ÖNSÖZ
Her
aydın, kendini içinde yetiştiği topluma
borçlu hisseder. Ben de, hızla değişime uğrayan ve yok olan Tahtacı gelenek ve
göreneklerini, geleceğe aktarmayı kendime borç edindim. Bu çalışma ile içinden
yetiştiğim topluma olan borçlarımdan birisini ödemek istedim. Değerlendirmesini,
elbette okuyanlar yapacaklar. Eğer hatalar varsa sorumlusu sadece benim. İyi
bir şeyler yapılmış ise asıl pay; bu çalışmaya katkı sunan Bozdoğan Alamut
Köyü, Çine Yeniköy, Edremit Çamcı Köyü, insanlarınındır.
Asıl çalışma merkezi Alamut Köyü
olarak alınmışsa da, Tahtacı törelerinin aşağı yukarı benzer olduğunu
düşünüyorum. Farklılıklar, daha çok şehre yakınlık-uzaklık, Bektaşilikten
etkilenme, dedelerin Yanyatır ocağı dışındaki ocaklardan gelmesi ve son
dönemlerdeki gibi faktörlerden, hızlı toplumsal değişimden kaynaklanmaktadır.
Bu çalışma, geleneksel yapının en az değişikle tespit edildiği son
çalışmalardan birisi olacaktır; çünkü sözlü kaynaklar hızlı bir şekilde
azalmaktadır. Tahtacılar konusunda yeni çalışmalar yapacak olanlar, bu konuya
öncelik vermeliler.
Çalışmaya Tahtacıları yazmak
amacıyla başladım ama taradığım kaynaklar beni din, İslamiyet ve Alevilik
konularında bir şeyler yazmaya zorladı. O nedenle başa iki bölüm eklemek
zorunda kaldım. Diğer yazarların bilinçli ya da bilinçsiz olarak atladıkları bu
alanlar klasik tezlerin kabulü yahut siyasi duruşların gereği gibi durmaktadır.
Benim bu konuda farklı tespitlerim var. Belirtmeyerek ciddi bir eksiklik yapmış
olacaktım.
Kitap çalışmam sırasında
kendileri ile sohbet ettiğim ve bana yardımcı olan, Alamut Köyünden (isim sırasına
göre), Ali KAHYAOĞLU (Irazın Ali), Ali KAHYAOĞULLARI (Alibey), Ayşe ÖZTÜRK
(Hacıeşe), Ahmet ÖCAL (Uzuneymet) Ayşe YETKİN (Delieşe), Fatma KULAKOĞLU (Acamın
karısı), Gevher BİÇEN (annem Goca Göfer)), Hasan BİÇEN (babam), Halil TOPBAŞ
(Halıl), Hulki KULAKOĞLU, Hüseyin BOYA (Çingilli) Mehmet KULAKOĞLU (Memiş),
Mehmet ÖZTÜRK (kayınbabam Gıroğlan), Şehriban ÖZTÜRK (Kayınvalidem), Mehmet
YETKİN (Arap), Ümmü ebe, ile Çine Yeniköy’den İbrahim KAFES’e, Edremit Çamcı
köyünden Şakir BEKEŞ’e, Antalya’dan Ali AKSÜT’e şükranlarımı sunuyor, ölenlere
rahmetler diliyorum.
Benimle gurur duymalarını
istediğim, 12 yaşına kadar baba ve anne dediğim; dedem Ahmet BİÇEN
(Güveymet) ile ebem Fatma BİÇEN’in
(Fatmangız) anılarına...
En ufak bir duraksama geçirmeden, tam bir alçak gönüllülükle
söyleyebilirim ki, “dinin politikayla hiçbir ilişiği
yoktur” diyenler, dinin ne olduğunu bilmeyen insanlardır. (M. Gandhi)
DİN NEDİR?
Din konusunun iyi anlaşılabilmesi
için, önce evreni ve doğadaki dengeyi iyi gözlemlemek ve kavramak gerekir. Bu
gözle doğaya baktığımızda, insan eli değinceye kadar her şeyin son derece
düzenli ve dengeli olduğunu görürüz. Ne bir fazla ne bir eksik... Doğa,
üzerindeki tüm canlılara yaşam vermiş; onları beslemiş, barındırmış, yıkayıp
arındırmış, en sonunda da bağrına basarak onunla bütünleşmiştir. Doğa bu süreci
kendi düzeni içinde gerçekleştirir ve bu süreçte doğa bozulmaz, hatta kendi
kendini onarır ve yeniler. Doğadaki bozulma, insan gereksinmelerinin sınırının
aşıldığı noktada başlamaktadır. Bu zorlama bir yandan yeni ürünleri yaratırken
diğer yandan da yeni fikirler, düşünceler, ideolojiler üretmektedir. Bunlardan
birisi de, kitabımızın konusu olan dindir.
Prof. Dr. Günay TÜMER ve Prof. Dr.
Abdurrahman KÜÇÜK, Dinler Tarihi
kitabında “Arap Dilinde ‘din’ kökünden gelen kelimelerin ifade ettiği anlamlar
aşağıdaki şekilde guruplandırılmakta ve örneklendirilmektedir:” deyip, iki
nokta üst üste koyduktan sonra:
“1-
Ceza, mükafat, hüküm, hesap,
2-
İtaat, tâat (ibadet, tanrı emirlerini yerine getirme), teslimiyet, hizmet,
ibadet
3-
Üstün gelme, hakimiyet, zelil kılma (hor aşağılama, hakir), zorlama
4-
Adet, yol, kanun, ‘şeriat’, millet, mezhep” (S-3)1
Din kökünden gelen sözcüklerde dikkati
çeken ilk şey, sözcüklerden çoğunluğunun, bireysel ve toplumsal olarak olumsuz
bir anlam içermesidir. Sınıflandırmanın ‘ceza’ sözcüğü ile başlaması da,
sıradan bir rastlantı olmasa gerekir. Çünkü sözcüklerde en bilinen ve
kullanılan anlam, ilk olarak akla gelir ve sözcüğün baskın anlamını o kavram
belirler.
Aynı kaynağa göre din, diğer
dillerde de, aşağı yukarı aynı anlama
gelmektedir. Örneğin Farsça’da; yol, mezhep, ayın, üslup, tarz; İbranice’de
ibadet, kurban, dua, korku, hüküm, emir, kanun; Yunanca’da korku ile karışık
saygı; Türkçe’ye Arapça’dan girdiği
tahmin edilmektedir. Latince’de din büyük saygı, itina, titizlik gösterilen,
tazim edilen şey (saygı duyulan) anlamında ‘religio’ sözcüğü kullanılmaktadır.
Hinduzm’in Arapça’sı olan Sanskritçe de din, hakikat, kanun, yol, görev, nizam,
doğruluk, fazilet gibi anlamlara gelmektedir. (S-5)2
Görüldüğü gibi din sözcüğünün anlamı, dillere göre
dolaysıyla dinlere göre büyük farklılıklar göstermemektedir. Ancak büyük
dinlerin kaynağı olan hiçbir dilde, bugün dine eklenmeye çalışılan “sevgi”
anlamı bulunmamaktadır. Bu da, dinlerin temel ortak özelliğinin sevgi değil,
korku olduğunu ortaya koymaktadır. Elbette, bireyi ve toplumu örgütleyen bir
kurum olarak dinin, zaman zaman sevgiden
söz etmemesi ya da kutsal kitaplarda sevgi sözcüğüne yer vermemesi düşünülemez:
Önemli olan hareketin belirleyici yönüdür; çünkü o ilk algıdır. Dindeki ilk
algı olarak da korku sevgiden önce gelmektedir.
Bunun, dininin gelişim tarihi ile de
yakından ilişkisi vardır. Her yeni toplumsal harekette olduğu gibi, dinlerin
ilk dönemlerinde “sevgi” sözcüğü daha yaygın kullanılmıştır. Bu bir
zorunluluktur; hareketlerin başlangıcındaki bu sevgi, zayıfın gereksinmesi
olan, kendisi için güçlüden istenen bir sevgi, hoşgörüdür. Çünkü güçsüz olanın,
kendi varlığını korumasının en kolay yolu budur. Örneğin İsa başlangıçta, bir
yanağına tokat attığında diğer yanağını gösterecek kadar hoşgörülü ve sevgi
doludur. Ancak iktidar kurulduktan ve sağlamlaştırıldıktan sonra aynı din,
Haçlı Seferlerine ve Engizisyon Mahkemelerine kaynaklık etmiş, onların teorik zemini hazırlamıştır.
