleyen
memurun amirinin görevlendireceği müfettiş ya da kıdemli bir başka memur
tarafından yürütülmektedir. Teknik bir konu olan hazırlık soruşturması, konunun
uzmanı olan savcının elinden alınmakta; çoğu kez hukuk eğitimi bile olmayan
kişiler tarafından yürütülmektedir. Yargı yönü ağır basan hazırlık
soruşturması, yargı yerine, yürütme tarafından yapılmaktadır. .
Yasanın 1. maddesinde, memurun yaptığı eylemin bu yasa
kapsamında değerlendirilebilmesi için, suçun görevden doğması ve görev
sırasında işlenmesi gerekmektedir. Bir görev suçu işlendiği kanısına varan
amir, memur hakkında, görevlendireceği müfettiş ya da memura bir ilk inceleme
(iptidai tahkikat) yaptırır. Görevlendirilen soruşturmacı, memur hakkında
hazırladığı raporu, "fezleke" adı ile idari incelemeyi (idari tahkikat)
yapacak "idari kurula" gönderir. İdari kurul, önüne getirilen dosyayı
inceleyip memurun ya yargılanmasına (lüzum-u muhakeme) ya da dava açılmamasına
(men'i muhakeme) karar verir. Görüldüğü gibi, kamu adına savcının yaptığı
hazırlık soruşturması, memurun görevi nedeniyle ve görevi sırasında işlenen
suçlarda, savcı tarafından değil, memurun amiri tarafından yapılmaktadır. Her
ne kadar, karar ilçelerde ilçe yönetim kurulu; illerde il yönetim kurulu;
Danıştay'ın İkinci Dairesi ve Merkez Daireler kurulu tarafından veriliyor
görülse de bu kurulların başında bulunan kişi, soruşturma emri veren
yetkilidir. Yani, kurullar, emri veren amirden ve yürütmeden bağımsız değildir.
İl ve ilçe yönetim kurulları,
soruşturmacıdan kendisine ulaşan evrak üzerine "bir hafta" içinde,
idari incelemeyi başlatmak zorundadır. İncelemenin başlatılması süreye bağlı
olduğu halde, bitirilmesi süre ile sınırlı değildir. O nedenle yargılanması
istenmeyen memurların dosyaları incelenmek üzere amire gelir; amir dosyayı
sumenin altında unutur ve bir de bakmışsın, dosya zamanaşımına uğramış! Böylece en ciddi
suçlar, yolsuzluklar, daha yargı önüne, hatta savcı önüne bile gelmeden
kapatılıp gider. Pislikler üst üste yığılarak büyür ve pislik üzerine kurulu
bir sistem bile bu yükü taşıyamaz hale geliyor. Sonunda sistem tıkanıyor ve
tıkanıklıklar on yılda bir darbe ile açılmaya çalışılıyor. Ama bunun da çözüm
olmadığını tarih, kafalara vura vura, öğretiyor.
Bu yasa, "kol kırılır, yen içinde kalır"
mantığının ürünüdür. Oysa yen içinde kırık kalan ve tedavi edilmeyen kolun, bir
gün kangren olup kesilme zorunluluğu doğar. Kolu yen içinden çıkarıp, kırıkları
tedavi etmek, onarmak gerekir. Çünkü, kırık ve kangren olmuş kolun kimseye
yararı dokunmaz; hatta kol sahibine bile...
6- Diğer Olağanüstü Mahkemeler
Yargı birliğine, dolaylı
olarak yargı bağımsızlığına aykırı düşen mahkemeler olarak, İdare ve Askeri
Mahkemeleri de saymak gerekir. Her iki mahkemenin bir yanında devlet diğer
yanında vatandaşlar bulunmaktadır. Taraflar yönünden eşitsizlik temeli üzerine
kurulu bir mahkemeden adil bir yargılama beklemek pek mantıklı olmasa gerekir.
İdare Mahkemelerin yargıçları, adli yargıdaki yargıçlardan farklı
olarak, hukuk fakültesi dışındaki kaynaklardan da sağlanmaktadır. Bu durum
daha baştan, hukukun bir uzmanlık dalı olduğu gerçeğine aykırıdır.
Askeri Mahkemeler ise askeri yargıçların yanı sıra,
hukukçu olmayan bir de kıta subayından oluşmaktadır. Bu yönüyle askeri
mahkemeler daha kuruluşunda genel yargıdan ayrılmaktadır.
Bu mahkemelerin her biri özel
bir inceleme konusu olacağı için, sadece isim olarak saymakla yetiniyoruz.
Ancak, adaletin, askeri, sivili, devlet yanlısı, devlet karşıtı olmayacağı
gibi; bir gün herkese gerekli olacağı kesindir.
bölüm 4
terörle mücadele yasası (tmy)
12 Eylülden sonra, Sıkıyönetim
Yasası, DGM ve OHAL yasalarını doğurdu. Ancak, bu iki yasa Sıkıyönetim
yasasının tamamını aktarmıyordu. Örneğin Sıkıyönetim Yasasının cezaları artıran,
işkencecileri koruyan, suçları siyasi ve adli olarak ayıran hükümleri, DGM ve
OHAL yasalarında bulunmuyordu. İşte bu boşluklar, torun yasa olarak
nitelendirilebilecek, TMY tarafından dolduruldu. TMY'nin çıkartılması, Yıldırım
Akbulut hükümetine, onaylanması, dönemin Cumhurbaşkanı Turgut Özal’a
"kısmet" oldu. Ama sonunda boşluklar dolduruldu.
Tıpkı 1973 yılında, DGM yasasının çıkartılmasında
olduğu gibi, TMY'nin çıkartılması sırasında TCK'nın irticayı cezalandıran ünlü
163. maddesi tartışma konusu yapıldı. 163. maddenin tek başına yürürlükten
kaldırılması olanaksızdı. Sol aydın kesimin muhalefetine neden olmamak;
görünürde denge sağlamak ve uluslararası tepkiyi yumuşatmak için bu maddenin
yanına TCK'nın 141 ve 142. Maddelerini eklediler. Böylece, sol aydın kesimin
büyük bir bölümü tarafından, 141. ve 142. maddelerin kaldırılması savunulurken
yanında 163. maddenin de kaldırılması savunuldu.
141 ve 142. maddelerin kaldırılmasında üç önemli etken
vardı: Birincisi, reel sosyalizm yenildiği ve komünizm tehlikesinin geçtiği,
şeklindeki propaganda; ikincisi, TCK'da bu maddelerin yerini dolduracak başka
maddelerin varlığı ve üçüncüsü, bu maddelerin yeni yasaya bir şekilde eklenmesi
ki, öyle de oldu. Oysa TCK'da 163. maddenin yerini dolduracak başka bir madde
bulunmadığı ve yeni yasaya da eklenmediği için, gerçek anlamda yürürlükten
kaldırıldı. Oysa 141 ve 142. maddelerin yerine TMY'de yeni bir madde konulduğu
yetmiyormuş gibi, konulan yeni maddelerin cezası hafif bulunarak, yerlerine
Yargıtay’ın da katkısı ile TCK'nın 168. maddesi kullanılmaya başlandı.
Yukarıdaki sayılan işleri
“başaran” yasa, 12.04.1991 tarih ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Yasasıdır. TMY
diğer ceza yasalarından oldukça farklıdır. Ceza yasaları suçu tanımlar ve
cezalarını belirler. Oysa TMY'de yeni suç tanımı yapılmıyor, sadece TCK'daki
bazı suçların numaralan sayılarak, bu suçlar terör suçudur deniyor. TMY yürürlüğe girinceye kadar siyasi suç olarak nitelenen suçların tamamı,
bu yasasının yürürlüğe girmesi ile birlikte, birden bire terör suçu sayılmaya
başlandı. Amaç: "Biz siyasi suçları (genellikle düşünce suçu) değil, terör
suçlarını yargılıyoruz" söylemi ile devletin uluslararası sicilini
düzeltmek ve başka ülkelere sığınan siyasi suçluların iadesini sağlamanın yolu
açıldı. Çünkü uluslar arası sözleşmelerde siyasi suçlular iade kapsamı dışında
bulunuyor. Oysa tedhiş (terör), jenosit (soykırım) ve barış bozucu suçlar
siyasi suç sayılmıyor. Bu suçları işleyenlerin iadesini sağlamak oldukça
kolaydır. O nedenle, Ceza Yasasının, 01 Mart 1926 tarihinde kabulünden bu yana
siyasi sayılan suçlar, 1991 yılında birden bire terör suçu oluverdi.
Gerçi, siyasi suçun
belirlenmiş bir tanımı yoktur. Ama belirleyici özellikleri vardır. En önemli
özelliği, değişken oluşudur. Parametresi oldukça çok; zaman, yer, ekonomik
durum, siyasi iktidar, toplumsal muhalefet, uluslararası baskılar, siyasi suçun
tanımını değiştiriyor. Siyasi suçlarda bir dönem hain ilan edilenler,
koşulların değiştiği ilerideki bir dönemde kahraman olabiliyorlar. Zamanla,
yargılananlar yargılayıcı duruma geçebiliyorlar. Çünkü gerek doğada gerekse toplumda
her şey değişiyor ve karşıtlar birbirine dönüşebiliyor.
Siyasi suçun tanımını yapmak
oldukça zordur, demiştik. Ceza hukukunda "Yasanın açıkça suç saymadığı bir
eylemden dolayı kimseye ceza verilemez." Bir eylemin suç sayılabilmesi
için suçun tanımının tam ve net bir şekilde yapılması gerekir. Bu temel
kuraldan yola çıkan hukukçular, siyasi suçların tanımını yapmak yerine,
hedefini saymışlar: 1-Devlet (devletin kurum ve organlarını; iç ve dış
güvenliğini), 2- Siyasi düzen, 3- Toplum ve bireylerin çıkarlar, şeklinde
belirlemişlerdir. Bazı hukukçular da, failin amacına, yargılama makamına ve
cezaya göre bir tanım yapmaya çalışmışlardır.
Başta siyasi düşünce olmak
üzere, dinsel inanç, ulusal farklılık, ırk ve etnik yapı, siyasi suçun kaynağı
olarak belirlenmiştir. Her ülkenin yapısına ve çelişkilerine uygun olarak
sayılanlardan birisi ya da birkaçı, siyasi suça kaynaklık etmiştir ve
etmektedir. En yaygın olanı ise siyasi düşüncedir.
Siyasi suçlar, Çetin özek tarafından TCK'daki
düzenlemeye uygun olarak, Devletin Varlığı Aleyhine Cürümler başlığı ile
"Ülke, millet ve siyasi iktidar aleyhine suçlar" olarak üçe
ayrılmıştır (12). K. Bayraktar, siyasi suçları "Devletin ana unsurlarına,
güvenliğe ve temel yapısına karşı cürümler" diye üçe ayırmıştır (13).
TCK'nın 125-173. maddeleri arasında düzenlenen "Devletin Şahsiyetine
Karşı Cürümler" Ceza Yasasının Faşist İtalya'dan alındığı 1926 Yılı'ndan
TMY'nin yürürlüğe girdiği 1991 Yıl'ına kadar, tam 65 yıl, "siyasi
suç" sayıldıktan sonra, bir çırpıda nitelik değiştirerek terör suçu
sayılmaya başlanmıştır! 65 yılda tanımlanamayan siyasi suç kavramı, yerini,
yine tanımlanamayan yeni bir kavram olan: Terör suçu kavramına, bıraktı.
Terör
Tıpkı siyasi suç gibi,
"terör" kavramının da üzerinde anlaşma sağlanan bir tanımı
yapılamamıştır. Yapılan tanımlar ancak terörün bir yönünü öne çıkarmaktadır.
Bazı tanımlar ise terör kavramının anlamını olduğundan çok genişletmektedir.
Ancak konunun daha iyi anlaşılabilmesi için bir tanım yapmak ya da kavramı
açıklamak her zaman gereklidir. Biz de bu gerekliliğe uyarak bir tanım yapmaya
çalışacağız.
Latin kökenli TERROR (korku)
sözcüğü, Türkçeye terör olarak geçmiştir. Sözcük anlamı: "1- Büyük korku,
yıldırı; 2- Bir gücü, bir iktidarı zorla kabul ettirmek amacıyla sistemli bir
biçimde şiddet kullanma, yıldırma, tedhiş; 3- Bireylerin ya da azınlıkların
şiddete dayanan ve kişilere, mallara ya da kurumlara yönelik siyasal eylemi, bu
şiddet eylemlerinin tümü", şeklinde açıklanmaktadır. Sözlük anlamı dışında
109 terör tanımı yapıldığı ileri sürülmektedir. İşte bunlardan bazıları:
"A- Terörizm, korku ve dehşet ortamı yaratmak için uygulanan şiddet ve
zorbalık tehdididir." B- İngiltere TMY madde 20: "Terörizm, siyasi kurumlara
karşı şiddet kullanımı veya toplumun çeşitli kesimlerinin korku içinde
bırakılması maksadıyla şiddet kullanılmasıdır." C- Fransız TMY madde
16:" Terör, baskı veya tehdit yoluyla mevcut kamu düzenini ciddi olarak
bozulması maksadıyla bireysel veya toplu olarak bulunulan herhangi bir
faaliyettir." (14). D- DGM Cumhuriyet Savcısı Cengiz Bardak'ın
tanımı:" Terör bireylerin, grupların ya da devletin siyasal bir amaçla
başka bir kişi ve gruplara karşı giriştiği savaş dışı şiddet eylemidir"
(15). E- Terörizm, politik, ideolojik veya dinsel amaçları gerçekleştirmek
için, korku yaratmak, gözdağı vermek veya baskı yapmak, planlı (hesaplı) şiddet
veya şiddet tehdidi kullanmak" (16). F- "Terör, siyasal düşmanlarını
fiziksel olarak yok etmeye varan korkutma politikası" (17).
Her tanım, tanım yapanın sınıfsal bakış açısını ortaya
koyduğu gibi, tanım yapan için gerekli olan yönünü ön plana çıkarmaktadır.
Şimdi bu tanımlardan yola çıkarak, terörün belirleyici unsurlarını şöyle
sıralayabiliriz: TERÖR, 1-Siyasi bir mücadele yöntemidir. 2- Bir şiddet
politikası ve eylemidir. 3- Siyasal hasımlarını fiziksel olarak ortadan kaldırmayı
ya da korku ile sindirmeyi amaçlar. 4- Örgütlü ve planlı bir şiddet türüdür. 5-
Kişiler, örgütler, partiler ve devlet tarafından kullanılır.
Terörün en temel unsuru,
siyasi amaçlı, özel ve yoğunlaşmış bir şiddet olmasıdır. Özel ve yoğunlaşmış
şiddet terörün olmazsa olmaz koşuludur. Aksi takdirde, her muhalif eylem terör;
böyle bir eyleme katılan kişi ya da kişiler de terörist sayılır. Böylece, hak
isteyen öğrenci, sendikal faaliyet yürüten işçi, siyasi davalara giren avukat,
kamu sendikası isteyen memur, kısacası düzeni eleştiren her muhalif, hak
isteyen herkes terörist sayılır. Böylesine geniş bir terör yorumu, sonuçta,
gerçek terörü yaratır
Son zamanlarda yeni bir terör
türü tartışılmaya başlandı: Devlet terörü. Tartışmanın kaynağı NATO'ya bağlı ülkelerde kurulan ve
Gladio, Kontr-gerilla, Özel Harp Birlikleri gibi illegal devlet
kuruluşlarıdır. Bu gizli devlet örgütlerinin amacı komünizm tehlikesine karşı devleti
korumak olarak tanımlanmıştır. Ve devlet terörü "Devletin kendi koyduğu
hukuk kurallarının dışına çıkarak yasadışı veya herhangi bir yetkiye dayanmadan
hedef aldığı kişilere tarafsız bir yargılama hakkı tanımadan başvurduğu şiddet
eylemlerinin rejimi korumak adına ideolojik nedenlerle yapılan eylemler"
ya da "Eğer bir devlet, uluslararası kabul edilmiş hukuk normlarına aykırı
şekilde yapmış olduğu düzenleme ve kanunları dayanak göstererek, bu kanuna
karşı gelen kişilere karşı eylemlere yönelirse bu terördür." şeklinde
tanımlandı (18). Bu kavramı, devletin özü olan baskı ve terör ile karıştırmamak
gerekir. Yasal baskı ve şiddet, genel anlamda devleti tanımlayan unsurlar
olurken; devlet terörü, devletin legal bir kurum olma özelliğinin çiğnenmesi ve
devlet kavramının farklı bir biçimsellik kazanmasıdır.
Bu genel
terör ve devlet terörü tanımlarından sonra, özel olarak TMY'nin terörü nasıl
tanımladığına bakalım:
1.MADDE:
Yukarıda, 12.04.1991 tarih ve
3713 sayılı TMY incelenmeden, genel olarak terör kavramı tanımlanmaya
çalışıldı. Bizim gibi, TMY'de, adına uygun olarak, işe terör tanımı ile
başlıyor. TMY'nin 1. maddesine göre: "Terör: baskı, cebir, şiddet, korkutma, yıldırma, sindirme veya tehdit yöntemlerinden
biriyle 1-Anayasada belirtilen cumhuriyetin niteliklerini (Anayasa madde 2: Türkiye
Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan
haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel
ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal hukuk devletidir.) siyasi, hukuki, sosyal, laik,
ekonomik düzenini değiştirmek, 2- Devletin ülkesiyle bölünmez bütünlüğünü
bozmak, 3- Türk Devletinin ve Cumhuriyetinin varlığını tehlikeye düşürmek, 4-
devlet otoritesini zaafa uğratmak veya ele geçirmek, 5- temel hak ve
hürriyetleri yok etmek, 6- Devletin iç ve dış güvenliğini, 7- kamu düzenini veya genel
sağlığı bozmak amacıyla bir örgüte mensup kişi veya kişiler tarafından
girişilecek her türlü eylemlerdir. Bu kanunda yazılı olan örgüt, iki veya daha fazla kimsenin aynı
amaç etrafında birleşmesiyle meydana gelmiş sayılır. Örgüt terimi, TCK ile ceza
hükümlerini içeren özel kanunlarda geçen teşekkül, cemiyet, silahlı cemiyet,
çete veya silahlı çeteyi de kapsar."
Tanımlar, bir varlığın, bir
şeye özgü niteliklerin, belirtilmesidir. Tanım, ceza hukukunda, daha farklı ve
daha önemli bir özelliğe sahiptir. Cezaların tanımında, netlik ve kesinlik
temel koşuldur. Yapılacak tanım, yargıcı yorumda keyfiliğe ve takdir hakkı
kullanmaya götürmeyecek kadar iyi olmak zorundadır. O nedenle, ceza tanımında,
esnekliğe, belirsizliğe ve de hukuk dışı kavramlara yer verilmez; daha doğrusu
verilmemesi gerekir. Suç ve ceza tanımları, ceza hukukunun kendine ait
“teknik” kavramları kullanılarak yapılmak zorundadır. Hukuk, bir yönü ile
teknik bir alandır ve kendi teknik dilinin kullanılması gerekir. Ancak, hukuk
ve adalet sorunu olmayanların, bu açıklamalara ve genel doğrulara gereksinimi
olmayacağı tartışma götürmez.
Yukarıda yapılan TMY terör tanımı, var olan 109 terör
tanımı içinde, terörü "tanımlamayan tek tanım" olsa gerekir. Çünkü bu
tanımda her şey var ama terörü tanımlayan asli unsurların hiçbirisi yoktur.
TMY'de yer alan bu tanım epeyce uzun olmasına rağmen, içinde hukuki kavramlar
oldukça azdır. Bu yasanın ve tanımın hukuk dışılığı, hemen kavramlarında
başlıyor. Terör yöntemi olarak sayılan cebir ve cebrin türleri olan şiddet ile tehdit dışındaki diğer kavramlar
(baskı, korkutma, yıldırma, sindirme) ceza hukuku, hatta hukuk kavramları bile
değildir. Ancak psikolojik durum anlatan sözcüklerdir. Oysa kavramlar
tanımlanmıştır ve unsurları belli olduğu için kavram niteliği kazanmıştır.
Kavramlarla oynayıp, onları istediğin yöne çekemezsiniz. Onlar, ait olduğu
alanın nirengi noktalarıdır; onlarsız yön bulunmaz; ortak dil oluşturulamaz.
Kavramlar, üzerinde yeterince tartışılmış, içi sözcüklerle örülüp, çerçevesi
çizilmiş ve ondan sonra kavram nitelemesini hak etmiş, temel sözcüklerdir.
TMY'de “ceza hukuku kavramı”
olarak sayılan sözcükleri ele alalım: Sindirmek, sinmek sözcüğünden türetilmiş ve sinmek sözcüğü,
kendini göstermemek için büzülmek, saklanmak, pusmak; yıldırmak, korkutmak.
Sindirmek; yılgınlığa
uğratmak,
bir işten gözü korkup vazgeçmek anlamlarına geliyor. Her iki sözcük de
korkunun sonucunu anlatan eylemleri açıklıyor. Yani her iki eylemin nedeni de korku olmaktadır. Korku
kişiye göre değişen, göreceli bir kavramdır. Örneğin, kendini abartılı kuşku ve güvensizlik psikolojisi
olarak gösteren paranoyaklar, normal insanlara göre daha çok korkarlar. Normal
birisi için olağan sayılan bir eylem, bir paranoyak için terör eylemi
sayılabilir. Örneğin, gelişmiş kapitalist ülkeleri korkutan, yıldıran, sindiren
ve dehşete
düşüren yüksek enflasyon, bizim toplumumuzda alışkanlık haline geldi ve hiç kimseyi
korkutmaz oldu.
Yasada terörün amacı olarak
tanımlanan ve
tarafımdan
7 numara verilerek sayılan, terörün hedeflerine baktığımızda, toplumda var olan
her şey, terörün hedefi olarak gösterilmiştir. Bozuk bir anlatımla, aynı
konular birbiri içinde yinelenmiş ama anlamı belirli hiçbir kavram
kullanılmamıştır. Kavram niteliği kazanmayan bu sözcüklerin İçinin nasıl ve
kimler tarafından doldurulacağı da açıklanmamıştır. Maddede (tanımda) ceza hukukunun
temel ilkelerine aykırı olarak, genel bir belirsizlik vardır. Numaralanan her
hedef birer örnek olarak kullanılabilir. Değerlendirmeyi size bırakarak iki
örnek verelim. Birincisi, ekonomik düzen: Ekonomik düzenden ne anlaşılıyor?
Türkiye Cumhuriyetinin ekonomik düzeni nedir? Karma ekonomik düzen,
özelleştirme nedir ve bunlar birbiri ile uyumlu mudur? En önemlisi,
değiştirilmesi terör suçu sayılan ekonomik düzen hangisidir? Bu soruları
tartışmadan yanıtlayacak ne bir ekonomist ne de bir hukukçu bulunabilir. Böylesine tartışmalı
bir konunun
ceza
yasasında yer almaması gerekir. İkincisi, kamu düzeni; ekonomik düzen gibi, hatta
ondan da belirsiz bir kavramdır. Ne olduğu ve kimin tarafından belirlendiği bilinmiyor ama o kadar da çok kullanılıyor.
Tek özelliği, bazı şeylerden daha çabuk bozulabilmesidir. Bu kavram
"yön" konusunda çok hassas. Örneğin "sağdan" gelen fırtına
bu kamu düzenini bozmazken, "soldan" esen ufak bir yel kolayca
bozabiliyor. Faşist örgütlerden, çetelerden, uyuşturucu ve silah
kaçakçılarından pek etkilenmeyen aynı kamu düzeni; harçları protesto eden
öğrenci eylemlerinden kolayca etkileniveriyor. En temel hak olan yaşama hakkına
son veren "faili belli" cinayetlerden hiç etkilenmez, hatta bunlardan
güç kazanırken TBMM'ne telgraf çekmek için PTT önünde toplanan aydınlardan
hemen etkileniyor ve bozulduğu için davalar açılıyor. Kısacası, çifte hatta
çok standarda en uygun kavram diyebiliriz. Anayasa'da en çok kullanılan ve bu yasaya da aktarılan
“devletin bölünmez bütünlüğü” sözcük kümesini (kavram değil) inceleyecek
olursak, ilk olumsuzluk dilbilgisi yönünden, “bütün” ve “bölünmez” sözcüklerinin yan
yana gelmesi ile başlıyor. Çünkü bu iki sözcük eşanlamlı sözcüklerdir: Bölünmez bütün;
bütün bölünmez demektir. Sanırım, daha sağlam olsun diye bu iki sözcük birlikte
kullanılmış. Ancak, kesin olan tek şey, bu “kavramın” hukuki hiçbir değer taşımadığıdır. Terörün
amaçları ve
hedefleri
için diğer maddeler de inceleyip değişik örnekler vermek olasıdır. Bunun için
hukukçu olmaya da gerek yoktur. Çünkü, sayılan kavramların hiçbir hukuki anlamı
ve önemi yoktur. Hemen hemen hepsi, belirsiz, ajitatif ve günlük siyasi dilde
resmi ağızlarca kullanılan sözcüklerdir. O nedenle daha fazla uzatmakta yarar
görmüyorum.
Bu yasaya göre, terör
yöntemlerini uygulamak için büyük bir örgüte de gerek yoktur. Suçu işlemek için
bir kişi, örgüt kurmak için iki kişi yeterli oluyor. Terörün 4. hedefi devlet otoritesini
zaafa uğratmak veya yıkmak veya ele geçirmek olarak açıklanmıştır, örgüt ise Yasanın 1. Maddesinin 2. fıkrasına göre iki veya daha fazla kimsenin
aynı amaç etrafında birleşmesiyle meydana gelmiş sayılır. Bir suçun işlenmesi için
sadece amaç
ve eylem
yeterli değildir. Ayrıca suçun işlenebilmesi için uygun ve yeterli araç gereç
ile kişilere gereksinme
vardır. Nasıl ki iğne ile kuyu kazıtmazsa, iki ve daha fazla kişi ile de
devlet zaafa uğratılmaz, yıkılmaz ve ele geçirilemez. Örnek mi? Bu ülke, 1950
yılından beri hep aynı sağcı ekip, ideoloji ve zihniyet tarafından yönetilmektedir.
Ülke 70 cente muhtaç olmuş, üç darbe görmüş ve hala yıkılmamıştır. Bunların
yıkamadığı devletin, iki kişiden (bu kişiler süpermen ve rambo da olabilir)
oluştuğu kabul edilen bir örgüt tarafından yıkılacağını ileri sürmek mantıklı
bir insan için pek kolay olmasa gerek.
Vurgulamakta yarar var, iki
kişiden "devleti zaafa uğratacak bir örgütün oluşabileceği", ne
uydurma ne de bir muhalif hukukçu yorumudur; TMY'nin tartışmasız ve yorumsuz
bir hükmüdür. Kaynağı ise, yürürlükten kalktığı ileri sürülen TCK'nın 141/8.
maddesi olup, kaldırılan madde şöyledir: "Bu maddede yazılı olan
cemiyet iki veya daha ziyade kimselerin aynı amaç etrafında birleşmeleriyle
vücut bulur." Görüldüğü gibi 141. madde kaldırılıp, aynen TMY içine
konulmuştur; yani fiilen yürürlükten kaldırılmamıştır.
Yasada hangi eylemlerin terör
suçu sayılacağı tek tek sayılmamış ve her türlü eylem! denilerek iş çözümlenmiştir.
Peki, nedir bu "her türlü eylem"? Bu konuda net bir açıklama yoktur.
Olayın çözümü yargıca bırakılmıştır. Çünkü "her" sözcüğü, her anlama
gelebilen, belirsiz bir sözcüktür. Örneğin, valilik oluru ile düzenlenen yasal yürüyüşler, kolluk fezlekesinde, savcılık
iddianamesinde ve mahkeme kararlarında, terör suçu sayılan "her türlü
eylem" olarak değerlendirilmektedir. Yasal yürüyüşlerin yasadışı
olmadığını kanıtlamak olanaksız olduğu için, bu tür eylemlere cezalar
verilmektedir. Bırakalım hayatında eline silah almayı, filimler dışında silah
görmemiş kişiler, "silahlı çete üyesi" sayılarak 15 yıl ağır hapisle
cezalandırılmaktadır. Sonuç olarak: "Her türlü eylem" kavramı,
uygulamada yasal eylemleri de kapsayacak kadar geniş yorumlanmaktadır.
"Yasaların açık olarak
suç saymadığı eylemlerin cezalandırılmayacağı" kuralını tamamlayan bir
kural da "Cezaların/suçların şahsiliği" kuralıdır. Ceza sorumluluğu
genelden özele doğru gelişmiş ve geçmişteki grup, aile sorumluluğu, yerini suçu
işleyenin şahsi sorumluluğuna bırakmıştır. Bu kurala göre kişi işlediği suçtan
(işlemediği ya da amaçlamadığı değil) sadece kendisi sorumludur. Oysa TMY 2.
maddesi bu evrensel ve tarihsel kuralı da çiğnemiştir. Maddeye göre, örgüt
üyesi amaçlanan
suçu işlemese dahi terör suçlusudur. "Örgüt mensubu olamayan birisi, örgüt adına suç
işleyenler de terör suçlusu sayılır ve örgüt üyesi gibi cezalandırılır."
Bu kurallarla, ceza hukukunun en temel kurallarından ikincisi de yok
sayılmıştır. Amaç, kural tanımamak olunca, TMY maddelerini, ceza hukuku
kuralları ile açıklamak zorlaşmakta, hatta olanaksızlaşmaktadır.
3. MADDE:
TMY'nin 3. maddesi ile
DGMY'nın 9/a maddesi çakışmaktadır. Birinin boşluğunu diğeri doldurmakta;
Sıkıyönetim Yasasının 15. maddesinin boşluğunu ise birlikte
doldurulmaktadırlar. TMY'nin 3. maddesi: Devletin toprak bütünlüğüne (İ25,m.);
Askeri malzeme ve teçhizatları bozmaya (131.m.); Anayasal düzeni yıkmaya ve
TBMM'ni kaldırmaya (146.m.); Bakanlar Kuruluna (147.m,); Yabancılara askerlik
hizmeti yapmaya (148.m.); Cumhurbaşkanına suikast (156.m.); Silahlı örgüt üyesi
olmaya (168.m.); Özel vasıtalarla suç işlemeye (171.m.); Yukarıda sayılan
suçlara kışkırtmaya (172.m.) yönelik suçları, "terör suçları" olarak
tanımlanmaktadır. Sayılan suçlar "mutlak terör suçu" olarak nitelenmekte ve
bunlardan 125. madde Kürt kökenli örgütlere; 146. ve 168. maddeler sol siyasi
örgütlere uygulanmaktadır. 125 ve 146. maddelerin cezası idam, 168. maddenin
cezası ise 15 yıl ağır hapistir. Sağcı faşist örgütlerin yargılandığı (daha
doğrusu yargılanmadığı) 313. maddenin cezası 1-3 yıl arasında olduğu gibi terör suçu da
sayılmamaktadır.
4. MADDE:
3. maddedeki suçlar
"mutlak terör suçu" sayılırken; 4. madde, "amaca"
bakarak; ikinci bir terör suçu ayrımı yapmıştır. Madde başlığı ise "Terör
Amacı ile İşlenen Suçlar" şeklindedir. 4. maddedeki bu suçlara, “mutlak”ın
karşılığı olarak, "göreceli terör suçlan" denebilir. Bunlar: Bayrağa
karşı (145.m.); Silah imalatı ve kaçakçılığı yapmak (150.m.); Yukarıdaki
suçları saklamak (151.m.); Askeri birliklerin komutasını ele geçirmek ya da
emre rağmen bırakmamak (152.m.); Askeri, yasalara ve itaatsizliğe teşvik (153.m.);
Yukarıdaki maddelerdeki suçlar için halkı teşvik (154.m.); Genel olarak halkı yasalara karşı
gelmek için teşvik amacıyla yayın yapmak (155.m.); Cumhurbaşkanına karşı eylemli saldırıda bulunmak (157m.); Örgüte
yardım, yataklık yapmak (169.m.); Siyasi amaçlı gasp (499.m.) ve DGMY'nin 9/b,c,e bentlerinde yazılı
suçlardır. Sayılan suçlar terör amacı ile işlendiği takdirde terör suçu
sayılıyor, değilse terör suçu sayılmamaktadır. 3. maddede olduğu gibi 4.
maddede de sağcı ve solcu ayrımı yapılmaktadır. Sol siyasi suçluların en çok
yargılandığı maddelerden olan 169. madde: Örgüte yardım ve yataklık etmeyi
cezalandırmakta ve cezası 4,5 ile 9 yıl arasında değişen ağır hapistir. Sağ
örgütlere yardım yataklık yapanlar ise 314. maddeden yargılanmakta ve cezası "ALTI
AYDAN BİR YILA KADAR HAPİS CEZASIDIR" ve yine bu madde terör suçu
sayılmamaktadır.
İki maddenin
değerlendirmesinden çıkan sonuç: Türkiye'de sadece "sol terör" var,
sağ terör yok. Takdir sizin!..
5 MADDE:
TMY'nin 5. maddesi Sıkıyönetim
Yasasının 17. maddesinden esinlenilerek hazırlanmıştır. SYY. 17. maddesine göre
Sıkıyönetim Mahkemelerince verilen cezalar "suç için muayyen olan
cezanın üçte
birinden az
olmamak üzere iki katına kadar artırılır. Ancak sıkıyönetim görevlileri
aleyhine işlenen suçlarda muayyen olan ceza iki kat artırılır. Şu kadar ki;
verilecek cezalar o fiil için muayyen olan cezanın azami haddini aşamaz" TMY'de artırım konusu,
Yasa'nın 5. maddesinde: "Şahsi hürriyeti bağlayıcı cezalar ve para
cezaları yarı
oranında artırılarak hükmolunur. Bu suretle tayin olunacak cezalarda, gerek
o fiil için, gerek her nevi ceza için muayyen olan cezanın yukarı sının aşılabilir. Ancak şahsi hürriyeti
bağlayıcı cezalarda bu sınır ağır hapiste 36, hapiste 25 ve hafif hapiste 10
yılı geçemez." Oysa. TCK'da üst sınır: Ağır hapiste 24, hapiste 5 ve hafif hapiste 2 yıl olarak belirlenmiştir. Bu
süreler Sıkıyönetim Yasasında, sırasıyla 24, 5 ve 2 yıldır, yani TCK'da
belirtilen sürelerdir. Olağan dönemde uygulandığı ileri sürülen TMY kapsamına
giren suçlarda üst sınır, görüldüğü gibi, sıkıyönetim dönemlerinin de çok
üzerindedir. Kurala göre, ağırlaştırıcı nedenler yoksa cezalar alt sınırdan
verilir. Uygulamada bile, sıkıyönetim dönemlerinde artırım oranı, genel olarak 1/3 iken, TMY kapsamına giren
suçlarda artırım oranı 1/2 olmaktadır. Görüldüğü gibi, üst sınır ve artırım oranı konusunda
Sıkıyönetim Yasası, TMY'nin çok gerisinde kalmıştır. Sonuç olarak, DGMY'den
sonra TMY ile Sıkıyönetim Yasası'nın boşlukları tamamen doldurulmakla
yetinilmeyerek, üzerine eklemeler de yapılmıştır.
6 ve 14. MADDE:
6. maddenin başlığı
"Açıklama ve Yayımlama", 14. maddenin ise "Muhbirlerin
Hüviyetlerinin Açıklanmaması". İki başlık altında düzenlenen bu madde SYY'nm
18/c maddesi gibi, terörle mücadelede görev alan kişilerin "hüviyetlerini
açıklayanlar ile yayımlayanları" ve muhbirlerin hüviyetlerini açıklamayı
yasaklamakta ve cezalandırmaktadır.
7.MADDE:
TMY'nin 23/c maddesi ile
TCK'nin 141, ve 142. maddeleri, sözümona, yürürlükten kaldırıldı. Sözümonanın altını çiziyorum,
çünkü, 141 ve 142. maddenin yürürlükten kaldırılması demek: Madde kapsamına
giren eylemlerin
suç
olmaktan tamamen çıkarılması demektir. Oysa, bu iki madde kapsamındaki eylemler
TMY kapsamına alınmış ve 7. Madde ile yeniden düzenlenmiştir. 7. madde, 141 ve
142. Maddeler gibi, örgütleri kuranları, faaliyetlerini düzenleyenleri veya
yönetenleri beş
yıldan on yıla kadar ağır hapisle; ikinci fıkrada örgüt mensuplarına yardım edenleri ve örgütle ilgili propaganda yapanları bir yıldan beş yıla kadar
hapisle cezalandırıyor. Maddenin başında ise 168, 169, 171, 313, 314 ve 3.15.
madde hükümleri saklı tutuluyor. 7. Maddedeki cezalar, bu eylemler için çok
hafif bulunmuş olsa gerekir ki, aynı eylemler (141. ve 142. madde kapsamındaki
eylemler) şimdi, yorumla, TCK 168. madde kapsamında değerlendirilmekte ve öncekinin tam 3 kat ağırlıkta cezalar verilmektedir.
Silahlı
örgüt üyeliğini yargılaması gereken 168. madde, zorlama bir yorumla, silahlı olmayan,
yürüyüş yapan, duvara yazı yazan, afiş asan, pullama yapan, mecliste pankart
açanların da yargılandığı madde durumuna getirildi. Sayılan eylemlere katılan
kişiler, bırakalım silahı, tırnak makası bile bulunmadığı halde, silahlı örgüt
üyesi olarak cezalandırılmaktadır. Gerekçe olarak, suçların şahsiliği ilkesi
yok sayılıp, eski örgüt üyelerinin geçmişte silah kullanması ve silahlı
eylemlere katılması gösterilmektedir. Örgüt geçmişte herhangi bir silahlı
eylem yapmışsa, şimdi örgüt adına ya da örgütün bilgisi dışında duvara yazı
yazan, bildiri dağıtan, mitinglerde dergi pankartı altında yürüyen kişi,
hayatında hiç silah görmemiş olsa bile silahlı örgüt üyesi olarak
cezalandırılmaktadır. Böylece ceza yasasının en temel kurallarından birisi
daha çiğnenmektedir.
Madde: "Türkiye Cumhuriyeti devletinin ülkesi ve milleti
ile bölünmez bütünlüğünü bozmayı hedef alan yazılı ve sözlü propaganda
ile toplantı, gösteri ve yürüyüş yapılamaz. Yapanlar hakkında bir yıldan
üç yıla kadar hapis ve yüz milyon liradan üçyüz milyon liraya kadar ağır para
cezası hükmolunur"... Yayın yolu ile işlenirse "ayrıca sahipleri ile
sorumlu müdürlerine para cezasının yanı sıra altı aydan iki yıla kadar hapis
cezası hükmolunur." Diğer basılı eser ve kitle iletişim araçları ile
işlenirse yine sorumlu müdürlere ve sahiplerine yukarıda açıklanan cezalar
uygulanır. TV ve radyo ile işlenirse bir günden on beş güne kadar yayını
durdurulur. Diğer maddelerden farklı olarak bu madde, sık sık gündeme getirildi
ve değiştirildi. Değişiklikler, suçun tanımında ve içeriğinde değil, cezanın
miktarı ve ertelenebilmesi konularında yapıldı. Ama, eleştiri konusu olan,
düşünce, yine suç olarak kaldı ve cezalandırılmaktadır. TMY'nin kendisi ve
diğer maddeleri, kamuoyunda ciddi olarak tartışılmadı. Oysa, bu maddeden önce,
asıl tartışılması gereken, yasanın kendisidir.
13.
MADDE:
Madde başlığı "Erteleme
ve Paraya Çevirme"dir. Ancak, maddenin içeriği başlığın tersine:
Ertelememe ve Paraya Çevirmeme" demek daha doğru olurdu. 8. madde hariç (bu da sonradan
değişti), "bu yasa kapsamına giren suçlardan dolayı verilen cezalar,
para cezalarına veya tedbirlerden birine çevrilemez ve ertelenemez." Tıpkı
Sıkıyönetim Yasasının 17/2 maddesi gibi...
DGM'de yargılanan her suç,
terör suçu sayılmıyor ve bu yasa kapsamında değerlendirilmiyor. O nedenle bu
madde sağcı faşistler, silah ve uyuşturucu kaçakçıları için kullanılmıyor.
Onların cezaları, ertelenme sınırları içinde ise yargıcın takdiri ile para
cezasına çevrilip, ertelenebiliyor (tecil edilebiliyor). Ama, sol siyasi suçtan
yargılananlar kesinlikle bu haktan yararlanamıyor ve bu madde sadece solculara
uygulanıyor. Ne kadar adil ve eşitlikçi (!) bir yasa maddesi değil mi(!)
15.MADDE:
Madde başlığı: "Müdafi Tayini", Bilindiği gibi müdafi,
savunman (avukat) demektir, Söz konusu müdafi, sanık avukatı değil, "terörle mücadelede
görev alan istihbarat ve zabıta amir ve memurlarının, bu görevlerinin ifasından
doğduğu iddia edilen suçlardan dolayı aleyhlerinde açılan davalarda tutulacak
avukatlarla ilgilidir. Onlarla ilgili olduğu kadar ilginç de... Çünkü devlet, bu yasa çıkıncaya kadar, mevcut
kurum avukatları ile kişileri değil, sadece kurumlan savunmaktaydı. Bu yasa ile
birlikte
devlet suç işleyen kişilere (işkence yapan, yargısız infaza katılan vs.)
, kurum
avukatları dışında, özel avukat tutmakta ve böylece bir bakıma kolluk
görevlilerini suça teşvik etmektedir. Ülkede, işkence olaylarının artması ve
kurumsallaşması, insan öldüren polis ve jandarmaların yargılanamaması bu ve
benzeri maddelerin teşviki sonucudur, denebilir. Çünkü, bu tür suçluların
avukatlığını yapmak ya da suçluya avukat tutmak, suça arka çıkmaktır. Maddede olduğu gibi suç işleyen kişilere üç avukat tutulursa, bir bakıma suç da üç kat teşvik edilmiş olur. Bu
yetmezmiş gibi, bir de avukatların ücretleri, bu maddede olduğu gibi tarife
dışında ödenecek olursa, iş daha da vahimleşir ve suç doğrudan teşvik edilmiş
olur. Sonuçta, memur işkence yapar, adam öldürür. Bunu savunmak için ölenin
ödediği vergilerden en pahalı üç avukat tutulur. Dava, kamuoyu tepkisinden uzak olsun
diye, yürütmenin baskısı sonucu, suçun işlendiği yerden başka bir ile gönderilir. O yerdeki yargıç ayarlanamazsa, dava bir başka ile gönderilir ya da yargıç
başka yere sürülür. Her yol denenir ve sonunda memur aklanır. Sonra müdür, genel-müdür ve hatta bakan bile
olabilir. Kısacası maddenin özeti bu!
16. MADDE:
TMY
kapsamında yargılanma
"ayrıcalığı", sadece emniyette işkence, özel mahkemede (DGM)
yargılanma, ağırlaştırılmış ceza ile sınırlı değildir. "Ayrıcalık"
yargılamadan sonra, infaz aşamasında da devam ediyor. 16. maddenin başlığı
"Cezaların infazı ve Tutukluların Muhafazası"; madde infaz sistemini ve
görüş şeklini düzenliyor. Maddeye göre: TMY'ye göre "mahkum olanların cezalan tek kişilik ve üç kişilik oda sistemine göre
inşa edilen özel
cezaevlerinde
infaz edilir." Adli hükümlülere, bayramlarda seyranlarda sevdikleri
ile kucaklaşma olanağı sağlayan açık görüş siyasi tutuklulara yasaktır, Ayrıca,
"tutukluların birbirleri ile irtibatına ve diğer hükümlülerle haberleşmesine engel olunur." Bitmedi!
Özel tip cezaevinden, kapalı tip cezaevine geçmek için "cezanın en az üçte birinin iyi halle
geçirilmesi gerekir."
Yasaya ve genel kabule göre
"tutuklama bir önlemdir." Tutuklu ya da tutuksuz sanık hüküm giyinceye kadar suçsuzdur.
Suçlu sayılması için hüküm giymesi, yani ceza alıp, cezasının Yargıtay’ca
onanması (kesinleşmesi) gerekir. Oysa bu maddeye göre, tutuklu (hükümlü değil)
için de özel cezaevi (tutukevi) öngörülmüştür. TMY göre, daha suçluluğu kanıtlanmayan tutuklunun durumu bile
ağırlaştırılmıştır. Tutuklunun durumunu açıkladıktan sonra hükümlülerin
durumunu açıklamak ve bu konudaki hukuksuzluğu vurgulamak, biraz lüks oluyor
galiba!
Yasa, "tek oda sistemi
diyor". Sözlükler hücreyi: Küçük oda, tutukluların ya da hükümlülerin
kapatıldıkları küçük oda" olarak tanımlıyor. Yine bir tanım: "İnsan,
düşünen, toplumsal bir varlıktır." İnsanlar, diğer canlılardan farklı
olarak düşünme eylemini gerçekleştirdiği için, varlık nedeni olan toplumdan
koparılıp cezaevine atılıyor. Toplumdan koparıldığı yetmiyormuş gibi, diğer
tutuklu ve mahkumlardan da koparılarak hücreye atılıyor. Ceza, kişiyi cezaevine kapatmak olduğuna göre, bu
yetmiyormuş gibi hücreye kapatmak' ne oluyor? Olsa olsa emniyette, savcılıkta
ve yargılamada süren işkencenin devamıdır.