İslamiyet’te de durum pek farklı değildir. İslamiyet’in başlangıcında Mekke’de
inen ayetlerde hoşgörü ve sevgi egemendir. Kurallar daha yumuşak ve herkese
kucak açar. Hicretten sonra, Medine İslam Devletinin kuruluşu ile birlikte
Mekke’deki hoşgörü, yerini yavaş yavaş sertliğe bırakmış ve iktidar
sağlamlaştıktan sonra savaş Ayetleri inmiştir. Cihat, ganimet, şehitlik gibi
kavramlar, İslam Devletinin güçlenmesi ile ortaya çıkmıştır. Bunların hoşgörü
ve sevgi kavramları olduğunu hiç kimse ileri süremez. Diğer dinlerde de durum
pek farklı değildir.
Din sözcüğünün yukarıdaki tanımları,
din egemenliğinin sağlamlaşmasından sonra yapıldığı için, anlamın içeriğinde
sevgi, hoşgörü sözcükleri yoktur. Eğer tanım, dinlerin başlangıçlarına göre
yapılmış olsaydı, baskın anlamın sevgi, hoşgörü, kardeşlik gibi yumuşak
sözcüklerin olması kaçınılmaz olacaktı. Dr. Ali Şeriati, Dinler Tarihi
kitabında, dinin kaynaklarını şöyle özetlemektedir: “Filozoflara, tabiat
alimlerine, sosyologlara, antropologlara göre dinin meydana gelmesine sebep
olan, çeşitli faktörlerdir. Bunların ortaya attığı görüşler: Korku faktörü,
eşyanın konusundaki cehalet faktörü, mülkiyet, Durkheim’in teorisi (bir
toplumun ortak ruhu veya başka bir deyimle toplumun vicdanı), David Hume’un
teorisi (dinin meydana gelmesinde ve değişmesinde tabiat faktörü). Freud’un
teorisi (ruhsal faktör), Young’un teorisi (özel dini vicdan), sosyal vicdanın
aşamalarından biri, o sosyal vicdanın kendine özgü aşamalarından birisi
“insanın inkistansı’dır. (S-46) Özetle
din, doğal unsurlardan, cehaletten, korkudan, ekonomik ve toplumsal nedenlerden
ve insanın doğasından doğmuştur.
Korkunun nedeni, ilk insanın doğa
karşısındaki güçsüzlüğüdür. O nedenle, tapınma; doğa gücü karşısındaki ilk
korku, ilk yenilgi, diye tanımlanmaktadır. Günümüzde insanoğlu doğal felaketler
dışında, nispeten doğa karşısında belli bir güce ulaşmış ve onu kontrol
edebilmekte, hatta zaman zaman yenebilmektedir. O nedenle doğa karşısındaki
korku bugün anlamsız gibi görülebilir. Hatta bu korkunun abartılmış olduğu bile
savunulabilir. Ancak olayın sağlıklı değerlendirilebilmesi için, doğa
olaylarındaki acizlik karşısında bugün bile başvurulan ya da sığınılan yerlere
bakmak gerekir.
İnsanın var oluşu ile birlikte doğadaki en temel
korku, ölüm korkusudur. Tüm dinlerin ortak sorusu ve korkusu ölümdür. Tüm
canlılar için olağan kabul edilen, hatta yaşamını diğer canlıların ölümü
üzerine kuran insanoğlunun, kendi ölümü konusunda çok büyük korkuları vardır.
Dinlerin temelinde işte bu ölüm korkusu yatmaktadır. Diğer canlılar için çok
olağan karşılanan ölüm olgusu, insanın kendisine yönelince, yeni anlamlar
kazanmaktadır. O nedenle insanoğlu gömerek ya da yakarak, görünmezlik yolu
ile, ölümü yok etmeye çalışmaktadır.
İnsanoğlu, ölümü tanımlayan canlı kavramını doğru anladığı, yani canlılığın
asıl olarak ölüm ile ifade edildiğini kabul ettiği zaman, korkusunu yenecektir.
Doğa korkusu gibi ölüm korkusunun yenildiği nokta, dinlerin de sönmesinin
başlangıcı olacaktır,
Ölüm ve doğa kadar insanı ürküten üçüncü korku da,
toplumsal baskıdır. Din bir kez egemen
hale geldikten sonra, kendisi de başlı başına bir korku kaynağı olmaktadır.
Bizden ve bizden olmayan ayrımı, korkunun kaynağını oluşturmaktadır. Güçlü olan biz ile zayıf olan öteki, her
zaman korkuyu beslemekte ve büyütmektedir. Özellikle farklı dinlerin olduğu
yerler ile farklı mezheplerin bulunduğu dinlerde bu korku ölüm korkusunun bile
önüne geçebilmektedir. Kimliklerin dayatıldığı noktalarda savaşlar
başlamaktadır. Dayatmaya dayanılamayan noktalarda ise, kişinin kendi kimliğini
reddedişi gündeme gelmektedir. Bu bazen kılıç korkusu, bazen ideolojik baskı,
bazen de ekonomik nedenlerle gerçekleştirilmektedir. İnsanların zor/korku olmadan din değiştirmeleri ender görülen
olaylardandır. Güçlü olana katılma ile, korku yerini güvene bırakmaktadır.
Elbette bir sözcüğün sözlük anlamları o sözcüğü,
kavramı anlatmak için yeterli olmayacaktır. O nedenle sözcük: Anlamı olan ses
ya da ses birliği, olarak tanımlanırken, aynı sözcük “nesnelerin ya da
olayların ortak özelliklerini kapsayan bir ortak ad” halini alarak “kavram”
niteliğine dönüşür. Din de diğer kavramlar gibi aynı evrim sürecini geçirip
sözcük olmaktan çıkarak toplumları yöneten içselleştirilmiş, dokunulmazlık
kazanmış güçlü bir kavram haline dönüşmüştür. Ancak bir sözcüğün kavram
niteliğini kazanmış olması, o kavramın tanımının tamamlanmış olduğu anlamına
gelmiyor. Hatta bir dönem için tanımlandığı kabul edilen ve tartışma dışı kalan
bazı kavramlar, bir dönem sonra yeniden tanımlanması gerekebiliyor. Kavramların
tanımları tarihsel olduğu kadar, gereksinmelere, kullanım alanlarına ve
kullanıcılara göre de farklılıklar gösterebilmektedir. Diğer yandan bir
kavramın tartışmasız tek tanımını yapmak da olanaksızdır. Hele bu, din gibi,
çokluğu ifade edecek bir kavram ise iş, en az
din sayısı kadar, güçleşmektedir.
Ancak anılan çekincelere rağmen, konunun anlaşılması için, bir tanım
yapmak ya da tanımlamak zorunludur. Elbette tanımın derinliği, tanım yapanın
amacı, bakışı, birikimi, ile sınırlı olacaktır. O nedenle tanım yapmanın bu
zorluğu ve özelliği, dine sayısız tanım olarak yansımıştır. Biz de konumuzun
gerektirdiği ve bakış açımıza uygun tanım bulmaya ya da yapmaya çalışacağız.
İşe sözlüklerdeki tanım ile başlarsak: Türk Dil Kurumu (TDK) dini: 1-
İnsanların anlayamadıkları, karşısında güçsüz kaldıkları doğa ve toplum
olaylarını gizemsel nitelikteki güçlerle açıklamaya yönelmeleri olgusu. 2- Bu
nitelikteki tasarımların kurallar, kurumlar, töreler ve simgeler biçiminde
örgütlenmesini sağlayan düzen. 3- İnanılıp çok bağlanılan düşünce, inanç ya da
ülkü. MEB Örnekleriyle Türkçe Sözlük: 1- İnanç, itaat, gidilecek yol, ibadet,
şeriat gibi manalara gelir. Kısaca inanç sistemi demektir. 2- Allah tarafından konulan,
Allah’ın gönderdiği peygamber vasıtasıyla akıl sahibi insanlara tebliğ edilen,
onlara dünya ve ahret saadetinin yollarını gösteren hükümler demektir. Buna
göre din, Allah ile kul arasındaki münasebetleri düzenleyen ve bu bağların nasıl kurulacağını,
insanın saadet ve huzurunu nasıl sağlayacağını gösteren ilahi kaynaklar,
emirler ve kanunların hepsi, bütünü demektir. 3- İslam dini, İslamiyet. Büyük
Larousse: 1- İnsanın kutsal olanla ilişkisini betimleyen inanış ve doğmalar
bütünü. 2- Bu inanışlardan her birine özgü ibadet ve törenler bütünü. 3- Dinsel
bir öğretiyi benimseme, iman, inanç. 4- Büyük bir coşku, inanç ya da görev
duygusu ile bağlı olunan düşünce ya da etkinlik. Gordon Marshall Sosyoloji
sözlüğünde: Din, kutsal fikrine dayalı olan ve müminleri bir sosyal-dinsel
topluluk içinde birleştiren bir inançlar, semboller ve pratikler (örneğin
ritüeller) kümesidir. Son bir tanımda din tarihi kitabından: “Din, bir cemaatin
sahip olduğu kutsal kitap, peygamber veya kurucu; Tanrı kavramını da genellikle
içinde bulunduran, inanç sistemi ve bu sisteme bağlı olarak yaptığı ibadet,
yerine getirmeye çalıştığı ahlaki kurallar bütünüdür.
Genel olarak da ‘din’i şöyle tarif etmek mümkündür:
İnanış ve davranış şekilleriyle, insanlar arası ilişkileri düzenleyen ve
insanların iyi işler yapmasını, barış ve huzur içinde bir arada yaşamasını
sağlayan genel kurallar bütünüdür.” (S-7) 3
Tanımları biraz yakından incelediğimizde, dinlerin
başlangıcı ve dine bakış konusunda, bilimsel ve inançsal olmak üzere, iki genel
yaklaşımın olduğunu görürüz. Bilimsel yaklaşım dini siyasal, ekonomik, kültürel
ve toplumsal bir olgu olarak görür ve inceler. Dolaysıyla dini, bu temellerle
olan bağlantısı içinde değerlendirir. Bu görüşte ekonomik toplumsal, siyasal ve
kültürel konulara uygulanan evrimci anlayış, aynı biçimde dine de yansıtılır.
Buradaki temel, üstünde hukuksal ve siyasal bir üst
yapının yükseldiği ve toplumsal bilincin belirli biçimlerine karşılık gelen,
gerçek bir temel, toplumun maddi üretim güçlerinin belirli bir gelişme
aşamasına denk düşen üretim ilişkileridir. Bir toplumun üstyapısı, siyasal,
kültürel ve ideolojik alanlardan meydana gelir.
Bilimsel/evrimci anlayışa göre din, insan-doğa çatışma
ile başlatılır ve temeli doğadan korkma, doğayı tanıma, doğanın gücüne tapınma
olarak tanımlanır. Diğer yandan yalnızca aklın ve vicdanın verilerine dayanan,
inanç ve buyrukların tümüne “Doğal Din” denir.
“Spencer ve benzerlerinin bütün insanlığın dini diye
kabul ettikleri; diğer dinlerin kendisinden doğduğuna inandıkları din, “Fetişizm”
veya “Ruhperestlik”tir. Fetiş, boncuk, küçük taşlar, bedevi kabilenin taptığı
muteber eşya şeklindeki şey veya eşyadır. İnsanların ilk tapınakları ve
bedevilerin ibadet yerleri dağ mağaraları olmuştur. Bedevi, onlara el vurmakla,
mesh etmekle veya onları öpmekle ibadet etmiştir. Fetiş, böylece bazı tabii
eşyalara inanmak ve onları kutsallaştırmak anlamındadır”. (S-69) Dr. D.T
Doğada insanı
şaşırtan ilk şeylerden birisi de doğadaki gizli hareketler olmuştur.
“Anim, ve anime kelimesi, tahrik etmek, heyecana getirmek anlamındadır ve ruh
kelimesindendir. Ruh veya ruha tapıcılık dünyanın en ilkel dinidir.”(S_69) Dr.DT
Buradaki ruh insani özellikler taşır; bilinç, irade sahibidir, sever,
nefret eder, kin tutar ve kalıcı, gizli bir kuvvettir. Bir özelliği de ruhun
tenasühü, yani ruhun ölümsüzlüğü sonucu bir başka bedende yaşama devam
etmesidir. “Evrendeki varlıklarda ve şeylerde, insan ruhuna benzer bir ruh
bulunduğu inancına dayanan anlayışa animizm (canlıcılık) denilmektedir. (Büyük Larousse) Animizmin temel sorusu “ölü beden ile canlı
beden arasındaki ayrım nedir? Bu durum
insanda ve doğa nesnelerinde (canlı ve cansız nesnelerin) bağımsız bir ruhsal
varlığı inancını oluşturmuştur. Tüm olup bitenler ruhlar alanının gizli
güçlerince yönetildiğine inanılır. O nedenle Animizm çok tanrıcılığın
(politeizm) kaynağı olarak kabul edilir.
Animizmden önce bir evrenin daha bulunduğunu kabul
eden evrim anlayışı vardır ki buna “animatizm” denir. Animatizm, bir taraftan
maddenin özel bir kuvvete, diğer yandan da bir ruha sahip olduğuna
inanılmasıdır. Bu anlayış bütün doğayı canlı olarak kabul etmektedir. İlkel
dinin doğaüstü doğal nesnelere (örneğin volkanlara) ya da bu tür nesnelerin
olağanüstü hareketlerine (çağlayanlar ve benzeri) karşı hissedilen bir merak
duygusundan kaynaklandığı şeklindeki açıklama, animatizm olarak adlandırılır.
İnsanın, doğa ve kendinden sonra en merak ettiği
nesneler, hayvanlar ve bitkilerdir. Bunların çokluğu ile kabileler arasında
bağlar kurulmuştur. İnsan grupları ya da bireyler ile özel hayvan ya da
bitkiler arasında, onları yemekten sakındıran bu bağ ve ritüel (özel ayin)
totemizm olarak adlandırılmıştır. Totemizm bireysel dinden kabile dinine
geçiştir. Burada kabile ile totem seçilen hayvan (bitki) arasında gizli bir
bağın varlığına inanılır. O nedenle totemler kutsaldır ve onlara dokunmak özel
bir töreni gerektirir. S. Freud totemizmi; “babanın yerine belli bir hayvan
totem geçirilmiş, ilgili hayvana kabilenin atası ve koruyucusu gözüyle
bakılmış, kendisine herhangi bir zarar verilmesi ya da öldürülmesi yasaklanmıştı.
Ne var ki, yılda bir kez kabilenin erkekleri düzenlenen bir şölende bir araya
geliyor, başka zaman kendisine taptıkları totem hayvanını parça parça doğrayıp
hep birlikte yiyordu. Kimse bu şölene katılmazlık yapamazdı; toplumsal düzenin,
ahlak yasalarının ve dinin kaynağını oluşturan baba katlinin törensel
yinelenişiydi bu” diye tanımlıyor. (S-201) Dr. Ali Şeraiti “ bir kabilenin
ortak fertleri totemlerine tapmalarına rağmen, ortak cetlerine tapıyorlar.
Ortak cetlerine taptıkları zaman, kendilerinin tek ortak yönlerine tapmış
oluyorlar. Toplumlarının çeşitli fertlerinin ortak yönüne taptıkları zaman,
kendilerinin topluluk ve grup ruhuna tapıyorlar. O halde totemizm,
toplumperestliğe (topluma tapmaya) dönüşüyor”. (S75)
Max Müler ise dinin kaynağını, doğa olaylarının insana
verdiği korku olarak tanımlar ve buna naturizm der. Buna göre naturizm, fizik
çevrede rastlanan kuvvet ve varlıkların kişileştirilmesi ve tanrılaştırılması
demektir. (s-29)4 Ona göre ilk insan
için doğa; büyük bir korku ve hayret sebebi, eşsiz bir mucize ve sonsuz bir
harikadır. O dini düşünceye ilk hız veren şeyi, bu hayret, korku ve saygıda aramak
gerektiğini, dinin kaynağının doğacılık olduğunu; bunun daha sonra “atalara
tapınmaya” yol açtığını ve bu nedenle bütün dinlerde tanrı adlarının, başta
ateş olmak üzere, doğa olaylarını ifade ve temsil ettiğini söyler (S-30) 5 (Dinler Tarihi)
Bilimsel/evrimci anlayışın temel kavramları olan
animizm (canlıcılık), animatizm, totemizm ve naturizmi, kısaca gördükten sonra
tekrar din tanımlarına dönecek olursak, bunların karşıtı olarak, inanç
anlayışlı din tanımlarını görürüz. İnanç anlayışı, dinlerin başlangıcı olarak
tek tanrılı dinlere varmaktadır. Sadece tek tanrılı dinler din olarak kabul
edilmekte ve din; Tanrı, peygamber, kutsal kitap üçlüsü ile tanımlanmaktadır.
Tanım gereği, tek tanrılılık çok önemli olduğundan, çok tanrıcılığın tek
tanrıcılıktan türediği ileri sürülmektedir. Bu anlayışın temelinde ise,
insanın, tanrı fikriyle doğduğu inancı yatmaktadır. Oysa yapılan bilimsel
arkeolojik çalışmalar, dinde çok tanrıcılıktan tek tanrıcılığa, somut tanrıdan
soyut tanrıya doğru bir evrimleşmenin olduğunu göstermektedir. Aynı şekilde,
tek doğa dininden, sayısı artan bir şekilde soyut dine doğru bir evrilme
görülür. Ritüel konusunda da basitten karmaşığa doğru; doğrudan tapınma, inanç
yerini dolaylı, aracı ile tapınmaya terk etmiştir. Fetişizm, animizm,
totemizm dinlerinde şurinka isimli gizli
güce, toplumdaki belirli insanlar sahiptir. Bunlara ruhaniler denir ve bunlar
diğer ruhlarla ilişkiye geçme, onları yatıştırma, hoşnut etme yeteneğine sahip
kişilerdir. Dini törenler, ayinler, dualar, ibadet gibi dini ritüleller bu
ruhaniler tarafından yerine getirilir.