17.MADDE:
Anayasa madde 10: "Herkes, dil, ırk, renk,
cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri
sebeplerle ayrım gözetmeksizin kanun önünde eşittir." Anayasa maddesini aklımızda
tutarak, şartlı salıverilme konusunu inceleyelim. Adli hükümlüler yönünden
şartlı salıverilme konusu, 13.07.1965 gün ve 647 sayılı yasanın 19, maddesinde
yine aynı başlıkla şöyle düzenlenmiştir: "TBMM tarafından ölüm cezalarının
yerine getirilmemesine karar verilenler 30 yıllarını; müebbet ağır hapis
cezası hükümlüler 20 yıllarını; diğer şahsi hürriyeti bağlayıcı cezalara mahkum
olanlar hükümlülük süresinin 1/2'sini çekmiş olanlar, iyi halli hükümlü niteliğinde
bulundukları takdirde, talepleri olmasa dahi şartla salıverilirler."
Ayrıca, EK-2 maddeye göre "her ay için 6 GÜN şartla salıverme tarihinden
indirilmek suretiyle şartla salıverme işlemi yapılır." İki maddenin özeti
şudur: Adli hükümlüler cezalarının 2/5'ini, başka bir anlatımla %40'ını yattıktan sonra, isteğine
bağlı olmaksızın şartla salıverilmektedir.
Bu yasada, Anayasa'nın 10. maddesi yok sayılarak,
diğer konular gibi şartlı salıverilme konusu da özel olarak düzenlenmiştir.
"Şartlı Salıverilme" başlığını taşıyan maddenin numarası 17 ve
şöyle: “Bu kanun kapsamına giren suçlardan mahkum olanlardan, TBMM tarafından
ölüm cezalarının yerine getirilmemesine karar verilenler 36 yıllarını, müebbet ağır
hapis cezasına hükümlüler 30 yıllarını, diğer şahsi hürriyet bağlayıcı cezalara
mahkum edilmiş olanlar, hükümlülük sürelerinin 3/4'ünü çekmiş olup da iyi halli
hükümlü niteliğinde bulundukları takdirde talepleri olmaksızın şartla
salıverilirler." Yani 647 sayılı İnfaz Yasası'nın yukarıda yazılı
maddeleri burada uygulanmamakta ve konu bu yasada özel olarak düzenlenmiştir.
İki maddeyi kıyaslarsak: İdam
cezasına mahkum olanlar, adli suçlarda 30 yıl, siyasi suçlarda 36 yıl; müebbet
ağır hapis cezalan adlilerde 20 yıl, siyasilerde 30 yıl; şahsi hürriyeti
bağlayıcı cezalar mahkum edilmiş olanlar hükümlülük süresinin adliler 2/5'ini
(%40), siyasiler 3/4'ünü (%75) çekmeleri durumunda şartla salıveriliyorlar.
Kıyas olarak aldığımız adli hükümlülerin şartlı salıverilmesinin doğruluğunu
yanlışlığını tartışmıyoruz. Ancak, TMY'de düzenlenen şartla salıverilme
koşullarının, adli hükümlülere uygulanan kurallardan çok ağır olduğu tartışmasızdır.
Yorumunu size bırakarak soruyoruz: Adalet bunun neresinde?
19. MADDE:
Birlik-beraberlik, çok sık
kullanılan iki sözcüktür. Kulağa hoş geldiği gibi, sözcük anlamlarına uygun
olarak kullanılırsa, herkes tarafından desteklenir. Ancak, her sınıfsal kavram
gibi, bu deyim de hakim sınıfın çıkarına uygun kullanılıyor. Örneğin, sıkıntıların,
paylaşılmasında sık sık kullanılıyor; ama iş bir nimetin paylaşılmasına gelince
hemen unutuluyor. Dar günlerde bu deyimin başına bir de "milli"
sözcüğü eklenince her derde ilaç, her kapıya anahtar oluyor. Fedakarlık
gerektiren dönemlerde milli birlik ve beraberlik çağrıları daha çok artıyor.
Fedakarlık, bir amaca ulaşmak için katlanılan sıkıntı, güçlük demektir. Bu
tanım, bir şeyi olmayanın ya da az şeyi olan için fedakarlık tanımıdır. Varlığı
çok olanın, zenginin fedakarlığı ise böyle tanımlanamaz; zengin, kendini
sıkıntıya sokmadan fedakarlıkta bulunabilir. Çünkü, "az veren candan, çok
veren maldan verir." Malı az olan değil, çok olanın fedakar olması gerekir
ama tersi oluyor; fedakarlık hep az olandan hatta olmayandan bekleniyor. Yine
atasözü ile sürdürürsek: "biri yer biri bakar, kıyamet işte bundan
kopar". Elma ile armudun toplanmadığı gibi, aç ile tokun birlik ve beraberliği de olmuyor. Aç ile tokun
çelişkisi, birlik beraberliği bozan en önemli unsurdur. Yöneticiler ise bu
çelişkiden yararlanırlar. Yönetmek için bilgiye (istihbarata), bilgi için
muhbire gerek vardır. Muhbirin olduğu yerde ise birlik beraberlik olanaksızdır,
hatta muhbir, birlik beraberliğin dinamitidir. İlkokulda ahlaksızlık olarak
öğretilen muhbirlik ve ispiyonculuk, TMY'nin 19. maddesinde
"Ödüllendirme" başlığı altında "Suç faillerinin
yakalanabilmesine yardımcı olanlara veya yerlerini yahut kimliklerini
bildirenlere ... para ödülü verilir" şeklinde düzenlenmiştir.
Bilindiği gibi ülkede, MİT, Emniyet, Jandarma, Genelkurmay ve Dışişleri
istihbarat teşkilatları ile yeterince polis ve asker vardır. Bunlara rağmen,
ille de muhbir! İstihbarat, birlik beraberliğin değil ancak, zora dayanan ve
güvensizlik üzerine kurulu bir düzenin göstergesi olabilir. Böylesine bir
olumsuzluğun ödüllendirilmesi, tüm değer yargılarının çiğnenmesi, yok edilmesi
demektir
EK MADDELER:
Ek maddelerde,
"görevlilere uygulanacak koruma tedbirleri ve yardım" konulan
düzenlenmiştir. Konular oldukça ayrıntılı olarak sayılmıştır. Hatta, gerek
duyuldukça, sık sık eklemeler yapılmıştır. Görevliler, halkın içinden çıkıp ona
yabancılaşarak, onun üzerinde baskı unsuru olunca, zamanla kendini koruma
içgüdüsünü geliştiriyorlar. Çünkü, keyfiliğin, keyfiliği doğurduğu biliniyor.
Ancak, insanı temel alarak yasalara, hukuka bağlı görev yapan kişilere zarar
geldiği ve onların korunmaya gerek duyduğu da pek görülmemiştir. Korunma
korkunun, korku yanlışın, yanlış da keyfiliğin ürünüdür.
GEÇİCİ MADDE 1:
Daha önce açıklandığı gibi
şartla salıverilme konusu 17. maddede düzenlenmiştir. Bu geçici madde ise bir
kez kullanılmak üzere, Anayasa'da siyasi suçlulara yasak olan affa seçenek
olmak üzere çıkarılan "Şartla Salıverilme" konusunu ele alıyor. Diğer
maddelerdeki, siyasi suçlulara karşı gözlenen ayrımcı tavır, bu maddede de
kendini gösteriyor. Geçici şartlı salıverilme "adli hükümlülerin
çekmeleri gereken cezaların; idama mahkum olanlar 10 yıl, müebbet ağır hapis cezasına
mahkum olanlar 8 yıl, diğer şahsı hürriyeti bağlayıcı cezaya mahkum
olanlar, hükümlülük sürelerinin 1/5'ni çektikleri taktirde iyi halli olup olmadıklarına
bakılmaksızın ve talepleri olmaksızın şartla salıverilirler." Siyasi suçluların durumu ise GEÇİCİ MADDE 4 ile düzenlenmiştir. Maddeye göre: "Terörle mücadelede
görev alanları öldürenler veya öldürmeye teşebbüs edenler ile bu suçlara
iştirak edenler; TCK 125. ve 146/son maddesinden hüküm giyenler; bu fıkrada
yazılı uyuşturucu kaçakçılığı ve tecavüz suçunu işleyenler; parasal suç
işleyenler ve Askeri Ceza Yasasının 55, 56, 57, 58, 59. maddelerindeki suçları işleyenlerden
ölüm cezasına hükümlüler 20 yıl, müebbet ağır hapis cezasına hükümlüler 15 yıl. diğer şahsi hürriyeti
bağlayıcı cezalara mahkum olanlar hükümlülük süresinin 1/3'ünü çektikleri taktirde iyi haili
olup olmadıklarına bakılmaksızın ve talepleri olmaksızın şartla
salıverilirler."
İki madde metninden açıkça
anlaşılacağı gibi, siyasi hükümlüler, hırsızlar, tecavüz suçluları ve
uyuşturucu kaçakçıları ile aynı grupta değerlendirilmiş ve diğer adli
hükümlülerin iki katı daha fazla hapis yatmaları koşulu ile şartla
salıverilmelerine karar verilmiştir. Muhalif siyasete düşmanlığı açıklamak için
başka yoruma gerek var mı?
TMY ve Anayasa Mahkemesinin
Bakışı
Sosyal Demokrat Halkçı Parti
grubu TMY'nin 1, 2, 5, 6, 7, 8, 9, 10, 12, 13, 15, 16, 17, geçici 4 ve 9. maddelerin,
Anayasa'nın Başlangıç bölümü ile 2, 6, 9, 10, 13, 17/3, 19, 26, 27, 35, 36, 38,
ve 141. maddelerine aykırılık savı ile iptalini istemiştir. Anayasa Mahkemesi
yapmış olduğu inceleme sonucu TMY'nin yukarıda yazılı, iptali istenen maddeleri
ile ilgili olarak şu sonuçlara varmıştır:
1) 1. Terör tanımı, 2. Terör suçlusu ve 5.
Cezaların
artırılması maddelerinin Anayasaya aykırı olmadığına.
artırılması maddelerinin Anayasaya aykırı olmadığına.
2) Görevlilerin isim ve adreslerini "Açıklama ve Yayınlama
"konusunu düzenleyen 6. maddesinin son fıkrasındaki
"mevkute niteliğinde bulunmayan basılı eserler ile yeni
yayına giren mevkuteler hakkında ise, en yüksek tirajlı
günlük mevkutenin bir önceki ay ortalama satış tutarının"
bölümünün Anayasa'ya aykırılığına, diğer kısımlarının Anayasaya uygunluğuna.
"konusunu düzenleyen 6. maddesinin son fıkrasındaki
"mevkute niteliğinde bulunmayan basılı eserler ile yeni
yayına giren mevkuteler hakkında ise, en yüksek tirajlı
günlük mevkutenin bir önceki ay ortalama satış tutarının"
bölümünün Anayasa'ya aykırılığına, diğer kısımlarının Anayasaya uygunluğuna.
3) Terör örgütlerini kuranlar,
faaliyetlerini düzenleyenler ve yönetenler ile bunlara yardım edenlerin
durumunu düzenleyen 7. maddenin 4. fıkrasında bulunan "benzer kurumlar" ibaresi ile 5. fıkrada yazılı
ve 6. maddede iptal edilen kısmın yine Anayasa'ya aykırılığına, diğer kısımların
uygunluğuna.
4) Devletin Bölünmezliği Aleyhine
Propaganda başlıklı 8. maddenin son fıkrasında bulunan 6. maddede iptal edilen
bölümün Anayasa'ya aykırılığına, diğer kısımların uygunluğuna.
5) "Avukat tarafından temsil
ve görüştürülme" başlıklı 10. madde: "Bu kanunun
uygulanmasında A) sanık ve müdahil en fazla üç avukat tarafından temsil edilir.
B) Tutuklu sanık veya hükümlü avukatı ile tutukevi veya cezaevi görevlileri
nezaretinde görüştürülebilir" şeklindeki hükümleri, savunma hakkını kısıtladığı
gerekçesi ile iptal edildi. Oysa, bu madde ile savunma hakkı kısıtlanmıyor,
aksine tamamen ortadan kaldırılıyor! Avukat, müvekkilini emniyette göremiyor,
cezaevinde ise tepesinde dikilen gardiyanın nezaretinde görebiliyor. Bu maddeyi
böyle uzun yazmak yerine, kısaca "Siyasi suçluların savunma hakkı
yoktur" şeklinde daha "özlü" hale getirilebilirdi. Diğer
maddelere "katlanan" Anayasa Mahkemesi bu maddeye dayanamıyor ve
maddeyi iptal ediyor.
6) "Tutanak Düzenleyenlerin Dinlenmeleri"
başlıklı 12. maddenin 2. tümcesi "Ancak, bunların (soruşturma yapan zabıta amir ve
memurlarının) tanık olarak dinlenmelerine karar verilmesi halinde, ifadeleri
gizli yapılacak duruşmada alınır" yargılamanın açıklığı ilkesi gereği Anayasa'ya aykırı
bulunuyor ve bu tümce iptal ediliyor. Ancak boşluk DGM tarafından dolduruluyor
ve uygulamada hiç dinlenmemesi yolu seçilerek iş kökten çözümlenmiş oluyor.
Gizli gerekçe hazır: Polis işkence yapmaz (!), yazdıkları ve düzenledikleri
belgeler hep doğrudur(!)
.7) "Erteleme ve Paraya
Çevirme" başlıklı 13. madde Anayasa'ya uygun bulunduğu için iptal
edilmiyor.
8) "Müdafi Tayini"
başlıklı 15. maddenin 1. fıkrası: "Terörle mücadelede görev alan istihbarat ve
zabıta amir ve memurları ile bu amaçla görevlendirilmiş diğer personelin bu görevlerinin
ifasından doğduğu iddia edilen savlardan dolayı haklarında açılan kamu davası
sonuçlanıncaya kadar tutuksuz yargılanırlar" ile 3. fıkrası "(yukarıda sayılı
görevlilerin); adam öldürmek, adam öldürmeye teşebbüs 'suçları hariç, taksirli suçlarla diğer suçlar hakkında Memurun
Muhakematı Hakkında Kanun hükümleri uygulanır" bölümü iptal edilmiştir.
Gerekçe, "bu kadar korumanın hiçbir görevliye tanınmadığı" değil,
yargıcın takdir yetkisine müdahale olduğu şeklinde. Ama boşluk yine DGM'ler
tarafından dolduruluyor ve bu sanıklar hiç tutuklanmıyor. Adam öldürenler de
dahil olmak üzere...
9)
"Cezaların İnfazı ve Tutukluların
Muhafazası" başlıklı 16. maddenin 3. fıkrasının "şartla tahliyelerine 3
yıldan az kalmış olanlar" ibaresi, pratik bir yarar sağlamadığı gerekçesi ile
iptal edilirken, hücre, açık görüş yasağı, özel tip cezaevi konuları Anayasa'ya
uygun bulunuyor.
10) "Şartlı
Salıverilme" başlıklı 17. madde Anayasa'ya uygun bulunmuş. Konunun
karşılaştırılması daha önce yapıldığı için yeniden değinme gereğini duymuyoruz.
11) Geçici 4. maddenin 1. fıkrasının a bendi: "bu
kanunda terör suçlarından sayılan eylemler sonucu memur ve kamu görevlerini ifa
ederken veya sıfatları kalkmış olsa bile bu görevlerini yapmalarından dolayı
öldürenler veya öldürmeye teşebbüs edenler ile iştirak edenler; b bendi: TCK
125, 146/son, 404, 404/1, 405, 406, 407, 414, 416/ilk ve 418. maddelere giren
suçlar ile d bendindeki askeri suçlar yönünden iptal istemleri reddedilmiştir
yani bu maddeler Anayasaya uygun bulunmuştur.
12) Sendikalar, dernekler ve vakıfların taşınır ve
taşınmaz mallan ile paralarını ilgili kurum ve hazineye devrini öngören geçici
9. madde Anayasaya aykırı bulunarak iptal edilmiştir.
Yasanın Geçici 1. ve 4.
maddeleri, adli hükümlüler ile siyasi hükümlüler arasında çok büyük ayrımlar
yaptığını ve bu durumun Anayasa'da belirtilen eşitlik kuralına aykırı olduğunu
daha önce açıklamıştık. Şimdi de, Anayasa Mahkemesi, Geçici 4. maddede, 125.
madde ile 146. maddeler arasında ayrım yapmıştır. 125. madde "Devlet
topraklarının tamamını veya bir kısmını yabancı bir devletin hakimiyeti altına
sokma; toprakları ayırmaya yönelik suçları", 146. madde ise
"Anayasa'yı ihlal, TBMM'ni devirmeye ya da çalışamaz duruma getirme"
suçlarını düzenlemektedir. Anayasa Mahkemesi kararı sonucu, 125. madde
gereğince idam cezası alanlar 20 yıl; 146. madde gereğince idam cezası alanlar ise 10 yıl ağır hapis yatmaları
durumunda şartla salıverileceklerdir. Her iki maddenin cezası idam olduğu
halde, biri diğerinin iki katı hapis yatması durumunda, şartlı salıverilmeden
yararlanmaktadır. Geçici 4. maddede arka arkaya düzenlenen bu iki maddeden 146.
madde Anayasaya aykırı bulunup, bu maddeden hükümlü olanların şartla
salıverilmeleri adli hükümlüler gibi değerlendirilirken, 125. madde, Anayasa
Mahkemesi tarafından, Anayasa'ya aykırı bulunmamıştır.
Anayasa Mahkemesi bazı
maddeleri iptal ederken gerekçe olarak Anayasanın 10. maddesini gösteriyor. Bu
madde daha önce aktarıldı, ancak çelişkiyi yerinde göstermek için tekrarda
yarar var: Madde başlığı "Kanun Önünde Eşitlik", içeriği ise; "Herkes dil, ırk, renk,
cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle
ayrım gözetilmeksizin kanunun önünde eşittir." Anayasa metni hukukçu
olmayanların da rahatça anlayabileceği kadar açıktır. Ancak, Anayasa
Mahkemesi'nin, bu maddeden ne anladığını göstermek için, yorumsuz bir şekilde,
bazı alıntılar yapmakta yarar var:
"Anayasanın bu hükmü ile aynı hukuksal durumda
olan kişilerin aynı kurallara bağlı tutulacağını, değişik durumda olanların ise
değişik kurallara bağlı tutulmasının bir aykırılık oluşturmayacağı kabul
edilmiştir.
Anayasa Mahkemesinin pek çok kararında vurguladığı
gibi yasa önünde eşitlik herkesin her yönden aynı kurallara bağlı olacağı
anlamına gelmez. Yasaların uygulanmasında dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce,
felsefi inanç, din ve mezhep ayrılığı gözetilmesi ve bu nedenle eşitsizliğe yol
açılması Anayasa katında geçerli görülmez. Bu mutlak yasak, birbirinin aynı
durumda olanlara ayrı kurallar uygulanmasını ve ayrıcalıklı kişi ve
toplulukların yaratılmasını engellemektedir. Kimi yurttaşların haklı bir nedene
dayanarak değişik kurallara tabi tutulmaları, eşitlik ilkesine aykırılık
oluşturmaz. Durum ve konumlarındaki özellikler, kimi kişilere ya da topluluklar
için değişik kuralları ve değişik uygulamaları gerekli kılabilir. Özellikle,
ayrılıklara dayandığı için haklı olan nedenler, ayrı düzenlemeyi aykırı değil,
geçerli kılar. Aynı durumda olanlar için ayrı düzenleme aykırılık oluşturur.
Anayasanın amaçladığı eşitlik, eylemli değil hukuksal eşitliktir. Aynı hukuksal
durumlar aynı, ayrı hukuksal durumlar ayrı kurallara bağlı tutulursa Anayasanın
öngördüğü eşitlik çiğnenmiş olmaz. Başka bir anlatımla, kişisel nitelikleri ve
durumları özdeş olanlar arasında, yasalara konulan kurallarla değişik
uygulamalar yapılamaz. Durumlardaki değişikliğin doğurduğu zorunluluklar, kamu
yararı ya da başka haklı nedenlere dayanılarak yasalarla farklı uygulamalar
getirilmesi durumunda Anayasanın eşitlik ilkesinin çiğnendiği sonucu
çıkarılamaz.
O halde, Anayasa Mahkemesinin
yerleşik kararlarına göre, eşitliği bozduğu ileri sürülen kural, haklı bir
nedene dayanmakta veya kamu yararı amacıyla yürürlüğe konulmuş ise, bu kuralın
eşitlik ilkesini zedelediğinden söz edilemez.
Yasanın gerekçesinden ve öbür
yasama belgelerinden, inceleme konusu kuralla birlikte 3713 sayılı yasanın
diğer birçok kuralının, cezanın korkutucu ve caydırıcı etkisini öne çıkarmayı
amaçladığı anlaşılmaktadır.
Devlet, toplumsal barışı, kamu düzenini, bireylerin
güven ve huzurunu sağlamakla yükümlüdür. Kimi durumlarda devlet, bu
yükümlülüğünü alacağı ceza önlemleri ile yerine getirmeye çalışır. Yasa koyucu
bu konuda bir düzenleme yaparken kişi yararı kadar kamu yararını da göz önünde
bulundurmak zorunda olduğundan kimi suçların niteliğini, işlenme biçimini toplum
için verdiği zararı da gözeterek değişik ağırlıkta cezalar verilmesini uygun
bulabilir. Yasa koyucu, bu amacı, değişik cezalar verme yanında, değişik türde
ceza uygulaması yapma veya ceza infazında farklı kurallar koyma yoluyla da
gerçekleştirebilir.
Bu nedenlerle eşitlik
ilkesine aykırı olarak iddia edilen itiraz konusu kural, suçun özelliklerinden
doğan zorunluluklara ve haklı nedenlere dayandığından Anayasanın 10.
maddesinde açıklanan eşitlik ilkesine aykırı değildir ve bu maddeye yönelik
iptal istemlerinin reddi gerekir" (20).
Yukarıdaki uzun alıntı Anayasa
Mahkemesinin eşitlikten değil, eşitsizlikten ne anlaşılması gerektiğini çok iyi
anlatmaktadır. Bu kararı okuyan yasa koyucu (parlamento), "Türkiye
Cumhuriyeti vatandaşlarını istediği gibi farklı gruplara ve sınıflara ayırıp
yasa yapabilir, farklı mahkemelerde yargılatabilir ve bu durum, yasa önünde
eşitlik kuralına aykırı değildir" diye değerlendirebilir. Oysa, TDK
sözlüğü, eşit sözcüğünü "Aynı haklardan yararlanan, aynı düzeyde
olan" diye tanımlamakta ve "Her yurttaş eşit haklara sahiptir"
tümcesini örnek göstermektedir. Tümcede, "yurttaşlık" aynı hukuki
durum ve konumda olmanın ölçütü olarak gösterilmektedir. Anayasanın 10.
maddesindeki "herkes" sözcüğünün "her yurttaş" anlamına
geldiği tartışmasızdır. Yurttaşlık dışında "durum ve konum" aramak
"eşitsizliğe" kılıf geçirmek, pratik duruma ve yanlışa gerekçe
bulmaktır. Niyeti (amacı) kavramak için okuduğunu anlamak yeter! Başka söze
gerek yoktur!..
bölüm 5
devlet güvenlik mahkemelerinin
tarihçesi ve yeri
Anayasalar genel olarak,
devletlerin siyasi felsefesini, örgütlenişlerini, kurumlarını ve bu kurumların
işleyişlerini gösterir. İlk Anayasa, 1876 Yıl'ında II. Abdülhamit tarafından
ferman edilen "Kanu-u Esasi"dir; 1921 ve 1924 doğumlu
"Teşkilat-ı Esasiye Kanunu", ikinci ve üçüncü anayasa olmuştur. 1961
Anayasası ise en demokratik olanı ve dördüncü anayasadır. 1961 Anayasası'na
tepki olarak oluşturulan ve ilk günden itibaren tartışılır duruma gelen 1982
Anayasası, yürürlükte olan, beşinci anayasadır.
İlk üç anayasada DGM'ler ve
ona benzer olağanüstü mahkemeler yoktur. Başlangıçta, 1961 Anayasa’sında da
DGM ve benzeri mahkemeler yoktur. Ülke, on yıl DGM'siz olarak, 1961 Anayasası
ile yönetildi. 60'lı yılların sonuna doğru anayasa tartışmaları başlatıldı. Her
zamanki gibi iktidarda sağ partiler vardı. Nispeten demokratik bir anayasa ile
ülkeyi yönetemeyeceklerine ve toplumsal muhalefeti susturamayacaklarına
inananlar, “anayasa elbisesinin halkımıza bol geldiğini" ileri sürerek,
işe, demokrasi dışı kurallarla korkutulan halkın demokratik haklarını
kısıtlamakla başladılar. Az zamanda çok iş başardılar(1): Anayasa'yı 1971-1973
yılları arasında tam 35 kez değiştirdiler; değişikliklerin 32'si rejimle
ilgilidir
Yapılan bu değişikliklerden
sonra, artık 1961 Anayasasından söz etmek olanaksızdır. Çünkü, Anayasa'nın.
demokratik içeriği tamamen boşaltılmış ve geriye ilk Anayasa'dan hiç bir şey kalmamıştır.
Her değişiklik, tarihin
tekerleğini geri çevirmek için harcanan kötü niyetli bir çaba ve 1961'den
geriye doğru bir adım olmuştur. Tarihin ilerleyişi yönünde hareketlenen kitleler
ve akışı durdurmaya çalışan, set oluşturan darbeler dönemi başlamıştır. İlki 12.Mart.1971 Darbesi; resmi adı ile 12 Mart Muhtırası. Başta
Süleyman Demirel hükümeti vardı. Darbe ile parlamento devre dışı bırakılmış ve
parlamento dışı hükümetler dönemi başlatılmıştır. Parlamentonun cesaret
edemediği anayasa değişiklikleri ve buna uygun olağanüstü dönem yasaları hep
darbe dönemlerinde, atanmış hükümetler tarafından gerçekleştirilmiştir,
örneğin: 1402 sayılı Sıkıyönetim Yasası 15.05.1971; Polis ve jandarmanın silah
kullanmasını düzenleyen 1481 sayılı Asayişe Müessir Bazı Fiillerin Önlenmesi
Hakkında Yasa 08.09.1971 doğumlu olup, hepsi darbe hükümetlerinin
"eseridir". 26.03.1971- 03.12.1971 tarihleri arasında atanan (görev
yapan) I. Nihat Erim Hükümeti işe hızlı başlayarak, bir çırpıda bu iki temel
yasayı çıkarmıştır.
Çıkarılan temel yasalar,
temel olması gereken "yaşama hakkına" saldırıyor. Başbakanlık gibi,
icracı bakanlıklar da (İçişleri, Maliye, Milli Savunma, ekonomiden sorumlu
devlet bakanlığı) meclis dışından, darbe alkışçısı bürokratlardan atanıyor.
Seçim olmadığı için, hükümeti kurmak ve görevden almak çok hızlı ve kolay
oluyor. Ecevit Hükümeti kuruluncaya kadar, hiçbir hükümet birinci yaşgününü
kutlayamıyor. 01.12.1971-17.04.1972 tarihleri arasında II. Nihat Erim; 22.05.1972-10.04.1973
tarihleri arasında, I ve II. Erim Hükümetlerinin Milli Savunma Bakanlığını
yapan Ferit Melen; 15.04.1973-16.12.1973 tarihleri arasında, Melen Hükümetinin
Ticaret Bakanı olan Naim Talu hükümet kuruyor.
07.Şubat.1973 tarihinde başta
Ferit Melen Hükümeti vardır. TBMM'nin 397 üyesi, 09.Temmuz.1961 tarih ve 334 sayılı TC.
Anayasası'nın 5 maddesinin değiştirilmesi ve 2 geçici madde eklenmesine ilişkin
anayasa değişikliği teklifi veriyorlar. Teklifte Anayasa'nın 30., 57., 136.,
138., 148. maddelerinin değiştirilmesi, geçici 21 ve 22. maddelerin eklenmesi
öneriliyor. Değişiklik metni öneriden çok emre benziyor. Çünkü, önergede hiçbir
değişiklik yapılmadan, 15.03.1973 tarih ve 1699 sayı ile aynen kabul edilerek,
üç gün sonra Resmi Gazete'de yayımlanıp yürürlüğe giriyor.
30. madde gözaltı suresini
uzatırken 136. Madde DGM'leri anayasal bir kurum olarak düzenliyor. Böylece,
TC. Devletinin utanmaya başladığı sıkıyönetim mahkemelerinin yerini dolduracak
ve zamanla da aratmayacak DGM'ler kuruluyor. Değiştirilen diğer anayasa
maddeleri de sıkıyönetimle ilgilidir.
Birinci derece mahkemeler, anayasasının emri gereği yasa
ile kurulurken ilk kez, birinci derece mahkeme olan DGM'ler anayasa ile
kuruluyor ve anayasal bir kurum niteliği kazanıyor. Kurulmadan önce, diğer
ülkelerden örnekler aranıyor. İlk örnek, tıpkı ceza yasasında olduğu gibi
İtalya'nın faşist Mussolini dönemi yasalarında bulunuyor ve adı: "Devletin
Korunması için Özel Mahkeme"dir. Ancak, faşizm dönemi ürünü olduğundan,
anayasa değişikliği ve yasanın görüşülmesi sırasında, İtalya'daki örnekten hiç
söz edilmiyor. Onun yerine Fransa örneği veriliyor. Fransa'da DGM'ler iki kez
oluşturulmuştur. İlki, Hitler ile işbirliği yapan Mareşal Petain dönemindedir.
Hitler ile Petain isimleri birlikte değerlendirildiğinde, yine İtalya ve
faşizm akla geliyor. Kısacası her iki ülke örneği de bu mahkemelerin faşizm
dönemi "mahkemeleri" olduğunu gösteriyor.
İkincisi ise Petain'in
öğrencisi General De Gaulle tarafından, 1963 yılında, Cezayir ayaklanması ve
Fransa içşavaşı döneminde çıkarılmıştır. Adı DGM; ama işlevi bir tür divanı
harp mahkemesi niteliğindedir. Fransa DGM'si, Türkiye'dekinden farklı; her
bölgede birkaç tane kurulmamış, tüm Fransa için tamamı bir tane kurulmuştur.
Kurulma şekli, koşullara uygun ve olağanüstüdür. Yargılama şekli olağandır.
Süresi olağanüstü dönemle sınırlıdır. Bir tür sıkıyönetim mahkemesi ve
olağanüstü koşulların bitimi ile bu mahkemenin görevi de bitiyor. Hiçbir
dönemde sürekli kullanılmıyor. Türkiye DGM'si ile İtalya ve Fransa DGM'lerinin
tek ortak yanı, sağ iktidarlar döneminde kurulmuş olmalarıdır.
DGM'ler Anayasa'nın 136.
maddesi ile kuruldu ve sağlama alındı. Mahkemelerin yasa ile kurulması anayasa
emri, ancak, daha önce değinildiği gibi, DGM'ler anayasa ile kuruluyor. Bir
bakıma DGM'lerin kuruluş yasası anayasa oluyor. Ama yine de DGM'lerin kuruluşu
ve yargılama usulleri hakkında yasa gerekiyor. Yasa için gerekçe hazır: Anayasanın
emri!. Komisyonlar gerekli hazırlıkları yaparak 13.06.1973 tarihinde yasanın
görüşülmesine başlanıyor. Yasa görüşmeleri anayasa değişikliği kadar uzun
sürmüyor. Bugünkü DGM yasasının hemen hemen aynısı olan yasa, 26.06.1973 tarih
ve 1773 sayı ve de bugünkü DGM yasası ile aynı isimle (Devlet Güvenlik Mahkemelerinin
Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun) 11.07.1973 tarihinde Resmi
Gazete'de yayımlanarak yürürlüğü giriyor.
12 Mart Darbesi'nden sonra,
1973 sonunda genel seçimler yapılıyor ve 26.01.1974-16.09.1974 döneminde,
MSP-CHP koalisyonundan oluşan 1. Ecevit Hükümeti kuruluyor. Hükümet
programının birinci maddesi genel af ve hükümet genel affı çıkarıyor. Aftan
kısa süre sonra, toplumsal muhalefet hızla yükseliyor. Kitlelerin ilk istemi
DGM'lerin kapatılması ve kitleler bu yönde harekete geçiyor.
Yükselen muhalefet karşısında
Yasanın ömrü pek uzun olmuyor. Diyarbakır DGM Savcısı, TCK 163. madde ile
ilgili bir yargılamada, DGM yasasının anayasaya aykırılığını ileri sürüyor.
İddiayı ciddi bulan mahkeme, işi Anayasa Mahkemesine götürüyor. Anayasa Mahkemesi
başvuruyu haklı bularak 1773 sayılı DGMKYUK esasa girmeden usulden (1974/35E.
1975/126K) 06.05.1975 tarihinde iptal ediyor. İptal kararı 11.Ekim.1975 tarihli 15380 sayılı Resmi
Gazete'de yayımlanarak bir yıl sonra yürürlüğe giriyor. Böylece usulden de bozulsa, yeni
bir darbeye kadar DGM yasası yürürlükten kalkmış oluyor. "DGM'ler
eziliyor ama sıra MESS'e gelmiyor."
31.03.1975-21.06.1977
döneminde I.MC (Milliyetçi Cephe) 4. Demirel Hükümeti yeniden DGM'leri
canlandırmak için bir atak yapıyor. Ancak parlamento dışı ve içi muhalefetin
direnci sayesinde, sonuç alamıyor. 12.Eylül.1980 Askeri Darbesine kadar, zaman
zaman tartışılsa da DGM'ler gündemden çıkıyor. Arada geçen dönemde, DGM yerine,
Sıkıyönetim Yasası ve Mahkemeleri ile idare ediliyor. Uzun süreli
sıkıyönetimler, sanki ordu siyasetin dışındaymışçasına, ordu siyasetin içinde
tartışmalarına neden oluyor ve orduya ciddi prestij kaybettiriyor. Bu
tartışmaları noktalayacak ama sıkıyönetim mahkemelerinden doğacak boşluğu
dolduracak yeni bir "mahkemeye" gereksinme duyuluyor. Bunun için elde
hazır örnek var: DGM'ler!..
12 Eylül Faşist Darbesi ile
birlikte, bozulmuş 1961 Anayasası rafa kaldırılıyor. Ortada anayasa olmadığı
için, DGM'ler için anayasa değişikliği yapmaya gerek yok. Olağanüstü mahkeme
sorunu, yeni anayasa hazırlanırken çözümleniyor: 1961 Anayasa'sının değişik
136. maddesi, yine, 1982 Anayasa'sının 143. maddesi olarak aktarılıyor. Madde
başlığı da aynen "Devlet Güvenlik Mahkemeleri" olarak yeni Anayasaya
aktarılıyor. Yeni anayasa 2709 sayılı yasa ile 07.11.1982 günü, Kenan Evren'in
kefaleti ile kabul ettiriliyor ve 09.11.1982 günü Resmi Gazete'de yayınlanarak
yürürlüğe giriyor.
Anayasa hazır, geriye yasanın
hazırlanması kalıyor. Yasanın hazırlanması da sıkıntı yaratmıyor; Anayasa Mahkemesi
tarafından iptal edilmiş de olsa elde örnek bir model var.
İktidarda
21.Eylül.1980-24.Kasım.1983 tarihleri arasında görev yapan, Turgut Özal'ın
yardımcılığını yaptığı, Deniz Kuvvetleri eski Komutanı Emekli Oramiral Bülent
Ulusu'nun emir ile kurduğu bir hükümet var. Tıpkı anayasanın hazırlanması ve
oylanmasında olduğu gibi, bu yasanın hazırlanmasında da tartışmalar
yapılmıyor. Meclis "tam bir uyum ve emir komuta zinciri içinde"
çalışmasını kısa sürede tamamlıyor. DGM yasası, 16.06.1983 tarih ve 2845 sayı
ile kabul edilerek, 18.06.1983 tarihinde Resmi Gazete'de yayımlanıp yürürlüğe
giriyor. Böylece muhalif halk kesimi yeniden DGM'lerine “kavuşmuş” oluyor.
Muhalif halk diyoruz, çünkü, muhalif olmayanların bu yasadan haberi bile yok!
Yukarıda açıklanan hususlar,
dönemin Başbakanı Bülent Ulusu tarafından, yasanın 9. maddesinin gerekçesinde
“özlü” bir biçimde şöyle özetlenmiştir: "Görülüyor ki, kanun koyucu bu düzenleme ile sık
sık sıkıyönetim ilanı gerektirmeden bu tür meseleleri, başka tedbirlerle
karşılamaya çalışmakta ve getirilecek düzeni belirlemiş bulunmaktadır.
Anayasanın bu düzenlemesine uygun olarak olağanüstü hal ilanı sırasında da
görev yapacak DGM'nin görevleri tespit edilirken 1402 sayılı Sıkıyönetim
Kanununun 15. maddesi ile Sıkıyönetim Mahkemelerinin görev ve yetkisine giren
suçların tamamına yakın kısmı DGM'lerin görev alalına alınmıştır."
Birinci ağızdan ifade edildiği
gibi, DGM'ler ile Sıkıyönetim Mahkemeleri, görev yönünden özdeşleştirmiştir.
Demek ki, önemli olan, işi kimin yaptığı değil; yapılan işin niteliğidir. Kimin
yaptığı ise, yapan kişi ve tarih açısından önemlidir.
DGM'ler Neden Gerekliydi? (!!)
Karşıt çıkarların doğurduğu
karşıt sınıfların, yasaları değerlendirmesi de farklıdır. Her sınıf, diğer
kurumlar gibi, yasa ve anayasaları da kendi sınıf çıkan açısından değerlendirir.
Birinin yararına olan diğerinin zararınadır. "Yasalar herkesi bağlar"
kuralının arkasında da bir sınıf çıkarı gizlidir, çünkü yasalar sınıf
çıkarlarını gözeterek hazırlanırlar. Son tahlilde, her yasanın amacı mevcut
düzeni korumaktır. Doğal olarak, düzenden çıkarı olanlar, var olan yasaları
savunur; eksik gördüklerinin de tamamlanmasını ister. Bu kural DGM'ler
konusunda da geçerlidir. Bir kesim DGM'lerin gerekliliğini savunurken, karşıt
grup, kendini hedef aldığı gerekçesi ile DGM'lere karşı çıkar.
DGM'lerin gerekli olduğunu
savunanların gerekçelerinin özü, 1961 Anayasa'sının 136. maddesinin değişiklik
gerekçesinde sıralanmıştır. Bu değişiklik gerekçesi: "Bütün dünyada olduğu
gibi memleketimizde de son yıllarda yeni suç ve suçluluk kavramları ortaya
çıkmış, dolayısıyla suçların ve suçluların kovuşturulması ve yargılanması için
yeni usuller aranması ve bulunması zorunlu hale gelmiştir. Özellikle
"Devletin ülkesi ve milleti ile bütünlüğü, hür demokratik düzen ve
nitelikleri Anayasada belirtilen Cumhuriyet aleyhine işlenen ve doğrudan
doğruya Devletin güvenliğini ilgilendiren suçların kovuşturulmasında ve
yargılanmasında, gerek ceza müessiriyetini artırmak için süratli yargılamayı
sağlamak ve
gerekse
özellik arz eden bu suçların, ihtisaslaşmış mahkemelerde görülmesini mümkün
kılmak için "Devlet Güvenlik Mahkemeleri" kurulmasında fayda
görülmüştür." 1982 Anayasa'sının DGM'leri düzenleyen 143.
maddesinin hükümet gerekçesi ise “Devletin varlığı ve devamlılığı ile ilgili bazı eylemler
vardır ki bunların işlenmesi halinde hem çabuk ve hem isabetli karar verebilmek
için özel bir uzmanlık ister. Bu gibi hallerde DGM'lerin bulundurulması
gereklidir. Anayasamıza hakim ilkeye göre belli bir eylem için o eylemin işlenmesinden
sonra özel mahkeme
kurulamaz.
Bu nedenle sözü geçen suçlara ilişkin davalara bakmak üzere DGM'ler
Anayasamızca kabul edilmiştir. Atamalarındaki özel hükümler
önceden saptanıp eylemden evvel mahkemeler vücuda getirilmiş olduğundan belli olaylar için işlendikten sonra bir mahkeme sayılması mümkün değildir." Bir de Milli Güvenlik Konseyinin (MGK) Anayasa Komisyonunun değişiklik gerekçesi
vardır: "Savaş ve sıkıyönetim hallerinde DGM'nin görev alanına giren suçlar, askeri mahkemelerin görevleri arasına
girmekte ve bu mahkemeler görevsizlik kararı vermek durumunda kalmaktadır. Daha önceki uygulamada, bu hal gerçekleşmiş, karar safhasına gelen davalar görevsizlik kararıyla sıkıyönetim askeri mahkemelerine devredilmiştir, Bu sakıncayı ortadan kaldırmak, yargı hizmetine sürat kazandırmak amacıyla sıkıyönetim ilan edilmesi halinde kanunla belli edilen esaslara göre bu mahkemelerin sıkıyönetim askeri mahkemelerine dönüştürülebilmesi maddeye bir fıkra olarak eklenmiştir...."
önceden saptanıp eylemden evvel mahkemeler vücuda getirilmiş olduğundan belli olaylar için işlendikten sonra bir mahkeme sayılması mümkün değildir." Bir de Milli Güvenlik Konseyinin (MGK) Anayasa Komisyonunun değişiklik gerekçesi
vardır: "Savaş ve sıkıyönetim hallerinde DGM'nin görev alanına giren suçlar, askeri mahkemelerin görevleri arasına
girmekte ve bu mahkemeler görevsizlik kararı vermek durumunda kalmaktadır. Daha önceki uygulamada, bu hal gerçekleşmiş, karar safhasına gelen davalar görevsizlik kararıyla sıkıyönetim askeri mahkemelerine devredilmiştir, Bu sakıncayı ortadan kaldırmak, yargı hizmetine sürat kazandırmak amacıyla sıkıyönetim ilan edilmesi halinde kanunla belli edilen esaslara göre bu mahkemelerin sıkıyönetim askeri mahkemelerine dönüştürülebilmesi maddeye bir fıkra olarak eklenmiştir...."
DGM'lerle İlgili tartışmalar,
yasa yapılırken değil, 1961 Anayasa’sının 136. maddesi değiştirilirken
yapılmıştır. Yasanın görüşülmesi sırasında yapılan görüşmeler ve tartışmalar,
anayasa değişikliği sırasında yapılan tartışmaların bir tekrarı niteliğindedir.
Anayasa değişikliği ve birinci DGM yasasının çıkarılması sırasında, AP, CGP,
MSP ve zaman zaman CHP parlamenterleri de lehe konuşmalar yapmışlardır.
Sürekli, DGM aleyhine konuşma yapan tek kişi TİP milletvekili Mehmet Ali
Aybar'dır; tek başına parlamentoya hukuk ve demokrasi dersi vermiştir.
İkinci DGM yasasının
hazırlanışı sırasında tek yetkili kurum MGK'dır. Yasanın hazırlanışı sırasında,
MGK'nın sözünün üstüne söz söylemeye cesaret eden yoktur. Söylenecek söz
olmayınca, ikinci DGM yasası birinciden daha hızlı görüşülüyor ve kabul
ediliyor. Sadece arada birileri çıkıp birinci DGM yasası hazırlıkları
sırasında yapılan görüşmelerden aktarmalar yapıyor ve 12 Eylül Darbesi'ne
methiyeler düzüyor. Ama iki yasanın gerekçeleri hemen hemen aynıdır. 12 Mart'ta
icat edilen "bölünmez bütünlük, hür demokratik düzen, nitelikleri
anayasada belirtilen cumhuriyet" kalıp tamlamaları, ikinci DGM yasası
hazırlanırken de nakarat haline getiriliyor ve her fırsatta tekrarlanıyor.
Anayasaların ve DGM
yasalarının genel ve madde gerekçelerinin yer aldığı meclis görüşme
tutanaklarında, DGM'leri savunan görüşler, şu başlıklar altında sıralanabilir:
1-
"Son yıllarda yeni suç ve suçluluk kavramları ortaya çıktı" savı: Doğada ve toplumda her şey
sürekli değişim ve gelişim içindedir. Yasaların da bu değişime ayak uydurması
kaçınılmazdır. Ancak, yasanın hazırlanmasında sunulan gerekçenin doğru olmadığı
görülmektedir. Çünkü, eski ve yeni DGM yasalarında hiçbir yeni suç tanımı,
yapılmamıştır. Yasanın adından (Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kuruluş ve
Yargılama Usulleri Hakkında Kanun) anlaşılacağı gibi, bu yasa bir kuruluş ve
usul yasasıdır. Usul ve kuruluş yasalarında suç tanımı yapılmaması gayet
doğaldır. Ayrıca yasanın 9. maddesi bu gerekçeyi doğrulamıyor. Çünkü sayılan
suçların tamamı TCK'da mevcut olup 9. Maddede, sadece, TCK'daki madde numaraları
yazılmıştır. Kesinlikle yeni bir suç tanımı yapılmamıştır. O nedenle ortada ne
yeni bir "suç" ne de "suçluluk" kavramı vardır.
2-
'Gelişmiş demokratik ülkelerde de benzer mahkemeler var" savı: "Kötü örnek, örnek
olmazmış" ama örnek istendiği zaman, hemen Fransa örneği gösteriliyor.
Aslında, Fransa'dan önce İtalya'da benzer bir mahkeme vardı. Faşist Mussolini
döneminde 1926 yılında "Devletin Korunması için özel Mahkeme" adı
ile bir DGM kuruluyor ve faşizmin yıkıldığı 1948 yılına kadar faaliyet
sürdürüyor. Faşistler, faşizmi açık yüreklilikle savunamadıklarından dolayı
ve kötü çağrışım yapmaması için İtalya örneğine hiç değinmiyorlar.
Dokunulduğunda, DGM'lerin faşizmin bir icadı olduğu anlaşılacak. Aslında, Fransa örneği de
pek iyi bir örnek değildir. Çünkü, Fransa'da DGM'leri kuran Mareşal Patein, 1.
paylaşım (Dünya) savaşında ulusal kahraman ama 2. paylaşım savaşında, Fransa'yı
işgal eden Hitler Almanya’sı ile işbirliği yaptığı için, ulusal hain ilan edilmiştir.
Fransa'da da ilk DGM, yine faşizm döneminin mahkemesidir. İkinci DGM ise
Petain'in öğrencisi General de Gaule tarafından Cezayir Ayaklanması döneminde
kuruluyor. Yani Fransa'da geçici bir süre için ve tek olarak kuruluyor.
Genelde kişiler kendilerini doğrulamak için örnek verirken parçayı bütünden
soyutlarlar. Oysa parça bütün içinde anlamlıdır. Dolaysıyla sadece ada bakarak
Fransa'da DGM vardır denemez. Çünkü yukarıda anlatıldığı gibi, Fransız DGM'si
bir kriz döneminde kısa bir süre için kuruluyor. Yargılama usulünde herhangi
bir değişiklik yok; bir tür divanı harp ya da sıkıyönetim mahkemesi
niteliğindedir. Hiçbir zaman Fransız hukuk sisteminin bir parçası durumuna
gelmemiştir ve sayılabilecek bir çok nedenle "bizim" DGM'lere de
benzememektedir.
3-
"Suçluların kovuşturulması ve
yargılanması için yeni usuller gereklidir" savı: İlk bakışta doğru görünen bir
tespittir. Adil, hızlı, demokratik bir yargılama için çağa ve teknolojiye ayak
uydurmak gerekir. Ancak, kovuşturma ve yargılamada temel koşul demokratik hak
ve özgürlüklerin özüne dokunulmaması, evrensel hukuk değerlerine bağlı
kalınmasıdır. Kesinlikle, yürütme erkinin yargı erki üzerinde tehdit unsuru
olmamasıdır. Kovuşturma ve yargıdan önce, suçların önlenmesi aşamasının, koşullarının
yaratılması gerekir. Bunun için ekonomik, sosyal ve siyasal nedenler
belirlenmeli ve çözüm için gerekli çabalar harcanmalıdır. Esas olan suçluyu
yakalamak değil, suçun kaynağını kurutmaktır.
4- "Devlete, ülke ve millet
bütünlüğüne, düzene ve cumhuriyete yönelik suçları yargılayacak ayrı
mahkeme" savı: Her devletin, her düzenin kendini koruyacak önlemleri
alması, iktidar olmanın doğası gereğidir. Ancak, bu işler yapılırken amaç ve
araç arasındaki ilişkiyi çok iyi belirlemek gerekir. Amaç ve araç arasındaki
ilişkinin karıştırılmaması gerektiği gibi, kişisel amaçlar için yukarıda sayılan
"değerler", araç ve paravan olarak kullanılmaması gerekir. İnsan, tüm
toplumsal ve sosyal kurumların merkezindedir. Bu kurumların amacı, insana
hizmettir. İnsanı dışlayan, ikincil plana iten ve araç olarak kullanan hiçbir
düzen insancıl sayılamaz ve insana hizmet etmesi gereken kurumlar, insana
hükmetmeye
başlar.
Sonunda, tüm kutsal değerler, sınıf çıkarını gizlemek için birer örtü olarak
kullanılmaya başlanır.
5- "Ceza etkinliğini
(müessiriyetini) artırmak" savı: Ceza etkinliği kavramı, yargılamanın değil, daha çok
infaz hukukuna ilişkin bir kavramıdır. Kavram, toplumların ve hukukun
gelişimine göre sürekli işlev ve amaç değiştirmiştir. Cezalar, ilkel "öç
alma" aşamasından bu günkü "ıslah" anlayışına doğru insani bir
evrim geçirmiştir. Adli suçlular için doğru sayılabilecek bu belirleme, siyasi
suçlular için tamamen yanlıştır. Çünkü, siyasi bir suçlunun "ıslahı",
muhalif insanı, bozuk düzeni savunan insan durumuna dönüştürmek demektir. Bunun
felsefi anlamı ise, insanın, insanlığın inkarıdır. Ceza etkinliği, siyasi
suçlulara değil, adli suçlulara gereklidir ki caydırıcı olsun. Ama asıl olan,
suçu doğuran toplumsal koşulların yok edilmesidir.
6- "Hızlı yargılama sağlamak"
savı: Hızlı
ve adil yargılama hangi yargı/mahkeme için gerekli değil acaba? "Gecikmiş
adalet, en büyük adaletsizliktir" Toplumsal gereksinmeden doğan alanlar
boşluk kabul etmez. Boşluk doğduğu anda hemen yeri, başka bir yasal ya da
yasadışı yapı ile dolduruluyor. Örneğin; olağan insan ilişkilerinin çözemediği
sorunlar hukuk tarafından; hukukun çözemediği ya da yetersiz kaldığı konular da
mafya tarafından çözülüyor. Çünkü, mafyayı, işlemeyen ya da ağır işleyen,
bozulmuş ve yetersiz kalmış bir kolluk ve hukuk sistemi üretmektedir. Tıpkı
eğitimdeki yetersizliklerin özel okulları, özel dersaneleri doğurduğu gibi.
7- "İhtisas
mahkemeleri" savı: Yargıç ve savcı olmak için hukuk fakültesini bitirip,
sınav, kazanmak gerekir. Stajın tamamlanması ile kura çekilerek yargı kürsüsüne
çıkılır. Diğer mesleklerden farklı olarak, yargıç için hizmetiçi eğitim yeri
kürsülerdir. Ayrıca hizmetiçi eğitim kursları yoktur, iş, yargıcın ve savcının
kendisine kalmıştır. Yargıç ve savcının ihtisas yapacağı hukuki bir kurum ve
kuruluş da yoktur. Başka bir anlatımla, yargıç ve savcı ihtisasını kendi
başına ve kürsüde yapar. Tüm mesleklerde olduğu gibi, bir savcı ve yargıç, her
insanda bulunması gereken, ancak son zamanlarda meziyet olarak sayılan
dürüstlüğe sahipse; işini doğru ve zamanında yapıyorsa; konusu ile ilgili
mevzuatı (yasa, tüzük, yönetmelik ve yayınları) dikkatli ve düzenli izliyorsa
iyi bir hukukçu demektir. Daha önceden değindiğimiz gibi hukuk, aynı zamanda
teknik bir konudur. Her teknik konu gibi, uzmanlık alanıdır. Hukukçu olmak için
dört yıllık lisans eğitimi zorunludur. Ayrıca, bu eğitimle yetinilmediği için
okuldan sonra yargıç ve savcıların 2-3 yıl gibi uzun sayılabilecek bir staj
eğitimi vardır.
Uzman: Belli bir işte, belli bir konuda bilgi, görüş
ve becerisi çok olan kimsedir. Av. Haluk İnanıcı'nın avukatlık mesleğinde
ihtisaslaşma ve şirketleşme başlıklı tebliğinde belirttiği gibi "ortada
iki uzmanlık kavramı var. Bunlardan birisi hukukçunun uzmanlığı; diğeri hukukçunun
uğraştığı konunun teknik bilgisine ait uzmanlık. Öte yandan, bir hukuki alana
ilişkin bilgilenmenin uzmanlık olduğunu ifade etmek pek doğru olmasa gerek.
Herkesin kolaylıkla ulaşabileceği ve bilgi sahibi olabileceği bir alandan,
uzmanlık alanı diye söz etmek olanaksızdır.” Örneğin, bu kitabın
hazırlanmasında yararlanılan kaynaklar, ilgi duyan herkesin kolayca
ulaşabileceği kaynaklardır. Ama kesinlikle bir uzmanlık alanı değildir. Temel
hukuk bilgisine sahip her hukukçu, biraz emek harcamak koşulu ile bu konuda
yeterli bilgiye sahip olabilir. Hiçbir hukukçuya ve şahsa kapalı olmayan bu
alan, uzmanlık alanı olarak değerlendirilemez. Son yıllarda, ticaret
mahkemelerinden, ağır ceza mahkemelerine yapılan yargıç atamaları bile ihtisas
gerekçesini çürütmeye yeter. Ama konunun daha iyi anlaşılması için, Av. Haluk
İnanıcı'dan bir alıntı daha yapalım: "DGM'ler siyasi davalarda
sanığın, mensubu olduğu örgütle ilgili bilgiyi İçişleri Bakanlığına soruyor.
Yani sanıklar bakanlıktan bu örgüt silahlı örgüt diye bir bilgi gelirse başka,
gelmezse başka suçtan yargılanmaktadır. Uzman(!) mahkeme sadece bu işi
yapmaktadır. Uzmanlık, sanırız idareye yazı yazmayı bilmek anlamına
geliyor" (19). Bunlara rağmen, DGM'lerin, dolayısıyla yargıç ve
savcıların
uzman olduğu
ileri sürülüyor. Ama, hangi konuda, nerede, kimden, ne zaman uzmanlık
konusunda eğitim aldığı açıklanmıyor. Ancak, son zamanlarda ortaya çıkan
şekli ile ortada gizli yasalar varsa onu bilemiyoruz!!.
8-
"DGM'lerin kuruluşu ile sıkıyönetimlere gerek kalmayacak" savı: Bu savın olumlu yönü, ülkenin
sıkıyönetimle yönetilmesinden utanç duyulmasıdır. Olumsuz yanı ise, sıkıyönetim
mahkemelerinin yerini dolduracak ve onları aratmayacak böyle mahkemeler
kurulmuş olmasıdır. Gerekçe doğrulanmıştır. Gerçekten artık sıkıyönetim
mahkemelerine ve sıkıyönetimlere gerek kalmamıştır. Çünkü, DGM'ler bu işlevi
fazlası ile yerine getirmektedir. O kadar ki Askeri Yargıtay kararları,
savunmalarda DGM'ler tarafından örnek karar olarak bile kabul edilmemektedir!
9-
"DGM'ler: komünizmle, anarşizmle, terörizmle
müessir bir mücadele vasıtasıdır" savı (21): DGM'lerin hangi
"izmleri" hedeflediği tek tek sayılmış ama nedense sonu
"izmle" biten FAŞ(İZM) sayılmamıştır. Unutulduğu ileri sürülemez,
çünkü yapılanlar, söylenenler, yazılanlar tersini gösteriyor. Ancak, olsa olsa
bilinçli bir unutmadan söz edilebilir. O da amaca uygun olur. Başka yorum yok!
DGM'lere
Karşı Çıkış Nedenleri:
1- "DGM'ler olağanüstü
mahkemelerdir" savı: Nedenleri şöyle sıralanıyor: Diğer ilk derece
mahkemelerin tamamı Anayasa gereği olarak yasa ile kurulurken DGM'ler doğrudan,
yüksek mahkemeler gibi anayasa İle kuruluyor. Diğer olağanüstü mahkemeler gibi,
DGM'ler de olağanüstü dönemlerde kuruluyor, iki DGM de, darbelerin ve
darbecilerin Türk hukuk sistemine katkısıdır(!). Seçilmişlerin oluşturduğu
parlamentolar tarafından değil, atanmış hükümetler döneminin eserleri;
gerekçelerinde belirtildiği gibi, sıkıyönetim mahkemelerinin yerini doldurmak
amacıyla kuruluyor. O nedenle, sıkıyönetim ilan edilmesi durumunda sıkıyönetim
mahkemelerine dönüşebilecek şekilde düzenlenmişlerdir.
2-
"Siyasi mahkemelerdir" savı: Görev alanına, toplu kaçakçılık
suçları da girse, DGM'ler esas olarak, siyasi suçları yargılamak amacıyla
egemen çevrelerce kurulmuştur. Savunulan "İdeal devlet" (böyle bir
devlet yoktur), sınıflara ve onların ideolojilerine eşit uzaklıkta olmak
zorundadır. Oysa, sağcı faşist örgüt ve
çetelerin katliamları terör suçu sayılmazken, sol görüşlülerin en basit
afiş asmaları bile terör suçu olarak nitelendirilmekte ve DGM'lerde yargılanmaktadır.
Kısacası, DGM'lerde yargılanan suçlar ve "suçlular", ağırlıklı olarak
sosyalist düşünceye sahip, siyasi kişilerdir. DGM'ler "sol siyaset
karşıtı mahkemelerdir" dersek abartmış olmayız.
3-
"Diğer yargı organlarına güvensizlik" savı: Bizim
bildiğimiz, DGM
savcı ve yargıçlarının diğer adli mahkeme yargıç ve savcıları ile hiçbir eğitim
farklılığı olmadığına göre, temelde diğer yargıç ve savcılara güvensizlik
vardır denebilir. Çünkü, nedensiz ayrım olmaz. Yıllarca ağır ceza
mahkemelerinin görev alalına giren konular, birdenbire DGM'lere devrediliyor
ve yargılamalara DGM'lerde devam ediliyor. Üstelik, DGM yargıçlarının tamamı,
önceden ağır ceza mahkeme başkanlığı ya da üyeliği yapmış kişilerdir. Yargıç ve
savcıların yetişme kaynakları aynı olmasına rağmen, ayrımın tek nedeni: Bazı
yargıç ve savcılara güveniliyor, diğerlerine güvenilmiyor, olmasıdır.
4-
"Sıkıyönetimsiz sıkıyönetim mahkemeleri"
savı:
Bir şey, her dilde farklı sözcüklerle anlatılır ama amaçlanan aynı şeydir.
Çünkü farklı adlandırma, şeylerin özünü değiştirmez, tıpkı DGM'lerde olduğu
gibi. MGK gerekçesinde, DGM'lerin sıkıyönetim mahkemelerine dönüştürülebileceği
belirtilmiş ve anayasa ile yasa ona göre düzenlenmiştir. Yasanın hazırlayıcısı
Bülent Ulusu, yukarıda aktardığımız yasa gerekçesinde, bu mahkemelerin ne
amaçla kurulduğunu çok net bir biçimde anlatmıştır. Anılan iki gerekçe bile bu
savı doğrulamak için yeter de artar!..
5-
"Doğal yargıç ve mahkeme ilkesine aykırıdır"
savı:
Yargıçlar ve mahkemeler, suç ve suçlu ayrımı yapılmadan, suç işlenmeden önce kurulan;
genel usule göre yargılama yapan; kuruluşu tartışılmayan; yasama ve yürütme
baskısından oldukça uzak; siyasi iktidara değil, evrensel hukuk ilkelerine
bağlı olmalıdır. 1961 Anayasası'ndaki "doğal yargıç" ilkesi, DGM
değişiklikleri ile birlikte, "yasal yargıç" olarak değiştirilmiştir.
Basit gibi görünen "doğal yargıç ve yasal yargıç" ayrımı, Anayasa'da
değişiklik yapma gereği duyulacak kadar önemli kavramlardır. Çünkü, yasalar,
parlamentoda usulüne uygun olarak kabul edilip Resmi Gazete'de yayınlanarak
yürürlüğe girer. Hukuk ise daha üst bir kavram olup yasa dışında evrensel ve
moral değerleri de içerir. Başka bir anlatımla, parlamento tarafından usulüne
uygun olarak kabul edilen metinler yasa sayılabilir; ama her yasa, her zaman
meşru ve hukuki olmaz.
6-
"Savunma hakkını ortadan kaldırdığı" savı: Genel mahkemeler dışında
kurulan her mahkeme, yargı birliğinin bozulduğunun bir göstergesidir. Yeni
mahkemeler ile yargı birliği parçalanır ve yaratıcısına yeni ayrıcalıklar
sağlar. Bu ayrıcalıklar kendini maddi hukukta ve yargılama usulünde gösterir.
Genel ceza yargılama usul yasası, ünlü Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunudur
(CMUK). CMUK'un savunmaya ilişkin maddeleri, büyük bir "reklam"
kampanyası ile 18.11.1992 tarih ve 3842 sayılı yasa ile değiştirilmiştir.
Ancak, bu değişiklik yasasının 31. maddesine göre, CMUK'un 104, 106, 108, 110,
128, 135, 136, 138, 142, 143, 144 ve 146. maddelerindeki değişikliklerin DGM
görevine giren suçlarda uygulanmayacağı ve DGM'lerde değişiklikten önceki usul
hükümlerinin uygulanacağı kurala bağlanmıştır. Şu anda iki tane CMUK var:
Birincisi genel ceza mahkemelerinde, diğeri ise DGM'lerde uygulanmaktadır.
Madde değişikliklerinin neler getirip götürdüğü ilerideki bölümlerde
açıklanacaktır, o nedenle şimdilik bu maddelerin tamamen sanık avukat
ilişkilerini düzenlediğini belirtmekle yetineceğiz.
7-
"DGM'ler yüksek mahkeme değildir" savı: Anayasanın 142. maddesinin
başlığı "Mahkemelerin
Kuruluşu"dur. Metni ise: "Mahkemelerin kuruluşu, görev ve yetkileri, işleyişi
ve yargılama usulleri kanunla düzenlenir." şeklindedir. DGM'ler
dışındaki tüm birinci derece mahkemeler, Anayasa'nın yukarıda aktarılan maddesi
gereği yasa ile kurulmuştur. Tek istisnası, DGM'lerdir. Çünkü Anayasa'da sadece
yüksek mahkemeler yer almaktadır. Birinci derece bir mahkemenin, yüksek
mahkemeler gibi Anayasa'da düzenlenmesi, bu mahkemenin önemini, özelliğini,
ayrıcalığını ve olağan olmadığını açıkça ortaya koyar.
8-
"Bağımsız ve tarafsız mahkemeler değildir"
savı: Yargının
mutlak bağımsızlığından söz etmek olanaksız da olsa, yargı denince akla gelen
iki sözcük "bağımsızlık ve tarafsızlıktır". O nedenle biçimsel de
olsa göreceli de olsa, yargının bağımsızlığı ve tarafsızlığı zorunlu ve
gereklidir. Yargı bağımsızlığı denince, öncelikle, yasama ve yürütme erkinin,
yargı üzerinde doğrudan ya da dolaylı etkisinin olmaması anlaşılır. Ancak
DGM'ler, sivil yargıç ve savcıların atanma şekli ile Hakim ve Savcılar Yüksek
Kurulu; askeri yargıç ve savcıların atanma şekli ile, ordu yolu ile doğrudan,
yürütmeye bağlıdır. Yürütmeye çifte bağlı bir yargıdan bağımsızlık ve
tarafsızlık beklemek işin doğasına aykırı olsa gerekir. Ama, yine de, yargı
bağımsızlığının ve tarafsızlığının bir özlem olarak kalmasını değil, yaşama
geçirilmesini diliyoruz.
9- "DGM'ler Avrupa İnsan
Haklan Sözleşmesine (AİHS) Aykırıdır" savı: Avrupa İnsan Hakları
Komisyonu (AİHK), 1993 Yılı'nda yapılan bir başvuru üzerine, 14.04.1997
tarihinde DGM'lerin AİHS'nin "bağımsız ve tarafsız bir mahkemede
yargılanma hakkını" düzenleyen 6. maddesine aykırı olduğuna karar
vermiştir. DGM'lerin bağımsız mahkemeler olmamasına gerekçe olarak da
DGM'lerdeki askeri yargıcın bulunmasını göstermiştir. Değerlendirmenin doğru
ancak gerekçenin yetersiz olduğunu düşünüyorum. Türkiye'nin de taraf olduğu ve
imzaladığı AİHS'nin 6. maddesi ve CMUK değişiklikleri incelendiğinde, bu gerekçenin
yetersiz olduğu daha iyi anlaşılacaktır. O nedenle AİHS'nin 6. maddesini aynen aktarıyorum:
Her şahıs gerek medeni hak ve vecibeleriyle ilgili
nizalar gerek cezai sahada kendisine karşı serdedilen bir isnadın esası
hakkında karar verecek olan kanuni müstakil ve tarafsız bir mahkeme
tarafından davasının makul bir süre içinde hakkaniyete uygun ve aleni surette
dinlenmesini istemek hakkını haizdir.
1- Hüküm aleni olarak verilir, şu kadar ki demokratik
bir toplulukta amme intizamının veya milli güvenliğin veya ahlakın yararına
veya küçüğün menfaati veya davaya taraf olanların korunması veya adaletin
selametine zarar verebileceği bazı hususi hallerde mahkemece zaruri görülecek
ölçüde, aleniyet davanın devamınca tamamen veya kısmen basın mensupları ve halk
hakkında tahdit edilebilir.
2. Bir suç ile itham edilen
her şahıs suçluluğu kanunen sabit oluncaya kadar masum sayılır,
3. Her sanık ezcümle:
a) Şahsına tevcih edilen isnadın
mahiyeti ve sebebinden en kısa bir zamanda, anladığı bir dille ve etraflı
surette haberdar edilmek,
b) Müdafaasını hazırlamak için
gerekli zamana ve kolaylıklara malik olmak,
c) Kendi kendini müdafaa etmek
veya kendi seçeceği bir müdafiin veya eğer bir müdafi tayin için mali
imkânlardan mahrum bulunuyor ve adaletin selameti gerektiriyorsa, mahkeme
tarafından tayin edilecek bir avukatın meccani yardımından istifade etmek.
d) İddia şahitlerini sorguya
çekmek veya çektirmek, müdafaa şahitlerinin de iddia şahitleriyle aynı şartlar
altında davet edilmesini ve dinlenmesinin sağlanmasını istemek,
e) Duruşmada kullanılan dili
anlamadığı veya konuşmadığı takdirde bir tercümanın yardımından meccanen
faydalanmak, haklarına sahiptir.
Yukarıdaki metnin altında
Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin de imzası vardır. Anayasa'nın 90/son maddesine
göre "Usulüne
göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmündedir. Bunlar
hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine
başvurulamaz." Anayasanın bu maddesini de dikkate alarak, yukarıda
aktarılan AİHS'nin 6. maddesi ışığında, DGM ve TMY yasaları incelendiğinde,
AİHK'nın vardığı sonuç kaçınılmazdır.
Devlet Güvenlik Mahkemeleri'nin
Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun
Gerek eski 26.06.1973 tarih ve
1773 sayılı, gerekse yeni ve yürürlükte olan 16.06.1983 tarih ve 2845 sayılı yasaların
tam adı: Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri Hakkında
Kanun'dur. Ancak, biz bundan sonra kısaca Devlet Güvenlik Mahkemeleri Yasası
diyeceğiz ve DGMY olarak kısaltarak kullanacağız.
İki yasa, adları gibi içerik
olarak da pek farklı değildir. Öz aynı olmasına rağmen Anayasa değişikliği
nedeniyle bazı küçük farklılıklar vardır. Gerçi, farklılıklara değinilmeden
yapılacak bir inceleme, eksik bir inceleme sayılmaz. Ama genel kültür
anlamında, yeri geldiğinde bu farklılıklara değinilecektir.
DGMY, dört ana bölümden
oluşmuştur. Yasayı bütün olarak görmek için, bölüm ve maddeleri sıralayarak inceleyelim:
BİRİNCİ
BÖLÜM (Kuruluş ve Yetki)
1-
Kuruluş
2- Mahkemelerin yargı çevresi
3- Mahkeme kurulu
4-
Savcılık
5- Hakim ve savcıların
nitelikleri
6-
Atama
7-
Başkan ve üyenin bulunmaması hali
8-
Geçici görevlendirme
İKİNCİ
BÖLÜM (Görev)
9- DGM'lerin görevleri
ÜÇÜNCÜ
BÖLÜM (Yargılama usulleri)
10- Soruşturma usulü
11- Cumhuriyet savcıları ve askeri
savcıların suça el koymaları
12- Tanıklara yemin verilmesi
13- Soruşturma ve kovuşturma
yetkisi
14- Zabıtanın görev ve yetkileri
15- Zabıta amir ve memurları
hakkında soruşturma
16- Yakalama ve tutuklama
17- Cumhuriyet savcılığının
kararına itiraz
18-
Mahkemelerin derecesi ve en yakın mahkeme
19-
Bina, araç, gereç ve personelden geçici yararlanma
20-
Duruşma ile ilgili özel hükümler
21-
Tebligat
22-
Duruşmada hazır bulunmayan sanık
23-
Duruşmanın inzibatı ve cezalar
24-
Duruşma safahatının teknik araçlarla tespiti
25-
Kurulda değişiklik
26-
Hakimlerin reddi istemini inceleyecek merci
27-
Temyiz mercii
28-
Uyuşmazlıkların çözümü
29-
Uygulanacak usul hükümleri
DÖRDÜNCÜ
BÖLÜM (Çeşitli hükümler)
30-
Diğer görevler
31-
DGM adalet komisyonu
32-
Gözetim hakkı
33-
Denetim
34-
Özlük işleri
35-
Bina, araç ve gereçler
36-
Kovuşturma giderleri
37-
Lojman tahsisi
38- DGM'nin sıkıyönetim askeri
mahkemelere dönüştürülmesi
39- Emniyeti umumiye nezareti
altında bulundurma cezası
40- 357 sayılı askeri hakimler
kanununa ek
41- Yürürlük
42- Yürütme
DGM'lerin Kuruluş Amacı ve Yargı Çevresi:
Madde başlıklarından görüldüğü
gibi, DGM'ler her yönü ile genel mahkemelerden oldukça farklıdır. Farklılık ve
üstünlük, daha kuruluşta, anayasada yer alması ile başlıyor, öyle ki, birinci
bölüm, genel olarak Anayasa'nın 143. maddesinin genişletilmiş şekli gibidir.
DGMY'nın 1. maddesi ise Anayasa'nın anılan 143. maddesinin 1. fıkrasının,
noktasına virgülüne kadar aynısıdır. Anayasa'da ve diğer yasalarda sık sık
kullanılan "bölünmez bütünlük, hür demokratik düzen, devletin iç ve dış
güvenliği" gibi hukuki olmayan sözcük kümeleri burada da aynen tekrar edilip sonuna
DGM'lerin hangi illerde kurulacağı sayıldıktan sonra birinci madde
tamamlanıyor.
Yasaya göre: "Adana,
Ankara, Diyarbakır, Erzurum, İstanbul, İzmir, Malatya ve Van il merkezlerinde,
bu illerin adlarıyla anılan DGM'ler kurulmuştur." 2. madde ise adına uygun
olarak "Mahkemelerin Yargı Çevrelerini" belirtmektedir, il adı ile
kurulan DGM yargı çevresine hangi illerin girdiği tek tek sayılmış ve
Türkiye'de DGM kapsamı dışında hiçbir il bırakılmamış ve böylece DGM'ler
"genel mahkeme(!)" kimliği kazanmıştır. Ceza yargılamasında, genel
olarak, suçun işlendiği yer mahkemesi yargılama yetkisine sahiptir. Haklı
gerekçeler olmadıkça, sanık, suçun işlendiği yargı çevresi dışındaki
mahkemelerde yargılanamaz. DGM'ler ile bu genel yetki kuralı değiştirilmiş ve
tıpkı sıkıyönetim mahkemelerinde olduğu gibi "bölge mahkemeleri"
kurulmuştur. Yasanın madde gerekçesinde açıklandığı gibi:" Ülke savunması ve iç güvenliğin
sağlanması ile ileride anılan mahkemelerin Sıkıyönetim mahkemesine dönüşebileceği
nazara alınarak bu mahkemelerin yargı çevreleri ve bunlara bağlı iller Genelkurmay Başkanlığı'nın 18 Kasım 1982 gün ve 3084-82
sayılı yazısında açıklanan hususlarla uyum sağlayacak şekilde
düzenlenmiştir." Sıkıyönetim Mahkemelerinin yargı çevresini belirleyen
Genelkurmay Başkanlığı, aynı zamanda DGM'lerin yargı çevresini de
belirlemektedir. Yukarıdaki alıntıdan, yetki belirlemesinin, elde hazır bulunan
sıkıyönetim yargı çevrelerine göre yapıldığı net bir biçimde anlaşılmaktadır.
DGMY, danışma meclisinde
görüşülürken "Türkiye'de anarşinin artma nedeni olarak DGM'lerin
kapatılması" gösterilmiştir. 12 Eylül ile kökü kazınan(!) anarşinin
bir daha hortlamaması için, başlangıçta, paşalar tarafından 8 ilde birer adet
kurulan DGM'ler, günümüzde tam 19 adet olmuştur. Bazı illerde DGM sayısı 6'ya kadar çıkmıştır ve daha da artacağa benziyor. Diğer konularda
olduğu gibi,
anarşi
konusunda da 12 Eylülcülerin teşhisi baştan sona yanlıştır. DGM sayısındaki bu artış yanlışlığın kanıtıdır. Demek ki, DGM sayısının ve
cezaların artması
yargılanan (anarşist!) sayısını azaltmamış, tersine artırmıştır. Çünkü DGM'ler neden değil; sonuçtur. Hem de, kötü bir ekonomik yapı üzerinde şekillenen,
demokratik olmayan bir siyasetin sonucudur.
Yargı Kurulu ve Yargıçlar:
Yasada belirlenen il merkezlerinde birden fazla kurulan
DGM'ler, madde
3'te belirtildiği
gibi "bir başkan ile iki üyeden oluşur ve ayrıca iki yedek üye vardır" Başkan ve üyelerden birisi sivil,
diğer üye askeri yargıçtır. "Başkan ve bir asıl bir yedek üye, birinci sınıfa
ayrılmış adli yargı yargıç ve Cumhuriyet savcıları arasından, bir asıl bir
yedek üye birinci sınıfa ayrılmış askeri yargıçlar arasından atanır, "(m.5)
Sivil yargıç ve savcıların atamaları Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu
(HSYK) tarafından yapılır. Hatırlatmakta yarar var; HSYK'nin başkanı Adalet
Bakanı; memur
olan Adalet Bakanlığı müsteşarı
doğal üye; kurulun 3 asıl ve 3 yedek üyesi Yargıtay Genel Kurulunun, 2 asıl ve 2 yedek üyesi Danıştay
Genel Kurulunun, üyeler arasından, her üyelik için gösterilecek üçer aday
içinden cumhurbaşkanı tarafından dört yıl süreli seçilirler. Toplam yedi üyeden
oluşan HSYK üyelerinin ikisi yürütme organı olan hükümet üyesi, diğer beş
yargıç ise yürütmenin başı olan cumhurbaşkanı tarafından seçiliyor. Sivil
yargıçların doğrudan ya da dolaylı olarak hükümet tarafından seçildiğini
söyleyebiliriz. Askeri yargıç ve savcılar için de durum pek farklı değil.
Askeri yargıç ve savcıların atamaları, 26.10.1963 tarih ve 357 sayılı Askeri Yargıçlar
Yasası'nın 16. maddesine göre: "Milli Savunma Bakanı ve Başbakanın müşterek
kararnamesi ile Cumhurbaşkanının onayına sunulur ve Resmi Gazetede
yayınlanarak" atanırlar.
Sonuç olarak, sivil ve askeri
yargıç ile savcıların atamaları doğrudan ya da dolaylı olarak yürütme erki
kontrolündedir.
1773 sayılı eski DGM'ler üçü
sivil, ikisi askeri olmak üzere toplam beş yargıçtan oluşuyordu. Yargıç ve
savcıların atamaları, Bakanlar Kurulunun, her boş üyelik için gösterdiği bir
misli aday arasından Hakimler Yüksek Kurulu tarafından atama yapılıyordu.
Bakanlar Kurulunun yargıç önerme yetkisi, yürütmenin yargıya doğrudan
müdahalesi olarak değerlendirildiğinden çok tartışıldı. Bu tartışmalara son
vermek için, 1982 Anayasasında, yürütmenin, Bakanlar Kurulu aracılığı ile
değil de Adalet Bakanı aracılığı ile yargıya müdahalesi kabul edildi. Askeri
yargıç ve savcıların atamasında ise hiçbir değişiklik yapılmadı. Yargıç ve
savcıların görev süresi, eski yasada 3 yıl olarak belirlenirken; yeni yasada 4
yıl olarak düzenlendi. İlk bakışta, 4 yıllık süre yargıç ve savcı için bir
güvence gibi gözüküyor ama eylemsel durum, bu sürenin deneme süresi olduğu
izlenimi veriyor. Çünkü, deneme süresini "başarı" ile tamamlayan
bazı yargıç ve savcılarının görev yerlerinin hiç değişmediği gözleniyor. Hele,
ilk eğitimini sıkıyönetim mahkemelerinden alan yargıç ve savcılar için bu dört
yıllık sürenin hiç önemli olmadığı görülüyor, öyle ki ileride bu savcı ve
yargıçların görev sürelerine bakılarak, "emekli olağanüstü mahkemeler
yargıcı/savcısı" bile denebilir.
Her mahkemede, asıl üyelerin
yanı sıra iki de yedek üye bulunuyor. Yedek üyeler, olmayan yargıcın yerini doldurduğu
gibi, asıl olarak, genel yargıdaki sulh yargıcının görevlerini yapıyorlar.
Böylece, yedek üyelik kurumu ile genel mahkemelerle olması gereken son bağ da
koparılmış oluyor. Yedek üyeler, sulh ceza yargıçları gibi; tutuklama, zoralım
(müsadere), kanıtların toplanması, ikrarın kayda geçirilmesi, bilirkişilerden
görüş (mütalaa) alma ve şuur tetkiki gibi görevleri yapıyorlar.
DGM'lerde değişik nedenlerle
görevden ayrılan yargıçların yerlerine 15 gün içinde atama yapılmak zorundadır.
Eksik yargıçla yargılama yapılamayacağı için oldukça yerinde bir hükümdür.
Keşke aynı titizlik adli yargıda da gösterilse! Genel mahkemelerde aylarca
atamalar yapılmıyor ve işler yürümüyor, çünkü adli yargı için böyle bir sure
yok.
Savcılık:
DGMY'nin dördüncü maddesine
göre: "Her
DGM nezdinde bir Cumhuriyet savcısı ve yeteri kadar Cumhuriyet savcı yardımcısı
bulunur." (Cumhuriyet savcısı unvanı, cumhuriyet başsavcısı; cumhuriyet savcı
yardımcısı unvanı da cumhuriyet savcısı olarak değiştirildi). Mahkeme birden
fazla olsa bile, tek Cumhuriyet savcılığı teşkilatı vardır. Cumhuriyet savcısı
birinci sınıfa ayrılmış adli yargı yargıcı ve Cumhuriyet savcıları arasından,
yardımcıları ise Cumhuriyet savcıları ve askeri yargıçlar/savcılar arasından
atanır. Cumhuriyet savcı yardımcılarının sayısı doğrudan doğruya ve nispeti ise
Milli Savunma Bakanının görüşü alınarak Adalet Bakanlığınca tespit edilir(m.4).
Adalet ve Milli Savunma Bakanlarının atamalardaki etkisi ile hangi alana
müdahale ettikleri açık değil ama Adalet Bakanlığı'ndan sonra Milli Savunma
Bakanlığının görüşünün önemi ortadadır. Mahkemelerdeki askeri yargıç üyelerin
atamalarından sonra, savcı yardımcılarının atamasında da asker yine
devrededir.
Cumhuriyet
savcılarının yetkisi oldukça fazladır. DGMY'nin 8/2 maddesine göre: "İş durumunun zorunlu
kıldığı hallerde C. savcısının istemi üzerine HSYK bir DGM nezdindeki C.savcı
veya yardımcılarından bir veya birkaçını, başka yer DGM nezdinde, adli yargı C.
savcı ve C. savcı yardımcılarını da bulunduğu yer veya başka yerdeki DGM'lerde
geçici olarak görevlendirebilir." Görüldüğü gibi bu madde, DGM C. savcısına, adı geçici
görevde olsa, bir çeşit atama yetkisi tanıyor.
Yürütmenin yargı üzerindeki
etkisi arttıkça, etki ve yetki sahipleri bir şeyleri gizlemek için, daha gür
sesle "yargı bağımsızlığı, hukuk devleti" demeye başlıyorlar. Ama,
gerçek amaç yine de gizlenemiyor!
Görev:
İkinci bölümün başlığı
"görev" olup önemine uygun
olarak tek 9. maddeden oluşuyor ve madde adı: "Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Görevleri". Madde, DGM'lerin hangi
suçlarla ilgili yargılama yapacağını açıklamaktadır. Eski, 1773 sayılı
DGMY'de, görev konusunu aynı madde numarası ve başlık
ile hükme bağlamıştı. Ancak o dönemde TMY olmadığı için,
biraz daha ayrıntılı yazılmış ve sıkıyönetim mahkemelerinin
görevlerinin hemen hemen tamamı DGMY'nin görev maddesine eklenmişti. Yürürlükteki yasaya, eskiden tartışma konusu olan konuların çoğu alınmamıştır. Ancak, gereksinme
duyuldukça, yeni yasalar çıkarılmakta (TMY gibi) ya da eklemeler yapılmaktadır. Eski ile yeni yasa arasında biçimsel
bazı farklar olsa da öz hep korunmuştur. İki yasayı kıyaslamak ve yeni yasanın hazırlanış mantığını sergilemek için eski 1773 sayılı yasanın 9 ve 10. maddelerini aynen aktarıyoruz
olarak tek 9. maddeden oluşuyor ve madde adı: "Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Görevleri". Madde, DGM'lerin hangi
suçlarla ilgili yargılama yapacağını açıklamaktadır. Eski, 1773 sayılı
DGMY'de, görev konusunu aynı madde numarası ve başlık
ile hükme bağlamıştı. Ancak o dönemde TMY olmadığı için,
biraz daha ayrıntılı yazılmış ve sıkıyönetim mahkemelerinin
görevlerinin hemen hemen tamamı DGMY'nin görev maddesine eklenmişti. Yürürlükteki yasaya, eskiden tartışma konusu olan konuların çoğu alınmamıştır. Ancak, gereksinme
duyuldukça, yeni yasalar çıkarılmakta (TMY gibi) ya da eklemeler yapılmaktadır. Eski ile yeni yasa arasında biçimsel
bazı farklar olsa da öz hep korunmuştur. İki yasayı kıyaslamak ve yeni yasanın hazırlanış mantığını sergilemek için eski 1773 sayılı yasanın 9 ve 10. maddelerini aynen aktarıyoruz
MADDE 9- Devlet Güvenlik Mahkemelerinin görevine giren suçlar
şunlardır:
A) Türk Ceza Kanununun 125 ilâ
141 inci maddelerinde; 146 ilâ 157 nci maddelerinde; 161 nci maddesinde; 163
üncü maddesinin bir, iki ve üçüncü fıkralarında ve 168, 169, 171 ve 172 nci
maddelerinde yazılı suçlar;
B) Devletin ülkesi ve millet ile
bütünlüğü, hür demokratik düzen ve nitelikleri Anayasa'da belirtilen
Cumhuriyet aleyhine işlendikleri ve doğrudan doğruya Devlet güvenliğini ilgilendirdikleri
takdirde, aşağıda yazılı suçlar;
1. TCK'nın 142, 143, 144, 145,
158, 159 ve 162 nci maddelerinde ve 163 ncü maddesinin dört, beş ve altıncı
fıkrasında ve 164, 165, 166, 174, 179, 180, 188 nci maddelerinde, 191 nci
maddenin ikinci fıkrasında, 193 ncü maddenin ikinci fıkrasında ve 201, 234,
235, 241, 242, 254, 255, 256, 257, 258, 264, 271, 296 nci maddelerinde; 311 ilâ
315 inci maddelerinde; 369 ilâ 374 ncü maddelerinde; 376 ilâ 382 nci
maddelerinde; 384 ilâ 388 inci maddelerinde; 390 ilâ 394 üncü maddelerinde;
401 ve 403 üncü maddelerinde; 448 ilâ 452 nci maddelerinde; 464 üncü
maddesinde; 495 ilâ 500 üncü maddelerinde; 512 ve 517 maddelerinde yazılı
suçlar;
2. Devlete ait posta, telgraf, telefon, radyo,
telsiz/televizyon gibi bilcümle haberleşme araç, gereç, tesis ve tellerine
karşı işlenen hırsızlık suçları;
3. 10.02.1963 tarih ve 171
sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşü Hürriyeti Hakkında Kanunda, 15.07.1963 gün
ve 27Ş sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Kanununda ve 22.11.1972 gün
ve 1630 sayılı Dernekler kanununda yazılı suçlarla 10.07.1953 tarih ve 6136
sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar Hakkındaki kanunun değişik 12 nci maddesinde
yazılı suçlar;
C) A ve B bentlerinde yazılı bir suç işlemek veya
gizlemek maksadıyla veya bu suç vesilesiyle yahut bu suçla umumi veya müşterek
bir gaye içerisinde işlenmiş suçlar; yukarıda belli edilen suçları işleyenler,
bunların suçlarına iştirak edenler; sıfat, meslek ve memuriyetleri ne olursa
olsun DGM'de yargılanırlar. Anayasa Mahkemesinin Yüce Divan sıfatı ile ve
görevleri ile ilgili suçlardan dolayı yargılayacağı kişilere ilişkin, 44
sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama Usulleri hakkında Kanunun 20
nci maddesinin 3 numaralı bendi, hükümleri saklıdır.
MADDE 10- Savaş ve sıkıyönetim hali
dahil, askeri mahkemelerin görevlerine ilişkin hükümler saklıdır.
A) Askeri Ceza kanununun 54 üncü maddesinde
yazılı suçları asker olmayan kişilerle, asker kişiler müştereken işlerlerse;
B) ACK'nın 55, 56 inci
maddelerinde, 57 nci maddesinin son fıkrasında, 58 ve 59 uncu maddelerindeki
yazılı suçları askeri olmayan kişiler müstakilen veya asker kişilerle
müştereken işlerlerse; Yukarıda (A) ve (B) bentlerinde yazılı bir suçu işlemek
için veya gizlemek maksadıyla veya bu suç vesilesiyle yahut bu suçla umumi
veya müşterek bir gaye içerisinde, diğer bir suçu asker olmayan kişiler
müstakilen işlerlerse;
C) Asker olmayan kişiler, Askeri
Mahkemeler Kuruluşu ve Yargılama Usulü kanununun 11 inci maddesinin (B), (C) ve
(D) bentlerinde yazılı suçları, DGM'nin görevine giren suçlarla irtibatlı
olarak yahut umumi veya müşterek bir gaye içerisinde işlerlerse;
Sanıkların tamamı DGM'de yargılanırlar.
Yeni DGM yasasındaki görev
konusunu TMY'nin "Görevli Mahkeme" başlıklı 9. maddesi ile birlikte
incelemek gerekir. TMY'nin 9. maddesine göre: "Bu kanun kapsamına
giren suçlarla ilgili davlara DGM'lerde bakılır ve bu suçları işleyenler ile
bunların suçlarına iştirak edenler hakkında bu Kanun ve 2845 sayılı Devlet
Güvenlik Mahkemelerinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun hükümleri
uygulanır." Madde hükmünden anlaşılacağı gibi
DGMY ile TMY içice girerek bir bütün oluşturmaktadır. O nedenle, DGMY'nin 9. maddesi ile
TMY'nin 3 ve 4. maddelerini birlikte incelemek gerekir. Eski ve yeni yasayı
kıyaslamak amacıyla anılan üç maddeyi aynen aktarıyorum:
TMY. MADDE 3- Türk Ceza kanunun 125, 131,
146, 147,
148, 149,
156, 168, 171 ve 172. maddelerinde yazılı suçlar terör suçlarıdır.
TMY. MADDE 4- Bu Kanunun uygulanmasında;
a) TCK'nın 145, 150, 151,
152, 153, 154, 155, 157 ve 169. maddeleri ile 499. maddesinin ikinci fıkrasında
yazılı suçlar, 2845 sayılı Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kuruluş ve Yargılama
Usulleri Hakkında kanunun 9. maddesinin (b), (c), (e) bentlerinde yazılı suçlar,
1. maddede belirtilen terör amacı ile işlendiği takdirde terör suçu sayılır.
DGMY. MADDE 9- DGM'ler aşağıdaki suçlarla ilgili
davalara bakmakla görevlidir:
a) TCK'nın 125 ilâ 139.
maddelerinde; 146 ilâ 157. maddelerinde; 161, 168, 169, 171,172, 174. maddelerinde;
312. maddenin 2. fıkrasında; 313, 314. maddelerinde; 499. maddenin ikinci
fıkrasında yazılı suçlar;
b) 6136 sayılı Ateşli Silahlar
ve Bıçaklar ve Diğer Aletler Hakkında Kanun ile TCK'nın 264 ve 403.
maddelerinde yazılı toplu olarak ve teşekkül vücuda getirmek suretiyle işlenen
suçlar,
c) Anayasanın 120. maddesi
gereğince Olağanüstü Hal İlan Edilen Bölgelerde, Olağanüstü Halin İlânına neden
olan olaylara ilişkin suçlar,
Yukarıda belli edilen suçları işleyenler ile bunların
suçlarına iştirak edenler, sıfat ve memuriyetleri ne olursa olsun, DGM'lerde
yargılanırlar,
Ancak, Anayasa Mahkemesi ve
Yargıtay'ın yargılayacağı kişilere ilişkin hükümler ile savaş ve sıkıyönetim
hali dahil Askeri Mahkemelerin görevine ilişkin hükümler saklıdır.