Bilimsel/evrimce anlayış ile inançsal anlayış
arasındaki önemli farklardan birisi de dinlerin sınıflandırılmasında
görülmektedir. Yazarlarca, yaklaşımına ve anlayışına göre, değişik
sınıflandırmalar yapılmaktadır. İlk genel ayrım, çoktanrıcılık (politezim)
tektanrıcılık (monoteizm) şeklinde yapılmaktadır. Burada temel ölçü olarak, bir
topluma ait tanrıların sayısı esas alınmaktadır. Çok tanrılı dinlerde din tek
olmasına rağmen, tanrı sayısı birden fazladır. Burada her “doğal ve toplumsal
güç” bir tanrı ile simgelenmektedir. Örneğin deniz tanrısı, savaş tanrısı,
bereket tanrısı vs. gibi. Her güç/olay maddi bir şekil ile
sembolleştirilmiştir. Asıl olarak tapınma konusu, söylenenin ve yaygın kanının
aksine, kabul edilen ya da yapılan
sembol değil, o şeklin temsil ettiği, arkasında saklı olduğu kabul edilen
güçtür. Yani insanlar kendi yaptıkları sembollere (putlara) değil, onların
arkasında gizli olan güce tapmaktadır. Dışarıdan bakan, ancak şekli görüp asıl
inanç kaynağını görmediği için, bu insanlar putperest (puta tapan) olarak
adlandırılmıştır. Ancak Hıristiyanlıkta da, kilisede çarmıha gerilen İsa
sembolü bulunduğu halde, Hıristiyanlar putperest olarak tanımlanmamaktadır.
Aksine diğer dinler de Hıristiyanlığı semavi din olarak kabul etmektedir. Aynı
mantıkla Alevinin döndüğü samah folklorik bir oyun, Budist’in yogosu dinlenme
hareketi olarak algılanmaktadır. Oysa inanan insanlar yönünden bu hareketler,
fiziksel olmanın ötesinde, derin bir anlama sahiptir.
Yine aynı mantıkla bu dinler, “ilkel dinler” “kabile
dinleri” olarak sınıflandırılmaktadır. Buradaki “ilkellik” göreceli bir
niteliğe sahip olup, her din bir başka dini, rahatlıkla ilkel olarak
niteleyebilmektedir. İnanç, inanıldığı sürece varlığını sürdürdüğüne göre,
inanıldığı sürece, ilkellik modernlik ayrımı sübjektif bir ayrımdır. Diğer
yandan “ilkellik” olgusunu, sadece zaman ile de tanımlamak olanaksızdır. En son
tek tanrılı din olan İslamiyet, yaklaşık 1500 yıl önce ortaya çıktığına göre,
bu inancın ilkelliği de pek ala ileri sürülebilir. Zaman da başlı başına
ilkellik için bir ölçü olamayacağına göre, asıl olarak bu ayrımı yapmak ilkel
bir anlayışın ürünüdür.
Keza bir dine inanların sayısı da, o dinin ilkel olup
olmadığının ölçüsü olmaz. Böyle bir ayrımdaki
asıl ölçü “senin” ve “benim” dinim
kaynaklıdır. Bu ölçü ve mantığa göre “seninki” ilkel, “benimki” moderndir.
Diğer toplumsal aidiyetlerde olduğu gibi, her din/inanç, varlığını
sürdürebilmek için sürekli kendini
rasyonalize eder. O nedenle tüm dinler, inananlarına göre, en “mantıklı” en
“bilimsel” en “vs” olan dindir ve bununla ilgili olarak ciltler dolusu kitaplar
yazılmaktadır. Oysa aynı gerekçeler diğer din mensupları tarafından çok komik
bulunmaktadır. Örneğin Hindu için inek kutsaldır; o nedenle ona dokunulamaz.
Eğer dokunulursa sonucu linç ve ölüme kadar varabilmektedir. Hindu’ların
dışındaki inanç sahiplerine göre inek; etinden, sütünden, derisinden
yararlanılan sıradan bir evcil hayvandır. Aynı şekilde, Müslümanlar için haram
olan domuz, diğer din mensupları tarafından, Müslümanların inekten yararlandığı
gibi etinden, derisinden, sütünden yararlanılan bir hayvandır. Örnekleri
artırmak olasıdır, ancak bu kadarının yeterli olduğunu düşünüyor ve aynı
yaklaşımın dinlerin sınıflandırılmasında da görüldüğünü belirtmekle
yetiniyoruz. Bu konuda “benimki” “öteki” ayrımı kadar, inancın, tartışmasız bir
kabul olduğu gerçeği de yatmaktadır.
Yukarıdaki dinlerin sınıflandırılması çekincelerini de
dikkate alarak, sınıflama yerine, dinler hakkında kısa bilgiler vermenin daha
yararlı olacağını düşünüyoruz.
I. ÇOKTANRILI DİNLER: Başta da
anlatıldığı gibi tek tanrılı dinlere kadar, her doğa olayı ve gücü ile, toplumu
ciddi anlamda etkileyen sosyal olaylar için bir tanrı vardır. Bu tanrıların
taşıdığı kabul edilen özellikler, insanlara çok benzemektedir. İnsan ile
tanrılar arasında genel olarak iki önemli ayrım vardır: Ölümsüzlük ve sıradan insana göre farklı
şeyler yapabilme yeteneğidir. Diğer özellikleri ise yaşayan insana çok benzer.
Tanrıların kendi aralarında, tıpkı içinde yaşadıkları toplumsal düzendekine
benzer bir hiyerarşileri vardır. Başta en güçlü ve diğer tanrılara babalık eden
bir “baş tanrı” vardır. Diğer tanrılar ise, doğa ve toplumda temsil ettiği güce
göre sıralanırlar. Ancak tanrıların hiçbirisi sıradan insana çok yabancı ve uzak değildir. Onun yaşadığı
yer, yaptığı iş, insan tarafından bilinmektedir. Her tanrının kim olduğu
bilinmesine rağmen, ibadet sırasında bir sembol ile tanımlanır. Bu semboller
genellikle insan ve hayvan figürleri ile temsil edilmektedir. Bazen de insan ve
hayvan bir araya getirilerek tanrı sembolleri oluşturulmaktadır. Ancak çok tanrılı dinin asıl temasını insani
öğe oluşturur.
Çok tanrılı dinlerin ilkel toplumun
dini olduğu düşünüldüğünde, böylesine bir insani özelliğin bulunulması zorunlu
bir sonuçtur. Burada esas olan, sömürüden ziyade, insanın ölüm ve güç karşısındaki
doğal korkuları ya da meraklarıdır. İnsan düşüncesinin, soyutlama aşamasına
ulaşmadığı bu dönemde, tanrıların somut varlıklar olması da doğaldır. Çünkü
düşünce ancak maddi yaşamın belirlediği kadar gelişmektedir.
İlkel toplumda, toplumdaki
kollektivist anlayışa uygun olarak,
tanrılar da birden çok ve ortaktır. Bu kadar çok tanrı olmasına rağmen,
tanrılar arası savaşlar yoktur. Çünkü din kavgaları, mülkiyetin özelleşmesi ve
tekelleşmesine koşut olarak, dinin tekelleşmesi ile başlamıştır.
II. TEK TANRILI ORTADOĞU DİNLERİ:
1- İSLAMİYET: Konunun önemine uygun olarak İslamiyet’e bir bölüm
ayrılmıştır. O nedenle burada sadece isim olarak verilecektir.
2- HIRİSTİYANLIK: Çıkış yeri Ortadoğu (Filistin) çölleridir. Ortaya
çıkışı ise miladi takvime göre “0”
tarihinden hemen sonraki bir tarihidir. Peygamberi İsa olup, kutsal kitabı
İncil’de (eski ve yeni Ahid) Mesih olarak adlandırılır. Ancak dört farklı İncil
(Matta, Markos, Luka, Yuhanna) bulunmaktadır. Hıristiyanlıkta Tanrı (Baba),
Oğul (İsa Mesih), Kutsal Ruh üçlüsü (teslis) vardır. İbadet yeri kilisedir.
Kendi içinde çok sayıda mezhebe ayrılmıştır. Katolik (Roma), Ortodoks (Bizans),
Protestan, Anglikan, Luteran, Cizvitler, en bilinen mezheplerdir. Çıkış yeri
Ortadoğu olmasına rağmen, çıkış yerinde taraftarı yok denecek kadar azdır.