DGM'lerin görev alanına giren
suçların büyük bir kısmı DGMY ve TMY'de madde numarası ile belirtilmelerine
rağmen, tanım olarak Türk Ceza Yasası'nda yer almaktadır. Buna ek olarak, 6136
sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ve Diğer Aletler Hakkında Kanun ve
Olağanüstü Hal Yasasındaki suçlar da DGM'lerin görev alanına girmektedir. Konu
ile ilgili maddeleri aşağıya sıralıyoruz. Ancak, konunun daha iyi anlaşılması
için, hukuki terim ve kavramların anlamlarını parantez içinde belirtmekte
yarar görüyoruz. Ayrıca, çok kullanılan maddelerin sonunda bazı kısa
açıklamalar da yapılacaktır. Madde de belirtilen cezalar, TMY'nin 5. maddesi gereğince yarı
oranında artırılarak uygulanır. O nedenle ceza hesapları 1/2 oranında artırılarak
yapılmalıdır.
Maddede geçen "ilâ " bağlacı ...ye kadar,
....ye değin anlamına gelmektedir. O nedenle, sayılan tüm maddeler değil,
sadece çok kullanılan maddeler aynen aktarılacaktır. Ancak, fikir vermesi
açısından, maddelerde hangi konuların düzenlediğine kısaca değineceğiz. Bunlar,
TCK'nın ikinci kitabının, birinci babında yazılı "Devletin Şahsiyetine
Karşı Cürümler" başlıklı birinci ve ikinci fasıldaki suçlardır. Fasıl başlıklarına
göre: "Devletin Arsıulusal (devletlerarası) Şahsiyetine Karşı
Cürümler" 125 ile 139. maddeler arasındaki suçlardır. Bunlar ise:
Devlete karşı silah kullanan, yabancı ordulara hizmet
edenler ve yönetenler (126.m.); Yabancı devletleri Türkiye aleyhine kışkırtan
ve savaşa neden olanlar (127.m); Yabancı bir devlet adına asker toplama ve
düşmanlık yapanlar (128.m); Savaş zamanında, düşman askeri faaliyetini
kolaylaştıran ve Türkiye aleyhine faaliyet yürütenler (129.m); Savaş zamanında,
askeri ve diğer kurumlara iş yapmayanlar ve malzeme vermeyenler (130.m); Askeri
araç, gemi, uçak ile diğer ulaştırma araçlarını, yolları, depoları tahrip
edenler (131.m); Devletin iç ve dış güvenliği ve siyaseti ile ilgili evrakları
yok edenler (132.m); Devletin iç ve dış güvenliği ile ilgili gizli belgeler
konusunda casusluk yapanlar (133.m); 132 ve 133 maddelerdeki suçları
istemeyerek (taksirle) işleyenler (134.m); Askeri yasak bölgelere gizlice
girmek ve üzerinde güvenlikle ilgili belgeler taşıyanlar (135.m); Gizli belgeleri
açıklayanlar (136.m); Yayınlanması ve açıklanması yasaklanmış belgeleri
açıklayanlar (137.m); Görev nedeniyle öğrenilen, gizli güvenlik bilgilerini
çıkar için kullananlar (138.m); Savaş zamanında, Devlet güvenliği için
yayınlanan emir ve kararlara karşı gelenler (139.m), parantez içinde yazılan
maddelerden DGM tarafından yargılanacaklardır. Şimdi en çok kullanılan maddeleri
aynen aktarıyorum:
TCK 125. MADDE: "Devlet topraklarının
tamamını veya bir kısmını yabancı bir devletin hakimiyeti (egemenliği) altına
koymaya veya devletin istiklalini (bağımsızlığını) tenkise (azaltmaya) veya
birliğini bozmaya veya Devletin hakimiyeti altında bulunan topraklardan bir
kısmını devlet idaresinden ayırmaya matuf (yönelik) bir fiil (eylem) işleyen
kimse ölüm cezası İle cezalandırılır."
Bu madde, genellikle Kürt kökenli siyasi örgütler için
kullanılmaktadır. Genel olarak örgüt üyeleri için 168. madde uygulanırken
örgütün üst düzey sorumluları ile silahlı eyleme katılanları hakkında bu madde uygulanmaktadır.
Madde, daha önce açıklanan Anayasa Mahkemesi kararı yönünden de önemlidir. Yasama organı 125. maddeyi, 146.
madde ile birlikte değerlendirmiş ve bu maddelerden hüküm giyenlerin 20 yıl ağır hapis yatmaları durumunda şartlı
tahliyelerini yasallaştırmıştır. SHP 125 ve 146. maddelerin Anayasanın eşitlik ilkesine aykırı olduğu gerekçesi ile iptalini
istemiştir. Anayasa Mahkemesi, 146. maddeyi Anayasaya aykırı bularak 20 yıllık
süreyi 10 yıla indirmiş ancak 125. maddenin aykırılık konusunu reddetmiştir.
Buna göre 125. maddeden hüküm giyenler, ancak 20 yıl ağır hapis yattıktan
sonra şartla tahliye edileceklerdir. Böylece 125. madde Yasama organı ve Anayasa
Mahkemesinin "ayrıcalıklı" bir maddesi olmuştur.
İkinci Faslın başlığı:
"Devlet Kuvvetleri Aleyhinde Cürümlerdir”. Konu 146. maddeden başlayıp,
yürürlükten kaldırılan 163. maddeye kadar gitmektedir. Ancak, DGM görev alanına giren suçlar 161. maddede son
bulmaktadır. Bu fasılda da birinci fasıldaki suçlar gibi, sık kullanılmayan maddeleri özetlersek: Bakanlar kurulunu
düşürmeye çalışanlar ve görevini yapmasına engel olanlar (147.m); Yurttaşları, yabancı ülke adına askere yazmak ve silahlandırmak
(148.m); Halkı, hükümet aleyhine silah, gaz ve patlayıcı madde kullanmak
suretiyle isyana kalkıştırmak (149.m); Bir örgüt için silah ve cephane temin
etmek (150.m); Yukarıda sayılan suçları haber vermemek (151.m); Yetkisiz olarak
askeri birlikleri kumandaya kalkışmak ya da yetkili olduğu birliği terk etmek
(152.m); Askeri itaatsizliğe ve görevini yapmamaya kışkırtmak (153.m);
Yukarıdaki suçları basın yayın yoluyla işlemek (154.m); Sözlü ve yazılı
olarak, halkı itaatsizliğe ve askerlikten soğutmaya çalışmak (155.m);
Cumhurbaşkanına suikast yapmak (156.m); Cumhurbaşkanına saldırmak (157.m);
Savaş sırasında halkın moralini bozacak şekilde gerçeğe aykırı haber yaymak ve
ulusal çıkara aykırı eylemde bulunmak (161.m).
Şimdi de bu fasılda DGM'lerde
en çok kullanılan maddeleri aynen aktarıyorum:
TCK 146. MADDE: "Türkiye Cumhuriyeti
Teşkilatı Esasiye Kanununun (Anayasasının) tamamını ve bir kısmını tağyir
(başkalaştırmaya) ve tebdil (değiştirmeye) veya ilgaya (kaldırmaya) ve bu
kanun ile teşekkül etmiş (kurulmuş) olan Büyük Millet Meclisini iskata
(düşürmeye) veya vazifesini (görevini) yapmaktan men'e (yasaklamaya) cebren
(zorla) teşebbüs edenler (kalkışanlar), idam cezasına mahkum olur.
65. maddede gösterilen şekil ve
suretlerle gerek yalnızca gerek birkaç kişi ile birlikte kavli (sözlü) veya
tahriri (yazılı) veya fiili fesat (kargaşalık) çıkararak veya meydan ve sokaklarda
ve nasın (halkın) toplandığı mahallerde (yerlerde) nutuk irat (konuşma yaparak)
veyahut yafta talik (yazılı kağıt asarak) ve neşriyat icra ederek (yayın
yaparak) bu cürümleri işlemeye teşvik edenler (kışkırtanlar) hakkında, yapılan
fesat (kışkırtma) teşebbüs derecesinde kalsa dahi, idam cezası hükmolunur.
Birinci fıkrada yazılı suça ikinci fıkrada gösterilen
gayri (başka) surette katılan fer'i şerikler (ortaklar) hakkında beş seneden
onbeş seneye kadar ağır hapis ve amme (kamu) hizmetlerinden müebbeden
(ömürboyu) memnuiyet (yasaklılık) cezası hükmolunur."
Bu madde, Mendereslerin
yargılanmasından bu yıla kadar, hep sol siyasi örgütlerin
"tekelindeydi"! Ancak, Sivas katliamı davasıyla birlikte ilk kez
sağcı şeriatçı örgütlere de uygulanmaya başlandı ve madde üzerindeki
"solcu tekeli" kırılmış oldu. Yine arada önemli bir fark var: Bu
maddenin solculara uygulanması için silaha gerek olmadığı halde, sağcı
örgütlere uygulanması için 33 kişinin yakılarak öldürülmesi gerekmiştir.
Sokakta, iş dünyasında, vakıflarda, mecliste örgütlü on binlerce şeriatçı,
Anayasa'ya, TBMM'ye bir şey yapamazken, iki sosyalist ya da komünist,
onbinlerin yapamadığı işi kolayca becerdikleri için bu maddeden rahatlıkla
yargılanıp, cezalandırılıyor. Demek ki bir komünist, onbinlerce şeriatçıya
bedel(!). Kısacası, solculara cömert, sağcılara ise oldukça cimri bir madde
niteliğini koruyor.
TCK 168.MADDE: "Her kim 125, 131, 146, 147, 149
ve 156. maddelerde yazılı cürümleri işlemek için silahlı cemiyet (örgüt) ve
çete teşkil eder (oluşturur) yahut böyle bir cemiyete ve çetede amirliği
(başkanlığı) ve kumandayı (komutayı) ve hususi (özel) bir vazifeyi haiz (edinmiş)
olursa on beş seneden aşağı olmamak üzere ağır hapis cezasına mahkum
olur"
Cemiyet ve çetenin sair
(öteki) efradı (kimseleri) on yıldan onbeş yıla kadar ağır hapisle
cezalandırılır."
Bu suç, sayılan maddelerdeki "amaç suçları"
gerçekleştirmek için işlenebilecek bir "araç suçtur". Amaç suçlardan
birisini işlemek için oluşturulmayan bir örgüt, bu maddeden yargılanmaz.
Tahmin edileceği gibi en çok 125 ve 146 maddelerdeki suçları işlemek için
örgütler kurulmaktadır.
TMY ile yürürlükten
kaldırılmadan önce, düzeni yıkmak için "örgüt kuranlar ve örgüte
girenler" TCK'nin ünlü 141. maddesinden; bu konuda "propaganda
yapanlar" ise 142. maddeden; ancak örgüt adına SİLAHLI EYLEM YAPANLAR,
168. maddeden yargılanıyorlardı. 141 ve 142. maddenin "sözde"
yürürlükten kaldırılması ile birlikte yerine TMY'nin 7. maddesi kondu. Ancak bu
madde hiç kullanılmamaktadır. Onun yerine, hayatında, filimler dışında hiç silah
görmemiş, hiçbir silahlı eyleme katılmamış kişiler, 168. maddeden yargılanmakta
ve cezalandırılmaktadır. Başka bir anlatımla, 141 ve 142. maddedeki suçlar
ağırlaştırılmış bir şekilde 168. madde olarak hortlatılmıştır. Propaganda bile
sayılmayacak, pankart ve afiş asma, yazılama yapma, yasal yürüyüşlere
sosyalist bir dergi pankartı altında katılma, mecliste pankart açma, şenliklere
katılma, mezarlıkta anma toplantıları yapma eylemleri 168. maddeden verilen
cezalar için gerekçe olarak gösterilmektedir.
TCK
169. MADDE: "64
ve 65. maddelerde beyan olunan (bildirilen) hal (durum) haricinde her kini,
böyle bir cemiyete ve çeteye hal ve sıfatlarını (niteliklerini) bilerek barınacak
yer gösterir veya yardım eder yahut erzak (yiyecek) yahut esliha (silah) ve
cephane veya elbise tedarik eder (sağlar) veya her ne suretle olursa olsun
hareketlerini teshil ederse (kolaylaştırırsa) üç seneden beş seneye kadar ağır
hapis ile cezalandırılır."
Günlük dilde bu maddeye kısaca
"yardım yataklık" suçu deniyor. Aslında maddede nelerin yardım
sayılacağı açıkça sayılmış, ama uygulama oldukça farklıdır. 168. maddede
saydığımız silahsız eylemlerin tamamı (yürüyüş, bildiri dağıtmak, pankart asmak
vs.) 169. madde kapsamında değerlendirilemiyor. Sayılan eylemler nedeniyle,
"şanslı olanlar" 169. maddeden, "şanslı olmayanlar" 168.
maddeden ceza alıyorlar. Hakkında 168. maddeye muhalefetten dava açılan
sanıklara, unsuru oluşmadığı gerekçesi ile beraat kararı verilmesi gerekirken,
"gelmişken hiç değilse 169. maddeden" ceza verildiği sık sık
görülmektedir. Kararlara gerekçe olarak da, 168. maddede sayılan gerekçelerin
aynısı yazılmaktadır. 168. maddenin asli unsuru olan "silah"
konusunu ortadan kaldırınca, iki madde arasındaki sınır kalkmakta ve aynı tür
eylemlere iki maddeden de ceza verilebilmektedir. Tabi, ölçü hukuki olmayınca,
ayrımın neye göre yapıldığını bilemiyor ve açıklayamıyorum!
168. maddedeki amaç suçlar,
örgütle bağı olmayan kişiler tarafından işlenmesi durumunda 171. maddeden
yargılanıyor; 169. maddeye karşılık gelen 172. madde ise toplu tahrik
suçlarını cezalandırıyor 174. madde ise şiddet ve tehdit ile siyasi hakların kullanılmasının
engellenmesini cezalandırıyor. Yukarıda numarası yazılıp aktarılmayan maddeler
gibi bu maddeler de sık kullanılmıyor. Şimdi diğer, sık sık kullanılan
maddeleri aktaralım:
TCK 312/2 MADDE: "Halkı; sınıf, ırk, din,
mezhep veya bölge farklılığı gözeterek kin ve düşmanlığı açıkça tahrik eden
kimse bir yıldan üç yıla kadar hapis ve üçbin liradan on iki bin liraya kadar
ağır para cezası ile cezalandırılır. Bu tahrik umumun emniyeti İçin tehlikeli
olabilecek bir şekilde yapıldığı takdirde faile (suçu işleyene) verilecek ceza
üçte birden yarıya kadar artırılır."
Bu maddenin "sınıf” ile
ilgili bölümü sık sık harekete geçirilerek sosyalist ve komünistler
cezalandırılmaktadır. Daha çok faşistler için uygulanması gereken
"ırk" unsuru ise pek kullanılmamaktadır. Ancak, son zamanlarda,
irticaya karşı sürdürülen "mücadelede" maddenin "din,
mezhep" unsurları da kullanılarak cezalar verilmektedir. Solcular için,
bu tür faaliyetler örgüt davası olarak değerlendirildiği halde, irticacılar
için bireysel suç olarak görülmekte; çok düşük cezalarla iş geçiştirilmekte ve
arkadaki örgüt unsuruna hiç dokunulmamaktadır. Benzetirsek, sadece
sivrisinekler korkutulmakta ve bataklıktan hiç söz edilmemektedir. O nedenle
"mücadele" sözcüğünü tırnak içinde yazdık.
TCK 313. MADDE: "Her ne suretle olursa
olsun cürüm işlemek için teşekkül oluşturanlara veya bu teşekküllere katılanlara
bir yıldan iki yıla kadar ağır hapis cezası verilir.
Bu teşekkül halk arasında korku, endişe veya panik
yaratmak veya siyasi sosyal bir görüşten kaynaklanan amaçla veya ammenin
(kamunun) selameti (esenliği) aleyhine cürümlerle kasten adam öldürmek veya
yağma ve yol kesmek veya adam kaldırmak cürümlerini işlemek için meydana getirilmişse,
verilecek ceza bir yıldan üç yıla kadar ağır hapistir.
Teşekkül mensupları dağlarda
ve kırlarda veya genel yollarda veya meskun (yerleşim) yerlerde içlerinden iki
veya daha fazlası silahlı olarak dolaşır veya buluşma yerlerinde veya emin bir
yerde silah saklarsa; ikinci fıkradaki halde bir yıldan üç yıla, ikinci
fıkradaki halde iki yıldan dört yıla kadar ağır hapis cezası verilir.
Teşekkülün yöneticileri hakkında yukarıdaki fıkralar
uyarınca hükmedilecek ceza üçte birden yarıya kadar artırılır. .
Teşekkül mensuplarının teşekkülün amacına yönelik
cürüm işlemeleri halinde, verilecek cezaların toplamı en ağır cezayı gerektiren
fiilin cezasının azami haddini geçemez.
Bu maddede yazılı teşekkül, iki veya daha fazla
kimsenin birlikte cürüm işlemek amacı etrafında birleşmesi ile oluşur.
Bu kanun ve diğer kanunlarda yazılı özel hükümler
saklıdır."
TCK'de faşizmi ve faşistleri
cezalandıran özel bir madde yoktur. "Ancak gerektiğinde", sağcı
faşist örgütler, bu maddeden "yargılanıyorlar." Sol örgütlerin 168.
maddeden yargılandığı daha önceden anlatıldı. O nedenle, 168. madde ile 313.
maddenin kısa bir kıyaslamasını yapmakta yarar vardır. 168. maddenin hedefi
"ülke bütünlüğü, Anayasa ve TBMM olabilir"; ama 313. maddenin hedefi
bunlar olamaz. Solcular terör suçlusu kabul edilirken, 313. maddeden yargılanan
sağcılar terör suçlusu sayılmıyorlar. 168. maddenin cezası 15 yıl ağır hapis
cezasından başlarken, bu maddenin cezası 1 yıl ağır hapisten başlıyor. Maddeye
göre "örgüt, siyasi amaçla adam öldürmek, yol kesmek, adam kaldırmak için
kurulmuşsa" cezası bir yıldan; "örgüt üyeleri dağda, bağda, yolda ve
yerleşim yerlerinde silahlı dolaşırsa" ancak o zaman cezası 2 yıl ağır
hapisten başlıyor. 168. maddede yöneticilere verilen ceza 22.5 yıl ağır
hapisten başlarken, bu maddeye göre ceza üçte bir oranından yarıya kadar (artırımlı
1.3 yıl oluyor) artırılıyor. 168. madde terör suçu sayıldığı için üst sınır
aşılırken, bu madde de üst sınır aşılamıyor. Açıklananlar, iki maddenin
yorumsuz kıyaslamasıdır. Konunun daha iyi anlaşılması ve kafalarda şüphe
kalmaması için, sol örgütlere yardım yataklığı düzenleyen 169. maddenin
karşılığı olan 314. maddeyi aktarmakta yarar var:
TCK 314. MADDE: "Yukarıdaki madde
(313.m) uyarınca oluşturulan
teşekküllerin mensuplarına bilerek ve isteyerek barınacak yer gösteren veya
erzak yahut silah ve cephane tedarik ve yardım edenlere altı aydan bir yıla
kadar hapis cezası verilir. Bu yardım; dernek, siyasi parti, işçi ve meslek
kuruluşlarına veya bunların yan kuruluşlarına ait bina, lokal, büro veya
eklentilerinde veya öğrenim kurumlarında veya öğrenci yurtlarında veya bunların
eklentilerinde yapılarsa bu fıkradaki ceza, bir kat artırılır."
169. madde, 168. madde gibi
terör suçu sayılırken, 314. madde terör suçu sayılmıyor. Bu maddenin cezası 6
ay hapisten başlarken, 169. maddenin cezası 4.5 yıl ağır hapisten başlıyor.
Maddede nelerin suç sayılacağını tek tek sayarak, yargıca takdir yetkisi
tanımazken, 169. maddede "her ne şekilde olursa olsun hareketlerini
kolaylaştıran" diyerek yargıca keyfiliğe varacak bir takdir yetkisi
tanımaktadır.
Bu maddeler devletin sağ ve
sol görüşlü vatandaşlarına nasıl baktığını, derin hukuki yorumlara bile gerek
kalmadan çok iyi göstermektedir: Sola düşman, sağa dost!..
TCK 499. MADDE: "Her kim, para veya eşya
veya hukukça hükmü haiz (önemli) bir senet almak için bir kimseyi hapseder
yahut dağa veya tenha bir mahalle (yere) kaldırırsa, maksadına nail olmamış
(erişmemiş) ise on beş seneden yirmi seneye kadar ağır hapis cezası ile
cezalandırılır. Maksadına nail olmuş ise cezanın yukarı haddi hükmolunur.
Herkim, birinci fıkrada
gösterilen fiili siyasi veya sosyal maksatlarla veya resmi makamları bir iş
yapmaya icbar (zorlamak) için işlerse müebbed (ömürboyu) ağır hapis cezası ile
cezalandırılır."
Bu maddenin ikinci fıkrası, yani siyasi amaçlı olan
kısmı DGM'nin görev alanına girmektedir. Birinci fıkra ise adli suç sayılmakta
ve amaca bakılarak, aynı suça farklı cezalar verilmektedir.
DGMY'nin 9/b maddesindeki
suçlardan birincisi; 6136 sayılı Ateşli Silahlar ve Bıçaklar ve Diğer Aletler
Hakkında Kanun'da yazılı suçlar, ikincisi: TCK 264 ve 403. maddelerinde
yazılı toplu olarak ve teşekkül vücuda getirmek suretiyle işlenen suçlardır.
Daha açık bir anlatımla, bu madde, toplu ve örgütlü silah ve uyuşturucu
kaçakçılığı suçlarını cezalandırmaktadır.
TCK 264.MADDE, "dinamit,
bomba ya da buna benzer öldürücü alet ya da barut ve benzeri ateşli maddeleri",
yapanları, taşıyanları, kaçak olarak yurda sokanları, atanları
cezalandırmaktadır. Maddenin 6. fıkrası, bu maddelerin atanları beş yıldan
sekiz yıla kadar hapisle cezalandırmaktadır. Buraya kadar her şey normal gibi
gözüküyor; ancak, uygulamada iş değişiyor. Ceza yargılamasında "kıyas ve
'genişletici yorum yasak" olduğu halde, ceza hukukunun bu temel kuralı
çiğnenerek, molotof kokteyl de bu madde kapsamında değerlendiriliyor. Oysa,
bomba, dinamit ve barut ile molotof kokteyl kıyas bile edilemez. Çünkü, molotof
kokteyl, benzin ve boş bir şişe bulan herkes tarafından rahatlıkla
yapılabilir. Diğer maddelerin yapılması, kullanılması, bulunması özel bir
çabayı gerektirdiği gibi, etkileri molotof kokteyl ile kıyaslanmayacak kadar
tehlikeli ve öldürücüdür. Molotof kokteylin zorlama bir yorumla bu madde
kapsamında değerlendirilmesi, yasa yapıcının yerine yargıcın geçmesi anlamına
gelir ki adil olan hiçbir yargı bunu kabul etmez.
TCK 403. MADDE,
"Uyuşturucu maddeleri, imal ve ithal edenler ile ticaretini yapanları
cezalandırmaktadır". Bu iki maddenin varlığı, DGM'lerin ihtisas mahkemesi
olduğu şeklindeki gerekçeye de aykırıdır Çünkü, yukarıda sayılan suçlar ile bu
suçların gerek TCK'deki yeri gerekse toplumdaki yeri çok farklıdır. Buna
rağmen, aynı mahkemede yargılanması, hiçbir hukuki gerekçe ile açıklanamaz. Bu
suçları işleyenlerin DGM'lerde yargılanması da DGM'lerin "siyasi
mahkemeler" olduğu gerçeğini ortadan kaldırmaz.
I
DGMY 9/c MADDESİ, "Anayasanın 120. maddesi
gereğince Olağanüstü Hal İlan Edilen Bölgelerde, Olağanüstü Hal İlanına neden
olan olaylara ilişkin suçlar" da DGM'nin görev alanına giriyor. Anayasada OHAL ilanı
için iki neden sayılmaktadır: Birincisi; 119. maddede düzenlenen "Tabi
afet ve ağır ekonomik bunalım nedeniyle", İkincisi; 120. maddede
düzenlenen "Şiddet olaylarının yaygınlaşması ve kamu düzeninin ciddi
şekilde bozulması nedeni"dir. Bunlardan birincisi şimdiye kadar hiç
kullanılmadı; ancak ikincisi Kürt halkının yaşadığı illerde "olağan
hal" durumuna geldi ve halen sürmektedir. Bölgede 1984 Yılı'ndan bu yana
süren savaşa rağmen, sıkıyönetime gerek duyulmadan, OHAL ilanı ile
yetinilmektedir. Bu durum, sıkıyönetimin yerine OHAL'in yeterli olduğunu
göstermektedir. Çünkü, DGM görev alanına girmeyen bazı suçlar, TMY'nin 3 ve 4.
maddesi ile DGM’nin görev alanına alındı ve böylece Sıkıyönetim Yasasındaki
suçların tamamı DGM kapsamına girmiş oldu.
TMY'nin 9. maddesi
gereğince" TMY kapsamına giren suçlarla ilgili davalara DGM'lerde bakılır
ve bu suçları işleyenler ile bunların suçlarına iştirak edenler hakkında TMY ve
2845 sayılı DGMY hükümleri uygulanır." TMY'deki suçlar, 3 ile 8. maddeler
arasında düzenlenmiştir. Konunun daha iyi anlaşılması için bazı tekrarlarda
yarar var. TMY'nin "Terör suçlan" başlıklı 3. maddesine göre:
"Türk ceza Kanunun 125, 131, 146, 147, 148, 149,156, 168, 171 ve 172.
maddelerinde yazılı suçlar terör suçudur." "Terör Amacı ile İşlenen
Suçlar" başlıklı 4. maddeye göre: "Bu kanunun uygulanmasında; a)
Türk Ceza Kanununun 145, 150, 151, 152, 153, 154, 155, 157 ve 169. maddeleri
ile 499. maddesinin ikinci fıkrasında yazılı suçlar, b) 2845 sayılı Devlet
Güvenlik Mahkemelerinin Kuruluş ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanunun 9.
Maddesinin (b), (c ), (e) bentlerinde yazılı suçlar, 1. maddede belirtilen
terör amacı ile işlendiği takdirde terör suçu sayılır." Dördüncü maddenin
(b) bendine dikkat edildiğinde DGMY'nin (a) bendi sayılmamıştır. Çünkü (a) bendindeki suçlardan bir
kısmı TMY'nin 3. maddesinde, diğer bölümü de 4. maddenin (a) bendinde sayılmıştır. Ancak,
DGMY'nin 9. maddesinin (a) bendinde sayılan ve sağcı faşist örgütlerin
yargılandığı TCK 313 ve 314. maddeler, TMY kapsamına alınmamıştır. Elbette
unutma değil, bilinçli bir tercihtir! Bu durum faşistlere, terör suçu
işlememe, ceza artırımından etkilenmeme, adli infazdan yararlanma, cezanın
ertelenmesi ve paraya çevrilmesinden yararlanma, özel tip cezaevinde yatmama,
cezanın %75 yerine %40'ını yatma, adli sicil kaydının silinmesi gibi ufak tefek
(!) ayrıcalıklar sağlıyor. Bunca ayrıcalığa rağmen, nedense, yine DGM'lerde
yargılanıyorlar!
TMY'nin 6, 7 ve 8. maddeleri daha önceki bölümlerde anlatıldığı
için, burada, sadece DGM görev alanına giren suçlar olduğunu hatırlatarak
geçiyoruz.
DGMY 9/son maddesi: "Yukarıda belli edilen
suçları işleyenler ile bunların suçlarına iştirak edenler, sıfat ve
memuriyetleri ne olursa olsun, DGM'lerde yargılanırlar, Ancak, Anayasa
Mahkemesi ve Yargıtay'ın yargılayacağı kişilere ilişkin hükümleri ile savaş ve
sıkıyönetim hali dahil Askeri mahkemelerin görevine ilişkin hükümler
saklıdır." diyerek, kişi yönünden görev konusunu düzenlemiştir ve üç ayrık durum
yaratılmıştır: Birincisi, Anayasa Mahkemesi'nde yargılanacaklar. Bunlar,
Anayasa'nın "Anayasa Mahkemesi'nin görev yetkileri başlıklı 148/3
maddesinde sayılmıştır. İkincisi, Yargıtay'da yargılanacaklar; bunlar yüksek
yargı organlarının (Anayasa Mahkemesi, Danıştay, Sayıştay, Askeri Yargıtay ve
Askeri Yüksek idare Mahkemesi) kendi yasalarında sayılmıştır. Üçüncüsü, Askeri
Mahkemelerin görevine ilişkin hükümler saklı tutulmuştur. Askeri Mahkemelerin
kuruluş ve yargılama Usulü Kanunu 25.10.1963 tarih ve 353 sayılı yasa ile
düzenlenmiştir. Örneğin bu yasanın "General ve amirallerin
yargılanması" başlıklı 15. maddesine göre: " General ve amirallerin
askeri mahkemelere tabi suçlardan dolayı yargılanmaları Genelkurmay Başkanlığı
nezdinde kurulan askeri mahkemede yapılır." Bu üç ayrık durum dışında
"sıfat ve memuriyete" bakılmadan yukarıda sayılan suçlan işleyenler
DGM'lerde yargılanırlar. Hatta, imzalanan uluslararası sözleşmelerin altındaki
Türkiye Cumhuriyeti imzası yok sayılarak, 15 yaşından küçük çocuklar
bile DGM'lerde
yargılanmakta ve bu yasaya göre cezalar verilmektedir.
Yargılama Usulleri
Üçüncü bölümün ana başlığı
"Yargılama Usulleridir". Yargılama soruşturma ile başladığı için,
bölüm de "Soruşturma
Usulü" ile
başlamıştır. Konu yasanın 10. maddesinde düzenlenmiştir. DGM kapsamına giren
suçlarla ilgili hazırlık soruşturması, DGM C.savcılığı tarafından yapılır. Eski
ve yeni yasada değişiklik yapılmadan önce, hazırlık soruşturmasının bizzat savcılık tarafından
yapılacağı hükme
bağlanmıştı. Ancak, 1985 yılında değişiklik yapılarak "bizzat"
sözcüğü yasa metninden çıkarılmıştır.
Bazen hukukta sayfalar dolusu metinlerin hiç bir hükmü
olmaz. Bazen de burada "bizzat" sözcüğünde olduğu gibi, bir sözcüğün
siyasi, hukuki ve pratik anlamı çok büyük olabilir. Zaten o kadar önemli olmasa
idi bir sözcük için koca yasada değişiklik yapılmazdı. Peki! Nedir bu sözcüğün
(bizzat) önemi?
Gerek DGM gerekse TMY'de, bir
suçun DGM'nin görev alanına girip girmeyeceğini belirleyecek makam, açık ve net
olarak belirlenmemiştir. İşte, bu “bizzat” sözcüğü yasadan çıkarılarak, görev
belirleme yetkisi, savcılıktan alınıp zabıtaya (polis, jandarma) verilmiştir.
Uygulama da bu yönde yapılmaktadır. Zanlılar, emniyet TEM şubesince gözaltına
alınmakta ve sorgulanmaktadır. Çoğu kez, C. Savcılığının, sanık yakınları
görüşme isteminde bulununcaya ve emniyetçe gözaltı uzatım süresi isteninceye
kadar, gözaltılardan haberi olmamaktadır. Böylece, bir suçun DGM görev alanına
girip girmediğini belirleme yetkisi "fiilen" emniyete verilmiş
olmaktadır. Sonuçta, DGM görev alanına girmeyen birçok olay, emniyet böyle
değerlendirdi diye, DGM'lerde yargılanmaktadır.
Gözaltı süresi sonunda, sanık ya da sanıklar emniyetçe
hazırlanan bir fezleke ile savcılığa sevk edilir. Örgütsel suçlarda, fezlekeler
oldukça uzun ve dosyalar klasörler dolusudur. Ancak, zanlı savcı önüne
çıkarıldığında, kısa bir sorgudan sonra, savcılığın tutuklama talebi ile DGM
yedek yargıçlığı önüne çıkarılmaktadır. Bu kadar kalın dosyaların
(klasörlerin), o kadar kısa süre içinde, C. savcıları ve yedek yargıçlar
tarafından okunarak(?), zanlıların serbest bırakılmasına ya da tutuklanmasına
karar verilmesi ve iddianamelerin fezleke ile aynı olması gerçekten
düşündürücüdür!
Görüldüğü gibi,
"bizzat" sözcüğünün yasadan çıkarılması, bir silme hatası değil,
bilinçli bir seçimdir. Baştan beri var olan fiili durumun,
yasallaştırılmasıdır. Çünkü, yasada "bizzat" sözcüğünün olduğu
dönemlerde de hazırlık soruşturması "bizzat savcılar" tarafından
yapılmıyordu. Hazırlık soruşturması yasaya rağmen, polis/jandarma tarafından
tamamlanıp, son anda savcı tarafından imzalanıyordu. Bu durum yasa değişikliği
ile resmileştirilmiş oldu. DGMY'nin 10. maddesine 8. fıkra eklenerek, CMUK'un
154 ve 156. madde hükümleri saklı tutulmuştur. Bu "saklı tutuş" bazı
gerçekleri de içinde saklamaktadır: 154. maddeye göre: "Cumhuriyet Savcıları,
gerek doğrudan doğruya ve gerek zabıta makam ve memurları vasıtasıyla her türlü
tahkikatı yapabilir.' Yukarıda anlatılan işleyişin yasal gerekçesi işte
budur.
18.11.1992 tarih ve 3842
sayılı yasa ile CMUK'ta yapılan değişiklik sonucu, "bütün zabıta makam ve
memurları, el koydukları olayları, yakalanan kişiler ile uygulanan tedbirleri
C. savcılarına derhal bildirmekle yükümlüdür." Ancak, uygulamada bu
yükümlülüğün yerine getirilmediği görülmektedir. Kolluk tarafından gözaltına
alınan zanlının nerede olduğu araştırıldığında, çoğu kez, C.savcılığının
bilgisinin olmadığı anlaşılmakta, emniyette olduğu ise inkar edilmektedir.
Sonuç: Gözaltında kayıplar ve faili meçhul cinayetler!
Son zamanlarda, Susurluk olayı
ile birlikte, İçişleri Bakanlığı müfettişlerince yapılan incelemelerde, bırakalım
gizli kutu olan TEM şubelerini, sıradan mahalle karakollarında bile, gözaltına
alınanların karakola giriş çıkışını gösterir NEZARET DEFTERLERİNİN tutulmadığı ya da usulüne
uygun tutulmadığı, basına sızan haberler arasındadır. Sahipsiz kişilerin, emniyetçe yasal sürelerin çok üzerinde gözaltında
tutulduğuna sık sık rastlanılmaktadır.
Sıradan olaylar, anında nöbetçi C. savcılarına bildirildiği halde; ciddi adli ve siyasi olaylar, emniyet aşaması tamamlandıktan sonra
bildirilmektedir. Böylece yasal olarak hazırlık soruşturmasını yürütmekle
görevli C. savcıları, fiilen soruşturma dışında tutulmakta ve önüne getirilen
emniyet fezlekelerini inceleyip iddianame hazırlar duruma düşürülmektedir.
Sonuçta, yeterli hukuk bilgisine sahip olmayan zabıta tarafından hazırlanan
dosyalar; adil olması gereken yargının temelini oluşturmaktadır. Ve böyle
çürük temel üzerine inşa edilen adalet, kolayca yıkılmaktadır.
DGM'lerde ise durum biraz daha
farklıdır. Dava konusu olayların büyük bir bölümü siyasidir. Siyasi olaylarda,
mutlaka taraflar vardır. "Tarafsızlar" bile var olanın tarafıdır ve
var olanı savunmaktadır. DGM C. savcıları ile TEM görevlileri arasındaki
ilişkiler de yasalarda tanımlananlardan oldukça farklı gözükmektedir. TEM
görevlilerinin yetkileri, gerek TMY gerekse "özel emirlerle" oldukça
artırılmış durumdadır. Her türlü soruşturma, yasanın aradığından da öte, büyük
bir gizlilik içinde yürütülmektedir. Bilindiği gibi, aşırı gizlilik yasa
dışılığı; yasa dışılık da keyfiliği doğurmaktadır. Yasal zemin: "terörle mücadelede
görev alan istihbarat ve zabıta amir ve memurları ile bu amaçla
görevlendirilmiş diğer personelin bu görevlerinin ifasından doğduğu iddia
edilen suçlardan dolayı aleyhlerinde açılan davalarda en çok üç avukat bulundurulur
ve bunlara avukatlık ücret tarifesine bağlı olmaksızın yapılacak ödemeler,
ilgili kuruluşun bütçesine konulacak ödenekten karşılanır" şeklindeki, "sen suç işle ben seni
savunurum" diyen TMY'nin 15. maddesi; "terörle mücadelede görev almış
kamu görevlilerinin hüviyetlerini açıklayanlar ve yayınlayanları"
cezalandıran 6. maddesi; Muhbirlerin hüviyetlerini açıklanmasını düzenleyen
14. maddesi; Ödüllendirme başlıklı 19. maddesi; Koruma tedbirleri başlıklı 20.
maddesi; Yardım başlıklı 21 ve 22. maddeleri, siyasi suçlarla uğraşan emniyet
birimlerine ayrıcalıklı bir durum yaratmaktadır. Yasa ile tanınan bu
ayrıcalıklar, geleneklerle de sürdürülmektedir. TEM şubesi, emniyetin
"kurmay" sınıfı durumuna, getirilmiştir. Kurmayların general olması
gibi, TEM kökenlilerin emniyet, siyaset ve bürokrasi içinde yükselmeleri
sağlanmaktadır. İşkence konusunda sicili bozuk olan bazı ünlülerin, emniyet
müdürü, vali, milletvekili ve bakan oldukları da görülmektedir.
CMUK 135/A maddesi,
"Yasak Sorgu Yöntemleri" başlığı altında:
"İfade yeren sanığın
beyanı özgür iradesine dayanmalıdır.
Bunu engelleyici nitelikte
kötü davranma, işkence, zorla ilaç verme, yorma, aldatma, bedensel cebir ve
şiddette bulunma, bazı araçlar uygulama gibi iradeyi bozan bedeni ve ruhani
müdahaleler yapılamaz.
Yukarıdaki fıkrada belirtilen
yasak yöntemlerle elde edilen ifadeler rıza olsa dahi delil olarak
değerlendirilemez" diyerek, işkenceyi açıkça yasaklamaktadır. İşkencenin
yasaklanmasını düzenleyen bu maddenin bulunması bile, işkencenin varlığının
açık kanıtıdır. Çünkü, olmayan bir şey yasaklanmaz. Ayrıca, işkenceyi açıkça
inkar eden de yok. Ancak, "münferit olaylar" olarak değerlendirilen
işkence, serbestmiş gibi kabul edilip; sistemli işkencenin varlığı reddediliyor.
İşkence konusunu gündeme getiren mağdur ve aydınlar da, devleti, batılı
devletlere şikayet etmekle, itibarını küçük düşürmekle suçlanıyorlar. "Kol
kırılsın yen içinde kalsın" deniyor! Oysa, yen içinde kalan kırık kol
tedavi edilmezse, kangren olur ve bir gün mikrop tüm vücudu sarar; ve öyle de
olmaktadır.
CMUK 135/A maddesi gibi
Anayasa'nın 17/2 maddesi de: "Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; kimse insan
haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tâbi tutulamaz." diyerek işkenceyi yasaklıyor.
Görüldüğü gibi, 12 Eylül döneminde altı yüz bin insana işkence yapanlar da
doğruyu biliyorlar ve bu kuralları koyuyorlar ama doğru davranmıyorlar; kendi
koydukları kuralları çiğneyerek işkenceyi sürdürüyorlar. Kısacası işkencenin,
hem insanlık hem de yasal bir suç olduğu herkes tarafından biliniyor. Peki,
buna rağmen işkenceyi kim yapıyor? Kimlerin işkence yapma "yetkisi"
var? Yasal olarak, insanlık olarak, kurum olarak işkenceye hiç kimse sahip
çıkmıyor; ama uygulayıcısı çok. Eskiden sadece polis ve jandarma ile sınırlı
olan işkence, şimdi yeni yardımcılara sahiptir. Örneğin yasal olarak, adli
hiçbir görevi olmayan MİT sorgulamalara katılıyor... Aynı şekilde, yasal hiçbir
adli görevi olmayan ve dış düşmana karşı kurulduğu ileri sürülen Özel Harp
Dairesi, özel sorgu birimleri oluşturuyor. Bütün bunlar yetmiyormuş gibi,
kırmızı bültenle aranan faşist katiller ile itirafçılardan oluşan "taşeron
sorgucular, işkenceciler" devreye sokuluyor! Kısacası işkence, bir kaç
sadist polis ya da jandarmanın kendini tatmin aracı değil; özel eğitilmiş
kişilerce organize ve sistemli olarak uygulanan, siyasi olarak tercih edilmiş,
illegal bir devlet terörü olarak karşımıza çıkmaktadır. İşkenceden sadece
yapanlar değil; işkence yapılan kişiye işkence yapılmamıştır diye rapor veren
doktor, işkenceciye dava açmayan savcı, açılan davayı hakkıyla yargılamayan
yargıç, işkenceyi "kötü muamele" olarak değerlendiren yüksek yargı,
yasal düzenleme ve denetimden kaçınan parlamento, işkence çığlıklarına
kulaklarını tıkayan toplum ve sonuç olarak işkence konusunda ülke sicilinin
bozulmasına şöyle ya da böyle katkısı olan herkes, en az işkenceciler kadar
sorumludur!..
Bazen işkence teknikleri ve işkencecinin deneyimi
bile, zanlıları konuşturmaya, gerçeğe aykırı beyanları kabul ettirmelerine
yetmiyor. İşkenceye rağmen susmak da suç sayılıyor ve mağdurun ağzından çıkmış
gibi ifadeler hazırlanıyor. Hazırlanan ifadelerin sonuç bölümüne, "imzadan
imtina ederek, örgütsel tavır koydu" notu ekleniyor. CMUK 135/4 maddesine
göre adli zanlılar için "hak olan susmak", siyasi zanlılar ve
sanıklar için "örgütsel tavır takınmak" olarak değerlendirilmektedir.
Emniyet, jandarma, MİT, Özel
Harp Dairesi ve taşeronlar tarafından yasadışı, olarak yapılan sorgular,
emniyet imzası ile resmileştirilip, "fezleke" adı altında DGM C. savcılığına
gönderiliyor. Zanlıların bir kısmı daha emniyet aşamasında bırakılıyor. Bir
kısmı, fezleke ile birlikte savcılığa gönderiliyor ve burada ikinci bir
ayıklama yapılarak, ya takipsizlik kararı verilerek serbest bırakılıyor ya da
tutuklama istemiyle DGM yedek yargıçlığına gönderiliyor. Yedek yargıçlıkta
tutuklananlar tutukevine gönderiliyor, tutuklanmayanlar ise tutuksuz
yargılanmak üzere serbest bırakılıyorlar.
Uygulamada, emniyet fezlekesi,
genellikle büyük bir değişikliğe uğramadan "iddianame" oluyor ve
yargılama, iddianame şekline dönüşen fezleke doğrultusunda yürütülüyor. Olağan
mahkemelerde ve Yargıtay'da tek başına kanıt sayılmayan işkence iddialı
emniyet ifadeleri, CMUK 135/A maddesine ve 254. maddenin, "mahkeme irat ve ikame
edilen delileri duruşmadan ve tahkikattan edineceği kanaate göre takdir eder.
Soruşturma ve kovuşturma organlarının hukuka aykırı şekilde elde ettikleri
deliller hükme esas alınmaz" açık kuralına rağmen, adli tıp raporu ile işkence gördükleri
kanıtlanan sanıklara bile emniyet ifadeleri tek kanıt sayılarak cezalar
verilmektedir.
Anlatılan yargı işleyişinden
anlaşılacağı gibi, hazırlık soruşturması, yargılamanın temelini
oluşturmaktadır. Çünkü, hazırlık soruşturması, yargılamayı sağlayacak
kanıtların toplanma aşamasıdır. Toplumsal değişimlere ayak uyduran yargısal
değişim, kanıt toplamada da temel değişikliklere uğramıştır. Suçludan kanıtlara
ulaşan ortaçağ engizisyon işkence kanıt toplama yöntemi terk edilmiş ve yerine
kanıtlardan suçlulara ulaşılan; "suçluluğu kanıtlanıncaya kadar herkesin
suçsuz (masum) sayıldığı" masumiyet karinesi/ilkesi kabul edilmiştir ve
uygar toplumlar bu yöntemi kullanmaktadır. Artık, insanların suçsuzluğunun
kanıtlandığı ortaçağ yargılama yöntemi, yerini insanların suçluluğunun kanıtlandığı,
günümüz yargılama yöntemine bırakmıştır. Bu temel ve evrensel kuralların aksine,
işkence nedeniyle tartışmalı başlayan bir yargılamanın tartışmalı bitmesi
kaçınılmazdır. Çünkü tartışılan ve güven duyulmayan; vicdanları rahatlatmayan,
içinde hep kuşkular taşıyan bir yargı, adil olmayan, şekli bir yargıdır.
Kişiler mahkemelerce suçlu bulunup mahkum edilinceye
ve o mahkumiyet hükmü kesinleşinceye kadar suçsuzdur. Savcılık aşamasından,
yani hakkında dava açıldığı andan, mahkumiyeti Yargıtay’ca onanıncaya kadar geçen
dönemde, kişinin hukuki durumu, "sanık" olarak adlandırılır. Eğer
sanık bu dönemde tutuklu ise cezaevine değil tutukevine koyulur ve hala suçsuz
sayılır. Ceza, hüküm ile başlar ve suçu kanıtlanıp cezası kesinleşen kişiye,
hükümlü (suçlu) denir. Oysa işkence ile ceza hükümden çok önce, hatta sanıklık
aşamasından, zanlı aşamasında başlar. Bu yönü ile işkence, suçlu suçsuz
ayrımını da ortadan kaldırmaktadır. Suçlu suçsuz hiç kimseye işkence
yapılmamalı! İnsana ve daha ileri giderek hiçbir canlıya işkence yapılmamalıdır.
Adalet için, adalet adına yapılan işkence, işkence yapandan önce adaletin
kendisini, sonra insanlığı öldürmektedir. Çünkü, kendisi bir insanlık suçu
olan işkence, yeni suçlar ve suçlular doğurur.
Hazırlık soruşturmasını yürüten
DGM C. savcılığı, gerekli gördüğü durumlarda, olay yeri ile kanıtların bulunduğu
yerlerde soruşturma yapabilir ya da suçun işlendiği yer savcısından
soruşturmanın yapılmasını isteyebilir. Eğer suç askeri bölgede işlenirse, DGM
C. savcısı, askeri savcıdan soruşturmanın yapılmasını isteyebilir. DGM
savcısının istediği soruşturmalar C. savcısı ve askeri savcı tarafından öncelik
ve ivedilikle yapılmak zorundadır. C. savcıları ve askeri savcılar,
kendilerine ulaşan ihbarları ve DGM kapsamına giren suçları öğrenir öğrenmez
DGM C. savcılığına bildirmek zorundadır. DGM C. savcısı duruma el koyuncaya
kadar, geçici olarak soruşturmayı usulüne göre yaparak, evrakları DGM C.
savcılığına göndermesi gerekmektedir. C. savcıları ile askeri savcıların DGM
ile ilgili görevleri, emredici hüküm niteliğindedir. Yasanın düzenlenişinde üç
savcı da (Adli, askeri, DGM) Türkiye Cumhuriyeti Savcıları ancak, DGM C.
savcılığı ile C. savcıları ve askeri savcılar arasında bir eşitliğin değil,
eşitsizliğin olduğu görülmektedir. DGMY'nin 8/2 maddesi" İş durumunun zorunlu kıldığı
hallerde, C. savcısının istemi üzerine Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, bir
DGM nezdindeki C. savcısı
ve yardımcılarından bir veya birkaçını, başka yer DGM nezdinde, adli yargı C.
savcı ve C. savcı yardımcılarını da bulunduğu yer veya başka yerdeki DGM'de
geçici olarak görevlendirebilir" açık hükmü karşısında, yukarıdaki açıklamalar olağan
sayılır. Çünkü, madde gereğince, bağımsız olduğu ileri sürülen HSYK, bir
savcının istemini yerine getirmek durumundadır. Tümcenin sonundaki "geçici
olarak görevlendirebilir" sözcükleri, uygulamada emir gibi algılanıyor ve
uygulanıyor. Yorumu siz okurlarıma bırakıyorum!
DGMY kapsamına giren suçlar
hakkında, suç görev sırasında ve görevden dolayı işlenmiş olsa bile C. savcılıklarınca
doğrudan doğruya takibat yaptırılır. DGM kapsamı dışında, görev sırasında
işlenen suçlarda, sanığı yargı önüne çıkarmamak için oluşturulan engellerin
tamamı, DGM kapsamındaki suçlarda kaldırılmıştır. Memurin Muhakematı yasası,
zamanaşımı konuları, bu suçlarda kolayca aşılmaktadır.
12.MADDE: "Tanıklara yemin
verilmesi" başlığı altında "DGM görevine giren suçların hazırlık
soruşturmasının bizzat savcılar tarafından yapılması halinde tanıklara yemin
verdirilir." denilmekte. Buradaki bizzat sözcüğü, hazırlık soruşturmasının
başka makamlar tarafından da yapıldığını anlatması bakımından çok önemlidir.
Hazırlık soruşturmasını savcılık dışında kim yapabilir acaba?!
13.MADDE: "DGM C. savcısı ile C. savcı yardımcıları,
soruşturma sırasında yargıç tarafından verilmesi gereken kararı, DGM yedek
yargıçlığından ister.” Uygulamada
görülmese de yedek yargıç yoksa yetkili adli yargı yargıçlarından da
isteyebilir. Bu istemler 24 SAAT içinde karara bağlanmak zorundadır. DGM yedek
yargıçlığının kararlarına karşı yapılan itirazlar, üye eksikliğinde yedek
yargıcın içinde bulunacağı, DGM'de kesin karara bağlanır. Bütün zabıta makam ve
memurları, DGM savcılarının ve yardımcılarının, soruşturmaya, kovuşturmaya ve
infaza ilişkin emirlerini öncelikle yerine getirmek zorundadır. Emirler
sonradan yazılı duruma getirilmek koşulu ile sözlü olarak da verilebilir. Zabıta
makam ve memurları DGM başkanın verdiği emirleri de yerine getirmek
zorundadır."
Daha önce anlatıldığı gibi,
yedek üyelik, adli yargıdaki sulh yargıcının işlevini üstlenmiştir. Adli
yargıda yargıç kararlarına yapılacak itirazlar, hep bir üst mahkemede incelenir.
Ama kesinlikle karar veren yargıcın içinde yer aldığı ya da alacağı bir
mahkemede incelenemez.(CMUK 299.m). DGM'lerde durum yine farklı: Kararlarına
İtiraz edilen yedek yargıç, asıl üyenin yokluğunda mahkeme heyetinin
eksikliğini tamamlıyor ve gerektiğinde kendi kararına yapılan itirazı bile
inceleyebiliyor. Yedek yargıçlık, görünürde ayrı bir yapılanma gibi görülse
de, uygulamada DGM heyeti ile iç içedir, O nedenle, yedek yargıçlık kararlarına
yapılacak itirazların incelenmesi hukuki olmaktan çok şekli gözükmektedir. DGM
C. savcılarının kovuşturma yapılmasına yer olmadığına ilişkin kararlarına
karşı, suçtan zarar gören mağdur, kararın tebliğinden itibaren 7 gün içinde
kararı veren C. savcısının, mensubu olduğu DGM'ye en yakın DGM başkanına itiraz
edebilir(17.m).
Savcıların istemleri 24 saat
içinde karara bağlanmak zorundadır. Yargıda hız gereklidir ama yalnız başına
yeterli değildir. Hızın yanında ve ondan da önemlisi, doğru ve sağlıklı (adil
ve tarafsız) kararların verilmesi gerekir. DGM'lerde dava dosyaları değil,
dava klasörleri olduğu düşünülünce, 24 saatlik sürenin klasörleri incelemek ve
sağlıklı kararlar vermek için yeterli olup olmadığı hep tartışılacaktır.
Adli mahkeme yargıç ve
başkanları ile zabıta arasında doğrudan bir ilişki yoktur. İlişkiler C.
savcılıkları aracılığı ile yürütülür. Bu durum, yargının yürütmeden bağımsız
olmasının ya da gözükmesinin gereğidir. Yine adli yargıdan farklı olarak, DGM
başkanlarına zabıtaya, soruşturma, kovuşturma ve infaza ilişkin emir verme
yetkisi tanınmıştır. Ancak, DGM başkanlarının soruşturma, kovuşturma ve infaza
ilişkin görevlerinin ne olduğu açıklanmamıştır.
18.MADDE: "CMUK uygulaması bakımından
DGM'ler ağır ceza mahkemesi derecesindedir" denilmekte ve altındaki
fıkrada, "ancak" denilerek gerekli "düzeltme" yapılmakta
ve "aynı
derecedeki en yakın mahkemenin tayininde diğer DGM'ler nazara alınır. Aynı
yerde birden çok DGM kurulmuş ise en yakın aynı derecedeki mahkeme sayı itibarıyla'
takip eden mahkemedir.” Temel konularda CMUK'tan
böylesine ayrıldıktan sonra, "DGM'lerin ağır ceza mahkemelerine
eşdeğerdir" şeklindeki değerlendirme, hem yasal hem de fiilen anlamsızdır. Yine de
bu maddede bir şeyler itiraf ediliyor ama ne olduğu pek anlaşılmıyor.
DGM'ler hakkında uygulanmayan
CMUK 262. maddesi: "Mahkeme/duruşmada anlaşılan vasıf ve mahiyetini
ileri sürerek davanın görülmesi derecesi daha alt bir mahkemeye ait olduğu
gerekçesi ile görevsizlik kararı veremez". Bu madde gereğince, diğer
mahkemelerin tamamı, önüne gelen bir davayı görev yönünden, yani davaya bakma
yetkisinin olup olmadığını inceler. Kendini görevli görmezse, davayı görevli
mahkemeye gönderir. Bu durum duruşma sırasında anlaşılırsa, mahkeme, davayı
ait mahkemeye göndermeden bitirmek zorundadır. Ancak, DGM'lerde bu madde
uygulanmıyor ve DGM'ler duruşma sırasında görevsiz olduğu sonucuna varırsa,
davayı bir alt mahkemeye gönderebiliyor.
16.MADDE: “Yakalama ve Tutuklama”.
Bu maddenin CMUK'daki karşılığı 128. maddedir. Madde başlığı: "Yakalanan
Kimsenin Sorguya Çekilmesi"; içeriği ise:
“Yakalanan
şahıs bırakılmazsa, yakalama yerine en yakın sulh hakimine gönderilmesi için
gerekli süre hariç yirmidört saat içinde sulh hakimi önüne çıkarılır ve sorguya çekilir.
Yakalananın talebi halinde müdafi de sorguda hazır bulunabilir.
Üç veya
daha fazla kişinin bir suça iştirak suretiyle toplu olarak işlenen suçlarda,
delillerin toplanmasındaki güçlük veya fail sayısının çokluğu ve benzeri
nedenlerle C. savcısı bu sürenin dört güne kadar uzatılmasına yazılı olarak emir verebilir.
Soruşturma bu sürede sonuçlandırılmazsa C. savcısının talebi sulh hakiminin
kararı ile sekiz
güne kadar
uzatılabilir.
Yakalama süresinin
uzatılmasına ilişkin C. savcısının yazılı emrine veya yakalama işlemine karşı
yakalanan kişi veya müdafii veya kanuni mümessili veya birinci veya ikinci
derecede kan hısımı veya eşi hemen serbest bırakılmayı sağlamak için sulh
hâkimine başvurabilir. Sulh hakimi incelemeyi evrak üzerinde yaparak derhal ve
nihayet yirmidört saat dolmadan başvuruyu sonuçlandırır. Yakalamanın veya süre
uzatmanın yerinde olduğu kanısına varırsa müracaatı reddeder veya yakalananın
derhal soruşturma evrakı ile C. savcılığında hazır bulundurulmasına karar
verir.
Yakalama
süresinin dolması veya hakimin serbest bırakma kararı üzerine serbest bırakılan
kişi hakkında yakalamaya konu olan fiil sebebiyle yeni ve yeterli delil elde
edilmedikçe ve C. savcısının kararı olmadıkça bir daha bu madde hükmü
uygulanmaz." Adli suçlar için uygulanan hüküm bu konu ile ilgili DGMY maddesi birçok
kez değiştirildi. Yasanın ilk şekli: “DGM'nin görevine giren suçlar sebebiyle yakalanan veya
tutuklanan kimse tutulma yerine en yakın mahkemeye gönderilmesi için gerekli
süre hariç en geç kırksekiz saat ve toplu olarak işlenen suçlarda en geç on beş gün içinde hakim önüne çıkarılır.
Anayasanın 120. maddesi
gereğince olağanüstü hal ilan edilen bölgelerde yakalanan ve tutuklanan
kimseler hakkında yukarıdaki fıkrada belirlenen süreler iki kat olarak uygulanır."
Bu madde, bol reklamı yapılan
18.11.1992 tarihli 2842 sayılı CMUK değişikliği ile kaldırılmıştır. Ancak,
18.03.1997 tarih ve 4229/3 sayılı yasa ile yeniden değiştirilerek yürürlüğe
girmiştir. Yasa maddesinin en son şekli: "DGM'lerin görev alanına
giren suçlarda yakalanan veya tutuklanan şahıs, yakalama veya tutulma yerine en
yakın mahkemeye gönderilmesi için zorunlu süre hariç en geç kırk sekiz saat içinde hakim önüne çıkarılır
ve sorguya çekilir.
Üç veya daha fazla kişinin
bir suça iştiraki suretiyle toplu olarak işlenen suçlarda, delillerin
toplanmasındaki güçlük veya fail sayısının çokluğu ve benzeri nedenlerle C.
savcısı, bu sürenin dört güne kadar uzatılmasına yazılı olarak emir verebilir.
Soruşturma bu sürede sonuçlandırılmazsa C. savcısının talebi ve hakim kararı
ile süre yedi
güne kadar uzatılabilir.
Anayasanın 120. maddesi
gereğince olağanüstü hal ilan edilen bölgelerde yakalanan veya tutuklanan
kişiler hakkında ikinci fıkrada yedi gün olarak belirlenen süre C. savcısının
talebi ve hakim kararıyla on güne kadar uzatılabilir.
Tutuklu
bulunan sanık, müdafii ile her zaman görüşebilir. Hakim tarafından gözaltı
süresinin uzatılmasına karar verildikten sonra gözaltında bulunan kişi hakkında
da aynı hüküm uygulanır.
Kamu davası açılıncaya kadar hakim, sanık tarafından
bilinmesini uygun görmediği hususların kendisine bildirilmesini men edebilir.
Tutuklama sebebine göre lüzumu halinde kamu davasının açılmasına kadar sanık
ile müdafiin görüşmelerinde bizzat hakim veya tayin edilecek naip yahut
istinabe olunan hakim hazır bulunabilir." Son değişiklik ile CMUK'un
yukarıda yazılı 128. maddesi, uyumlu duruma getirilmeye çalışıldı. Biçimde
benzerlikler sağlandı ama özde birlik sağlanamadı. Anayasalarda ve yasalarda
sık sık kullanılan "yol hariç”, “zorunlu süre hariç" gibi kavramlar,
ulaşımın hız kazandığı günümüzde, zabıtaya zaman kazandırmanın dışında hiçbir
anlam ifade etmiyor. Çünkü, tüm illerde, emniyet ya da jandarmanın adliyeye
ulaşması en çok 20-30 dakikalık bir zaman alır. O nedenle, tıpkı "yüz
kızartıcı suç" kavramı gibi, bu "yol süresi hariç" kavramları da
yasalardan ve öncelikle Anayasa'dan çıkarılmalıdır. Çünkü çok uzun süre
yolculuk gerektiren atla/katırla ulaşım devri çoktan bitmiştir.
Anayasanın
19. maddesi: "Suçluluğu hakkında kuvvetli belirti bulunan kişiler ancak
kaçmalarını, delillerin yok edilmesini veya değiştirilmesini önlemek maksadıyla
veya bunlar gibi tutuklamayı zorunlu kılan ve kanunda gösterilen diğer hallerde
hakim
kararıyla tutuklanabilir. Hakim kararı olmadan yakalama, ancak suçüstü halinde veya
gecikmesinde sakınca bulunan hallerde yapılabilir; bunun şartlarını kanun
gösterir." CMUK'un 106. maddesi de, Anayasa'nın anılan maddesini özetlemiş: "Sanığın tutuklanmasına ancak hakim karar verir. Tutuklanması talep edilen
sanık hazırsa karardan önce dinlenir, hazır bulunan sanık isterse sorgu
sırasında vekaletname aranmaksızın müdafii de hazır bulunabilir ve karar
verilmeden önce C. savcısı ile hazır olan müdafii dinlenir. Sanık hazır değilse
talebe ilişkin karar, yokluğunda ve evrak üzerinden verilir." Tutuklama, bir yargıç işlemi
olduğuna ve yargıçtan başka bir yetkilinin tutuklama kararı veremeyeceğine
göre, 16. maddede yazılı "tutuklunun 48 saat içinde yargıç önüne
çıkarılmasının ve sorguya çekilmesinin" anlamı pek anlaşılmıyor. Yakalama
ve tutuklama kavramlarının karıştırılmaması için CMUK yerinde bir ayrım yapmış
ve iki kavramı ayrı maddelerde düzenlemiştir. Çünkü, tutuklu olan sanıklar,
ancak duruşmadan duruşmaya yargıç ya da heyet önüne çıkar. Bu anlatım ancak
gıyabi tutukluların yakalanması durumunda doğru olabilir. Değilse, madde bu yönü
ile tümden yanlıştır.
Üçten az adli zanlılar için 24
saat olan gözaltı süresi, DGM kapsamına giren suçlarda 48 saate çıkarılmıştır.
Üçten fazla kişinin yargıç önüne çıkarılması, C. savcısı tarafından, yazılı
emirle 4 güne kadar uzatılıyor. Ancak, savcının talebi ve yargıcın kararı ile
bu süre adli sanıklar için 8, DGM sanıkları için 7 güne kadar uzatılabiliyor.
Eskiden DGM'lik suçlar için bu süre yargıç kararı olmadan 15 gün idi. Yeni yasa
değişikliği sonucu gözaltı süresi yönünden DGMY ile CMUK arasında uyum
sağlanmıştır. Ancak CMUK'ta yapılan ve esas olarak işkenceyi önlemeye yönelik
ve sorguda avukat bulundurma konusu, DGMY'de sınırlı olarak kabul edilmiştir.
16/4. maddesi "Tutuklu bulunan sanık müdafii ile her zaman
görüşebilir" diyerek, yeni bir kural getirilmiş izlenimi verilmeye
çalışılmıştır. Çünkü, sanık tutuklandıktan sonra tutukevine gönderilir ve
avukat tutuklu sanık ile her zaman görüşebilir, bu konuda bir sınırlama yoktur.
Bu cümlenin tek açıklaması, kendinden sonra gelen cümledeki savcılığın gözaltı
süresini 4 güne kadar uzattığı durumlarda, avukat ile yakalanan kişinin
görüşmesinin yasak olduğu gerçeğini gizleme çabasıdır. Çünkü, cümlede "hakim
tarafından gözaltı süresinin uzatılmasına karar verildikten sonra gözaltında
bulunan kişi hakkında aynı hüküm uygulanır" denilmektedir. Gözaltı
süresi, yargıç tarafından C. savcısının 4 günlük uzatma süresinin bitiminden
sonra, savcının istemi üzerine 7 güne kadar uzatılabiliyor. Bu durumda zanlı
gözaltının ilk 4 günü avukatı ile görüşemiyor. Ancak, ilk 4 günden sonra,
gözaltı süresi yargıç tarafından uzatılırsa, avukat ile görüşmesi mümkün
oluyor. Genellikle ilk dört günde "iş bittiği" için, sonraki günler
için getirilen avukat ile görüşme serbestliğinin işkenceyi önleyici yararı yok.
Ayrıca geliştirilen işkence teknikleri nedeniyle, bu dört günlük süre işkence
izlerinin azalması için yeterli bir süredir.
Olağanüstü hal ilan edilen bölgelerde
yargıç tarafından 7 güne kadar uzatılan gözaltı süresi 10 gün olarak belirlenmiştir.
En büyük değişiklik, bu süre on güne indirilerek yapılmıştır.
Kamu davası açılıncaya kadar yargıç, sanık tarafından
bilinmesini uygun görmediği hususların, bildirilmesini yasaklayabiliyor. Hatta,
yargıç gerekli görürse sanık ile avukatın görüşmesinde hazır bulunabiliyor ya
da bir başka yargıcı hazır bulundurabiliyor. Tutukevlerinde gardiyana verilmiş
olan "gözetleme ve dinleme görevi" bu madde ile yargıca devredilmiş
oluyor. Eskiden sadece emniyet aşamasında yasak olan avukat görüşü, böylece
tutukevinde de yasaklanmış oluyor! Gözaltı süresi kısaltılarak verilenler,
savunma hakkının kaldırılması ile geri alınmış oluyor. Savunmayı, değil kısıtlayan,
tamamen ortadan kaldıran böyle bir düzenleme, kesinlikle hukukçu mantığının
ürünü olamaz!
CMUK 128. maddeye göre,
yakalama işlemine ya da C. savcısının yakalama süresinin uzatılmasına ilişkin
yazılı emrine karşı, yakalanan kişi ya da akrabaları hemen serbest bırakılmayı
sağlamak için sulh yargıcına başvurabiliyorlar. Sulh yargıcı incelemeyi evrak
üzerinde yaparak, 24 saat içinde başvuruyu sonuçlandırmak zorundadır. CMUK, yargıca, soruşturmanın her aşamasını bir tür denetleme hakkı tanırken, DGMY bu konuya hiç değinmiyor ve gerek de duymuyor.
18.11.1992 GÜN VE 3842 Sayılı Yasa İle CMUK Değişiklikleri:
Türkiye'ye demokrasiyi
getirecek, işkenceyi ve işkence tartışmalarını sona erdirecek, devleti
uygarlaştıracak yasa olarak sunulan ve bol reklamdan sonra yürürlüğe giren CMUK
değişikliği, 18.11.1992 tarihinde kabul edilerek, 3842 sayılı yasa ile
01.12.1992 tarihinde Resmi Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Değişiklik
yasası 33 madde ve 3 geçici maddeden oluştu. 33 maddeden 281 CMUK'un bazı
maddelerini değiştirirken, (3) üçü de DGMY'de değişiklik yaptı. Konumuz
yönünden çok önemli olan, 31. maddeyi altını çizerek aktarıyorum: "Bu
kanunun (CMUK) 104, 106, 108, 110, 128, 135, 138, 138,
142, 143, 144 ve 146. madde hükümleri DGM görev alanına giren
suçlarda uygulanmaz. Bunlar hakkında 1412 sayılı CMUK'un hu değişiklikten
önce yürürlükte olan eski hükümleri değiştirilmeden önceki halleriyle
uygulanır." Görüldüğü gibi madde yorum yapmayacak kadar açıktır.
Yürürlükte iki tane CMUK vardır: Birisi, adli yargıda kullanılan, 2842 sayılı
yasa ile yapılan değişikliklerin geçerli olduğu yeni CMUK; diğeri de, bu
değişikliklerin uygulanmadığı, DGM'de kullanılan eski CMUK'tur. DGM'lerde
uygulanmayan bu CMUK değişiklikleri; sanığın tutuklanması, tutuklunun sorguya
çekilmesi, tutukluluk süresi; yakalanan kişinin sorguya çekilmesi, ifade ve
sorgu tarzı; yakalananın ya da sanığın avukat seçimi, baronun avukat tayini,
yakalananın, sanığın ve tutuklunun avukat ile görüşmesi ve avukatın evrakları
incelemesi gibi, tam da işkence tartışmalarının yoğunlaştığı konulardaki
değişiklikler, DGM'lerde uygulanmıyor. Gerçi, CMUK değişikliklerinin uygulandığı
adli olaylarda da benzeri tartışmalar hala eski yoğunluğu ile sürmektedir.
Çünkü, bu yasanın uygulanmasına zabıta baştan itibaren karşı çıkmakta ve
uygulamamak için gerekli her türlü olumsuzluğu göstermektedir. Emniyet ve
jandarmanın CMUK'a olan karşı tavrı bile, olayın ciddiyetini göstermektedir!
Şimdi de bu değişikliklerin
neler olduğunu madde madde görelim:
CMUK MADDE 104, ceza yargılamasının en
önemli konularından biri olan, "sanığın tutuklanmasını gerektiren
durumları" düzenlemektedir. DGM yargılamasında uygulanan eski CMUK ile
yeni CMUK'un bazı tutuklama gerekçeleri aynıdır: Kaçma şüphesi uyandıracak
olaylar; kanıtların karartılması; sanığın ikamet adresinin bilinmemesi gibi...
"Soruşturmanın konusu olan suçun ağır cezalık cürüm olması"
durumunda sanık kaçacak varsayımı hükmü DGM'de uygulandığı halde,
değişiklikten sonra uygulamadan kaldırılmış ve onun yerine "soruşturma
konusu olan suçun, kanunda öngörülen cezasının üst sınırı, yedi yıldan az
olmayan hürriyeti bağlayıcı cezayı gerektirmesi", tutuklama nedeni
olarak kabul edilmiştir. Ayrıca, "altı aya kadar hürriyeti bağlayıcı
cezayı gerektiren suçlarda sanık ancak, suçun toplumda infial
uyandırması" durumunda tutuklanabileceğini ve "tutuklama
haksızlığa neden olacaksa ve başka bir önlemle amaca ulaşılacaksa tutuklama
kararı verilemez" hükmü getirilmiştir.
Ceza hukukunda tutuklama,
yukarıda sayılan unsurların gerçekleşmesi durumunda, uygulanan geçici bir önlemdir.
O nedenle, önlem olarak tutukluluğa ancak zorunlu durumlarda başvurulmalıdır.
Çünkü tutukluluk süresince sanık masumdur. Tutukluluk hiçbir zaman ceza
niteliği kazanmamalıdır. Geçmişte ve bu gün, tutukluluğun yanlış uygulandığı
ve kötü yönde kullanıldığı sık sık görülmektedir. Yargıcın takdir yetkisinde
olan tutuklama, zaman zaman yasanın amacının dışında uygulanmakta ve adalete
olan güvenin yıpranmasına neden olmaktadır. Gereksiz kullanılmakla, önlem
olmaktan çıkıp ceza niteliği kazanmaktadır. Yıllarca tutuklu kalıp daha sonra
aklanan (beraat eden) kişilerin mağduriyeti, gerek maddi gerekse manevi olarak
karşılanmamaktadır. Karşılanması da olanaksızdır. Ayrıca uzun süre tutuklu
kaldıktan sonra serbest bırakılan kişiler, aklanmalarına rağmen, hep potansiyel
suçlu olarak görülmektedirler.
DGM yargılamasında, kişinin adresi ve işi belli olduğu,
kaçma ve kanıtları karartma şüphesi olmadığı, ortada emniyet ifadesinden başka
kanıt bulunmadığı halde, kişiler tutuklanmaktadır. Diğer yandan idamla
yargılanan itirafçı sanıklar ise ellerini kollarını sallaya sallaya
gezmektedirler!
CMUK MADDE 106, sanığın tutuklanması ve tutuklama
müzekkeresinin şeklini göstermektedir. Tutuklamaya yargıç karar verir.
Tutuklanması istenen sanık hazır ise önce dinlenir. DGM'de, sanık sorgu
sırasında avukat bulunduramazken, adli yargıda sanık, vekalet aranmaksızın müdafii
bulundurabilir. Yargıç karardan önce savcıyı ve hazır bulunan avukatı dinler.
Sanık hazır değilse karar yokluğunda ve evrak üzerinden verilir. Tutuklama
müzekkeresinde, sanığın kimliği, suçlandığı eylemler, eylemin gerçekleştiği
yer, zaman ve yasadaki suç maddesi ve tutuklanma nedeni açıkça belirtilir.
Müzekkerenin sureti tutuklama anında sanığa verilir ve tutuklama kararına itiraz
hakkı bildirilir. Maddede yapılan en önemli değişiklik, sorguda sanığın
avukatının bulunmasıdır. DGM'de yargılanan sanıklar bu haktan yararlanamıyor ve
emniyet aşamasında süren avukat kısıtlaması tutuklama ve sorgu aşamasında da
devam ediyor.
CMUK MADDE 108, tutuklunun sorguya
çekilmesini düzenlemektedir. Sanık tutuklama müzekkeresi üzerine
tutuklandığında, bu yasa değişikliğinden önce, 48 SAAT içinde yargıç önüne
çıkarılırken değişiklikten sonra, 24 SAAT içinde yetkili yargıç önüne
çıkarılmaktadır. Görüldüğü gibi DGM'de süre, adli olaylardan iki kat daha
fazladır. Eski yasadaki yetkili yargıç, yeni yasada en yakın yargıç olarak
değiştirilmiştir. Sorgu sırasında sadece sanık aleyhine olan kanıtlar değil,
lehine olan kanıtların da toplanması gerekir. Adli sanıkların sorgusu sırasında
savcı ve avukat bulunurken DGM'deki sorguda avukat bulunması yasaktır.
CMUK MADDE 110, 21.05.1985 gün ve 3206
sayılı yasa ile yürürlükten kaldırılmış ve anılan CMUK değişikliği ile yeniden
düzenlenmiştir. Madde, 12 Eylül döneminde tutuklulukta geçen sürelerin verilen
cezalardan çok fazla olması nedeniyle çok önemliydi, öyle ki bazı davalar daha
açılmadan, sanıklar, haklarında istenen cezadan fazlasını yatmış ve birçok
sanık "cezasını çektiği için" mahkemeye çıkarılmadan tahliye
edilmiştir. Bu tür haksızlıkları önlemek için yeni düzenleme şöyle yapılmıştır:
"Hazırlık
soruşturmasında tutukluluk süresi altı aydır. Kamu davasının açılması halinde bu süre hazırlık soruşturmasında
tutuklulukta geçen süre dahil iki yılı geçemez.
Soruşturmanın
veya yargılamanın özel zorluğu veya geniş kapsamlı olması sebebiyle yukarıda
belirtilen sürelerin sonunda kamu davası açılmamış veya hüküm tesis edilmemiş ise soruşturma konusu fiilin
kanunda belirtilen cezasının alt sınırı yedi seneye kadar hürriyeti bağlayıcı cezayı gerektiren suçlarda tutuklama kararı
kaldırılır Yedi sene ve daha fazla hürriyeti bağlayıcı cezalar ile ölüm cezasını, gerektiren suçlarda tutuklama sebebine,
delillerin durumuna ve sanığın şahsi hallerine göre tutukluluk halinin devamına veya sona erdirilmesine veya uygun
görülecek nakdi kefaleti vermesi şartıyla sanığın tahliyesine karar verilebilir."
Maddenin birinci fıkrası
tutuklulukta geçen süreyi sınırlayarak, yargılamanın hızlanmasını ve
tutuklamanın ceza niteliğine dönüşmesini önlemek istemiştir. Ancak ikinci fıkra, birinci fıkrayı örtülü
olarak ortadan kaldırmıştır. Çünkü alt sının 7 sene hürriyeti bağlayıcı ceza
olan bir
suçu işleyen
kişi, var olan infaz yasasına göre en faza
üç sene kadar
yatacaktır.
Ceza süresinin iki yılının tutuklu olarak geçmesi, ceza ile oranlandığında, hiç de adil bir durum değildir. Yargıç, yedi yıldan fazla cezalarda,
ilk fıkrada belirlenen sürelerle bağlı değil ve genel tutuklama kurallarını uygulayarak tutukluluk
süresini uzatabiliyor. Birinci fıkra ile ikinci fıkra tam bir çelişki içinde ve
tutuklamadaki keyfiliği önlemekten uzak bir düzenlemedir.
Maddenin DGM'de uygulanmaması,
DGM'lerin kuruluş gerekçesinde ileri sürülen "hızlı yargılama"
ilkesi ile çelişkilidir. Bu durum, DGM'lerdeki en ufak demokratik bir sınırlamaya
olan tahammülsüzlüğün de bir göstergesidir.
CMUK MADDE 135. Madde sırasına göre, 135.
maddeden önce 128. maddenin incelenmesi gerekirdi ve öyle de yapıldı. Ancak,
konunun öneminden dolayı 128. madde önceden incelendiği için burada yeniden
incelenmedi ve önceki anlatılanlarla yetinildi.
135. maddenin başlığı: İfade
ve Sorgu Tarzı'dır. Konu başlığından da anlaşılacağı gibi madde zabıtayı,
savcıları ve yargıçları ilgilendiren ortak bir maddedir. İfade, zabıta ve
savcılıkça alınır; sorgu, yargıç tarafından yapılır. O nedenle, yargının aktif
süjelerini bağlayan bir maddedir. Ancak, yukarıda sayılan maddeler gibi bu
madde de DGM'leri bağlamıyor. Şu anda DGM'de uygulanan değişiklikten önce 135.
madde oldukça kısa olup, başlığı da "sorgunun tarzı”dır. Değişiklikten
sonra adına uygun olarak madde uzatılmış ve konu geniş olarak açıklanmıştır.
İfade ve sorgu tanımı ile başlanmış 135. madde:
"Zabıta amir ve memurları ile Cumhuriyet Savcısı
tarafından ifade almada ve hakim tarafından sorguya çekilmede aşağıdaki
hususlara uyulur:
1)
İfade verenin veya sorguya çekilenin kimliği tespit
edilir. İfade veren veya sorguya çekilen kimliğe ilişkin soruları doğru olarak
cevaplandırmak zorundadır.
2)
Kendisine isnat edilen suç anlatılır.
3)
Müdafii tayin hakkının bulunduğu, müdafi tayin edecek
durumda değilse baro tarafından tayin edilecek bir müdafi talep edebileceği ve
onun hukuki yardımından yararlanabileceği isterse müdafiin soruşturmayı
geciktirmemek kaydı ile ve vekaletname aranmaksızın ifade ve sorguda hazır
bulunacağı bildirilir; yakınlarından istediğine yakalandığını duyurabileceği
söylenir.
4)
İsnat edilen suç hakkında açıklamada bulunmamasının
kanuni hakkı olduğu söylenir.
5)
Şüpheden kurtulması için somut delillerin toplanmasını
talep edebileceği hatırlatılır ve kendisi aleyhine var olan şüphe sebeplerini
ortadan kaldırmak ve lehine olan hususları ileri sürmek imkanı verilir.
6)
İfade verenin veya sorguya çekilenin şahsi halleri
hakkında bilgi alınır.
7)
İfade veya sorgu bir tutanakla tespit edilir. Bu
tutanakta:
a)
İfade verme veya sorguya çekme işleminin yapıldığı yer
ve tarih.
b)
İfade verme veya sorguya çekme sırasında hazır bulunan
kişilerin isim ve sıfatları ile ifade veren veya sorguya çekilen kişinin açık
kimliği.
c)
İfade vermenin veya sorgunun yapılmasında yukarıdaki
işlemlerin yerine getirilip getirilmediği, bu işlemler yerine getirilmemiş ise
sebepleri,
d)
Tutanak içeriğinin ifade yeren veya sorguya çekilen
ile hazır olan müdafi tarafından okunduğu ve imzalarının alındığı,
e) İmzadan imtina halinde bunun nedenleri
yazılır."
Maddenin eski ve şu anda
DGM'de kullanılan şekli, bu maddenin 2, 4, 6. bentlerinde açıklanan konuları
içerir. Yeni şekil ise oldukça ayrıntılı ve işkenceyi önlemeye yönelik bir
yapısı vardır. Bu nedenle, maddenin değişik yeni şekli DGM'de uygulanmıyor. DGM
dosyalarındaki emniyet ifadeleri genellikle matbu soru-yanıt şeklindedir.
İfadeler, yakalan kişinin kimlik bilgileri, özgeçmişi ve yakınlarının kimliği
ile başlıyor. İkinci soru: Sanığın nasıl örgüt üyesi olduğu ve tarihçesi.
Üçüncü soru: katıldığı eylemler. Dördüncü soru: Örgütün amacı ve yapısı.
Beşinci soru: Örgütün mali kaynakları. Altıncı soru: Örgüt içinde tanıdığı
kişiler ve örgüt içindeki görevleri. Yedinci soru: Pişmanlık duyup duymadıkları.
Bazen, başka sorular da eklenerek sürüp gidiyor.
Genellikle, "aynı
örgütten" yakalanan kişilerin ifadeleri birbirinin aynısı ve birbirlerini
doğrulatıcı nitelikte oluyor. Örgütün amacı, işleyişi, mali kaynakları,
yayınları ve yapılan eylemler, örgüt bilgisi olmayan kişilerin ifadelerinde
bile yer alıyor. Yakalanan kişi, işkenceye rağmen ifade vermemişse, bu
maddenin tanımış olduğu "susma hakkı", örgütsel tavır olarak
değerlendiriliyor ve ifade tutanağına "örgütsel tavır aldı" şeklinde
geçiyor. İfade alanın kimliği emniyet ifadelerinin hiçbirinde yazılmıyor.
İfadede ve sorguda avukatın bulunmayacağını hatırlatmaya gerek yok sanırım.
İfade veren kişinin, okutulmayan ifadelerini, imzadan imtina etme hakkı da yoktur.
Kısacası bu maddede olan demokratik hakların hiç birisi, DGM'lerde
kullanılamıyor.
CMUK MADDE 136, yakalananın veya sanığın müdafi
seçimi konusunu düzenlemiştir. Madde eski maddeye ek olarak "Zabıta amir ve
memurları tarafından yapılacak sorgulama işlemlerinde, ancak bir müdafi hazır bulundurabilir.
Cumhuriyet Savcılığı işlemlerinde bu sayı üçü geçmez. Müdafi (avukat)
soruşturmanın her safhasında müdafiin, yakalanan kişi veya sanıkla görüşme;
ifade alma veya sorgu süresince yanında olma ve hukuki yardımda bulunma hakkı
engellenemez, kısıtlanamaz." Önceki maddeler gibi bu madde de DGM'de uygulanmıyor.
Onun için avukat sayısının ve yetkilerinin, DGM'de bir anlam ve önemi yoktur.
CMUK 138. madde gereğince,
yakalanan kişi ya da sanık avukat tutacak güçte değilse, baro bu kişilere
avukat tayin edecektir. Eğer kişi 18 yaşını bitirmemiş ya da sağır, dilsiz ya
da kendini savunamayacak durumdaysa baronun bu kişilere avukat tayini
zorunludur! DGM'lerde ise böyle bir zorunluluk yoktur. İsterse 15 yaşından
küçük olsun!..
CMUK MADDE 143. Müdafiin dava evrakını incelemesi
başlığını taşıyor. Yasa değişikliği ile avukat, soruşturmanın her aşamasında
bulunma, sanığa yardım ve müdahale hakkına sahiptir. Böylece hazırlık
soruşturmasının gizliliği kuralı kalkmıştır. Sonuç olarak yasa, avukata
hazırlık evrakı ile dava dosyasının tamamını inceleme ve bir suretini harçsız
alma hakkını tanıyor. Ancak, soruşturmanın tehlikeye düşmemesi için, C.
savcısının talebi ve sulh yargıcının kararıyla, avukatın hazırlık soruşturması
evrakını inceleme ve suret alma hakkı kısıtlanabiliyor. Kişinin sorgu tutanağı
ile bilirkişi raporları ve sanığın hazır bulunduğu diğer evrakların
incelenmesine kısıtlama getirilmiyor. Maddenin değişik şekli yine DGM'de
uygulanmıyor. DGM'lerde hazırlık soruşturması, gizli olduğu için, iddianamenin
mahkemeye verilmesinden sonra, avukat DGM'lerde dava dosyasını inceleme ve vekaleti
varsa suret alma yetkisine sahip oluyor. Yasada olmadığı halde, uygulamada,
avukatın vekili olduğu dosyadan evrak sureti alması için dilekçe isteniyor.
Hatta, bazı mahkemelerde avukatın dosya incelemesi, müdürün "iznine"
bağlanıyor.
CMUK MADDE 144, yakalanan veya tutuklunun
müdafi ile görüşmesini düzenliyor. Eski maddede sadece, "tutuklunun
müdafii ile görüşmesi" şöyle düzenlenmiştir: "Tutuklu bulunan sanık
müdafii ile her zaman görüşebilir ve muhabere edebilir.
Son tahkikat açılıncaya kadar
hakim, sanığın muttali olması tecviz edilmeyecek hususatın kendisine
bildirilmesini men edebilir. Tutuklama sebebine göre lüzumu halinde kamu
davasının açılmasına kadar sanık ile müdafiin görüşmelerinde bizzat hakim veya
tayin edilecek naip yahut istinabe olunan hakim hazır bulunabilir." Burada eski maddeyi, DGMY'nın
16/4-5 maddesi ile karşılaştırmak için aynen aktardım 16. madde daha önce
aktarıldı. İki madde kıyaslandığında, dil hariç, aynı olduğu görülecektir.
Yukarıda aktarılan ve avukatın vekiledeni ile görüşmesini kısıtlamayı amaçlayan
bu hüküm, bir eski CMUK madde 144 ve bir de DGMY madde 16/4-5 ile olmak üzere
iki kez düzenlenmiştir. CMUK'ta böyle bir hüküm olduğu halde, aynı hükmün neden
tekrar DGM yasasına konulduğu anlaşılamamıştır. Acaba, avukatlara
"vekiledenleriniz (müvekkil) ile dikkatli konuşun" mesajı mı verilmek
isteniyor!
Adli tutuklulara ve
yakalananlara uygulanan yeni 144. madde: "Yakalanan veya tutuklu
bulunan kişi vekaletname aranmaksızın müdafii ile her zaman ve konuşmaları
başkalarının duymayacağı bir ortamda görüşebilir. Bu kişilerin müdafii ile
yazışmaları denetime tabi tutulamaz." Görüldüğü gibi yasa koyucu,
doğru avukat-vekileden ilişkisini çok iyi bilmektedir. Bilmek zorundadır; çünkü
genellikle parlamentonun çoğunluğu hukukçu milletvekillerinden oluşuyor.
Ancak, bu bilgiler, sınıfsal yapıları gereği, demokratikleşmenin ve yargı
bağımsızlığının güvencesi olan savunma hakkına bir türlü uygulanmıyor.
Avukata ücret konusunu
düzenleyen 146. madde, DGM'lerde savunmanın pek bir anlamı kalmadığı için, DGM
kapsamı dışında tutuluyor. Ancak DGM'lerde savunmaya verilen değerin iyi bir
göstergesi olması açısından önemli bir maddedir...
Uygulanacak Usul Hükümleri:
MADDE 29: Uygulanacak Usul Hükümlerini
şöyle düzenlemiştir: "Bu kanunda gösterilen özel hükümler saklı kalmak
şartıyla, DGM'lerin görevine giren suçların soruşturma ve kovuşturmalarında
CMUK hükümleri uygulanır." Yukarıda açıkladığımız gibi yürürlükte iki adet CMUK
vardır: Birincisi, değişiklikler yapılmadan önceki ve şu anda DGM'lerde
uygulanan; ikincisi, değişiklikleri içeren ve DGM'de değil, adli suçlara
uygulanan CMUK'tur. CMUK'ta yapılan değişiklikler, yargının ve savunmanın
temelini oluşturan konulardır. CMUK'tan bunları çıkardıktan sonra geriye, şekli
işlemler kalıyor. Şekli işlemler ise yargılamanın özünü değil, biçimini
etkileyen unsurlardır. Biçimi öz belirlediğine göre; adil olması gereken öz
ortadan kaldırılırsa, biçimde kendiliğinden yok olur; tıpkı DGM'lerdeki gibi...
MADDE 19: DGM C savcıları ve
yardımcıları, soruşturmanın gerekli kılması durumunda, geçici olarak, yargı
çevresi içindeki bazı özel ve resmi kurum bina, araç, gereç ve personelinden
yararlanabilir. Bu konudaki istekler, gecikmeksizin yerine getirilmek
zorundadır. Yerine getirmeyenler hakkında hapis cezaları öngörülmüştür. Hatta
Türk Silahlı Kuvvetleri bile, istekleri değerlendirerek yerine getirme durumundadır.
Böylesine geniş yetkilerle donatılan DGM C. savcılığının kendine ait özel
araçları hemen hemen yok gibidir. Oysa, yasal olarak C. savcısından emir alan
zabıta amir ve memurları altında bulunan makam araçları, il Cumhuriyet
Başsavcılarında bile yoktur. Bu yönü ile yargının "araçla yürümesi"
bile yürütmenin elindedir. Ayrıca araç ve gereçlerin durumu, yargı ile
yürütmenin kıyaslanması açısında da önemlidir!
Duruşma ile İlgili özel
Hükümler:
MADDE 20: Duruşma ile ilgili özel
hükümlerin hemen hemen tamamı Sıkıyönetim Yasası'ndan alınmıştır. Tıpkı
Sıkıyönetim Yasası'nda olduğu gibi, DGM görev alanına giren suçlar "acele
işlerden sayılır" ve adli ara vermede de (adli tatil) bu davalara bakılır.
C. savcıları,
"iddianameyi özetleyerek okuyabilir". Ancak, sanığın kimliği, suç
sayılan eylem, uygulanması istenen yasa maddesi ve suç kanıtlarını belirtmek
zorundadır. Yargıda hız, sanıktan bir şeyler çalınarak, alınarak sağlanamaz ve
sağlanmamalıdır. Sanık her şeyden önce, ne ile suçlandığını çok iyi bilmesi
gerekir. Değilse, savunma hakkı, yargılamanın ilk adımı olan iddianame ile
kısıtlanmaya başlanmış olur. Çünkü, özet iddianame, “özet savunmayı” ve “özet
yargılamayı” doğurur. Yargılamada esas olan, hızdan önce adil yargılamadır. Hız
gerekli ancak yalnız başına yeterli değildir. Adalet hıza feda edilmemeli; hız
adalete hizmet ettiği sürece ön plana çıkarılmalıdır. Hız, adil yargının diğer
unsurları ile birlikte bir anlam kazanır. Burada olduğu gibi tek başına
zararlı duruma dahi gelebilir.