İnananları asıl olarak Avrupa, Amerika, Avustralya ve Afrika kıtalarında bulunmakta
olup, taraftarı en fazla olan dindir. Diğer dinler ve kendi içindeki mezhepler
ile en fazla savaşan bir dindir. Cenazeleri tabut ve beyaz kefen ile, güzel
kokular sürülerek gömülür. Tüm dinlerdeki
gibi ibadetleri günlük, haftalık, yıllık olmak üzere çeşitlidir. Diğer dinler
gibi, Noel, Paskalya, Yortu, Meryem Günü gibi bayramları vardır. Vaftiz (doğuş
aptesti), ekmek şarap ayini, kuvvetlendirme, günah çıkarma gibi ayinleri
vardır. Kutsal günü pazardır. 12 havarisi vardır.
3- MUSEVİLİK (Yahudilik): Hıristiyanlık gibi çıkış yeri Ortadoğu’dur; Mısırda
başlayıp, M.Ö 13. Yüzyılda Filistin’de (Kenan Ülkesi) din haline gelmiştir.
Peygamberi Musa olup, kutsal kitabı Tevrat, Zebur ve On Emir’dir. Kitap Sina
dağında tebliğ edilmiştir. Kuran’daki gibi Tevrat’ta da canlı tasviri (resim)
yapmak yasaktır. Musa kendinden önceki peygamberler gibi, peygamberler soyundan
gelmiştir. Kutsal günü cumartesidir. İbadethanesi sinagogdur (havra). Davut
peygambere de Zebur inmiştir. Her dinde olduğu gibi Yahudilikte de mezhepler
vardır. Başlıcaları; Hasidiler, Ferisiler, Sadukiler, Esseniler, Rabbani,
Karailik, İseviyye ve diğerleridir. İsrailliler, 12 kabileden oluşmaktadır.
Yahudilikte de günlük, haftalık ve yıllık ibadetler vardır. Cumartesi
ibadetleri en az 10 kişilik cemaat ile yapılır. Sünnet ve kirvelik (sandek)
vardır. Erkek çocuklar, doğumdan 8 gün sonra sünnet edilir. Suya dalmak, yağmur
ya da akar suda yıkanmak şeklinde gusül aptesti vardır. Haham ibadette şarap
sunar. Oldukça çok sayıda bayram ve oruç vardır. Yahudiler dünyanın her yerine
yayılmış olsalar da, Yahudilik, dini kimlik yanında ulusal kimlik anlamına da
gelmektedir. O nedenle ulusal kimlik ile dini kimlik iç içe girmiş durumdadır.
“İsrail kavminin Mısır’dan çıkışlarının anısını tazelemek üzere Yahudilerce her
yılın ilkbaharında ilk dolunay zamanında, kuzu eti, mayalanmamış ekmek,
baharatlı otların yenildiği hamursuz bayramı, Paşa Yortusu (Hıdırellez) kutsal
günlerdir.(S-172) 5 Sfreud) Hz. Musa ve
Tektanrıcılık)
4- SABİLİK: M.Ö 20. Yüzyılda Harran bölgesinde ortaya çıkmış, tek
tanrılı dinlerden birisi olarak kabul edilmektedir. Kuran’da geçer o nedenle
ilahi din olarak da sayılmaktadır. Kutsal kitabı Ginza, kurucusu olarak Yahya
Peygamber kabul edilmektedir. Bu kitap insanlığı Adem ile başlatmaktadır.
İbadetlerinin başında, akarsu ile haftada bir gün (Pazar) yapılan vaftiz (boy aptesi) gelmektedir. Nehirde alınan bu
aptes İslamiyet’teki aptes ile bire bir benzerlik göstermektedir. Namazları dua
şeklindedir ve kuzeye dönülerek yapılır. Kurbanları koç ve güvercindir. “Büyük
oruç” sadece ağızlı değil, göz, kulak, el ve düşünce ile tutulmaktadır. Ölen
iyi kişinin ruh yolculuğu 40 gün sürmektedir. Sabilik’in din adamı rahiptir.
İçki içmek ve ölü hayvan eti yemek yasaktır.
5- MAZDEİZM (ZERDÜŞTİLİK): Çıkış merkez İran’dır. İlk tek tanrılı ve kitaplı din
olarak kabul edilir. MÖ 15.-10. Yüzyılda ortaya çıkmıştır. Kurucusunun
(peygamberinin) adı, dine de adını veren Zerdüşt’tür. Kutsal kitabı Avesta,
tanrısı Ahura Mazda’dır (Hürmüz- Ohrmazd), karşıtı ise Ehrimen’dir. Bu dinde
İslamiyet’te bulunan sırat köprüsü
(Çinvat ya da Tyinvat Köprüsü), İyilik Ruhu
(aydınlık- melek) ve kötülük ruhu (karanlık-şeytan) vardır. Zerdüşt 30 yaşında
miraca yani tanrı Ahura Mazda’nın yanına çıkmıştır. Tanrının yanında melekler
(feriştehler) vardır. Keza Hıristiyanlık’taki İsa’nın ve Alevilikteki Mehdi’nin
dünyayı düzeltmek için geri döneceği
inancı gibi Zerdüşt’ün de ikinci kez, kıyamet günü, dünyaya döneceği inancı
vardır. Zerdüşt ayinlerinden İzeshne ayini sırasında okunan yasna suresi
içinde, Kutsal-Ölümsüzlük suyu veya içkisi Haoma (Homa) (üzüme benzer bitki
suyu ile süt karışımı) ikram edilir. Tanrıya Allah ya da Huda denilmektedir.
Ateş kutsaldır, söndürülmez ve şeytanın tüm kötülüklerini yok edip dünyayı
temizler, sağlıklı bir yer haline getirir. Öküz, horoz ve köpek kutsal hayvanlardır.
Kurbanı ise at ve boğadır. En kutsal bayramları Nauroz/Yeni Gündür.
Yetişkinler, törenle kemer takarlar. Avesta da aptes aynen şöyle açıklanıyor:
Önce elleri yıkanmalıdır. Eğer eller yıkanmamışsa, tüm bedeni kirletebilir.
Elleri üç kere yıkadıktan sonra, yıkanmış ellerle önce başının ön kısmından
başlayarak yıkanabilir”. (s-84) 5 Avesta
. 85. Sayfada da kadının boy aptesi anlatılmaktadır. 86. Sayfada da
cenazenin baş parmaklarının bağlanacağı yazılmaktadır. 129. Sayfada Kuran’daki
huri kavramı tanımlanmaktadır. Mazdeizm’in üçlemesi şöyledir: Düşünce iyi
düşünülsün! Söz iyi söylensin! İş iyi yapılsın!
III. HİNT DİNLERİ:
6- HİNDUİZM: M.Ö 2500- 2000 yıllarında Hint yarımadasında ortaya
çıktı. Hinduizm asıl olarak insanın manevi ihtiyacına, ruha hitap eder; tüketim
ve refahı ret eder. Tanrıları Vişnu ve Şiva’dır. Kutsal kitabı Veda’lardır. Veda’lar dörde
ayrılır: Rigveda (ilahi ayetler), Sameveda (melodili ilahiler), Yarjuveda
(kurban) ve Atharvaveda (dualardır).
Hint toplumu, kast sistemi adı verilen sınıflara ayrılmıştır. Bu beş sınıf: 1- Rahip ve din adamlarının
oluşturduğu Brahmanlar, 2- Hükümdar ve savaşçıların oluşan Kşatriye, 3- Tüccar,
esnaf, çiftçilerden oluşan Vasiye, 4- İşçilerden oluşan Sudra , 5- Yerlilerdir
(pis olanlar). Hinduların tanrı ile ilgili olarak Brahma (yaratıcı), Vişnu
(koruyucu) ve Şiva (yok edici) üçlemesi
vardır. Hinduizme göre ruh ölümsüz olup, beden değiştirir ki bu olaya Ruh göçü
(tenasuh, reinkarnasyon) denir. Yoga, son dönemlerde yaygınlaştırılmaya
çalışıldığı gibi, basit bir dinlenme aracı değil, Hinduizmin İbadet şeklidir. Yoga, uzun oruç, bedensel
alışkanlıklar (uzun süreli hareketsizlik, sessizlik, açlık, susuzluk) ve
ihtiyaçtan kurtulmadır. Özelliği gereği yoga (ibadet) tek başına ve her yerde
yapılabilir. İnekler, yer-gök-hava
üçlemesine uygun olarak kutsal kabul edilir. Müslümanlar gibi Hindular da domuz
eti yemezler. Hinduizmde kurtuluşa, kurbanlar (keçi, inek), ilahi gerçeği
tanımak (bilgi) ve sevgi ile ulaşılır.