Yargılamada, zorunlu durumlar
dışında, duruşmalar arası süreler (talik süresi) 30 gündür. DGM'lerin kurulduğu
ilk yıllarda uygulanan bu hüküm, günümüzde sık sık bilinmeyen(!) zorunluluklar
nedeniyle süreler 2-3 aya kadar uzatılmaktadır. Fiili durum, hızın ve yasal
sürenin tersine işlemektedir.
İlk duruşmada, sanıkların
kimlik tespiti ve sorgusu yapılır. Sorgunun bitimi ile birlikte kanıtlar
sunulur. Kanıt toplama işlemi tamamlandıktan sonra, dosya hukuki tartışmaya ve
değerlendirmeye açılır. İlk olarak C. savcısı "esas hakkında görüşünü
(mütalasını) bildirir. Esas hakkında görüş hazırlamak için C. savcısına 15
günlük süre verilir. Savcılık esas hakkındaki görüşünü bildirdikten sonra,
sanık ve vekiline de yine 15 günlük süre verilir. İlk bakışta eşitlik sağlanmış
gibi görünse de, fiili durum hiç de öyle değildir. Çünkü, C. savcılığı hazırlık
soruşturmasını yürüterek, iddianame hazırlayıp dava açan makamıdır. Dosya her
zaman elinin altında ve yargı makamı ile hep iç içedir. Çoğu kez, emniyet
fezlekesi iddianame; iddianamede esas hakkında görüş olarak sunulmaktadır. C.
savcılığı iddianamedeki iddialarını ve dolayısı ile sanığın suçluluğunu
kanıtlaması gerekir. Savcılık görüşüne karşılık olarak, savunma sanığın suçsuz
olduğunu kanıtlaması gerekir. Bu nedenle savunmaya, esas hakkında savunmasını
yapması için yine 15 gün süre verilmektedir. Duruşma salonunda bile yerleri
oldukça farklı olan; yukarıda sayılan, olağanüstü yetkilerle donatılmış iddia
makamı (C. savcısı) ile savunma makamına (avukata) aynı 15 günlük sürelerin verilmesi,
baştan beri süren eşitsizliklere bir yenisinin eklenmesidir. Esas hakkında
savunma için avukata ve sanığa verilen 15 günlük süre, açıkça savunma hakkının
kısıtlanmasıdır. Bu süre, 15 ve daha fazla sanıklı davalarda 1 aya kadar
uzatılabilir.
İkiyüzden çok sanıklı davlarda sanıkların bir kısmının
yokluğunda yargılama yapılmasına mahkeme karar verebiliyor. Ancak, duruşmada
yeni bir durum ortaya çıkarsa, sanığa bir sonraki duruşmada bildirilmesi
gerekiyor. Sıkıyönetim Yasası'ndan alınan bu hüküm de, savunma hakkının
ötesinde, yargılanma hakkını kısıtlamaktadır.
DGM; davaların hızlı
yürütülmesi, kanıtların zamanında ve eksiksiz tespiti ile güvenlik bakımından,
duruşmanın başka bir yerde yapılmasına karar verebiliyor. Ayrıca, tanık ve
bilirkişiler, naip yargıçlar aracılığı ile her yerde dinlenebiliyor.
MADDE 21: TEBLİGAT
Tebligat Arapça kökenli bir
sözcük olup, Türkçesi "bildirim" demektir. Sözcük olarak haber vermek
anlamına geliyor. Hukuki anlamı da aşağı yukarı aynı: Yargılama konusunda
bilgi vermek ya da çağırmak anlamına geliyor. Yargılama sürecinin başlaması,
sürmesi ve bitmesi ancak bildirim (tebligat) ile mümkündür. Konu o kadar
önemli ki, özel bir tebligat yasası vardır. Tüm adli tebligatlar 7201 sayılı
tebligat yasasına göre yapılmaktadır. Tebligat yasasına göre, ilk tebligat
posta ile yapılır. Aranan şahıs ikametgahını geçici olarak terk etmiş ise
tebligat yasasının 21. maddesine göre muhtarlık ya da emniyet aracılığı ile
tebligat yapılır. Eğer şahıs adresten tamamen ayrılmış ve yeni adresi
bilinmiyorsa, öncelikle emniyet araştırması yapılır. Emniyet araştırması da
sonuçsuz kalırsa, basın yolu ile ilanen tebligat yapılır. Basın yolu ile ilanen
tebligat yapmak için özel olarak "Basın ve ilan Kurumu"
oluşturulmuştur. DGMY, bu madde ile genel tebligat konusundan da ayrılmış ve "Kendisine veya onun
namına tebligat yapılacak kimselere tebligat yapılmaması hallerinde tebligat,
işin ivediliğine göre basın veya radyo vasıtasıyla yapılabilir." Basın yolu ile tebligatın
koşulları yukarıda açıklandı. Ancak, radyo ile tebligat konusu ilk kez Sıkıyönetim
Mahkemelerinde, ikinci kez de DGM'lerde yasal düzenleme konusu olmuştur; ama
nasıl yapılacağı açıklanmıyor. Tebligattan amaç, bildirimin şahsa yapılması ve
yargılama sürecinin sağlıklı yürümesini sağlamaktır. Adil yargılamaya hizmet
etmeyecek olan bir radyo ilanının, tebligat olarak değerlendirilmesi olanaksızdır.
Böyle bir ilan ancak bir şeklin tamamlanması olarak değerlendirilebilir. Oysa,
yargı formaliteleri tamamlama süreci değil, adaleti gerçekleştirme eylemidir;
amacı da insandır.
MADDE 22: Duruşmada Hazır Bulunmayan
sanık.
Yukarıda tebligat konusu açıklandı. Neredeyse, sanık olmadan duruşma yapılacak
ve karar hemen kesinleştirilerek hapse atılacak. Aynı mantık 22. maddede şöyle:
"sorgusu
yapılmış olan sanık, talik veya tehir olunan günde gelmez ve mahkemece de
duruşmada hazır bulunmasına lüzum görülmezse, duruşmada hazır bulunmak
mecburiyetinden vareste tutulma (kurtulma) istemi olmasa bile dava gıyabında
bitirilebilir." Ceza yargılamasının amacı maddi gerçeğin ortaya çıkarılmasıdır.
Ceza yargılamasında, hukuk davalarından farklı olarak, yargılamanın başından
sonuna kadar dosyaya yeni kanıtlar sunulabilir. Bu kuralın gereği olarak
"en son söz" sanığa verilmiştir.(CMUK.251.m) Böylece, sanık son ana
kadar kendini savunma hakkını kullanmış olur ve verilen karar, önce sanıkta
daha sonra da kitlelerde tartışma konusu olmaz.
CMUK 258. madde, suçun hukuki
niteliğinin değişmesi durumunda ek savunma konusunu düzenlemiştir. Sanık
iddianamede yazılı maddeden daha ağır bir maddeden yargılanması durumu doğarsa,
zorunlu ek süre verme koşulu getirilmiştir. Ek sürenin uzunluğu, "iddia ve
savunmanın layıkıyla hazırlanması" şeklinde belirlenmiştir. 20. maddedeki
15 günlük süre ile savunma hakkının kısıtlandığı, bu madde ile de savunma
hakkının tamamen ortadan kaldırıldığı görülmektedir. Savunma hakkının ve evrensel
kural durumuna gelen "son söz sanığın" ilkesini kısıtlamanın, hiçbir
hukuki gerekçesi olamayacağı kanısındayım.
MADDE
23; Duruşmanın İnzibat! ve Cezalar. "Duruşmanın inzibatim (düzenini) sağlamak, tıpkı
yargılamayı yönetmek gibi, mahkeme başkanına aittir.
Duruşmanın
düzenini bozan kişiyi, mahkeme başkanı derhal duruşma salonundan çıkartır.
Mahkemeye,
mahkeme başkanına veya üyelerden herhangi birine, Cumhuriyet savcısına, C.
savcı yardımcısına, tutanak katibine veya görevlilere karşı uygun olmayan söz
yahut davranışta bulunan kişi hakkında tutuklama kararı verilir. Tutuklanan
kişi 24 saat içinde sorguya çekilerek inzibati nitelikte olmak üzere 1 aydan 6
aya kadar hafif hapis cezası ile cezalandırılır. Bu karar kesindir." Başkan bu konuda yayım yasağı
koyma yetkisine sahiptir ve yasağa uymayanlara 3 aydan 6 aya kadar hapis
cezası verilebilir. Tutuklu sanıklara ve hükümlülere verilecek hapis cezasının
1/3'ü hücrede infaz olunur.
Mahkemede kimlere karşı saldırının suç sayıldığı
maddede belirlenmiştir. Maddenin altıncı fıkrasında saldırganlar da
belirlenmiş: Sanık ve müdafi (avukat). Sanık ile avukatın özdeşleştirilmesi az
ya da çok diğer yasalarda da vardır. Ancak, böylesine kesin bir ayrım ve uzun
bir düzenleme sadece DGMY ile Sıkıyönetim Yasası'nda bulunmaktadır. Adaletin
gerçekleşmesinde yargıç ve savcıdan sonra üçüncü temel unsur olan avukata
yapılacak saldırıların yaptırıma bağlanması yerine, avukatın sanık gibi
değerlendirilmesi, savunmaya verilen değerin bir göstergesidir. Yasanın bu
maddesi gereğince, sanık gibi avukat da duruşmadan atılabiliyor ve gerekirse
bir daha duruşmalara alınmıyor. Ayrıca durum, avukatın bağlı bulunduğu baroya
bildiriliyor. Gerektiğinde, 22. madde gereği, sanık ve vekilinin yokluğunda duruşmalara
devam edilebiliyor. Esas hakkındaki savunma yazılı olarak yapılarak, sözde,
savunma hakkı kısıtlanmamış oluyor. Duruşmadan atılan sanık ve vekili tekrar
duruşmaya alınırlarsa, yokluklarında yapılan iş ve işlemler kendilerine
okunuyor (bildiriliyor) ve isterlerse tutanaklardan birer örnek alabiliyorlar.
Adli yargıda duruşma düzeni konusu CMUK 378 ve 379.
maddelerde düzenlenmiştir. Duruşmanın inzibatı yine başkan tarafından
sağlanıyor. Ancak mahkemeye karşı yapılan eylemler, 1 haftaya kadar hafif
hapis cezası ile cezalandırılıyor. Bu ceza da kesindir. Bir haftalık cezanın
kesin olması (itirazı ve temyizi yok) bir parça anlaşılabilir. Ama 6 aylık bir
cezanın kesin olmasının, tedbirsizlik ve dikkatsizlik sonucu adam öldüren
birisinin alacağı 2 yıllık cezanın paraya çevrilip tecil edilmesi
karşısında pek anlaşılır yanı yoktur. Mahkemeye ya da mahkemede görevli
kişilere "uygun olmayan söz ve davranışta bulunma", %100 kusurla
kaza sonucu adam öldürmekten daha ağır bir ceza oluyor. Çünkü birincisi 6 ay
hapiste yatarken, insan öldüren birisi hiç hapiste yatmayabiliyor!
MADDE 24, Duruşma Safahatının
Teknik Araçlarla Tespiti.
Bu maddede yalnızca
"duruşma safahatının" teknik araçlarla tespiti düzenlenmiştir.
Teknolojideki gelişmelerin yargılamada kullanılması olumlu bir ilerleme
sayılabilir ve kullanılması da gerekir. Ancak, bunun koşullarının ve sınırlarının
belirlenmesi gerekir. Yargı aşamasından önce kanıt olarak kabul edilmeyen
teknolojik tespitlerin, yargılama aşamasında kanıt olarak kabul edilmesi ve
kullanılması başlı başına bir çelişkidir. Çünkü, teknolojinin olumlu yönleri
olabildiği gibi kötü amaçla kullanıldığında, olumsuz yönleri de vardır ve maalesef
olumsuz yönde kullanılmaktadır. Örneğin, yıllar önce, yasal bir yürüyüşte çekilen fotoğraflar,
yıllar sonra yasadışı bir eylem fotoğrafı gibi dosyalara konulmaktadır. Böyle
sahte belgelerin dosyalara koyulması yetmiyormuş gibi hükümde kanıt olarak
kabul edilmektedir. Bu basit örnek bile teknolojinin nasıl kötüye
kullanıldığının açık kanıtıdır. O nedenle, genel ceza yargılamasında kanıt
olarak kullanılmayan aygıtların duruşma anının tespitinde de kanıt olarak
kullanılmasının uygun olmadığı kanısındayım. Aynı şekilde, kanıt olarak
kullanılan ses kayıtlarının çözümleri polis bilirkişiler tarafından yapıldığı
düşünüldüğünde, uzman olmayan yargıç ve katiplerin, ses kayıtlarından çözüm
yaparak duruşma tutanağı düzenlemesinin de büyük sakıncalar doğuracağı
kanısındayım. Maddenin ikinci fıkrası: "Bunlardan birer örneği, önceden
isteyen sanık ve müdafie verilir." demektedir. Ancak buradaki
"önceden" sözcüğünün teknik araç kaydını mı yoksa tutanak suretini
mi anlatmak istediği pek açık değildir. Teknik araç kaydının suretinin
verilmesi daha mantıklı ve biraz daha tartışmaların önünü kesici niteliktedir.
Eğer amaç tutanak suretinin verilmesi şeklinde değerlendirilirse, tarafların
suret alma hakkının olduğu gerçeği karşısında anlamsız bir madde ortaya çıkar.
Ayrımsız, tüm yargının
amacının adaleti gerçekleştirmek olduğu ya da olması gerektiği gerçeği
karşısında, teknolojinin yalnızca DGM yargısında kullanılmakla sınırlandırmasının,
genel amaca aykırı olduğu ayrı bir gerçektir. Tüm yargı alanlarına yararlı
olacak böylesine bir kullanımın sadece DGM ile sınırlanması, ister istemez
akıllara yeni sorular getirmektedir!
Uygulamada, son karar duruşmasında, duruşma salonunda bir
polis kamerası bulundurulmakta ve karardan sonra, sanıkların kararlara olan
tepkileri kaydedilmekte ve ayrıca tutanaklara geçirilmektedir. 15-20 yıl, ya da
daha fazla ceza alan sanıkların,
adil olmayan karara olan ve olması gereken tepkileri, attıkları sloganlar
Yargıtay aşamasında ayrı bir kanıt olarak gösterilmektedir. Oysa mahkemeler,
nihai karar ile dosyadan ellerini çekerler ve bir daha o dosya ile ilgili
hiçbir işlem yapamazlar. CMUK'un bu açık kuralına rağmen, yukarıdaki işlemler
yapılıyorsa, yapılan bu işlemler yargı işi olarak değil, polis ve istihbarat
işi olarak değerlendirilir ki, bu da yargı adına çok üzücü bir durumdur!
MADDE 26, Hakimin Reddi İstemini
İnceleyecek Merci.
Bu maddeden önce düzenlenen 25. madde, mahkeme
kurulunda değişiklik olduğu takdirde, geçen oturumlara ait tutanakların, yeni
yargıç tarafından okunmasını düzenlemiştir. Aslında bu durum özel düzenlemeyi
gerektirecek bir konu değildir. Çünkü, sorumluluk sahibi ve ciddi yargılama
yapacak her yargıcın duruşmadan önce dosyayı okuması, incelemesi gerekir.
Ancak, uygulamada yargıçlar başka mahkemelerin dosyalan konusunda genellikle
karar vermezler, o nedenle bu maddenin pratik bir yararı da yoktur.
Taraflı insan hiçbir zaman
sevilmez, yargıcın taraflısı ise hiç çekilmez. Taraflı yargıç kendi şahsında
önce mahkemeyi ve ona bağlı olarak da yargıyı yaralar. Yasa yapıcı bu
sakıncaları önlemek için yargıca ve taraflara üç seçenek sunmuştur: Yargıcın
"yasaklanması", "reddi" ve "çekilmesi". Konular
genel hatları ile CMUK 21 ile 30. maddeleri arasında düzenlenmiştir.
Yargıç suçtan zarar görmüşse,
taraflarla akrabalık ilişkileri varsa, aynı konuda daha önce yargılamaya
katılmışsa, davada bilirkişi ya da tanık olarak dinlenmişse kesinlikle davaya
bakamaz. Sayılan durumlarda yargıcın yansız olamayacağı sonucuna varılmış ve
davaya bakması yasaklanmıştır. Tüm bunlara rağmen yargıç yine davaya bakmak
isterse, bu kez reddi gündeme gelmiştir. Yasaklılık, durumu yargıcın kesin ret
nedenidir. Bir de uygulamada çok görülen "yargıcın tarafsızlığından şüphe
edilmesi" nedenine dayalı red nedeni vardır. Bu konu, CMUK 24 ile 28.
maddeleri arasında düzenlenmiştir. Ret nedenleri konusunda CMUK ile DGMY
arasında farklı bir düzenleme yoktur; konu sadece CMUK'ta düzenlenmiştir.
DGMY'de bu konuda özel bir düzenleme olmadığı için CMUK'taki genel hükümler
uygulanmaktadır. Ancak fark, yargıcın reddi talebine karar verecek mahkeme
konusunda ortaya çıkmaktadır. Yargıcın reddi talebine karar verecek mahkeme,
CMUK 26. maddede şöyle düzenlenmiştir: "Hakimin reddi talebine mensup olduğu mahkemece
karar verilir. Ancak reddi istenen hakimin müzakereye iştirak edememesinden
mahkeme teşekkül edemezse, bu hususta karar verilmesi reddi istenilen hakim
Asliye mahkemesine mensup ise bu mahkemenin kazası dairesinde bulunduğu Ağır
Ceza mahkemesine ve reddi istenen hakim Ağır Ceza Mahkemesine mensup ise, o
yerde Ağır Ceza Mahkemesinin birden fazla dairesinin bulunması halinde, numara
olarak kendisini takip eden daireye, son numaralı daire için bir numaralı
daireye; o yerde Ağır Ceza Mahkemesinin tek dairesi bulunması halinde ise, en
yakın Ağır Ceza mahkemesine aittir.
Ret talebi sulh hakimi
aleyhine olursa mensup olduğu asliye mahkemesi ve tek hakim aleyhine ise yargı
çevresi içinde bulunduğu ağır ceza mahkemesi karar verir. Red olunan hakim,
ret talebinin haklı olduğunu kabul ederse ret hakkında bir karar
verilmez." Yorum yapmadan önce DGM'de "Hakimin Reddi İstemini İnceleyecek Merci" başlıklı DGMY 26. maddesini aktaralım: "Devlet
Güvenlik mahkemesi başkan ve üyelerinin reddine dair istemler, reddi istenilen
başkan üyede değişiklik yapılmaksızın bu mahkemece incelenir. İstemin
reddine ilişkin kararlar aleyhine itiraz edilemez. Ancak, esas hükümle birlikte
temyiz olunur." Konu, iki yasada da aynı madde numarası (26) ile
düzenlenmiştir. Ancak düzenleniş biçimi ve içeriği oldukça farklıdır. CMUK'ta, reddedilen yargıç, kendi
hakkındaki ret
konusunda
görüşmelere katılamazken, DGM'ierde, altı çizildiği gibi, herhangi bir değişiklik yapılmadan; yargıç, kendi
hakkındaki ret konusunda karar veriyor. DGM'lerdeki yedek yargıçlık kurumunun
işlevi ve amacı düşünüldüğünde, bu konudaki ısrarın anlamı pek anlaşılamıyor.
Çünkü, bünyesinde bulunan yedek yargıç ile hemen yeni bir heyet oluşturulacağı
için, zaman kaybından da söz edilemez. Buna ek olarak, CMUK 27. maddedeki
"reddin kabul edilmemesine ilişkin karar aleyhine acele itiraz yoluna
gidilebildiği halde, DGMY, itiraz yolunu da kaldırmış ve işi Yargıtay.aşamasına
bırakmıştır. DGM'deki yedek yargıçlık kurumu ve DGM'lerin ağır ceza mahkemesi
derecesinde olduğu şeklindeki düzenlemeler; reddedilen ve kendisine güvenilmediği
açıklanan bir yargıcın, kendi ret konusunda karar vermesi, hukuki ve mantıki
gerekçelerle açıklanamaz. Yansızlığından kuşku duyulan ve o nedenle de
güvenilmeyen yargıçlardan oluşan bir mahkemenin vereceği kararlara güven
duyulmayacağı ve her kararının tartışılacağı kuşkusuzdur.
MADDE 27, Temyiz mercii.
Eski DGMY'de "DGM kararlarının temyiz
mercii Yargıtay'da bu mahkemelerin kararlarını incelemek üzere kurulan daire
veya daireler; Genel Kurul ise, Yargıtay Ceza Daireleri Genel Kuruludur" şeklinde düzenlenmiş ve
Yargıtay 9. Ceza Dairesi bu iş için görevlendirilmişti. Yeni DGMY ise daha
genel bir tanımla: "DGM kararlarının temyiz mercii Yargıtay'dır.
Yargıtay'daki inceleme, suçun niteliğine göre ilgili ceza dairesinde
yapılır" şeklinde bir düzenleme yapmıştır. Her ne kadar görevli Yargıtay
dairesinin adı zikredilmese de görev yine Yargıtay 9. Ceza Dairesi tarafından
yerine getirilmektedir. Tıpkı DGM'ler gibi Yargıtay 9. Ceza Dairesi de
"uzman DGM dairesi" olmuştur.
Yargıtay daireleri kendi
konuları ile ilgili olarak yargıda karar birliği sağlamak; yargıçlara,
avukatlara ve diğer hukukçulara yol göstermek için içtihatlar (yerleşmiş yargı
kararları) üretirler. Üretilen içtihatlar, yararlanılmak üzere Yargıtay
Kararları Dergisinde, diğer mesleki dergilerde ve kitaplarda yayınlanırlar.
Hukukçular tarafından uygulamada dikkat edilecek konular bu içtihatlardan
öğrenilir. Ancak, Yargıtay 9. Ceza Dairesinin kararlarına baktığımızda, içtihat
denecek, yani yargıca, avukata, hukukçuya yol gösterecek kararlara rastlamak
pek olası değildir. Çünkü her karar içtihat sayılmaz. Bir kararın içtihat
sayılması için öncelikle temel kavramların açık ve net tanımlanması gerekir.
İkincisi, uygulamada tüm yargı kurumlarını (mahkemeleri) bağlaması gerekir.
Üçüncüsü olaylara göre sık sık değişmemesi gerekir. Yargıtay 9. Ceza
dairesinin, yukarıda sayılan nitelikte kararlarına (içtihatlarına) rastlamak
pek olası değildir. Savunmalarda kullanılan Askeri Yargıtay'ın sıkıyönetim mahkemesi
kaynaklı kararları, gerek DGM gerekse Yargıtay 9. Ceza Dairesi'nde kabul
görmemektedir. Hal böyle olunca, savunma makamı olan avukatların işi
zorlaşmakta ve hatta savunma imkansız hale gelmektedir. Ortak bir hukuk dili
yaratması gereken Yargıtay, anılan görevini yapmaması nedeniyle, hukuki
kavramlar ortadan kalkmakta ve yerini polis fezlekesine bırakmaktadır.
Özellikle, TMY'nin kabulü ile
yürürlükten kalkan TCK 141 ve 142. maddelerin yerine TCK'nın 168. maddesinin
kullanılması ve Yargıtay'ında buna onay vermesi, hukuk adına düşündürücü olduğu
kadar tehlikeli bir durumdur da. Aynı şekilde, şimdiye kadar, yan kanıtlarla
desteklenmeyen emniyet ifadeleri üzerine kurulan hükümlere itibar etmeyen
Yargıtay'ın, işkence altında alındığı Adli Tıp raporları ile kanıtlanan
ifadelere dayanarak DGM'lerce verilen cezaları onaması da düşündürücü ve
tehlikeli bir durumdur. Bu tehlikeli durumu durdurmak ve yeni olumsuzluklara
engel olmak için derhal, DGM'lerin temel yargılama konularında (örgüt üyesi,
silahlı örgüt, örgüte yardım, yataklık, silah, molotof kokteyl, propaganda vs)
içtihatlar üretilmesi ya da Askeri Yargıtay tarafından üretilen içtihatların DGM
yargılamasında kabul edilmesi gerekir. Aksi taktirde, Yargıtay incelemeleri
esasa değil usule ilişkin şekli bir işlem olarak kalacaktır. Son zamanlarda DGM
kararlarının sadece usulden bozulması da düşündürücü bir hal almıştır. Çünkü
esastan bozulan karar sayısı, yok denecek kadar azdır.
MADDE 28, Uyuşmazlıkların
çözümü.
"Devlet
Güvenlik mahkemeleri arasındaki yetki uyuşmazlıkları ile ilk derece adli yargı
mahkemeleriyle DGM'ler arasındaki görev uyuşmazlıkları, Yargıtay'ın ilgili ceza
dairesi tarafından öncelikle ve kesin olarak çözümlenir." Daha önce açıklandığı gibi,
öncelikle bir suçun TMY kapsamına girip girmediğini belirleyecek makamın
belirlenmesi gerekir. Maddeden görüldüğü gibi, yargılama sürecinde, görev
uyuşmazlığı çıktığı zaman, yani DGM açılan davayı kendi görev alanında
göremezse, görevli mahkemeyi belirleme yetkisi, Yargıtay'ın ilgili dairesine
bırakılmıştır. Görev belirleme yetkisinin Yargıtay'a bırakılmış olması, aynı
zamanda konunun öneminin bir göstergesidir. Böylesine önemli bir konunun
hazırlık soruşturması aşamasında belirsiz bırakılması, tam bir çelişkidir.
Hazırlık soruşturması aşamasında, görev konusunun tamamen emniyetçe belirlenmesi, ancak yargı
aşamasında Yargıtay’ca belirlenmesi ise uç noktalarda bir düzenlemedir. Belki de tercihli bir
düzensizliktir!
DÖRDÜNCÜ
BÖLÜM: Çeşitli Hükümler
Her ilde, yargıç ve savcılar dışındaki personelin özlük hakları ve disiplin konuları
için bir adalet komisyonu kurulur. Genellikle en kıdemli yargıç, bu
komisyonun başkanıdır. DGMY çıkıncaya kadar sadece Adli Yargı ve İdari Yargı komisyonları vardı. Bu yasa ile birlikte, üçüncü bir komisyon olarak DGM adalet komisyonu kurulmuştur. Baştan
beri süren
ayrıcalıklar, yargıç ve savcı dışındaki personel açısında da yaratılmıştır:
DGM'lerde görev alacak personelin ilk atanmaları için gerekli memuriyet giriş sınavı, Adalet Bakanlığınca hazırlanacak yönetmelik
hükümlerine göre, DGM başkanı, bir üye ve DGM C. savcısından oluşan adalet
komisyonlarınca yapılmaktadır. Mahkeme başkanı ve C. savcısının gerek görmesi
durumunda, bu memurların görev yerleri Adalet Bakanlığınca
değiştirilebilmektedir. Konu yasanın 30 ve 31. maddelerinde düzenlenmiştir.
32.
Madde "Gözetim Hakkı" başlığı ile, DGM
başkanlarının, "yargılama ve müzakerelerin selameti ve duruşmalarda düzenin
sağlanması ve işbölümü yapılması konularında mahkemenin asıl ve yedek üyeleri;
DGM C. savcıları da işlerin düzenli ve kanuna uygun olarak yürütülmesinde C.
savcı yardımcıları üzerinde gözetim hakkına sahiptir." .
33.
Madde gereğince, DGM'ler ile Cumhuriyet savcıları
teşkilatı, adalet müfettişlerince denetlenir. Adalet müfettişleri, Adalet
Bakanlığı adına ve bakan emri üzerine denetim, soruşturma, inceleme ve
araştırma yaparlar. DGM'lerde göreve atanan yargıç, askeri yargıç, C. savcısı
ve yardımcıları ile diğer personelin özlük işlerinde, denetimlerinde,
haklarında disiplin soruşturması açılması ve disiplin cezası verilmesinde,
şahsi ve görevle ilgili suçların soruşturma ve kovuşturmalarında bu yasa
hükümleri saklı kalmak üzere, kendi mesleklerine ait yasaların ilgili hükümleri
uygulanır: Askeri yargıç ve savcılar için Yargıtay not veriyor, Adalet
müfettişleri ve C. savcılarınca sicil düzenleniyor ve Milli Savunma Bakanlığına
gönderiliyor.
DGM'lerde görev yapan yargıç ve savcıların büyük bir
bölümü, yıllardan beri aralıksız olarak bu görevlerini sürdürmektedir. Birey
olarak ya da heyet halinde çoğu hakkında, yasalara aykırı ve keyfi uygulamalar
nedeniyle, sık sık şikayetler yapılmakta, ancak bu şikayetlerin hiçbirisinden
sonuç alınamamaktadır. O nedenle anılan denetim maddesinin pratik bir yararı
ve kullanım alanı yoktur.
DGMY'nin 34. maddesi, "Özlük işleri"; 35.
maddesi, "Bina, Araç ve Gereçleri"; 36. maddesi, "Kovuşturma
Giderleri" 37. maddesi, "Lojman Tahsisi"; 39. maddesi,
yürürlükten kaldırılan "Emniyeti Umumiye Nezareti Altında Bulundurma
Cezası" konularını düzenlemektedir. DGM'lerin kuruluş amacına uygun
olarak, burada çalışan ve görev alan kişilere ve kurumlara belirli ayrıcalıklar
sağlamak için yeni düzenlemeler getirmektedir. Yargılamaya ilişkin sayılan
olumsuzluklardan sonra, anlatılanları pekiştirmek dışında, bu maddelerin
üzerinde durmanın pratik bir yararı olmayacağı için daha fazla açıklama gereği
duymuyorum. Ancak yukarıdaki paragrafta sayılmayan 38 ve 40. maddelerin üzerinde
durmak gerekiyor.
MADDE 38,
Devlet Güvenlik Mahkemelerinin sıkıyönetim Askeri Mahkemelerine Dönüştürülmesi.
DGM'leri düzenleyen
Anayasa'nın 143/son maddesi "Devlet Güvenlik Mahkemesinin yargı çevresine
giren bölgelerde sıkıyönetim ilan edilmesi halinde, bu bölgelerde sınırlı
olmak üzere kanunla belirlenen esaslara göre DGM, sıkıyönetim askeri
mahkemesine dönüştürülebilir" hükmüne uygun olarak, DGMY, konuyu yukarıdaki başlık
altında şöyle düzenlemiştir:
"DGM'nin yargı çevresinin tamamını veya bir kısmını
kapsayacak şekilde sıkıyönetim ilan edilmesi halinde o yargı çevresinde
birden fazla DGM olmak kaydıyla, DGM aşağıdaki esaslara göre sıkıyönetim askeri
mahkemesine dönüştürülebilir,
a) Genelkurmay Başkanlığının
lüzum görmesi, Milli Savunma bakanlığının istemi üzerine, o yargı çevresindeki
bir numaralı DGM dışında kalan DGM'ler kuruluşlarındaki usule göre
kaldırılabilir.
b) (a) bendi hükümlerine göre
kaldırılan DGM'lerdeki dava dosyaları bir numaralı DGM'ye devredilir.
c) Kaldırılan DGM'lerde
görevli adli ve askeri yargıya mensup hakimler, o yargı çevresinde kurulan
sıkıyönetim askeri mahkemesine atanırlar."
Madde yorum gerektirmeyecek kadar açık, ancak bazı noktaların
vurgulanmasında yarar var. Görüldüğü gibi, "bağımsız olan DGM’ler”(!),
Adalet Bakanlığının bile değil, Genelkurmay Başkanlığının lüzum görmesi
üzerine, sıkıyönetim mahkemesine dönüştürülecek. Ayrıca, DGM yargıçları, kurulan
sıkıyönetim mahkemesine atanacaklar. Atanma olayı takdiri değil, emredici bir
hüküm niteliğindedir. Kaldırılmasına ilişkin bir hüküm olmadığı için,
sıkıyönetim ilanı ile DGM C. savcılıkları görevlerine devam edeceklerdir. O
nedenle bu maddenin de pek uygulama alanı yoktur. Çünkü DGM'ler mevcut
durumları ve uygulamaları ile sıkıyönetim mahkemelerinin yerlerini "sıkıyönetimsiz
sıkıyönetim" formülü ile fazlasıyla doldurmaktadır.
MADDE 40, 28.10.1963 tarih ve 357 sayılı Askeri Hakimler
kanununa aşağıdaki Ek Madde 7 ve Ek Madde 8 eklenmiştir. Bu madde, DGM'lerdeki
"yargı (yargıç) bağımsızlığını" daha somut anlattığı için olduğu
gibi, yorumsuz olarak aktarıyorum. Ek Madde 7, askeri yargıçların sicil
amirlerinin, atanmasında olduğu gibi, tamamen yürütme organının elinde olduğunu
gösteriyor. Ek Madde 8 ise, atama işleminin de yürütmenin elinde olduğunu
gösterdiği için aynen aktarıldı. Ayrıca, DGM Cumhuriyet savcısının askeri savcı
hakkında sicil kanaat notu vermesi de dikkate değer bir konudur. Ve maddeler:
EK MADDE 7- " DGM üyeliği yedek üyeliği ve
Cumhuriyet savcı yardımcılığı görevlerine atanan askeri hakim subayların rütbe
terfii, rütbe kıdemliliği, kademe ilerlemesi yapmasını sağlayacak
yeterlilikleri, bu kanunun ve 926 sayılı Türk Silahlı Kuvvetleri Personel
Kanunu'nun hükümleri, saklı kalmak şartı ile, aşağıda belirtilen şekilde
düzenlenecek sicillerle saptanır.
a) Birinci sınıfa ayrılmış üye ve
yedek üye askeri hakimler
subay sicil belgesi düzenlemeye ve sicil vermeye yetkili
birinci sicil amiri Milli Savunma Bakanlığı Müsteşarı, ikinci
sicil amiri Milli Savunma Bakanıdır.
subay sicil belgesi düzenlemeye ve sicil vermeye yetkili
birinci sicil amiri Milli Savunma Bakanlığı Müsteşarı, ikinci
sicil amiri Milli Savunma Bakanıdır.
b) Cumhuriyet savcı
yardımcılığı kadrosuna atanan askeri hakim
subaylar hakkında;
1.
Meslek sicil belgesi, Yargıtay'da inceleme yapan
dairece ve adalet müfettişlerince, bu kanundaki esaslar göz önünde tutularak
verilecek sicil notlarına göre düzenlenir ve bu sicil belgesi süresi içinde
Milli Savunma Bakanlığına gönderilir.
2.
Subay sicil belgesi, sırasıyla; Milli Savunma
Bakanlığı ilgili müsteşar yardımcısı, müsteşarı ve Milli Savunma Bakanı
tarafından düzenlenir.
Cumhuriyet savcı yardımcısı askeri subaylar hakkında
DGM Cumhuriyet savcısı tarafından, subay sicil formu esaslarına göre kanaat notu
verilir.
EK MADDE 8- "DGM'nin askeri yargıya
mensup; mahkeme üyeleri ile savcı yardımcıları, Genelkurmay Personel Başkanı,
Adli Müşavir ile atanacakların mensup olduğu Kuvvet Komutanlığının personel
başkanı ile adli müşaviri ve Milli Savunma Bakanlığı Askeri Adalet İşleri
Başkanlığından oluşan kurul tarafından seçilir ve usulüne uygun olarak atanırlar."
MADDE 41- Bu kanunun; göreve ilişkin hükümleri 01.MAYIS.1984, tarihinde
yürürlüğe girer. Yasanın yürürlüğe girdiği tarih hemen dikkat
çekiyor: 01.Mayıs.1984. Rastlantı olduğunu düşünemiyorum. Çünkü DGM'ler,
işçi sınıfının, "DGM'leri ezdik, sıra MESS'te" sloganları ile kaldırılmıştı.
O nedenle, aynı DGM'ler yine bir başka BİR MAYIS günü, DGM'leri kaldırtan işçi
sınıfına, yeniden "armağan" edilmiş olsa gerek!
BÖLÜM 6
DGM UYGULAMALARI
Gözaltına Almalar ve Ev Aramaları:
DGM kapsamına giren suçlarla
ilgili gözaltına alma işlemlerinin tamamı gece yansından sonra yapılmaktadır.
Hatta bazı zanlıların, gelip emniyete teslim olma teklifleri bile kabul
edilmemektedir. İşi, adresi belli, tanınmış kişiler bile, hiçbir kaçma
belirtisi olmadığı halde, mutlaka gece ve evinden gözaltına alınmaktadır.
Gerek DGMY gerekse TMY de bu konu ile ilgili özel bir düzenleme yoktur. O
nedenle arama ve gözaltı işlemlerinin CMUK'a göre yapılması gerekir. Konu CMUK
96. maddede şöyle düzenlenmiştir: "Meşhut (suçüstü) cürüm ile tehirinde mazarrat
görülen haller veya firar eden bir tutuklu veya mahpusun tekrar yakalanması
hali müstesna (hariç) olmak üzere kapalı yerlerde gece vakti arama yapılmaz".
TCK'nin
502. maddesinde "Ceza kanunun uygulanmasında gece vakti, güneş batmasından
bir saat sonra başlar ve güneş
doğmasından bir saat önceye kadar sürer." şeklinde tanımlanmıştır.
Görüldüğü gibi, tüm diğer konularda olduğu gibi ev arama ve gözaltı konusunda
da yasalar açıkça çiğnenmektedir.
DGM Binalarına Girişler:
Adliye binasının güvenliğinden
Cumhuriyet savcısı, duruşmanın düzeninden DGM başkanı sorumludur. Yargıtay
dahil, adliye girişlerinde, metale duyarlı aletler vardır. Eğer kişi üzerinde
büyük metal parçaları (tabanca, bıçak gibi) varsa, bu aletler daha hızlı öter ve
ilgilileri uyarır. Bunlar vatandaşlara karşı alınan olağan güvenlik
önlemleridir ve amacı adliye binalarına silah ile girilmesini önlemektir.
Ruhsatlı silahı olan kişiler, girişte bulunan görevlilere, kart karşılığı
silahlarını teslim etmek zorundadır. DGM'ler kuruluncaya kadar, adliyede
görevli resmi polisler ile tutuklu sanıkları getiren jandarmalar dışında hiç
kimse adliyeye silahla giremezdi. Ancak, son yıllarda, adliyeye silahsız giren
polis kalmadı artık. Görevli görevsiz, silah taşıma ruhsatı olan herkes,
adliyeye silahla girer oldu. Bu durum, DGM'lerde gelenek haline geldi. Oysa
hazırlık soruşturmasının tamamlanması ile kolluğun adliye ile işinin bitmesi
gerekir. Aksine, emniyet yargılamanın her aşamasında adliyede bulunmakta ve
duruşma salonlarına girerek duruşmaları sonuna kadar izlemektedir.
Avukatlık yasası ve Adalet
Bakanlığı'nca yayınlanan genelgeler gereği, avukatlarla ilgili soruşturmalar
"bizzat" savcılar tarafından yürütülür. Avukatların üzerinin aranması
gerekiyorsa, baroca görevlendirilecek bir avukatın gözetiminde, bizzat savcı
tarafından yapılması gerekir. Polisin, özel güvenlik görevlisinin avukatların
üzerini ve çantasını arama yetkisi yoktur. Ancak, geçmiş dönemlerde ve şimdi de
zaman zaman, polis ile avukat karşı karşıya getirilmekte ve tartışmalara neden
olunmaktadır. İşin üzücü yanı, avukatların üzerleri ve çantalarının polis
tarafından aranması emirleri, avukat ile aynı sıralardan mezun olan savcılar
tarafından verilmektedir. Son zamanlarda Yargıtay Başkanlığının da aynı yönde
bir yazısı Ankara Barosuna ulaşmış ve maalesef Baro tarafından ilan panolarına
asılarak yayınlanmıştır. Gerekçe: Güvenlik! Ancak gerekçe olarak gösterilen
güvenlik, aslında savunmaya olan güvensizliktir. Savunmaya olan bu güvensizlik,
güvensizliği yaratanlara geri dönecek ve etki tepki kuralının bir gereği
olarak yeni güvensizliklere yol açacaktır. Güvensizliklere kanıt olarak
gösterilecek her olayın benzeri, avukatlık dışındaki diğer meslekler de daha
fazlasıyla bulunmaktadır. Bu olumsuzluklar yerine savunmanın, sav ve yargıdan
sonra yargının üçüncü ayağı olduğu gerçeği yaşama geçirilmelidir. Çünkü yargı
iki ayak üzerinde duramaz. Savunmanın, savunmaya düşmanca tavır alanlara da
gerekli olduğu sık sık görülmektedir. Savunma herkese gerekli olan, yargılamanın
en kutsal değeridir!.
Dosya
İncelemek ve Belge Almak:
Avukat DGM'ler dışındaki adli
yargıda, soruşturmanın her aşamasında bulunduğu için rahatlıkla dosya
incelemekte ve vekaleti varsa, dosyadan suret alabilmektedir. Dosyadan suret
almanın tek koşulu, avukatın dosyaya vekaletini sunmasıdır. DGM'lerde, hazırlık
soruşturması safhasında, ilk dört gün müvekkil ile görüşmek olanaksız olduğu
gibi, dosya incelemek de olanaksızdır. Dosya incelemek ancak, hazırlık
soruşturmasının, tamamlanması ve iddianamenin hazırlanması ile olanaklıdır.
Dosyaların incelenmesi
konusunda her DGM'de farklı uygulamalar vardır. Bazı mahkemelerde, dosya incelemek
oldukça rahat olduğu halde, diğerinde dosya incelemek için yazı işleri
müdürünün izni(!) gerekmektedir. Dosya vermekle görevli memur, yazı işleri
müdüründen izin almadan dosya verememektedir. Ancak, aynı kalemlerde, emniyet
ve MİT mensupları, hiçbir yasal hakları olmadığı halde, dosya incelemekte ve
dosyalardan suret almaktadır. Bu işler yapılırken, anılan görevlilere, özel
ikramlarda da bulunulmaktadır.
Dosyadan suret almak için, sadece vekaletin yeterli
olduğunu ve yasanın bunu aradığını yukarıda açıklamıştık. Ancak, DGM'lerde,
sadece vekil olmak yetmiyor, ayrıca, suret almak için bir de dilekçe vermek
gerekiyor. Dilekçe istemenin yasal hiçbir dayanağı bulunmamaktadır. Bazen de
iş daha ileriye götürülerek, her suret için dilekçe istenmektedir. Ancak ortada
keyfi uygulama dışında, yasal dayanak ve gerekçe yoktur!
Dosyaya Dilekçe Koymak:
Dilekçeler mahkeme dosyasına
konulmadan önce, mahkeme başkanı ya da yargıçlardan birisi tarafından havale
edilir. Havale işlemleri, dilekçeler, avukatlar tarafından bizzat yargıca
götürülerek yaptırılır. Bundan amaç, gerektiğinde, avukatın yargıçlarla bazı
konuları yüz yüze görüşmesini sağlamak ve yine gerektiğinde yargıç tarafından
dilekçe altındaki imzanın sahibine ait olup olmadığını kontrol etmektir.
DGM'lerde bu bağlantı da kesilmiştir. Yargıç koridorlarının başında oturan
polisler, dilekçeleri avukatların elinden almakta ve yargıçlara havale ettirip
getirmektedir. Avukatın birinci adresi olan adliyelerde ve özellikle de
DGM'lerde, avukatlar, adli konularda polislerin çok gerisine düşmekte ve
yargıya yabancı muamelesi görmektedir. Avukatlar, savundukları müvekkilleri
ile özdeşleştirilmekte ve onlar gibi suçlu (sanık) muamelesi görmektedir.
Koridorda bulunmaması gereken polisler, zaman zaman, toplu olarak avukatlara
sataşmaktadır. Polisler aleyhindeki işkence davalarında ise avukatlar tehdit
edilmektedir.
Polisler Duruşma Salonunda:
Aksi kararlaştırılmadığı
sürece, duruşmalar alenidir, yani herkes duruşmaları izleyebilir. Ancak, bunun
tek sınırı: Sanığın duruşma salonunda her türlü baskıdan uzak olmasıdır. Ve
mahkeme bunu sağlamakla görevlidir. Sanıkları baskı altına alacak, onların
savunmasını etkileyecek her türlü olumsuzluğun önlenmesi, mahkemenin görevidir.
Aynı şekilde, mahkemeyi etkileyecek kişilerin de salonda bulunmaması gerekir.
Polis, zanlının takibinde, yakalanmasında ve hazırlık
soruşturmasında birincil görevli durumundadır. Görevi zanlının savcılığa şevki
ile son bulması gerekir. Ancak, uygulama hiç de öyle olmuyor, polis mahkeme
salonunda da bulunuyor. Mahkeme salonuna gelen polis, sıradan, adliyede görevli
olan birisi değil; bizzat sanığı sorgulayan ve sorguda işkence yapan polistir.
Sanıklar tarafından, kendisine işkence yapan polis teşhis edilip mahkemeye
bildirildiği halde, mahkeme, işkenceci polis için suç duyurusunda bulunmak
yerine "duruşma herkese açıktır" şeklinde karar alarak, işkence
yapan polislerin duruşmayı izlemesine izin vermekte ve bu konuyu karar altına
alabilmektedir. Böylece, yargılamanın açıklığı (aleniliği) kuralı, bizzat
mahkeme tarafından kötüye kullanılmakta ve yara almaktadır.