7- BUDİZM : M.Ö. 6. Yüzyılda, Hindistan’da ortaya çıkmıştır.
Kurucusu daha sonra Buda olarak adlandırılan, Siddharta Gothama’dır. Buda
aydınlanmış anlamına gelir. Buda’nın aydınlandığı Bodhi (incir) ağacının
bulunduğu yer, bugün de Budistlerin hac merkezidir. Buda bu ağacın altında 7
hafta (40 gün) geçirmiş yani çile çekmiştir. Buda’dan önce 24 Buda
(Muhammet’ten önceki peygamber sayısı kadar) daha gelmiştir. Budizm bilinen 18
mezhebe ayrılmıştır: Örneğin Mahayana, Theravadin, Sarvastivadin. Hindistan
dışında Çin, Burma, Seylan, Tayland, Japonya, Vietnam, Kore ve son zamanlarda
da ABD’de yerel motiflerle zenginleşmiş Budist inanç vardır. Budizm’in teslisi
(üçlemesi); doğru söz, doğru davranış ve doğru yaşamdır. Tüm diğer dinler gibi
Budizm’de de öldürmek, zarar vermek, çalmak, yalan söylemek, yanlış yola gitmek
ve sarhoş edici madde kullanmak yasaktır, Budizm’de av, silah, et, içki, zina
yasaktır. Budizm’in (Threravanda) kutsal
kitabı Tıpitaka (üç sepet) olup, üç bölüme ayrılır: Vinaya (disiplin), Sutta
(vaaz) ve Abhidhamma (doktrin, felsefi, psikolojik yorumlar). Din adamları
Sangha denilen bekar rahiplerdir. Rahipler bekar, fakir ve sessizliği kabul
ederler. Yeni ay ile dolunayda olmak üzere ayda iki kez oruç tutulur. Budizm’de
de, bütün canlıları içine alan bir ruh göçü (tenasuh) inancı vardır. Budizm’de
amaç Nirvana’ya ulaşmaktır. Nirvana mükemmelliğe, sonsuzluğa, ölümsüzlüğe,
mutluluğa ulaşmaktır. Bir çok dinde bulunan Mesih inancı, Budizm’de de vardır.
İbadet yerleri ise Buda heykellerinin bulunduğu
pagodalardır. Sabah akşam duaları vardır. İbadet yerlerinde kutsal
kitaplar okunur, mum yakılır çiçek konulur.
8- CAYNİZM: Hint dinlerinden olup, o da M.Ö 6. Yüzyılda ortaya
çıkmıştır. Kurucusu Mahavira’dır. Caynizm’de Budizm gibi Brahmanizme karşı
gelişen bir din olup, ortaya çıkışı da aynı döneme denk düşmektedir. Bunlarda
her türlü yaratığı öldürmek büyük günahtır, onun için önlerini süpürerek yürürler.
İbadetlerinde yoga yaparlar ve din büyüğü olan azizlere inanırlar. Öldürmek,
hırsızlık, yalan, her türlü cinsel ilişki ve fazla yemek-içmek yasaktır. Amaç
Nirvanaya ulaşmaktır. Mahavira’nın Nirvanaya ulaştığı gün Caynist takvimin
başlangıcı kabul edilmiştir.
9- SİHİZM: 15-16 yüzyılda ortaya çıkmış; Hinduizm ile İslamiyet
karışımı bir dindir. Kurucu Nanak olup, buna guru (rehber) denir. Sihler özel
bir kılık ve kıyafete sahip olup; sakal, sarık, özel pantolon, bilezik ve kama
taşırlar. İçki ve sigara kullanmazlar.
Tek tanrıya, Granth isimli kutsal kitaba ve ruh göçüne inanırlar. Altın Mabet
hac yeri olup, havuzunda aptes alırlar. Hinduizm’den ineğe saygıyı almışlardır.
IV- UZAK DOĞU (ÇİN) DİNLERİ:
10- KONFÜÇYÜSÇÜLÜK: Büyük Çin filozofudur. M.Ö 6. Yüzyılda yaşamıştır.
İsmi üstat anlamına gelir. Dinden çok, toplumsal bir ahlak öğretisidir.
Bilgelik, öğrenmek, düşünmek ve çalışmakla gerçekleşir. Konfüçyüsçülükün beş
erdemi: İyilik, doğruluk, edeplilik, akıllılık ve güvenirliliktir. Erdem,
yüksek insan, adalet, sadakat, samimiyet, menfaat gibi kavramlar, öğretinin
temelini oluşturur. Üstat’ın mezarı hac yeri olarak kabul edilir. İlkbahar ve
sonbaharda olmak üzere yılda iki kez kurban kesilir. Cenaze töreni, mezar ve
ataların ruhları önemlidir. Eski Çin metinlerinin taranmasından oluşan Beş
Klasik (Değişiklikler, Tarih, Şiirler, Törenler, İlkbahar ve Sonbahar olayları
kitapları) ve Dört Kitap (Konuşmalar, Sözler, Doktrin, Büyük Bilgi) kutsal kitaplardır. Tanrı gök tanrı olan
Tien’dir.
11- TAOİZM: Tao’nun sözcük anlamı, doğruluk, değişmez dünya düzeni
demektir. M.Ö 6 yüzyılda ortaya çıkan dinlerden olup, kurucusu Lao–tzu (yaşlı
bilge) olarak adlandırılır. Tao, dünyayı yöneten nedendir, temel kuraldır, her
şey Tao’dur. Din insanları rahip ve rahibelerden oluşur. İlkbahar bayramında
ateş yakılmaktadır. Kutsal kitabı Tao-te-King’tir. Taoizmde değişik mezhepler
bulunmaktadır.
12- ŞİNTOİZM: Bir Japon dini
olup, tanrıların yolu demektir. Bu dinde doğa güçlerine ve ruhlara tapmak
esastır. Çok tanrılı ve çok ruhlu bir din olup, en büyük tanrılar Amaterasu
(Güneş tanrısı), Atago’dur (Ateş Tanrısı) ve bütün doğa olaylarının bir tanrısı
vardır. Güneş Tanrısının doğuşu izlenerek hacı olunur. Kutsal hayvan tilkidir.
Kutsal kitapları Kojiki ve Nihongi’dir. İbadet türü dua etmek ve kurban
sunmaktır. Pirinç şarabı ve rakısı da kurban olarak sunulmaktadır.
Şintoistlerin aptesti Müslüman aptesine, dua şekli de namaza benzemektedir.
Bayramdan önce 3 günlük oruçları vardır.
V.ŞAMANİZM:
Yerleşik üç inanç nedeniyle
Şamanizm’in özel olarak incelenmesinin zorunlu olduğunu düşünüyorum. Birincisi
resmi tarih anlayışına göre Türklerin İslamiyet’ten önceki, Orta Asya’daki,
dini Şamanizm’dir. Hatta Şamanizm tek Türk dinidir. İkincisi Şamanizm’in
Alevilik üzerindeki etkileridir. Hemen hemen tüm Alevi kaynaklarında, neler
olduğu belirtilmeden, Şamanizm’in Alevilik üzerindeki etkilerinden söz
edilmektedir. Bu tespit, alıntı şeklinde sürüp gitmektedir. Böylesi bir
varsayım, doğal olarak, tarih araştırmalarındaki Türkçülük anlayışı ile de bütünleşince, çok yanlış
değerlendirme ve sonuçlara ulaşılmaktadır. Bu yanlış nedeniyle, Şamanizm
konusu, ayrıca önem kazanmaktadır. O nedenle ayrı bir ana başlık altında incelenmiştir. Üçüncüsü ise,
Şamanizm’in diğer dinlere çok şey vermiş
olmasıdır. Orta Asya’nın dinlerin buluşma yeri olması, bu etkiyi bir kat daha
artırmıştır.
Mircca Elidde’nin Şamanizm adlı
kitabındaki bazı bölümlerin başlıkları şunlardır: (6. Başlık) Orta ve Kuzey
Asya’da Şamanlık, ‘9. Başlık) Kuzey ve
Güney Amerika’da Şamanizm, (10. Başlık) Güneydoğu Asya ve Okyanusya’da
Şamanizm, (11. Başlık) Hind- Avrupalı Kavimlerde Şamancıl İdeoloji ve
Teknikler, (12. Başlık) Tibet, Çin ve Uzakdoğu’da Şamancıl Simge ve Teknikler.
Görüldüğü gibi beş başlık altında, Şamanizm’in hangi bölgelerin dini olduğu
görülmektedir. Başlıklar, Asya’nın yanı sıra Avrupa, Amerika ve Okyanusya
kıtalarındaki Şamanizm’den söz etmektedir. Bu da her şeyden önce, Şamanizm’in
sadece Orta Asya özgü bir din olmadığını ortaya koymaktadır.
Alt başlıklara bakıldığında ise, Tunguzlarda,
Buryatlarda, Altaylarda, Yakutlarda, Samayedlerde, Avustralya’da, Sibirya’da,
Kuzey ve Güney Amerika’da, Afrika’da, Endonezya’da Eskimolarda, Goldlarda,
Mançularda, Araucalarda, Karaibler’de, Tatarlarda, Kırgızlarda, Yukapir,
Karyaklar, Çulçilerde, Poviotsalarda, Achumawillerde ve daha adı sayılan bir
çok yerde ve toplumda Şamanizm’in incelendiği görülmektedir. Şamanizm,
ritüeller (uygun zamanlarda yerine getirilen ve sembollerin de
kullanılabildiği, sık sık tekrarlanan bir davranış modeli), törenler,
ilişkiler, kullanılan malzemeler konusunda, bazı yerel farklılar gösterse de öz
olarak her yerde aynı özelliği göstermektedir. Anılan isimler, Şamanizm’in
kabile ve topluluk dini olduğunu ortaya koymaktadır. Kabile ve dar topluluk
dini olması, Şamanizm’in birinci özelliğidir.
Şaman Tunguz kökenli bir sözcüktür.
Türkçe karşılığı ise “kam” sözcüğüdür. Ancak Türkçe’de yaygın olarak şaman
sözcüğü kullanılmaktadır; hatta “kam” sözcüğü araştırmacılar dışında nerede ise
hiç kullanılmamaktadır. Biz de genele katılıp kam yerine şaman sözcüğünü
kullanacağız. Şamanın yönetimindeki bu dine, ideoloji anlamı kazandıran –izm
eki eklenerek Şamanizm denilmektedir.
Şamanizm’in temelini iki kutsal şey
oluşturur: Birincisi Gök Tanrı, ikincisi de ruhtur. Gök Tanrı, gök, yeryüzü ve
yer altı kozmik kuşaklarından, “gökte”, 7. katta oturmaktadır. Ona ulaşmak için
7 kattan oluşan, basamaklardan çıkılması gerekir. Şamanın yönettiği dinsel
ayinlerin amacı da 7. katta oturan Gök Tanrıya ulaşmaktır. Yeryüzünden başlayan
ve yedince katta bulunan Gök Tanrıya ulaşmayı amaçlayan bu hareketin
benzerleri, diğer dinlerde de görülmektedir. “Semavi dinler”de bu harekete
“miraç” denilmektedir.
Diğer dinlerdeki gibi din adamı, 1.
Şamanlık mesleğinin kalıtsal aktarımı, (babadan oğla geçmesi) 2. Kendiliğinden
gelen bir “iççağrı”, 3. Seçilme, 4. Kendi isteği ile Şaman olunur. (S-31) Şamanizm 7 Şaman olmak için iki yönlü bir eğitim alınır:
1. Esrime düzeyinde (rüyalar, kendiden geçme), 2. Gelenekler düzeyinde
(Şamanlık teknikleri, ruhların adları ve işlevi, klanın mitolojisi ve soyağacı,
gizli dil. Ruhlar ve eski usta şamanlar tarafından üstlenilen bu çifte eğitim,
bir ‘sırra erdirme’ süreci niteliğindedir.
Tüm kapalı inanç sistemlerinde
olduğu gibi “şaman olunmaz doğulur” anlayışı, egemen şaman olma biçimidir.
Hangi biçimde olursa olsun, şaman olmak için sırra ermek gerekir. Bunun dışında
sırra ermek için, hastalık geçirmek (sara), rüyasında göreve davet edilmek,
beklenmedik bir olay (mucize) yaşamak, mağarada çile çekmek gibi, değişik
aşamaların birinden ya da birkaçından geçmek gerekir. Böylesi kerametler
gösterildikten sonra, usta şamanlar tarafından işin sırrı derinleştirilir.
Sırra eren şaman Tanrıya ulaşır, ruhları görmeye başlar, kendine yardımcı
ruhlar edinir, doğanın ve hayvanların gizli dilini anlamaya başlar ve
ritüelleri öğrenir. Bunlar gerçekleştikten sonra bir tören ile kabile üyeliğine
(gizli derneğe) kabul edilir. Her şaman mesleğini icra etmek için özel bir yıra
(ezgi) sahiptir. Ek olarak özel bir
şaman giysisi, aynası, başlığı, maskesi, davulu vardır.
Diğer dinlerdeki gibi şamanın da, bu
dünya ve öteki dünya ile ilgili olmak üzere, iki temel görevi vardır. Bu
dünya ile ilgili temel görevleri, avın
bol, havanın güzel olmasını sağlamak, ateşi kontrol ederek ve kısır kadınların doğurmasını
sağlayarak keramet göstermek, hastaları iyileştirmektir. Hastalıkların, biri
mikrobik diğeri de ruhsal olmak üzere iki nedeni vardır. Şaman daha çok ikinci
türdeki, ruhsal hastalıklarla ilgilenir. Ek olarak büyücülük yapar, kayıpları
bulur. Bu işleri, eski şamanlar ile atalarının ve edindiği yardımcı ruhların
yardımı ile yapar.
Şamanizm’de üç kozmik (evren ve onun
genel düzeniyle ilgili) kuşak vardır: Tanrıların oturduğu gökyüzü, insanların
oturduğu yeryüzü ve kötü ruhların oturduğu yeraltıdır. Şamanın görevi, bu üç
kozmik kuşak (dünya) arasındaki ilişkileri sağlamaktır. Benzer kozmik yapı,
hemen hemen bütün dinlerde vardır. İnançlar sayılan kozmik dünyalar üzerine
kurulmasa bile, çok ciddi etkilenmeler vardır. Yine hemen hemen tüm dinsel
mitlerde ( İçeriği doğal, doğaüstü ya da kültürel fenomenlerin kökenleri veya
yaratılışlarıyla ilgili olan kutsal ya da dinsel hikayeler), tanrılar
gökyüzünde oturmaktadır. Gökyüzü, farklı sayılarda da olsa (genellikle 7, 9)
katlardan oluşmaktadır. En büyük tanrılar hep en son/yüksek kuşakta
oturmaktadır. Şamanın yolculuklarından birisi Gök Tanrıya ( Bay Ülgen) ulaşmak
için yapılır. Bunun için iki sembol kullanılır; birisi uçmak diğeri
tırmanmaktır. Uçuşlarda kaz, at, ren geyiği, kuş gibi hayvanlar kullanılır ve
sembolik kanatlar takılarak ya da davula binilerek yolculuk yapılır. O nedenle
bu nesne ve hayvanlar kutsal sayılır.
Tırmanmak için ise, kozmik dağ, evren ağaç, merdiven olarak kullanılır. Ağacın
kökü yeraltını, gövdesi yeryüzünü ve dalları göğü birbirine bağlar. Dağın da
aynı şekilde, üç kozmik dünya ile ilişkisi vardır.
Şaman üç kozmik kuşak arasında
yolculuk edebilme yeteneğine sahiptir. Şaman törene davul çalarak başlar. Ancak
bazı toplumlarda, davul yerine yöresel sazlar (kopuz gibi) kullanılmaktadır. Şaman
özel (gizli) dili ile yır (ezgi) söyler. Törenin ilerleyen aşamasında şaman
transa geçer. Çoğu kez doğal yolla transa geçiş zor olduğu için, uyarıcı olarak
içki ya da diğer keyif verici maddeler alınır. Transa geçen şaman esrimeye
başlar ve kendinden geçer. Kendiden geçme aşamasında beden parçalanır ve
kemiklere ayrılır. Bu aşamada şamanın ruhu bedenden ayrılmış ve biraz önce
saydığımız araçlardan birisi ile göğe yolculuğa başlamıştır. Yer altı dünyası
ise daha farklıdır; bu dünyanın tam tersidir. Bu dünya gündüz iken orası gece
ve karanlıktır. Orada işler gece yürütülmektedir. Yeraltına yolculuk ise esas
olarak ölüler dünyasına yapılmaktadır ve araç olarak ölüler kayığı, şaman
kayığı ya da at kullanılmaktadır. Her iki yolculuk da, şaman dışındakilerin
yapamayacağı kadar tehlikelidir. Yeraltına yolculukta ruh güdülmekte ve
varacağı yere ulaşması için ona eşlik edilmektedir. “Mezar ötesine yolculukta”
sürekli engeller olduğu için çok tehlikelidir. Yolda kurdu sembolize eden,
dişleri ustura gibi keskin vahşi köpekler vardır. İlaveten, altında çok kızgın
ateşlerin bulunduğu, ağzı dar köprüler vardır ve şaman buralardan geçmek
zorundadır. Ancak iyiler bu engelleri aşarak iyiler dünyasına varır. Kötüler
ise engellerle karşılaşır ve onları aşmak için çok zaman ve çaba harcar. İyi ve
kötü, ak ve kara miti ile tanımlanır. Şamanlar da yaptıkları işe göre ak ve
kara şamanlar olarak ayrılırlar. Kara şaman yeraltına inişte ölülere yardımcı
olur.