İtirafçı Sanıklar ve Gizil Duruşma:
DGMY'de gizli duruşma ile
ilgili özel bir düzenleme olmadığı için, gizli duruşma konusu CMUK kurallarına
göre yapılacaktır. Gizli duruşmalar, genellikle kamu güvenliği ve ahlakını
ilgilendiren konular ile çocuk mahkemelerinde uygulanmaktadır. Gizli
duruşmalarda salonda, taraflar ile avukatları dışında hiç kimse bulunamaz ve
yargılama konusu olay, basın tarafından da yayınlanamaz. Gizli duruşma daha çok
sanığı korumaya yönelik bir yargılama türüdür. O nedenle, savunmayı
kısıtlamaya yönelik bir gizli duruşma kararı kesinlikle alınamaz ve alınsa bile
açıkça hukuka aykırıdır.
Zaman zaman sanıkların
itiraflarda ve iftiralarda bulunmasını sağlamak için pişmanlık yasası
çıkarılmaktadır. İtirafçılığın ahlaki çürüme yönünü ve kullanıldığı kirli
işleri bir kenara bırakıp, pişmanlık yasasından yararlanarak itirafçı
olabilmenin koşullarına bakalım: Birincisi, ortada bir pişmanlık yasasının
bulunması gerekir. İkincisi, itirafçının verdiği bilgilerin emniyeti tatmin
etmesi gerekir. Bu iki
koşul bir arada olursa, ancak itirafçı olunabilir. Ancak, şu anda ortada böyle bir pişmanlık
yasası yoktur. Buna rağmen, birçok sanık, "olmayan" bu yasadan
yararlandırılarak tahliye edilmekte ve gerekçe olarak "ileride çıkacak bir
pişmanlık yasasından
yararlanabileceği
ihtimali" gösterilmektedir. Oysa mahkemeler mevcut yasaları uygulamakla
yükümlüdür. Kendisini yasama organı yerine koyarak, olmayan yasayı yapıp karar
veremez. Ancak, DGM'lerde bu durumla sık sık karşılaşılmaktadır; Üstelik
olmayan yasaya göre itirafçı olan bu sanıkların ifadeleri, duruşmalardan diğer
sanık ve avukatları atılarak (çıkarılarak demek olanaksız) alınmaktadır.
Aleyhine ifadeler verilen sanık ve avukatlarının atıldığı ve sadece itirafçı
sanığın bulunduğu bu duruşmalar, "gizli
celse" olarak adlandırılmaktadır. İtirafçı sanıklar, "gizli
celsede" kesinlikle tahliye edilmekte ve aleyhine ifade verdiği
"eski" arkadaşları, bu ifadelere dayanılarak hüküm giymektedir.
DGM'lerde
Karar
Duruşmaları:
DGM'lerdeki siyasi davaların karar duruşmaları hemen
hemen birbirinin aynısıdır. Önce, mahkeme başkanı, sanıkları ve izleyicileri
uyarır ve mübaşir sanıkları ve salonda bulunan izleyicileri ayağa kaldırır.
Başkan önceden hazırlanmış oları karan, hazır bulunan sanıkların yüzlerine
karşı okur (tefhim eder). Kararın okunmasının tamamlanması ile birlikte, ceza
alan sanıklar, slogan atmaya başlarlar. Buna hazırlıklı olan jandarma ve polis,
sanıkları salondan atmak için, tekme tokat, cop ve dipçik kullanırken sanıklar
slogan atmak için çaba gösterirler. İlk kez böyle olaylarla karşılaşan ve hayatında
fiske vurmadığı çocuğunun dayak yediğini gören aileler de, bu olaylara
tepkilerini gösterirler. Bazıları sloganlara eşlik eder, bazıları da sinir
krizleri geçirir. Slogan atanlar, derhal polis tarafından yakalanır ve
gözaltına alınır. Çocukları için duyulan üzüntünün yerini, kendilerinin tutuklanıp
tutuklanmayacağı kuşkusu alır. Bu sahneler her duruşmada yinelenir ve hazır
bulunan polis kamerası tarafından tespit edilir ve olay mahkeme tutanaklarına
geçirilir ki, Yargıtay aşamasında sanıklar aleyhine kanıt olsun. DGM'lerde, en
düşük cezanın 4,5 yıl ağır hapis ile başladığı; 15 yıl ağır hapis cezalarının
kolayca, müebbet ağır hapis ve idam cezalarının sık sık verildiği, kararlardan sonra atılan
bir iki sloganın böylesine büyütülmesi nedendir bilinmiyor! Ama, aynı üzücü
sahneler hep yineleniyor ve insanca olan tepkiler sert bir biçimde bastırılmaya
çalışılıyor.
Bir İddianame Örneği
Polis tutanaklarına göre,
200-300 kişilik bir grup, Türk silahlı Kuvvetlerin Kuzey Irak'a TBMM'nin
bilgisi dışında yapmış olduğu sınır ötesi askeri harekatı protesto etmek
amacıyla, TBMM'ne telgraf çekmiştir.
Telgraf metni aynen şöyle: "Barış hepimizi onurlu ve özgür yapacak tek seçenektir, ölerek
değil, yaşayarak çoğalmak istiyoruz, operasyonu durdurun. Kızılay postanesinden
gönderilen bu telgraflara polis el koymuş ve 200-300 civarında olan telgraf
"eylemcilerinden" sadece 22'si hakkında dava açılmıştır.
Anayasa'nın 74.maddesinin
başlığı "Dilekçe hakkı" olup, dilekçe hakkı şöyle düzenlenmiştir:
"Vatandaşlar, kendileriyle
veya kamu
ile
ilgili dilek ve şikayetleri hakkında, yetkili makamlara ve TBMM'ne yazılı ile
başvurma hakkına sahiptir.
Kendileriyle ilgili
başvurmaların sonucu, dilekçe sahiplerine yazılı olarak bildirilir.
Bu hakkın kullanma biçimi kanunla düzenlenir."
Anılan maddenin son fıkrası
uyarınca, konu, 01.11.1984 tarih ve 3071 sayılı "Dilekçe Hakkının Kullanılmasına
Dair kanun" ile düzenlenmiştir ve dava konusu olan telgraflar, her yönü ile bu
yasaya uygundur. Ancak, buna rağmen,' aşağıdaki iddianame ile dava açılmıştır.
İddianameyi aynen aktarıyorum:
T.C
ANKARA DEVLET GÜVENLİK
MAHKEMESİ CUMHURİYET BAŞSAVCILIĞI
SAYI
HAZIRLIK NO. ESAS NO İDDİANAME NO.
1997/238 1997/285 1997/118
İD Dİ AN A
M E
ANKARA 1
NO'LU DEVLET GÜVENLİK MAHKEMESİ
BAŞKANLIĞI'NA
|
: K.H.
: 22 Sanık, ad, adres ve
kimlik bilgileri.
: Suç vasfını bilerek örgüt
mensuplarına yardım
|
DAVACI SANIKLAR
SUÇ etmek
… SUÇ TARİHİ :
31.05.1997
SEVK MADDESİ : TCK.nun 169, 3713 Sayılı Kanunun 5.madde!eri.
HADEP, Çağdaş Hukukçular Derneği, İnsan Hakları Derneği, Halkevleri,
ÖDP, Eğitim Sen gibi siyasi parti ve Dernekler içinde faaliyet gösteren
yukarıda açık kimlikleri yazılı sanıklar K. Okutan ve arkadaşlarının olay
tarihinde Kızılay Postanesi önünde basına ve kamuoyuna:
Türk Silahlı Kuvvetlerinin
Kuzey Irak'ta PKK. çetelerine karşı gerçekleştirdiği operasyonu kınayarak
operasyonda masum ve sivil insanların öldürüldüğünü, operasyonun durdurulması
gerektiğini, operasyondan Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin haberi olmadığını
ve onayının alınmadığını açıkladıktan sonra Türkiye Büyük Millet Meclisi
Başkanlığına:
" Barış hepimizi
onurlu ve özgür yapacak tek seçenektir, ölerek değil, yaşayarak çoğalmak
istiyoruz, operasyonu durdurun" yazılı telgrafı çektikleri,
a) 30.06.1997 günlü tutanak,
b) 31.05.1997 günlü tutanak
kapsamı,
c)
Emanette kayıtlı olayın görüntülerinin alındığı video
kaset içeriği,
d) Sanıkların
ikrarı gibi delillerden anlaşılmaktadır.
Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulduğundan itibaren yurtta
Türkiye Cumhuriyeti Devleti kurulduğundan itibaren yurtta
ve cihanda barışı kurmayı temel ilkelerinden biri olarak benimsemiş,
içte ve dışta devamlı barıştan yana tavır sergilemiştir.
Anayasa'nın bütün maddelerine yansıyan Atatürk
milliyetçiliğinde Devlet bölünmez bir bütündür, ülke tektir, millet tektir. Her
Türk vatandaşı hangi etnik kökten gelirse gelsin Türktür. Anayasamız ve
kanunlarımızda her Türk vatandaşı eşittir. Avrupa insan Hakları Sözleşmesi'nde
sayılan insan hak ve özgürlüklerinin tamamı Anayasa ile Türk vatandaşlarına da
sağlanmıştır. Yetmiş yılı aşan Cumhuriyet döneminde Türkiye'de etnik kökü
sebebiyle kimsenin bakan, milletvekili, hakim, general, vali olması engellenmemiştir.
Ülkenin her yerinde her vatandaş her işte faaliyet göstermektedir.
Ülkede itibar sahibi çok
sayıda Kürt kökenli iş adamı vardır.
Mevcut fiili durum, Türkiye
Cumhuriyeti Devleti'nin insan hâk ve özgürlüklerine değer veren demokratik bir
hukuk devleti olduğunu gösterir.
PKK. İnsan hak ve özgürlükleri
için mücadele veren bir örgüt değildir. Mücadelesinde Marksist Leninist ilkeleri
benimsemiş, bölücü bir örgüttür. İnsan hak ve özgürlüklerine değer vermez. Doğu
ve güneydoğu Anadolu bölgelerimizde halka "Yâ benimle olursun, ya
ölürsün" tehdidiyle yaklaşmış, kendisine karşı çıkan onbinlerce
vatandaşımızı katletmiştir. Suç örgütü olan suç işleyen PKK. yı Devlet
cezalandırır, barış yapmaz. Yurt içinde ve dışında PKK ile Devletin barış
yapmasını isteyenler, PKK.nın legal alandaki uzantılarıdır. Türkiye'de mevcut
demokratik ortamdan yararlanarak PKK. Lehine kamuoyu oluşturmaya, iç ve dış
kamuoyu baskısıyla Devleti PKK.ya taviz vermeye veya Devleti PKK. eylemleri
karşısında etkisiz hale getirmeye çalışmaktadır.
Sanıkların Türk Ordusu'nun
Kuzey Irak'ta PKK. çetelerine karşı başlattığı operasyonu bahane ederek Kızılay
Postanesi önünde gerçekleştirdikleri eylemde aynı amaca yöneliktir. Sanıklar
PKK.nın silahlı bölücü terör örgütü olduğunu bilerek
bu yolla PKK.ya yardım etmektedirler.
Bu itibarla sanıklar hakkında 2845 sayılı Kanunun
9-20. maddeleri uyarınca yargılanmalarının yapılarak,
Eylemlerinin uyduğu TCK.nun 169, 3713 sayılı Kanunun
5. maddeleri uyarınca cezalandırılmaları,
Kamu adına iddia olunur.
26.09.1997
1 Talat ŞALK
Ankara Devlet Güvenlik
Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı
SONSÖZ
DGM'ler;
1- 12 Mart ve 12 Eylül
darbelerinin olağanüstü döneminin ürünü olduklarından, "olağanüstü
mahkemelerdir".
2- Kuruluş gerekçelerinde
açıklandığı gibi sıkıyönetim mahkemelerinin yerlerini doldurduğundan ve hatta
onları aratmadığından "sivil sıkıyönetim mahkemeleridir".
3- Esas olarak yargıladığı kişiler
devrimci, demokrat, aydın, yurtsever, ilerici kişiler olduğundan " siyasi
mahkemelerdir".
4- Gerek kuruluş gerekse işleyiş
yönünden tamamen yürütmeye bağlı olduklarından, AİHM kararında da belirtildiği
gibi "tarafsız ve bağımsız" mahkemeler değildir.
5- Kuruluş nedeni, genel
mahkemelere ve orada görev yapan yargıç ve savcılara güvensizlik olduğundan
"özel mahkemelerdir".
6- Olmayan ve ileride çıkabilecek
"yasalara" dayanarak karar verebilecek kadar hukuk dışına çıktıklarından
"yasama organı üzerinde olan" mahkemelerdir.
7- Emniyet
"fezlekelerinin", iddianame, karar ve Yargıtay'dan da geçerek, kesin
hüküm olduğu bu mahkemelerde, savunmanın bu mahkemeleri meşrulaştırmak dışında
hiçbir fonksiyonu olmadığından "savunma hakkı olmayan"
mahkemelerdir.
CMUK 251. maddeye göre
"En son söz sanığındır". Bu sonsözün yazıldığı sıralarda, DGM'lerde
yargılanan tutuklu sanıklar DGM'lerdeki duruşmaları boykot kararı aldılar ve "sonsöz" olarak
"DEVLET GÜVENLİK MAHKEMELERİ KAPATILSIN"! dediler.
EK BÖLÜM
(Bu
bölümün hazırlanmasında Çağdaş Hukukçular Derneğinin yapmış olduğu
çalışmalardan yararlanılmıştır. Yapılan katkılara teşekkürler)
DGM’LER NASIL İSİM DEĞİŞTİRDİ?
DGM’ler
ve yaptığı yargılamalar kurulduğu günden itibaren tartışılmaya başlandı. Bu
tartışmalar, TC Devletinin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine (AİHM) bireysel
başvuru hakkını tanıması ile birlikte uluslararası alana taşındı. AİHM,
soruşturma dosyasının açılması ile başlayıp, kolluk, savcılık, kanıt toplama,
gözaltında kötü muamele, yargılama, savunma, temyiz ve cezaevi aşamalarında
sürdürülen DGM hukuksuzluk zincirini göz ardı edip, adil yargılanma hakkının
ihlalini tek unsura; askeri yargıç ve savcıların varlığına indirgedi. AİHM’in
öngördüğü adil yargılanma hakkını bu kadar ucuz olduğunu gören TC Devleti,
DGM’lerden öncelikle askeri yargıç ve savcıları çıkarmak için, hızlı bir
şekilde, gerekli Anayasa değişikliğini yaptı ve (DGM) adını Anayasadan
çıkarttı.
Bu
değişiklikler, 07.05.2004 tarihinde kabul edilip, 22.05.2004 tarih ve 25469 sayılı
resmi gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 5170 sayılı “Türkiye Cumhuriyeti
Anayasasının Bazı Maddelerinin Değiştirilmesi Hakkında Kanun” 9. maddesi ile
yapıldı.
Anayasada yapılan bu değişikliğe paralel olarak, farklı bir isimle
yeniden düzenlenmek üzere, 2845 sayılı “Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kuruluş
ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanun” 16/06/2004 kabul tarihli, 30/06/2004
tarih ve 25508 sayılı R.G.de yayımlanan 5190 sayılı "Ceza Muhakemeleri
Usulü Kanununda Değişiklik Yapılması ve Devlet Güvenlik Mahkemelerinin
Kaldırılmasına Dair Kanun"un 3. maddesi ile yürürlükten kaldırıldı.
Aslında “yürürlükten kaldırılmıştır” demek, yapılan işi tam ifade etmiyor. 3
asıl, 2 yürürlük ve 7 geçici maddeden oluşan bu yasa ile DGM’ler, gözlerden saklanmak
(gizlemek) için yeni bir yere, 1412 sayılı Ceza Muhakemeleri Usulü Kanununa
(CMUK) içine yerleştirildi. Gerekli düzenlemeler "Bazı suçlara ilişkin
muhakeme usulü" başlığı ile CMUK’a Üçüncü Fasıl altına 394/a,b,c,d
madde numaraları ile yamanmıştır.
Yürürlükten
kaldırıldığı iddia edilen 2845 S. DGM Yasası, bölüm, başlık ve bütün maddeleri
ile birlikte, aynı başlık ama farklı numaralar ile CMUK’da yeni yerini
almıştır. Yazarsak; Görev ve yargı çevresinin belirlenmesi, Madde 394/a altında
4 fıkra; Soruşturma usulü, Madde 394/b altında 8 fıkra; Kolluğun görev ve
yetkileri ile geçici yararlanma Madde 394/c altında 5 fıkra; Kovuşturma usulü
Madde 394/d altına 8 fıkra olarak düzenlenmiştir. Fıkraları topladığımızda,
aşağı yukarı DGM yasasındaki madde sayısına karşılık geliyor.
Kısacası 2845 Sayılı yasanın bütün
maddeleri eksiksiz olarak, a,b,c,d şeklindeki yeni bir maddeleme şekli ile
çoğaltılmış ve hepsi tek 394 rakamı altına sıkıştırılmıştır. Yapılan bu
işlemler ile de “DGM’ler kaldırılmıştır” yalanı piyasaya sürülmüştür. Bu yalanı
ilk kabul eden kuruluş AİHM olmuş ve DGM defterini kapatmıştır. Eğer
Anayasa’nın 143. maddesi ve 2845 Sayılı Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kuruluş
ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanunun numaralarının yanına “MÜLGA” yazmakla iş
bitiyorsa DGM’ler kapatılmıştır. Ancak olayın anlatıldığı gibi olmadığı daha
önce açıklandığı ve aktarıldığı için yeniden yazma gereğini duymuyoruz. İhtiyaç
duyanlar, anılan maddeleri bulup okuyarak, yazılanların hiçte abartma
olmadığını kolayca denetleyebilir.
Kaldırıldığı
iddia edilen DGM’lerin ne kapısına kilit vurulmuş ne de personeli başka bir
mahkemede görevlendirilmiştir. Aksine aynı yerde, aynı personel ve kadro ile
ara vermeden, görevine devam etmiştir. Öyle ki, Ankara Adliyesinin arka
girişinde bulunan “Ankara Devlet Güvenlik Mahkemesi” tabelası, DGM’ler
kaldırıldı dendikten tam 4 ay sonra değiştirilmiştir. Dört ay boyunca DGM
tabelası, “ben buradayım, her şeyim ile ayaktayım, beni kaldıramazsınız” diye o
giriş kapısının üzerinde asılı durmuştur.
Yukarıda
açıklandığı gibi bu işlemler 5190 sayılı "Ceza Muhakemeleri Usulü
Kanununda Değişiklik Yapılması ve Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kaldırılmasına
Dair Kanun"un 3. maddesindeki GEÇİCİ maddeler ile yapıldı.
Geçici Madde 1 - Bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihte Devlet
güvenlik mahkemeleri ve Devlet güvenlik mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılıklarının
yetki ve görevleri sona erer. (Bundan
sonrasını AMA diye okumak gerekir.)
Bu Kanunun
yürürlüğe girdiği tarihte görevde bulunan Devlet güvenlik mahkemesi başkanı,
asıl ve yedek üyeleri bu Kanunla 1412 sayılı Kanuna eklenen 394/a maddesi
gereğince Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca görevlendirilecek veya
kurulacak ağır ceza mahkemelerine ilk atamalar yapılıncaya ve atananlar
görevlerine başlayıncaya kadar sırasıyla; ağır ceza mahkemesi başkan ve üyeleri
sıfatıyla; Devlet güvenlik mahkemesi Cumhuriyet Başsavcısı ve Cumhuriyet
savcıları da 1412 sayılı Kanunun 394/a maddesinde belirtilen suçları
soruşturmak ve kovuşturmak üzere Cumhuriyet savcısı sıfatıyla görevlerine devam
ederler ve başka bir göreve atanmalarına Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca
karar verilebilir.
1412 sayılı Kanunun 394/a maddesinde belirtilen
suçların soruşturma ve kovuşturmasında görevlendirilen Cumhuriyet savcıları ile
aynı maddede belirtilen ağır ceza mahkemelerinin başkan ve üyeleri disiplin
sebepleri hariç meşru mazeretleri ve talepleri olmadıkça üç yıl süre ile
başka bir yere veya göreve atanamazlar. Bu görev süresinin tespitinde, Devlet
güvenlik mahkemesi ve Cumhuriyet Başsavcılıklarındaki görevlerine son atanma
tarihleri nazara alınır. Görev süresi dolanlar tekrar atanabilirler.
Geçici Madde 2 - Bu Kanunun yayımı tarihinde görev ve yetkileri sona
eren Devlet güvenlik mahkemelerinde ve Devlet güvenlik mahkemeleri Cumhuriyet
Başsavcılıklarında mevcut dava ve soruşturma dosyaları ayrıca bir karar
verilmesine gerek kalmaksızın durumlarına, mahiyetlerine ve kanun hükümlerine
göre, bulundukları aşamadan itibaren yargılama ve soruşturmaya devam edilmek
üzere görevli ve yetkili ağır ceza mahkemelerine ve bu mahkemelerin
bulundukları illerin Cumhuriyet Başsavcılıklarına devredilir.
Geçici Madde 3 - Bu Kanunun yürürlüğe girmesinden önce, Devlet
güvenlik mahkemesi Cumhuriyet Başsavcılıkları nezdinde bulunan arşiv, kalem,
emanet ve diğer birimler ile Devlet güvenlik mahkemelerinin arşiv, kalem
ve diğer birimleri, ayrıca başka bir işleme gerek olmaksızın sırasıyla bu
Kanunla 1412 sayılı Kanuna eklenen 394/a maddesi gereğince Hakimler ve Savcılar
Yüksek Kurulunca görevlendirilecek veya kurulacak ağır ceza mahkemelerinin
bulunduğu il Cumhuriyet Başsavcılıkları nezdinde ve bu ağır ceza mahkemelerinde
ayrı bir birim olarak bu faaliyet ve görevlerine devam ederler.
Geçici Madde 4 - 2845 sayılı Kanunun 31 inci maddesi hükümlerine
göre teşkil olunan Devlet güvenlik mahkemesi adalet komisyonlarının görev ve
yetkileri bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihte sona erer.
Devlet güvenlik mahkemelerinde görevli hakim ve
savcılar dışında kalan personel, …. başka bir işleme gerek kalmaksızın ve bulundukları
kadro ve özlük hakları da saklı kalmak şartıyla görevlerine devam ederler.
Bu personel hakkında, anılan ağır ceza mahkemesi başkanı veya ilgili Cumhuriyet
savcısının yazılı muvafakati olmadıkça adli yargı adalet komisyonunca başka bir
yere veya göreve atama veya görevlendirme işlemi yapılamaz.
Geçici Madde 5 - Diğer kanunlarda geçen "Devlet Güvenlik
Mahkemesi", "Devlet Güvenlik Mahkemesi Yedek Hakimliği",
"Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet başsavcılığı ve Cumhuriyet
savcısı" ibareleri sırasıyla "1412 sayılı Kanunun 394/a maddesi
gereğince Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca görevlendirilecek veya
kurulacak ağır ceza mahkemesi", "ağır ceza mahkemesi üyesi",
"1412 sayılı Kanunun 394/a maddesinde belirtilen suçları soruşturmak ve
kovuşturmakla görevlendirilen Cumhuriyet savcısı" olarak uygulanır.
2845 sayılı Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kuruluş ve
Yargılama Usulleri Hakkında Kanuna yapılan atıflar bu Kanunla 1412 sayılı Ceza
Muhakemeleri Usulü Kanununa eklenen Üçüncü Fasıla; 3713 sayılı Terörle Mücadele
Kanununun 4 üncü maddesinde 2845 sayılı Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Kuruluş
ve Yargılama Usulleri Hakkında Kanunun 9 uncu maddesine yapılan atıflar bu
Kanunla 1412 sayılı Kanuna eklenen 394/a maddesinin birinci fıkrasının (1) ve
(2) numaralı bentlerine yapılmış sayılır.
DGM’lerin
kaldırılmayıp adının değiştirildiğine dair en iyi kanıt, işte bu yasa
maddeleridir. DGM’lerin nüfus kayıtlarının nasıl değiştirildiği, yorumsuz
olarak, bundan daha iyi açıklanamaz.
YENİ TCK ve CMK
Bilindiği gibi 765 sayılı eski TCK ile
1412 sayılı CMUK 01.Haziran.2005 tarihinde yürürlükten kalkmış ve aynı gün 5237
sayılı TCK ile 5271 sayılı CMK (Ceza Muhakemesi Kanunu) yürürlüğe girmiştir.
Tabi olay, yukarıda anlatılan tek cümle ile gerçekleşmemiştir. 01.Nisan.2005
tarihinde yürürlüğe girecek olan bu ve 5275 sayılı Ceza ve Güvenlik
Tedbirlerinin İnfazı Hakkında Kanun (CİK) ile birlikte 2 ay rotorlu olarak
yürürlüğe girmiştir. Avrupa Birliğine uyum mantığı ile hazırlanan bu yasalar, 2
aylık erteleme süresi içinde başta MİT ve kolluk istekleri/ihtiyaçları,
ardından savcı ve yargıçların “biz adliyede mi yatacağız” şeklindeki
itirazlarını karşılamak üzere çok ciddi değişiklilere uğradı; hatta tamamen
eski sisteme dönüldü, denilebilir. Yasa değişikliği için ileri sürülen, tek
celsede karar, iddianamenin iadesi, tutukluluk süresinin kısaltılması,
savunmanın etkinliğinin artırılması, etkin, hızlı, adil yargılanma, işkencenin
önlenmesi gibi temel argümanların tamamı, yapılan bu değişiklerle/tadilatla
tamamen boşa çıktı. Sonuç eski tas, eski hamam; ne hamam ne de tas değişti.
Bunca tantana, bunca değişiklik yaygarası neden yapıldı? Bu sorunun yanıtı da
kimse tarafından verilmeden kaldı.
Üç
askeri darbeden sonra ya yeni Anayasalar yapıldı ya da Anayasada çok ciddi
değişikliler yapıldı. Ama TCK, Medeni Kanun, Borçlar Kanunu, Türk Ticaret
Kanunu (bunlar hukuk fakültesinde hukuk diye okutulur. Örneğin Medeni Kanun
denmez, medeni hukuk denir) gibi KOD YASALAR değiştirilmedi daha doğrusu
değiştirilemedi; çünkü bu tür yasaları değiştirmek bir parlamento işlemi olarak
kolay olabilir ama yaratacağı karışıklık (boşluk) düşünülünce hiç de kolay bir
iş değildir. Ama buna rağmen, Avrupa Birliği süreci bahane gösterilerek işe
ceza mevzuatından başlandı. Değişikliklerin olumlu mu olumsuz mu olduğunun
değerlendirmesini sonraya bırakırsak, ciddi değişiklikler yapıldı. Yapılan
değişlik sonucu: Yeni yasanın madde numaraları değişmiş madde adları
eklenmiştir, eski yasada madde adı yoktur. Bazı suçların tanımı, dolaysıyla
maddi ve manevi unsurları değişmiştir. Suçların cezaları değiştirilmiştir. Bazı
eski suçlar, yeni yasada suç olmaktan çıkarılmıştır. Yeni yasa ile eski yasa
arasında hangi maddenin hangi maddeye karşılık geldiğini gösteren bir bağlantı
yayası olmadığı halde, hiç değişiklik yapılmamış gibi yargılamalara devam
edilmiştir.
Oysa TCK’nın genel hükümlerini oluşturan
en temel ceza genel hukuku kavramları ve yaptırımları değiştirilmiştir. Yalnız
bu bile iki yasanın aynı olmadığını açıkça ortaya koymaya yeterlidir.
Dolaysıyla yeni TCK (5237) ile eski TCK (765) aynı yasa olduğu da iddia
edilemez. Tüm bu değişikliklerden sonra iki yasayı bir birinin devamı olarak
görmek olanaksızdır. 765 S. Yasanın yürürlükten kalkması aslında örtülü bir
genel aftır. Parlamento gerekli hazırlıkları yapmadan böylesine önemli bir KOD
yasayı değiştirmiştir. Ancak yargı da parlamentonun yapmış olduğu bu
yanlışlığı, yanlış bir şekilde, düzeltme yolunu tercih etmiştir. Yeni TCK 2/3
maddesi, kıyas ve geniş yorumu yasakladığı halde Yargıtay yorumla ikinci yasayı
birincinin devamı kabul etmiştir.
Genel olarak hukuk, özel olarak da ceza
yasaları, en genel şekli ile insanı, malı ve düzeni (sistemi,
devleti) korumak için oluşturulmuştur. Eski TCK için yapılan en yaygın
eleştiri, “insanı temel almadığı” noktasında yoğunlaşmıştır. Bu durum
eski yasada maddelerin sıralanışında da görülmektedir. Ceza yasasının ilk
kitabı genel hükümleri; ikinci kitap, suç ve cezaları tanımlayan, özel
hükümleri düzenlemiştir. İkinci kitabın ilk bölümlerinde devlete/düzene
karşı suçlar yer almaktadır. Orta kısımda ise mala karşı işlenen suçlar
bulunmaktadır. İnsana karşı işlenen suçlara ise kitabın son
kısmında/maddelerinde yer verilmiştir. Uygulamada olduğu gibi, kitapta da
insana en sonda yer verilmiştir.
“İnsana hak ettiği yeri veriyoruz” adı
altında hazırlanan yeni TCK’da insana karşı işlenen suçlar, kitabın ilk
bölümüne alınmış, mala kaşı işlenen suçlar yine ortada kalmış, düzene/devlete
ilişkin suçlar ise son kısma kaydırılmıştır. Böylesi bir komedinin adına da,
“insana öncelik veriyoruz” denmiştir. Oysa insana verilen değer, kitaptaki
yerle, madde numarası ile değil, ona verilen önemle/değerle, güvencelerle tarif
edilir. Örneğin, mala karşı işlenen suçlar, “yüz kızartıcı suç” kabul
edilirken, insana karşı işlen suçlar (öldürme, yaralama, tecavüz) yüz kızartıcı
suç olarak kabul edilmemektedir. Memur, milletvekili, bazı mesleklere kabulde,
yaptırımı olup, ceza yasalarında tanımı olmayan yüz kızartıcı suç işleyen kişi,
affa uğrasa, kansere çare bulsa dahi kamuda görev yapamamaktadır. Oysa adam
öldüren kişinin, af edilip, milletvekili olması mümkün ve olabiliyor. Keza,
bıçak ile birisinin 5-10 lira parasını gasp (yağma) eden bir çocuğa 5-10 yıl
hapis cezası tereddütsüz verilirken, o bıçakla göz çıkaran kişiye en fazla 5
yıl hapis cezası veriliyor. Devlete/düzene karşı suç işleyenlerin durumu ise
oldukça vahim: Onların mahkemesi, savcısı, polisi, ceza ve tutukevi, infazı,
yargılama şekli ve cezaları diğerlerinden çok farklıdır; ÖZELDİR. Orada yasal
bir eyleme katılmak, basın açıklamasına katılmak, YÖK’ü ve öğrenci harçlarını
protesto etmek, yasal dergileri okumak, kollukta susma hakkını kullanmak,
imzadan imtina etmek, vs. hep suç sayılır. Bütün bu ağrılaştırılmış işlemler ve
yaptırımlardan sonra, insanın merkeze oturtulduğunu iddia etmek en basit
deyimle, samimiyetsizliktir.
Bir sistemin demokratikliğinin
göstergelerinden birisinin “insana verilen değer” olduğu, herkes tarafından
bilinmekte ve kabul edilmektedir. Buna göre de sistemler, sayılan bu üç
unsurdan hangisinin merkezde yer aldığına göre tanımlanmaktadır. Eğer merkezde
insan yer alıyorsa, o sistemin demokratik olduğu kabul edilebilir. Ancak
devleti/düzeni/sistemi merkeze yerleştiren bir sistem, kesinlikle demokratik
değildir ve demokratik kabul edilmez.
Yukarıdaki kısa açıklamalardan da
görüleceği gibi mevcut sistemde düzen merkezde, ikinci sırada mal ve en son
sırada da insan yer almaktadır. Bu anlamda, yeni TCK ile önemli bir değişiklik
yapılmamıştır; eski düzen merkezli anlayış, aynen korunarak, yeni TCK’ya
aktarılmıştır.
DGM YASASINA NE OLDU?
DGM Yasasının, “görünüşte/sözde”
kaldırıldığını, CMUK içine taşındığını, yukarıda açıklamıştık. Yargı reformu
diye adlandırılan, (aslında hiçte reform nitelemesini hak etmeyen) TCK, CMK ve
CİK değişiklikleri sonucu, DGM Yasasının saklanacağı yeni alanlar
yaratılmıştır. Biraz abartılı da olsa, bu değişikliklerin, gizleme için
yapıldığını ileri sürmek bile olanaklıdır. Çünkü bu kez, DGM Yasasının birçok
bölümü değişik yasaların içine taşınmıştır. Örneğin, DGM Yasasında bulunan,
Görev ve Yargı Çevresinin belirlenmesi CMK 250. m.de, Kovuşturma 251.m.de, Soruşturma da 252.m.de
yer almıştır. Cezanın infazına ilişkin hükümler ise CİK içine serpiştirilmiştir.
Ayrıca TCK içinde ek özel düzenlemeler yapılmıştır. Mevzuat olarak birçok
parçaya bölünse de sistem, tek vücut olarak ve daha sağlam bir şekilde, yeni
adı ile ayakta durmaktadır. Hukuk, adalet denince ilk akla gelen, adli kurumlar
olduğu gerçeği karşısında, DGM’lerin kaldırıldığını ileri sürmek veya iddia
etmek, ya fazla saflık ya da körlük olur.
Diğer yandan onlar, kendilerini diğer
ağır ceza mahkemeleri ile bir saymıyorlar, eşit görmüyorlar ve farklarını çok
iyi biliyorlar. O nedenle duruşma tutanaklarının ve kararlarının başlığında
(böyle bir yasal zorunluluk olmadığı halde), mahkeme numarası ile yetinmeyip, …
numaralı “Ağır Ceza Mahkemesi”nin yanına parantez içinde büyük harflerle (CMK.
250. MADDESİ İLE GÖREVLİ) ibaresini kullanıyorlar. Böylece DGM’lerin yeni adı:
(CMK. 250. MADDESİ İLE GÖREVLİ) olarak açıklanmış oluyor. Bu isim bizim
tarafımızdan değil, bizzat “sahipleri” tarafından konulmuş olup, böyle
kullanılıyor ve yazılıyor. Başka söze gerek var mı?
CMK’daki değişiklikler, elbette sadece
bu madde ile sınırlı değil. AB müktesebatı doğrultusunda başlatılan olumlu
değişiklilerin neredeyse tamamı, DGM ve TMY ihtiyaçları doğrultusunda yeniden
düzenlendi. İlk düzenlemeye göre TCK, CMK ve CİK, 01.04.2005 tarihinde
yürürlüğe girecekti. Devletin bu “özel kurumlarından” gelen itirazlar üzerine
yasaların yürürlük tarihi iki ay ertelendi. Bu iki aylık arada yasalarda
bulunan tüm olumlu maddeler budandı ve 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe girdi.
Mevcut yasada bulunan birkaç olumlu madde de, gizli atıflarla, CMK 250.
Maddesine ve TMY giren suçlar yönünden kapsam dışı bırakıldı.
En önemli “yenilikler” yasal dayanağı
olmayan ama pratikte uygulanan konularda yapıldı. Eskiden, kaçma tehlikesi,
adres yokluğu, kanıtların karartılması ve toplumda infial yaratan suçlar
şeklinde sayılan tutuklama gerekçelerine, uzun bir katalog suçlar listesi
eklendi. Böylece mahkemelerin tutuklama konusundaki “tutuk” durumları ortadan
kaldırıldı ve elleri rahatlatıldı. Katalog suç listesi ile tutuklamak
kolaylaşırken, avukatın savunma alanı yok edildi. Tahliye tamamen mahkemelerin
takdirine bırakıldı. Hazır olmadıkları halde, yargıcın takdir makası çok
açıldı. Elbette, siyasal/toplumsal nitelikli suçlar, bölüm halinde toptan
olarak, bu katalog listesinin en başında yer aldı.
GİZLİ TANIKLIK
Eskiden özel (pişmanlık)
yasalarla düzenlen itirafçılık (ahlaksız tanıklık), CMK’da gizli tanıklık
mertebesine yükseltildi ve genelleşti. Yıllardır anlatamadığımız,
anlattığımızda, toplumun “olmaz böyle şey” dediği, itirafçılık yasallık
kazandı. Toplum, bir zamanların muktedirlerinin yargılandığı meşhur davalar
sayesinde, bu gayri ahlaki kurum ve kavramlarla tanıştı. İş biraz daha
geliştirildi ve “gizli tanıklık” kurumu icat edildi. Konunun alt yapısı 5271
Sayılı CMK 58/2-3 maddelerinde; “2) Tanık olarak dinlenecek kişilerin
kimliklerinin ortaya çıkması kendileri veya yakınları açısından ağır bir
tehlike oluşturacaksa; kimliklerinin saklı tutulması için gerekli önlemler
alınır. Kimliği saklı tutulan tanık, tanıklık ettiği olayları hangi sebep ve
vesile ile öğrenmiş olduğunu açıklamakla yükümlüdür. Kimliğinin saklı tutulması
için, tanığa ait kişisel bilgiler, Cumhuriyet savcısı, hakim veya mahkeme
tarafından muhafaza edilir. (3) Hazır bulunanların huzurunda dinlenmesi, tanık
için ağır bir tehlike teşkil edecek ve bu tehlike başka türlü önlenemeyecekse
ya da maddi gerçeğin ortaya çıkarılması açısından tehlike oluşturacaksa; hakim,
hazır bulunma hakkına sahip bulunanlar olmadan da tanığı dinleyebilir. Tanığın
dinlenmesi sırasında ses ve görüntülü aktarma yapılır. Soru sorma hakkı
saklıdır.” Hükmü ile önceden hazırlandı.
05.01.2008 tarihinde
yürürlüğe giren 5726 sayılı “Tanık Koruma Kanunu” ile de en gelişmiş şeklini
aldı. 58. maddede muğlak bırakılan hususlar, bu yasa ile netleştirildi.
Hakkında koruma tedbiri alınan tanıkların dinlenmesinde uygulanacak usuller
başlıklı Madde 9 – “(1) Bu Kanun hükümlerine göre, haklarında tedbir kararı
alınan tanıkların duruşmada dinlenmesi sırasında Ceza Muhakemesi Kanununun 58
inci maddesinin ikinci ve üçüncü fıkraları uygulanır. (2) Ceza Muhakemesi
Kanununun 58 inci maddesinin üçüncü fıkrasının uygulanmasına mahkemece karar
verilmesi halinde, dinleme sırasında tanığın görüntü veya sesi değiştirilerek
tanınması engellenebilir. (3) Tanığın, duruşma salonunda fiziksel görünümünü engelleyecek
tarzda mahkemece tayin ve tespit edilecek bir usule göre, dinlenmesine de karar
verilebilir. (4) Birinci ve ikinci fıkra hükümlerine göre, duruşmada hazır
bulunma hakkına sahip olanlar bulunmadan tanığın dinlenmesi halinde, tanık
tarafından verilen beyanlar, hakim tarafından Ceza Muhakemesi Kanununun 58 inci
maddesinde belirtilen sınırlamalara uymak koşuluyla, duruşmada hazır bulunma
hakkına sahip olanlara açıklanır. 5)
Tanığın üçüncü fıkra hükmüne göre dinlenmesi halinde, Ceza Muhakemesi Kanununun
201 inci maddesinin uygulanmasında, tanığa sorulacak soruların bu Kanun
kapsamında tanık hakkında uygulanan tedbirlerle orantılı ve amaca uygun olması
gerekir. Bu amaçla, hakim, sorulan soruların tanığa sorulmamasına karar
verebilir veya tanığı dinlerken dolaylı dahi olsa tanığın kimliğini ortaya
çıkaracak soruların sorulmasına izin vermez. ….
(7) Bu madde hükmüne göre alınan tanık ifadeleri, Ceza Muhakemesi Kanunu
hükümlerine göre duruşma sırasında hazır bulunanlar huzurunda verilmiş ifade
hükmündedir. … (8) Bu Kanunun 5 inci maddesinin birinci fıkrasının (a) ve (b)
bentlerine göre, hakkında tedbir uygulanan tanığın beyanı tek başına hükme esas
teşkil etmez. (10) Bu madde hükümleri, savunma hakkını kısıtlayacak şekilde
uygulanamaz”. Maddenin 9 fıkrasını okuduktan sonra (10) fıkrasına ancak,
“bu bir şaka olmalı” denebilir!
Yüzü görülmeyen, sesi tanınmayan,
varlıkları bile şüpheli olan, bu gizli “kanıtlarla” yaygın olarak insanlar
gözaltına alınıp, tutuklanmaya başlandı, yarında mahkum edilecekler. Bunun adına
da “adil yargılanma hakkı” denecek, olmaz böyle bir şey!
İLETİŞİMİN TESPİTİ, DİNLENMESİ ve
KAYDA ALINMASI
Eskiden hukuka aykırı yapılan takip ve
dinlemeler, teknolojinin de katkısı ile yasal hale geldi. İşkence ile alınan
ifadelerin yerini, dinleme kayıtlarına dayanan sorgular aldı.
İtirafçı ahlaksızlığına, “özel hayat”
kavramının tamamen yok edildiği ve tüm özel yaşamın aleniyet kazandığı, yeni
bir ahlaksızlık modeli yaratıldı. Yasal düzenlemesi de 5271 Sayılı Ceza
Muhakemesi Kanunu’nun 135 ile 138. maddeleri arasında “Telekomünikasyon Yoluyla
Yapılan İletişimin Denetlenmesi” başlığı ile yapıldı.
İş bununla da sınırlı tutulmadı; 2559
Sayılı Kanunla Polis Vazife ve Salahiyet Kanunun EK MADDE 7’ de bir değişiklik
yapıldı. Yanlış okumadınız, bu kadar önemli bir konu, 03.07.2005 tarihinde
yürürlüğe giren 5397 S. Bazı Kanunlarda değişiklik yapılmasına dair kanun ile
CMK 250.maddede sayılan suçlara ilişkin olarak yapılan değişiklikler, bu EK
MADDE içine sıkıştırıldı. Değişiklik yasasını 1. maddesi polis, 2. maddesi
jandarma ve 3. maddesi de MİT ile ilgili dinlemeye ilişkin istihbaratı
düzenledi. Dinlemelerin tamamı, bu ek madde ile kurulan "Telekomünikasyon
İletişim Başkanlığı" tarafından yapıldığı için, öncelikle bu ek
maddenin incelenmesinin doğru olacağını düşünüyor ve gerekli kısımlarını
aşağıya alıyoruz:
Ek Madde 7 – “Polis Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez
bütünlüğüne, Anayasal düzenine ve genel güvenliğine dair önleyici ve
koruyucu tedbirleri almak, emniyet ve asayişi sağlamak üzere, ülke seviyesinde
istihbarat faaliyetlerinde bulunur, bu amaçla bilgi toplar, değerlendirir,
yetkili mercilere veya kullanma alanına ulaştırır. Devletin diğer
istihbarat kuruluşlarıyla işbirliği yapar.
Birinci fıkrada belirtilen görevlerin
yerine getirilmesine yönelik olarak, 04/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza
Muhakemesi Kanununun, casusluk suçları hariç, 250 nci maddesinin birinci
fıkrasının (a), (b) ve (c) bentlerinde yazılı suçların işlenmesinin önlenmesi
amacıyla, hakim kararı veya gecikmesinde sakınca bulunan hallerde Emniyet
Genel Müdürü veya İstihbarat Dairesi Başkanının yazılı emriyle,
telekomünikasyon yoluyla yapılan iletişim tespit edilebilir, dinlenebilir,
sinyal bilgileri değerlendirilebilir, kayda alınabilir. Gecikmesinde
sakınca bulunan hallerde verilen yazılı emir, yirmidört saat içinde yetkili
ve görevli hakimin onayına sunulur. Hakim, kararını en geç yirmidört saat
içinde verir. Sürenin dolması veya hakim tarafından aksine karar verilmesi
halinde tedbir derhal kaldırılır. Bu halde dinlemenin içeriğine ilişkin
kayıtlar en geç on gün içinde yok edilir; durum bir tutanakla tespit olunur ve
bu tutanak denetimde ibraz edilmek üzere muhafaza edilir.
Yetkili ve görevli hakim, talepte bulunan kolluk biriminin bulunduğu yer
itibariyle yetkili olan ve 5271 sayılı Kanunun 250 nci maddesinin birinci
fıkrasına göre kurulan ağır ceza mahkemesinin üyesidir.
Kararda ve yazılı emirde, hakkında
tedbir uygulanacak kişinin kimliği, iletişim aracının türü, kullandığı telefon
numaraları veya iletişim bağlantısını tespite imkan veren kodundan
belirlenebilenler ile tedbirin türü, kapsamı ve süresi ile tedbire
başvurulmasını gerektiren nedenler belirtilir. Kararlar, en fazla üç ay için
verilebilir; bu süre aynı usulle üçer ayı geçmeyecek şekilde en fazla üç
defa uzatılabilir. Ancak, terör örgütünün faaliyeti çerçevesinde
devam eden tehlikelere ilişkin olarak gerekli görülmesi halinde, hakim üç aydan
fazla olmamak üzere sürenin müteaddit defalar uzatılmasına karar
verebilir.
Uygulanan tedbirin sona ermesi
halinde, dinlemenin içeriğine ilişkin kayıtlar en geç on gün içinde yok edilir.
Durum bir tutanakla tesbit olunur ve bu tutanak denetimde ibraz edilmek üzere
muhafaza edilir.
İstihbarat faaliyetlerinde, bu
maddede belirtilen suçların önlenmesi amacıyla ve hakim kararı alınmak
koşuluyla, teknik araçlarla izleme yapılabilir. Ayrıca, kamu kurum ve
kuruluşları ile kamu hizmeti veren kuruluşların ihtiyaç duyulan bilgi ve
belgelerinden yararlanabilmek için gerekçesini de göstermek suretiyle yazılı
talepte bulunulabilir. Bu kurum ve kuruluşların kanuni sebeplerle veya ticari
sır gerekçesiyle bu bilgi ve belgeleri vermemeleri halinde ancak hakim kararı
ile bu bilgi ve belgelerden yararlanılabilir.
…….
Hakim kararları ve yazılı emirler,
Emniyet Genel Müdürlüğü İstihbarat Dairesi Başkanlığı görevlilerince yerine
getirilir. İşlemin başladığı ve bitirildiği tarih ve saat ile işlemi yapanın
kimliği bir tutanakla saptanır.
Bu maddede yer alan faaliyetlerin
denetimi, sıralı kurum amirleri, Emniyet Genel Müdürlüğü ve ilgili bakanlığın
teftiş elemanlar tarafı
ndan yapılır.
Bu maddede belirtilen
telekomünikasyon yoluyla yapılan iletişime ilişkin işlemler ile 5271 sayılı
Kanunun 135 inci maddesi kapsamında yapılacak dinlemeler, Telekomünikasyon
Kurumu bünyesinde, Kurum başkanına doğrudan bağlı "Telekomünikasyon
İletişim Başkanlığı" (TİB) adıyla kurulan tek bir merkezden yürütülür.
Bu Başkanlıkta Milli İstihbarat Teşkilatı, Emniyet Genel Müdürlüğü ve
Jandarma Genel Komutanlığının ilgili birimlerinden birer temsilci bulundurulur.
Verilen görevleri yerine getirmek üzere yeteri kadar da personel istihdam
edilir. Telekomünikasyon İletişim Başkanı, Kurul üyelerinin sahip olduğu özlük
haklarına sahiptir. Ulaştırma Bakanlığı bu merkezle ilgili alt yapıyı
hazırlamakla yükümlüdür. Bu merkezin kuruluş giderleri Telekomünikasyon Kurumu
gelirlerinden karşılanır. Bu merkezin kuruluşu ile ilgili her türlü mal ve
hizmet alımları ile yapım işleri, ceza ve ihalelerden yasaklama işleri hariç
4734 sayılı Kamu İhale Kanunu ve 4735 sayılı Kamu İhale Sözleşmeleri Kanunu hükümlerinden
muaftır.”
TİB’in başkanı doğrudan başbakan
tarafından seçilmektedir. Diğer başkanlık temsilcileri ise MİT, emniyet ve
jandarma elemanlarından oluşmaktadır. Görüldüğü gibi, DEVLETİN KULAĞI
yürütmenin eline teslim edilmiştir. “Gecikmesinde sakınca bulunan
hallerde” koşulu ile de mahkemeler/yargıçlar devreden çıkarılmaktadır.
Çünkü her takip olayında, mutlaka “gecikmesinde sakınca bulunmaktadır”.
Genellikle de savcının ve yargıcın haberi iş bittikten sonra olmaktadır. Gerçi,
bu konuda karar verecek yargıçta, özel görevli ve yetkili mahkeme personelidir.
Bu tür olaylarda savcı emrine ve yargıç kararına gereksinme duyulmasının
nedeni, onların bu işi kolluktan daha iyi bilmeleri değildir. Asıl olan güçlü
bir yargısal denetim mekanizması kurulmak istenmesidir. Ancak uygulamada
işlerin, teoriye uygun olarak yürümediği görülmektedir. Örneğin, Ankara Özel
Görevli Ağır Ceza Mahkemesinin (ÖGACM) yargı çevresini hangi illerden oluştuğu,
önceden belirlenmiştir, bu iller dışında işlenen suçlara Ankara ÖGACM bakamaz.
Bakarsa, CMK’da düzenlenen yetki ve Anayasa ile AİHM karar ve ilkelerinde
belirlenen “doğal yargıç” ilkesine aykırılık oluşur. Ancak bu kuralların sık
sık çiğnendiği görülmektedir. Örneğin, Abdullah ÖCALAN, İstanbul yargı
çevresinde bulunan İmralı adasında kurulan mahkemede, Ankara 2. DGM heyeti
tarafından yargılanmıştır. Bir başka örnek; MİT, Ankara DGM’den tüm Türkiye
çapında dinleme yapmak için karar istemiş, ancak Ankara bu talebi reddetmiştir.
Bu kez aynı konu için Diyarbakır’a başvurmuş ve istediği kararı oradan
almıştır. Hem de tüm hukuk kuralları yok sayılarak!
İstihbarat birimleri tarafından yapılan
“Önleyici ve koruyucu” iletişim denetimine ek olarak, adli amaçlı iletişimin
denetlenmesi içinde özel bir düzenleme yapılmıştır. Adli amaçlı denetim de CMK
135-138 maddeler arasında, bir koruma tedbiri olarak açık ve ayrıntılı bir
şekilde düzenlenmiştir. Adli dinleme yetkisi (gecikmesinde sakınca bulunan
hallerde) savcı ve yargıca verilmiştir. PVSK Ek
Madde 7 ile sadece CMK 250. maddede sayılan suçlar takip konusu
yapılırken, adli İletişimin denetlenmesi tedbirinde, takip edilecek suçlar CMK
135/6. maddede sayılmıştır. Başka bir anlatımla, bu katalogda yer almayan
suçlar bakımından, iletişimin denetlenmesi tedbirin başvurulamaz.
Madde 135 - (1) Bir suç dolayısıyla
yapılan soruşturma ve kovuşturmada, suç işlendiğine ilişkin kuvvetli şüphe
sebeplerinin varlığı ve başka suretle delil elde edilmesi imkanının
bulunmaması durumunda, hakim veya gecikmesinde sakınca
bulunan hallerde Cumhuriyet savcısının kararıyla şüpheli veya
sanığın telekomünikasyon yoluyla iletişimi tespit edilebilir, dinlenebilir,
kayda alınabilir ve sinyal bilgileri değerlendirilebilir. Cumhuriyet
savcısı kararını derhal Hakimin onayına sunar ve hakim, kararını en geç
yirmidört saat içinde verir. Sürenin dolması veya hakim tarafından aksine karar
verilmesi halinde tedbir Cumhuriyet savcısı tarafından derhal kaldırılır. (2)
Şüpheli veya sanığın tanıklıktan çekinebilecek kişilerle arasındaki iletişimi kayda
alınamaz. Kayda alma gerçekleştikten sonra bu durumun anlaşılması halinde,
alınan kayıtlar derhal yok edilir. (3) Birinci fıkra hükmüne göre verilen
kararda, yüklenen suçun türü, hakkında tedbir uygulanacak kişinin kimliği,
iletişim aracının türü, telefon numarası veya iletişim bağlantısını tespite
imkan veren kodu, tedbirin türü, kapsamı ve süresi belirtilir. Tedbir kararı en
çok üç ay için verilebilir; bu süre, bir defa daha uzatılabilir. Ancak, örgütün
faaliyeti çerçevesinde işlenen suçlarla ilgili olarak gerekli görülmesi
halinde, hakim bir aydan fazla olmamak üzere sürenin müteaddit
defalar uzatılmasına karar verebilir. (4) Şüpheli veya sanığın yakalanabilmesi
için, mobil telefonun yeri, hakim veya gecikmesinde sakınca
bulunan hallerde Cumhuriyet savcısının kararına istinaden tespit edilebilir. Bu
hususa ilişkin olarak verilen kararda, mobil telefon numarası ve tespit
işleminin süresi belirtilir. Tespit işlemi en çok üç ay için yapılabilir; bu
süre, bir defa daha uzatılabilir. (5) Bu madde hükümlerine göre alınan karar ve
yapılan işlemler, tedbir süresince gizli tutulur. (6) Bu madde
kapsamında dinleme, kayda alma ve sinyal bilgilerinin değerlendirilmesine
ilişkin hükümler ancak aşağıda sayılan suçlarla ilgili olarak uygulanabilir: Bu suçlar katalog olarak sayılmıştır….(7) Bu
maddede belirlenen esas ve usuller dışında hiç kimse, bir başkasının
telekomünikasyon yoluyla iletişimini dinleyemez ve kayda alamaz.”
Madde metninde görüldüğü gibi, teorik
olarak, iletişimin denetlenmesi tedbirine başvurulabilmesi için, suçun sadece
katalogdaki suçlardan biri olması, tek başına yeterli değildir. Ayrıca,
şüphelinin isnat edilen suçu işlediğini gösteren “kuvvetli şüphe
sebeplerinin varlığı” gereklidir
(CMK.135/1). Somut olguya dayanan kuvvetli şüphe sebepleri olmaksızın, basit
bir şüpheye dayanılarak bu tedbire başvurulamaz. Asıl olarak iletişimin
denetlenmesi, istisnai bir yetki olup, “son çare” olarak kullanılması gerekir.
Yani iletişimin tespiti dışında başka bir tedbir ile failin ele geçirilmesi
veya delillerin tespiti mümkün ise bu tedbir uygulanamaz. Bu ilke, maddede "başka
surette delil elde edilmesi imkanının bulunmaması" şeklinde ifade
edilmiştir. Ancak uygulamada bu ayrıntılara hiç dikkat edilmediği, hemen hemen
her olay için, daha baştan dinleme kararlarının alındığı/verildiği
görülmektedir.
Tedbirin kapsamı, iletişimin
tespiti, dinlenmesi, kayda alınması ve sinyal bilgilerinin
değerlendirilmesi şeklinde dört başlık altında tanımlanmıştır. 135/6.m.
göre, dinleme, kayda alma ve sinyal bilgilerinin değerlendirilmesine ilişkin hükümler
ancak maddede sayılan katalog suçlarda uygulanabilecektir. İletişimin içeriğine
müdahale etmeden iletişim araçlarının diğer iletişim araçlarıyla kurduğu
iletişime ilişkin arama, aranma, yer bilgisi ve kimlik bilgilerinin tespit
edilmesine yönelik iletişimin tespiti tedbiri ise, maddede
sayılmamıştır. Bu düzenleme nedeniyle, iletişimin tespiti tedbiri bütün
suçlar hakkında uygulanabileceği, buna karşılık, dinleme, kayda alma ve sinyal
bilgilerinin değerlendirilmesi tedbirleri sadece katalog suçlarda
uygulanabileceği ileri sürülmektedir.
CMK’nın 135/6. m. kapsamı, özel hayatın
ve haberleşmenin gizliliği ile bağdaşmayacak kadar geniş olmasına karşın,
29.06.2006 tarihinde 3713 Sayılı TMK 10/f maddesinde yapılan değişiklikle,
iletişimin denetlenmesine tabi suçların kapsamı daha da genişletilmiştir. CMK
135/6 maddesi gereği TCK’nın 220/2,7,8 m.de öngörülen suçlar için iletişimin
denetlenmesi tedbirine başvurulamazken, TMK’da yapılan bu değişiklik ile
başvuru yolu açılmıştır. Değişiklikle, yalnızca terör örgütü kurucu ve
yöneticilerinin değil, üyelerinin (TCK m.220/2) de iletişiminin
denetlenebileceği; hatta terör örgütü içinde hiyerarşik yapıya dahil olmamakla,
yani terör örgütü üyesi olmamakla birlikte örgüte bilerek ve isteyerek yardım
edenler (TCK m. 220/7) ile örgütün amacının propagandasını yapanların (TCK
m.220/8) da iletişimlerinin denetlenebileceği öngörülmüştür. Bu değişiklikle,
CMK’da var olan olağan uygulamanın yerini, yine olağanüstü uygulama almıştır.
Böylece zorunlu ve istisnai hallerde uygulanabilecek olan iletişimin
denetlenmesi tedbirinin kapsamı çok genişletilmiştir. Bu değişiklik sonrasında,
örgüt kuran veya yönetenlere ulaşamayan kolluk, bunlara ulaşabilmek amacıyla
çevrelerinde bulunan herkesin, örgüte üye olduğu gerekçesiyle iletişimlerinin
denetlenmesi yoluna gidebilecektir. Nitekim Türk yargı pratiği, tam da bu
şekilde işlemekte, “terör örgütüne üye olmak”, “terör örgütüne yardım etmek”
iddiasıyla, ilgili-ilgisiz herkesin iletişimi denetlenebilmektedir. Güvenlik
kaygısı gerekçe gösterilerek, özel yaşama ilişkin özgürlükler böylesine geniş
bir biçimde sınırlandırmasının yolu açılmıştır. Başta anlatıldığı gibi olağan
yasalarla tanınan bir hak ve özgürlük, bir başka yasa içine konulan özel bir
madde ile “gizli olarak” değiştirilmektedir.
CMK 135/4. m. de mobil/cep telefonlarına
ilişkin olarak özel bir düzenleme yapılmıştır. Cep telefonları, suç sınırlaması
olmaksızın bütün suçlarda şüpheli veya sanığın yasaklanması amacıyla mobil
telefonun yerinin tespit edilebileceği kabul edilmiştir.
CMK 136. m.de şüpheli veya sanığın
müdafii ile kurduğu iletişiminin denetlenemeyeceğine ilişkin olarak ayrı ve
özel bir düzenlemeye yer verilmiştir. Teorik olarak maddeye göre “Şüpheli veya
sanığa yüklenen suç dolayısıyla müdafiin bürosu, konutu ve yerleşim yerindeki
telekomünikasyon araçları hakkında 135. madde hükmü uygulanamaz”. Hüküm gereği
şüpheli ya da sanığın, gerek vekili ile gerekse müdafii ile ev ve işyeri
telefonları, faks, teleks, cep telefonu ve internet gibi telekomünikasyon
araçları üzerinden kurduğu iletişimi hiçbir şekilde dinlemez ve denetlenemez.
İstisnası ise ancak avukatın da soruşturulmakta olan suça iştirak ettiğine dair
kuvvetli şüphe sebeplerinin varlığı halinde, ayrı bir hakim kararıyla
denetlenebileceğidir. Ancak istisna olarak sayılan bu durum, soruşturma
makamınca kural olarak algılanmakta ve açık hükme rağmen, avukatların
bürolarına gizli dinleme cihazlarının konulduğu, sık sık görülmektedir. Bu
istisnaya benzer bir duruma da TMK 10/e. Maddede şöyle formüle edilmiştir: “Bu
Kanun kapsamında yer alan suçlardan dolayı yapılan soruşturmada müdafiin
savunmaya ilişkin belgeleri, dosyaları ve tutuklu bulunan şüpheli ile yaptığı
konuşmaların kayıtları incelemeye tâbi tutulamaz. Ancak müdafiin terör
örgütü mensuplarının örgütsel amaçlı haberleşmelerine aracılık ettiğine ilişkin
bulgu veya belge elde edilmesi halinde, Cumhuriyet savcısının istemi ve hâkim
kararıyla, bir görevli görüşmede hazır bulundurulabileceği gibi bu kişilerin
müdafiine verdiği veya müdafiince bu kişiye verilen belgeler hâkim tarafından
incelenebilir. Hâkim, belgenin kısmen veya tamamen verilmesine veya
verilmemesine karar verir. Bu karara karşı ilgililer itiraz edebilirler.” “Ama”,
“ancak”, “bununla birlikte”, “zorunlu durumlarda” gibi bağlaçlar, günlük dilde
çok kullanılır. Ancak bunların hukuk alanında kullanılması pek olumlu değildir.
Çünkü madde başında verilen bir hak/özgürlük, böyle bir bağlaçla, aynı madenini
ikinci fıkrasında yok edilmektedir. Tıpkı yukarıda olduğu gibi!
Diğer yandan ülkemiz yargı pratiğinde
iletişimin denetlenmesi tedbiri konusunda ortaya çıkan tablo, hakim kararı veya
onayı aranmasının bile bireyler ve toplum açısından gerçek bir koruma ve
güvence sağlamadığını göstermektedir. Çünkü basına yansıyan haberlerden,
ülkemizde, kolluğun dinleme yönündeki ya da savcıların onama istemleri karara
bağlanırken yargıçların gerekli hassasiyeti göstermediği, ciddi bir inceleme
yapmaksızın karar verdiği gözlemlenmektedir. Öyle ki, kollukça önüne konan her
evrakı okumadan imzaladığı için, kendisi hakkında iletişimin denetlenmesi
tedbirinin uygulanması kararı içeren bir teknik takip kararını imzalayan ve bu
nedenle aylarca, kendi imzaladığı kararla teknik takibe takılıp, rüşvet
nedeniyle ihraç edilen yargıç bile bulunmaktadır.
Asıl tehlike ise 5397 Sayılı Kanunla Polis
Vazife ve Salahiyet Kanunu’na, Jandarmanın Görev ve Yetkileri Kanunu’na ve
Milli İstihbarat Teşkilatı Kanunu’na getirilen ek madde ile polis, jandarma ve
MİT’e verilen teknik takip yetkisidir. Bu yasaya göre, ortada soruşturulmakta
olan bir suç ve şüpheli bulunmasına gerek duyulmadan, polise, jandarmaya ve
MİT’e, önleyici amaçlarla iletişimin dinlenmesi, tespiti, sinyal bilgilerinin
değerlendirilmesi, kayda alınması, teknik araçlarla izleme yapılması gibi
yetkiler tanınmaktadır. Bu yetkilerin kapsamı ve yol açacağı hak ihlalleri,
doktrinde ve kamuoyunda haklı olarak tartışılmış ve eleştirilmektedir.
CMK`nun 135/son m. uyarınca, bu maddede
belirlenen esas ve usuller dışında hiç kimse, bir başkasının telekomünikasyon
yoluyla iletişimini dinleyemez ve kayda alamaz. Oldukça olumlu bir
düzenlemedir. İhlali de TCK’daki “özel hayata ve hayatın gizli alanına karşı
suçları” oluşturur. Ancak, her türlü kasetin, CD’nin elden ele dolaştığı
günümüzde, bu maddenin sağlıklı işletildiği söylenemez. Özellikle Özel Yetkili
Ağır Ceza Mahkemelerinin yargı pratiği ve son dönemin “meşhur davaları” göz
önünde bulundurulduğunda, iletişimin denetlenmesi tedbirinin çok aşırı ve keyfi
bir biçimde kullanıldığı, isnat edilen suçla ilgili olmayan kayıtların
dosyalarda yer aldığı ve bu yolla da özel hayatın gizliliği hakkının ve hukuki
güvenliğin neredeyse tamamen ortadan kalktığını söylemek, abartma olmaz.
Eskiden belli şahıslara yönelik olarak yapılan bu çalışmalar, son dönemlerde
devlet kurumları arasında çatışmaya dönüşmüş ve en etkili görevlerde bulunan
şahıslar bile dinlenir olmuştur.
TCK 220 MADDE: Suç İşlemek Amacıyla
Örgüt Kurma
1991 yılına kadar, “birlikte işlenen”
suçlarda akla gelen hukuki kavram, örgüt değil, suça iştirak idi. Toplu işlenen
suçlar bu kavram üzerinden tartışılırdı. 1991 yılında TMY’nin yürürlüğe girmesi
ile birlikte, iştirak kavramı yerini terör suçlusu kavramına bırakması
sağlandı. Birlikte suç işlemek denilince akla örgüt, örgüt denilince de “terör”
sözcüğü gelmeye başladı. Özellikle “siyasi suç” kavramını unutturmak, kafaları
karıştırmak için, uluslararası iade konusunu sağlamak maksatlı olarak, birden
fazla kişinin birlikte işlediği her suç, terör suçu olarak nitelendi. Siyasi
suç yerine terör suçu kavramının yerleştiğini tespit eden siyasi iktidar, 2005
yılında yürürlüğe giren yeni CMK ve TCK ile birlikte terör suçu kapsamını daha
da genişletti.
Eskiden sadece siyasi davalara bakan
özel mahkemelerde, toplumsal muhalefetin dolaysıyla siyasi davaların azalması
ile birlikte, iş yükü ciddi şekilde azalmaya başladı. Oysa kuruluşundan bu yana
özel mahkemelere gerek duyan bir devletin, bunlardan vazgeçmesi düşünülemezdi.
Tıpkı kapitalist ilaç tekellerinin ürettiği ilaca hastalık yaratması gibi, özel
mahkemelere ihtiyaç duyan iktidar sahipleri de bu mahkemeler için suç (iş)
yaratma telaşına düşütü. Özel mahkemelerin gereksiz olmadığını kanıtlamak için
birçok “adli suç” özel görevli mahkemelerin görev alanına sokuldu. Bu sayede
hem özel mahkemeler hem de ona hizmet veren özel birimler, işsiz kalıp,
gereksiz hale gelmekten kurtuldu, hatta önemleri daha da artırıldı.
Kısa bir dönem öncesine kadar terör
tanımı dışında kalan, çok sayıda suç, örgütlü suç kapsamına sokuldu. Böylece
bir taş ile birden çok kuş vuruldu. Eskiden sadece siyasi amaçla işlenen
suçlar, örgütlü suçu sayılırken, şimdi her türlü pis iş örgütlü suç kapsamı
içine alındı. Böylece toplumun “örgüt” sözcüğünden, dolaysıyla “örgütlü toplum”
olmaktan uzaklaştırıldı, her türlü örgüte karşı korku yaratıldı. Bu olumsuzluk,
uzun erimli sürdürülen bir çalışma sonucu gerçekleştirildi. İşe, “örgüt”
sözcüğü geçmişin iyi şeylerini çağrıştırdığı için, yerine “kuruluş” sözcüğü
kullanılmakla başlandı. Örneğin “demokratik kitle örgütü” (DKÖ) yerine, “sivil
toplum kuruluşu” (STK) kavramı icat edildi ve kullanılmaya başlandı. Dahası,
kendini DKÖ olarak tanımlayan birçok örgüt/dernek bile bu kavramı kabul etti ve
içselleştirdi.
İkinci olarak, sürekli siyasi mahkemeler
olmakla suçlanan özel görevli mahkemelerin, hiçte denildiği gibi, siyasi
mahkemeler olmadığı, kanıtlanmış oldu.
Üçüncü olarak, mahkemeler kadar,
yargılanan sanıkların dilleri ve ilişkileri de değişti.
ÖZEL GÖREVLİ AĞIR CEZADA YARGILAMA VE
HUKUK ANLAYIŞI
Bir suçun TMY kapsamına girip
girmediğinin değerlendirmesi, önceki dönemlerde olduğu gibi yine kolluğun
inisiyatifinde kaldı. Yeni CMK’nın ilk kabul şekli ile savcılar inisiyatifi ele
alacak gibi görülmüştü, ancak bu umutlar kısa sürede söndü. Başta kolluk olmak
üzere, savcılık ve yargıçların direnmeleri sonucu, başlamadan, eski sisteme;
kolluğun belirleyici olduğu eski yapıya dönüldü. Kolluk elindeki yetkiyi
kaptırmadığı, savcılık ve mahkemeler de yorulmadan görev yapacakları için,
sonuçtan memnun kaldılar. Aksi takdirde, soruşturmalar bizzat savcılar
tarafından yürütülecek, kolluğun yargısal görevi oldukça zayıflayacaktı.
Arkasından adli kolluğun kurulması ile birlikte, kolluğun görevi asayiş ile
sınırlanacaktı. Bu durum aynı zamanda kolluğun yargı denetimine girmesinin
yolunu açacaktı. Böyle bir yapı, kolluğun gücünün büyük bir kısmını yitirmesi anlamına
gelecektir. Bunlar yapılmadı ve 60 yıldır, her adli yıl açılışında tekrarlanan
“adli kolluk oluşturma” konuşması, gelecek yıllarda tekrarlanmak üzere tekrar
tozlu raflara kaldırıldı.
12 Eylülden farklı olarak yasal kurum ve
yayınlar doğrudan kapatılmıyor, ancak bunlarla ilişkilenenler, faaliyet
gösterenler takip edilerek kayıt altına alınmaya başlandı. Arşivler, bu
kişilerin, zamanı gelince “terör örgütü üyesi” oldukları gerekçesiyle
tutuklanmaları için oldukça kabardı. Yargılama başlayınca, sanıkların kurum ve
yayınlarla ilişkili yasal faaliyetleri, bu kurumların düzenledikleri yasal
eylemlere katıldıklarına dair teknik takip kayıtları, kanıt olarak gösterildi
ve mahkemelerce de kabul edildi. Bu sanıkların suç kayıtlarının olup olmadığı,
İçişleri Bakanlığı, Emniyet Genel Müdürlüğü ve İl Emniyet Müdürlüklerine
soruldu ve gelen yazılara göre kararlar verildi.
Silahlı eyleme karışmamış, sadece yasal
siyasal faaliyet içinde olanları yasa dışı “terör örgütü üyeliği”nden
tutuklamak ve cezalandırmak için önceleri işkence yapılarak ikrara dayalı
ifadeler imzalatılır, yasa dışı örgüt üyeliğine dair az çok maddi kanıt aranır,
bulunamazsa bazen kolluk marifetiyle uydurulur, yasal kurum ve yayınlarla
ilişkili faaliyetlerin kanıtları toplanır ve hepsi birleştirilerek mahkumiyet
kararları verilirdi. Sanığın yasa dışı örgüt üyeliğini, ifade ya da basit de
olsa yasa dışı örgüte ait maddi bir şeyle ispatlama çabası belli ölçülerde de
olsa vardı. Hatta 12 Eylül Askeri Yargıtay'ı bile, yasa dışı örgüt üyeliğinin
ispatı için emniyette alınan suç ikrarına dönük ifadeleri tek başına yeterli
görmez, emniyet ifadelerinin yasa dışı örgüte ait maddi kanıtlarla
desteklenmesi gerektiğine dair kararlar verirdi.
Son birkaç yıldır emniyette işkence ile
ifade alma yöntemi daha az uygulanmaya, ifade alınırken avukat bulundurma
uygulaması yasalaşıp yaygınlaşmaya başladıktan sonra, yasal kurum ve yayınlar
bünyesinde, şiddet içermeyen yasal eylem ve faaliyetlerde bulunanların
tutuklanmaları, yargılanmaları ve cezalandırılmalarında sıkıntı yaşanmaya
başladı. Ama sıkıntı çabuk aşıldı. “Çözüm” basitti: Sanıkları terör örgütü
üyeliğinden, propagandasından, yardım ve yataklıktan mahkum etmeye yetecek
maddi kanıt yoksa siyasal “niyet”leri, “amaç”ları suçlanarak yine mahkum
edilebilirlerdi. İçişleri Bakanlığından ve Emniyet Müdürlüklerinden yasal kurum
ve yayınların yasa dışı örgütlerin uzantıları olduklarına dair zaten raporlar
geliyordu. Bu yasal kurum ve yayınlarla ilişkilenenlerin kendi başına suç
oluşturmayan her siyasal faaliyet ve eylemleri teknik takip ve kayıt altına
alınıp bir süre biriktirildikten sonra bu eylem ve faaliyetleri yasal da olsa
şu veya bu “yasa dışı terör örgütünün amaçları” doğrultusunda yaptıkları iddia
edilerek, ayrıca maddi kanıta gerek duyulmadan tutuklanma ve peşinden
cezalandırılma yolu açıldı. Çünkü bu siyasal eylem ve faaliyetlerin birçoğunu
bu örgütler kendi yasa dışı yayın organlarında ve sitelerinde savunuyorlar ve
yazıyorlardı. Yasa dışı örgütlerin siyasal metinlerindeki düşünceler ile yasal
kurum ve yayınlarda faaliyet gösterenlerin siyasal eylemleri ve düşünceleri
arasında siyasal-ideolojik benzerlikler iddia edilerek insanlar yine terör
örgütü üyeliğinden, yardım ve yataklıktan ya da terör örgütü propagandası
yapmaktan tutuklanmaya ve cezalandırılmaya devam edildi, ediliyor. Yeni tip
iddianamelerin ve yargı kararlarının klişeleşmiş iddia ve cezalandırma
gerekçelerini anlama kolaylığı için basitleştirip şöyle özetlemek mümkün: “Sanıklar
her ne kadar eylem faaliyetlerinin yasalara uygun ve yasal kurumların çağrıları
ile yapmış olduklarını savunmuşlarsa da ...... gibi sendika, dernek, platform
gazete, dergi vs.'nin, ....... adlı yasa dışı örgütün yasal uzantıları
oldukları İçişleri Bakanlığından gelen yazılardan anlaşıldığından ve bütün bu
yasal faaliyet ve eylemler ....... adlı yasa dışı terör örgütünün amaçları
doğrultusunda yapıldığından, sanıkların .... terör örgütüne üye
oldukları/propagandasını yaptıkları/yardım ettikleri anlaşıldığından ......
ağır hapis cezası ile cezalandırılmalarına...”.
Artık yasa dışı terör örgütü ile
ilişkiyi ispat için maddi kanıta gerek duyulmuyor. Tümüyle yasal olan eylem ve
faaliyetlerin siyasal içeriğine yani siyasal düşünceye bakılıyor, iddia edilen
yasa dışı örgütün siyasal metinleri internetten indirilip ya da emniyetten sorulup
dava dosyalarına dolduruluyor, her ikisi arasında siyasal-ideolojik düşünce
benzerlikleri kurularak, yorumlanarak ağır mahkûmiyet kararları veriliyor.
Böylece insanlar siyasal düşünce ve yasal örgütsel faaliyetlerinden değil terör
suçundan mahkûm edilmiş oluyorlar. Bir zamanlar egemenlerin cadısı komünizmdi,
şimdi “terör” ve “terör örgütleri” oldu.
Şu anda Türkiye'de yapılan birçok
siyasal eylem ve faaliyetler polis tarafından teknik takip ve kayıt altına
alınmakta, depolanmakta ve günü geldiğinde insanlar her an her hangi bir “terör
örgütü” üyeliği ile yardım yataklıkla ya da örgüt propagandası yapmakla
suçlanarak tutuklanabilmektedirler. İşte “terör suçu”na kanıt olarak
kullanılan, valilik izni ile yapılan, güvenliği devletin polisi ile sağlanan ve
her aşaması kayıt altına alınan ve “özel yetkili” tutuklama ve cezalandırmalara
gerekçe olan eylemlerden bazıları: 1 Mayıs miting ve gösterilerine katılmak,
DİSK, KESK, TÜRK-İŞ, TMMOB gibi yasal kurumların düzenledikleri miting ve
gösterilere, basın açıklamalarına katılmak, Newroz kutlamalarına katılmak,
Öğrenci derneklerine üye olmak ve faaliyetlerine katılmak,Yasal yayınlar için
stant açmak, stantta görev almak, Tekel işçilerinin direnişlerine veya başka
işçi direnişlerine destek olmak, katılmak, Yasal internet siteleri içinde özel
yetkili savcı ve yargıçların beğenmediği siyasal siteleri ve haber sitelerini
tıklamak, bu sitelerden yazılar indirmek, Demokratik, yasal miting ve
gösterileri, etkinlikleri telefon, mail, facebook, twitter yoluyla yakın arkadaşlarına ya da topluma
duyurmak, katılmaya teşvik etmek, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan,
Mahir Çayan, İbrahim Kaypakkaya gibi 68 kuşağı devrimcileri başta olmak üzere
siyasal mücadelede ölen devrimcileri anma etkinliklerine, mezar ziyaretlerine
katılmak, onları ve mücadelelerini savunmak, desteklemek, Siyasal gösteriye
sahne olan bir futbol maçı ile ilgili olarak telefonda siyasal yorum yapmak,
Öğrenci ve gençlik platformlarına, pikniklerine katılmak, bu platformların
etkinliklerini duyurmak, afiş ve bildirilerini dağıtmak, ABD, AB, NATO karşıtı
basın açıklamaları yapmak, kampanyalar düzenlemek, Cezaevlerindeki tecride ve F
tipi cezaevlerine karşı eylem ve etkinliklerde bulunmak, kampanyalar
düzenlemek, Açlık grevlerini ve ölüm oruçlarını, bu eylemlerde ileri sürülen
talepleri desteklemek, Haksız gözaltıları ve tutuklamaları protesto etmek,
Özelleştirme karşıtı eylem ve etkinliklere, basın açıklamalarına katılmak,
Terörle mücadele yasasını protesto etmek amacıyla basın açılamasına katılmak,
ABD'nin Ortadoğu politikalarını, İsrail'in Filistin ve Lübnan'a saldırılarını
protesto etmek amacıyla basın açıklamaları düzenlemek, Hükümetin içişleri ve
adalet alanındaki uygulamalarını protesto etmek amacıyla basın açıklamaları
düzenlemek, Yemek boykotu yapmak, YÖK'ü protesto etmek, Üniversiteler için
alternatif açılış eylemleri yapmak…. Bunlar şaka değil, birçok kararda geçen ve
ceza ile sonuçlanan eylem türleri. Hatta günümüze uygun eylem türleri
bulunmazsa ve yaşı da yeterse, zamanaşımı süresi geçeli yılları olan 1970-1980
yıllarına ilişkin eylemler de kanıt olarak dosyalarda yer almaktadır.
Bu
anlayış ve çalışma şekli, sadece sayılan eylemlerle sınırlı değildir. Bu
saldırı türünden yasal dergi ve gazeteler de payına düşeni alıyor. Bu yayınlar
piyasada serbestçe basılıp dağıtılmakta, iktidarın özgürlük ve demokrasi
vitrinine de katkı sağlamaktadır. Ama alıp, evinizde bulundurursanız ve bir gün
bir operasyona takılıp gözaltına alınırsanız, polis ve savcı bu yayınlar
arasından sizi terör iddiası ile suçlamak için bağ kurabileceği yayınları seçer
ve terör suçundan yargılanmanız için kanıt olarak kullanabilir.
Mantık 12 Eylül faşizmi ile aynıdır:
Evinizde ve kitaplığınızda bu yayınları bulunduruyorsanız terör suçu ile başta
düşünsel ilişkiniz var demektir; terör örgütlerinin niyetlerini ve amaçlarını
biliyorsunuz, eylem ve etkinliliklere -yasal dahi olsalar- bu örgütlerin
amaçları doğrultusunda katılıyorsunuz demektir; bu nedenle ya terör örgütü
üyesisiniz ya da terör örgütünün propagandasını yapıyorsunuz demektir.
Oysa yasalarda açıkça suç sayılmayan
fiillerden (eylemlerden) dolayı kimse yargılanamaz ve cezalandırılamaz. Bu
evrensel bir ceza hukuku ilkesidir. Ceza yargılamasında kişinin somut eylemine
bakılır, kişiye bakılmaz. Eylemin kendisi yasal iken eylemi yapanın siyasal
düşüncesini ve niyetini sorgulamak ve cezalandırmak faşist yargılama ve
sorgulamalarda kullanılan bir yöntemdir. Ceza yargılamasında insanların
niyetleri değil eylemleri yargılama konusu yapılır. Dolaysıyla eyleme
dönüşmemiş hiçbir niyet okunamaz ve yargılanamaz.
Yukarıda açıklandı: Tekrarlarsak TMY
kapsamına giren davalara Yasanın 9. maddesinde; CMK’nın 250/1. maddesi
belirtilen ağır ceza mahkemesinde bakılacağı hüküm altına alınmıştır.
Soruşturma ve kovuşturma usulü de 10.
maddede; “Bu Kanun kapsamına giren suçlarla ilgili olarak CMK’nın 250 ilâ 252.
maddelerinde hüküm bulunmayan hususlarda diğer hükümleri uygulanır”. Şeklinde
ayrı bir soruşturma ve kovuşturma usulünün varlığı hüküm altına aldıktan sonra;
ANCAK denilmiş ve özel hükümler 8 fıkra altına düzenlenmiştir. Ayrıca diğer
maddelerde de özel düzenlmemler bulunmaktadır. Sık sık küçük rötuşlar yapılsa,
yerleri değiştirilse de temelde büyük bir değişiklik yapılmadan, özel
mahkemelere özelliğini kazandıran ÖZEL USUL VE CEZA HÜKÜMLERİ geliştirilerek
korunmaktadır.
Özel yargılama yapısı ve anlayışı,
sistemli ve örgütlü bir biçimde yıllardır varlığını sürdürmektedir. Eskiden
kolluk, adli tıp, savcılık, mahkeme, cezaevi, infaz şeklinde sıralanan sisteme,
özellikle 11 Eylülden sonra, yeni eklemeler ve çıkarmalar yapıldı. Terör tanımı
ve terörle mücadele konsepti değişti. 11 Eylülden sonra konuyu doğrudan ABD ele
aldı ve konsepte “terör paranoyası” eklendi. Artık devlete karşı her
hareketin/muhalefetin altında terör niyeti aranmaya başlandı. Yaratılan bu
paranoya ile teröre karşı mücadele biçimi ve araçları da değişti. Eskiden yargı
üzerinden yürütülen ve hukuk kaygısı taşıyan anlayış terk edildi. Yerini
istihbarat ve kolluk birimlerinin yargı üzerinde denetimine dayalı bir anlayışa
bıraktı. Yargı bu birimlerden gelen talepleri yasallaştırma ve meşrulaştırma
aracı haline geldi. Sonuçta yargı tamamen yürütmenin kontrolü altına girdi. Bu
kitabın ilk baskısının yapıldığı 1997-1998 yıllarına özel mahkemeler ve
düzenlemeler konusunda örnek ve kaynak sıkıntısı çekilirken, bugün her ülkenin
bir terörle mücadele yasası ve anlayışı gelişti. Şu anda gereksinmesi olamayan
devletler bile, bir gün ihtiyaç olur kaygısı ve dayatması ile ABD ve AB’den
“anti-terör” yasaları ithal ederek (iktibas yolu ile), mevzuatlarına kattılar.
Gelinen noktada terörle mücadele
anlayışı tam bir devlet terörüne dönmüş vaziyette. Devletler bu başlık altında
kendi hukukunu ve evrensel hukuk anlayışını yok saymaktadır. En temel insan
hakları ihlal edilmekte, hukuk istisnalar gerekçe gösterilerek ayaklar altına
alınmaktadır. Devlet kendi yarattığı hayali düşmana karşı, hukuk dışı yöntemleri
ve bunun meşru zeminini yaratmak için de her türlü ideolojik ve propaganda
araçlarını kullanmaktadır. Toplumsal muhalefet örgütlenip yükseltilmediği sürece
saldırının nereye kadar varacağı ve ne zamana kadar süreceği kestirilmemektedir.
Bu yuvarlanışa dur demek için, geçmişte
örnekleri yaşanan DGM’lere karşı mücadele ruhu yeniden canlandırılmalı ve
“DGM’ler HAYIR”! sloganını, adı ne olursa olsun, her türlü “ÖZEL MAHKEMELERE
HAYIR! Olarak yeniden haykırmalıyız.
ÖZEL MAHKEMELERE HAYIR!
SONNOTLAR
1- ÖZPOLAT Latife, ERBİL
Hamdullah; Meluli
Divanı ve Aleviliğin, Tasavvufun, Bektaşiliğin Tarihçesi, Başak Y., s.2.
2- ENGELS Friedrich; Ailenin, Özel Mülkiyetin ve
Devletin Kökeni, Sol Y, Ankara 1992, s. 12.
3- Kaynağı belirlenemeyen
fotokopi.
4- ENGELS F., Age. S. 175.
5-
KAPANİ Münci; Politika Bilimine Giriş, Bilgi Y., Ankara 1988. s.35.
6- Türkçe Sözlük; TDK Y., Ankara 1983.
7-
KAPANİ Münci; İnsan Haklarının Uluslararası Boyutu, Bilgi Y, Ankara 1991, s. 19.
8-
Age., s.25.
9-
LENİN V.I.; Devlet ve İhtilal, Bilim Sosyalizm Y., 1989,
S.109.
ıo- SOYSAL Mümtaz; 100 Soruda Anayasanın Anlamı, Gerçek Y., 5.B. 1979,"
s.183.
11- TANÖR Bülent; Cumhuriyet Dönemi Türkiye
Ansiklopedisi, C.4, s.953.
12- ÖZEK Çetin; Devletin Aleyhine Cürümlerin
Genel Prensipleri, İHFM, 1976, C.32, s.2-4
13- BAYRAKTAR Koksal; Siyasal Suç, İHFM, 1982, S.104-109.
14- BUZOĞLU M. Hüseyin; Körfez Savaşı ve PKK, Strateji Y. Bölüm 2, s.64-91.
15- BARDAK Cengiz; Terörle Mücadele Kanunu ve
DGM'ler Kanunu, Yetkin Y., Ankara 1997, s.13.
16-
BUZOĞLU M.
Hüseyin; Age.
17- Devrimci Prolaterya Dergisi.
18- DİLMAÇ Sabri; Aktaran
14.04.1998 tarihli Cumhuriyet Gazetesi.
19- İNANICI Haluk; İstanbul Barosu Sempozyumu, Avukatlık Mesleği, 1995
Antalya, s. 153.
20- Anayasa Mahkemesi Kararı, aktaran BARDAK Cengiz; Age. S.432
21-KESKİN O. Kadri; Devlet Güvenlik
Mahkemelerinin Yapısı Görevleri ve Yargılama Usulleri, Kazancı Hukuk Y. 1987, s.11.
KAYNAKÇA
APAYDİN Orhan :
"DGM Sorunu", Cumhuriyet,
13.06.1976. Aktaran KURTULUŞ
Mutlu, Sorun Y., 1976.
AYBAR Mehmet Ali
: Siyasal Mahkemelere Dair Makale,
Yeni Ortam, 15.02.1973, Age.
BARDAK Cengiz
: TMK
ve DGM Kanunu, Yetkin Y.,
1997.
BAŞBAKANLIK : T.C. Kanunlar Külliyatı
BAYRAKTAR Koksal : Siyasal Suç, İHFM, 1982.
BOYACI Ender Kamil : Devlet
Güvenlik Mahkemeleri, Yeni
Ortam, 16.06.1973, Age.
BORAN Behice
: DGM Kanunu Önemlidir, Yürüyüş,
|
CEM İsmail
ÇELENK Halit ÇELENK Halit
DİLMAÇ Sabri Devrimci
Proletarya ENGELS Freiderich
|
Sayı, 66, 13.07.1976.
BUZOĞLU M. Hüseyin: Körfez Savaşı ve PKK, Strateji Y.,
1997
: Fransa'da Bir Duruşma, Milliyet, 18.10.1972, aktaran K.Mutlu.
:
: Devlet
Güvenlik Mahkemeleri, Sempozyuma sunulan tebliğ, Age. :
: DGM ve Cephe Partileri, Cumhuriyet,
15.07.1976.
: Devlet
Terörü, Cumhuriyet, 14.04.199 :Sayı63.
: Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni, Sol Y. 1992
|
ERBİL Hamdullah
|
|
ERDURAK Yılmaz G. EREM
Faruk
EREM Faruk
İNANICI Haluk
KAPANİ Münci
KAPANİ Münci
KEMAL Yaşar
KESKİN O.Kadri
KIRLANGIÇ Kemal LENİN V.İ
NEBİLER Halil
ODAK Dergisi ÖZTÜRK Bahri
RESMİ Gazete
SOYSAL Mümtaz
STRATEJİ Dergisi TANÖR
Bülent
|
: Meluli Divanı ve
Aileviliğin
Tassavvufun Bektaşiliğin Tarihçesi, Başak Y.
: Notlu, İçtihatlı TCK, Adil Y., 1994.
: TCK Genel
Hükümleri, Seçkin
Y,,
1985
: CMUK Şerhi, Dayınlarlı Y., 1996 :
: Avukatlık Mesleği Sempozyumuna Tebliğ, 1995 Antalya.
: Polikita Bilimine Giriş, Bilgi Y.,
1988.
: İnsan Haklarının Uluslararası Boyutu, Bilgi Y, 1991.
: Sanatçılarımız DGM konusunda ne düşünüyor, Cumhuriyet, 17.07.76. : DGM'lerin Yapısı Görevi
Yargılama Usulleri, Kazancı Y., 1987.
: Politik Yargı ve DGM'ler, 1992
: Devlet ve İhtilal, Bilim sosyalizm Y, 1989.
: Devletin Güvenlik Mahkemeleri,
Sel Y., 1990.
: Sayı Şubat 1998.
: Delil Yasakları, İHM Y. No:14
1995.
: Yasalarla ve Anayasa
Mahkemesi kararları ilgili sayılar.
: 100 Soruda Anayasanın
Anlamı,
Gerçek Y., 1979. : Sayı 95/2
: Cumhuriyet Dönemi Türkiye An-iklopedisi.
TBMM Görüşme Tutanakları : 7/8/9/15/Şubat/1973 ve
13/6/1973 tarihli oturumlar.
TBMM : TMK Tasarı ve Adalet
Komisyonu
Raporu.
TÜRK-İŞ : Sosyal Demokrat Sendikalar
DGM'lere neden karşı 1976
Broşür.
UYSAL Hayrettin : Anayasa Değişiklikleri ve Güvenlik-
Mahkemeleri, Y. Ortam, 25,12.1972, aktaran, K.Mutlu.
VELİDEDEOĞLU H.Veldet: Kutsal
Görev, Cumhuriyet,
18.07.1976, aktaran, K.Mutlu
VELİDEDEOĞLU H.Veldet:
Güvenlik Mahkemeleri, Cumhuriyet, 22 10 1972.
YURTCAN Erdener : Ceza Yargılama Hukuku, Alfa Y.
1996.
ÇAĞDAŞ HUKUKÇULAR DERNEĞİ : Genel
Kurul Bildirileri
silah taşıma ruhsatı nasıl alınır hakkında bilgiler için tıklayın: silah taşıma ruhsatı nasıl alınır
YanıtlaSil