Şaman ruhu yerine ulaştırdıktan sonra, aynı yolları
aşarak geri döner. Bu yolculuk sırasında bedeni parçalanan, ruhu bedeninden
ayrılan ve dolaysıyla ölen şaman, geri dönüşü ile birlikte dirilir ve böylece
“yeniden doğar”; yani “ölmeden önce ölmüş” olur. Tören genellikle bir kurban
kesilerek son bulur. Kurban olarak at, koç, horoz kesilmektedir.
Şamanizm, kitabi değil sözel bir dindir. Gelenekler,
sözlü kültür geleneğine uygun olarak, usta-çırak ilişkisi içinde nesilden
nesile aktarılmaktadır. Kitabın olmayışı, elbette bir tercih değil, toplumların
gelişmişlik düzeyinden kaynaklanmaktadır.
DİN
TANIMLARI VE ORTAK ÖZELLİKLERİ:
Orhan Hançerlioğlu Felsefe
Sözlüğünde dini: “Dünyayı ve toplumu düzenleyen üstün bir güce inanma
öğretisidir” şeklinde tanımlıyor. Şinasi Gündüz ise; “Din (yol, hukuk, hesap
günü yaşam biçimi) 1. Yaygın anlamda inanç sisteminde kutsala, metafizik
değerlere veya tanrı fikrine yer veren veya inananlara bir yaşam biçimi öneren
sistem. Dinler tanrı düşüncelerine, yapılarına, yayıldıkları alanlara ve
kurucularına ve diğer çeşitli özelliklerine göre tasnif edilir. 2.
Kur’an’da ise din terimi kanun, hüküm ve
hesap günü gibi anlamlarda da kullanılmakla birlikte, asıl itibariyle insanın
tercih ettiği yaşam biçimi veya hayat tarzını ifade eder. Bu doğrultuda
Kur’an’a göre din, insanın zihinsel fonksiyonlarını (inanç ve düşüncelerini)
tavır ve davranışlarını (ibadet) ve toplumsal yapılarının belirleyen bir
sistemdir. Bu doğrultuda yapısında tanrı fikrine yer versin ya da vermesin,
metafizik değerlere sahip olsun ya da olmasın insan düşüncelerini ve hayat tarzını
belirleyen her sistem dindir. Kur’an insanlar için temelde iki dinin
varlığından bahseder. Bunlardan ilki Allah’ın insanlar için seçtiği ve
öngördüğü din olan İslam ya da Allah’ın dinidir. Diğeri ise İslam dışındaki din
ve dinlerdir.” (İnanç Sözlüğü)
Sigmund Freud: “Gelelim, ahlak
içgüdüsel sınırlamadan başka bir şey değildir. Peygamberler; Tanrı’nın
kavminden adil ve erdemli bir yaşam sürmesinden, yani bugün bizim ahlak
anlayışımızca da bir erdemsizlik diye görülüp mahkum edilen içgüdüsel doyumlara
sırt çevirmesinden öte bir şey istemediğini bıkıp usanmadan anımsatmaktadır.
Hatta Tanrı’ya inanma gereği bile, uyulması istenen bu ahlaksal gereklerin
ciddiliği yanında arka plana itilir gibidir. Böylece baştan beri özünde
gözlenmese bile, içgüdüsel vazgeçi, dinde olağanüstü önemde bir rol oynuyora
benzemektedir.
Dinler Tarihi kitabında “ bir şeyi
‘din’ yapan hususlar şöyle sıralanmaktadır: 1- İnsanüstü yüce varlıklara inanç
(Tanrı- tanrılar, melekler, cinler vb.) 2- Kutsal olanla olmayanı belirleyen
hususlar, 3- İbadet, dini ayin ve törenler, 4- İlahi bir kaynağa dayandırılan
kutsal kitaplar-metinler, şifahi gelenekler, ahlaki kanunnameler, 5-
Tabiatüstü, insanüstü kutsal varlıklarla ilgili dini duygular (korku, sır,
güven, günahkarlık, tapınma, bağlılık, tevbe vb.), 6- İnsanüstü ile irtibat
(vahiy, ilham, peygamber, dua, niyaz vb.) 7- Bir alem ve insan görüşü, hayat ve
ölüm ötesi inancı, 8- Hayat nizamı, 9- Cemaat, 10- Orijinal bir muhteva
taşıması, taklit olmaması, 11- siyasi gayelerle veya çıkar hesaplarıyla
kurulmuş olmaması...” dendikten sonra devamla: “Yukarıdaki hususları
özetleyecek olursak, bir dinde şu elemanlar yer alır: Tanrı kavramı, inanç,
ibadet, ahlak, kutsal kitap, vahiy-ilham, peygamber-kurucu ve cemaat.”
Dendikten sonra dinler tarihi açısından din tanımı yapılıyor. (s-7)
Dinin unsurları burada bilimsellik adı altında, tek
yanlı olarak inceleniyor. Tamamına ve değerlendirmelere pek katılmasak da,
konunun açılımı açısından, önemli bulduğumuz için alıntıyı yaptık. Çünkü
eksiklikler ve yanlışlar da konunun anlaşılması ve tartışılması için gerekli ve
önemlidir. Amacımız polemik yaratmak değil. Bu girişten sonra, daha pratik
tespitlerle, dinlerde bulunan ortak özellikleri incelemeye çalışacağız.
1- Kutsal: Bütün dinlerde bir kutsal fikri vardır. TDK
Sözlüğü kutsalı, “1. Güçlü bir dinsel
saygı uyandıran ya da uyandırması gereken, 2. Tapınılacak ya da uğrunda can
verilecek kadar sevilen, 3. Bozulmaması, dokunulmaması, karşı çıkılmaması
gereken, üstüne titrenilen, 4. Tanrı’ya adanmış olan, Tanrısal olan. S. Freud
ise “Kutsal denilen şey, besbelli kendisine ilişilmesine cevaz olmayan
nesnedir.” (s-184) şeklinde
tanımlanmaktadır.
Bütün dinlerde, yukarıdaki tanıma uygun olarak kutsal
kabul edilen ve inanılan bir ‘tanrı’ vardır. Bu tanrı somuttan soyuta,
görünenden görünmeyene doğru evrilerek bugünkü durumuna ulaşmıştır. Tanrıdan
başka, bir insanın, bir hayvanın yanı sıra bir dağın, göğün, yıldızın, ayın,
nehrin, ağaçların hatta insan yapımı putların bile kutsal kabul edildiğini,
tarih bize aktarmaktadır. Burada asıl olan nesnenin kendisi değil, temsil
ettiği ya da taşıdığı kabul edilen güç ve ona dokunulmazlık kazandıran inançtır.
Bu bir soyutlamanın ürünüdür ve soyutlama kutsalın bir üst evresidir. Ancak bu
soyut varlık, çok tanrılı dinlerdeki her
tanrının gücünün tek bir tanrıda birleştiği ve bu bileşkenin, onu en
güçlü konuma getirdiği Tanrıdır (Allah’tır). Açıklanamayan gizli güçleri
çözeceği kabul edilen, gücünü doğa olayları olarak gösteren, insani özelliklere
göre tanımlanan ancak ona benzemediği iddia edilen; kızan, seven, cezalandıran,
ödüllendiren bir kutsal varlıktır.
Kutsalın bir başka özelliği de onun
erişilemez oluşudur. Bu özelliği nedeniyle maddi dünyanın her alanına
yayılmıştır. Kutsala, güç, enerji, akıl, vb. gibi hiçbir konuda erişilemez ve
öfkesi önlenemez. Kutsalın sınırı, insanın erişebildiği, kavrayabildiği alan
kadar, yani insan sınırının bittiği noktaya kadardır. Kutsal asıl gücünü
gizemden, bilinmeyenden ve bugün için açıklanamayandan almakta ve oradan
beslenmektedir. Bir kez kutsallık kazanan da, ölümsüzlüğü yakalamaktadır.
2- Tapınmak: “Tanrı’ya ya da Tanrı olarak tanınan şeylere karşı
inanış ve bağlılık anlatmak için belirli bir takım dinsel eylemde bulunmak,
ibadet etmektir.” Her dinin kendine göre ibadet şekilleri vardır. Tanrı her
şeyi bilen olarak kabul edildiği için, bütün ibadetler temizlik ile başlar.
Temizliğin dinsel tanımı ise aptestir. Aptesin, bedensel ve ruhsal temizlik
olmak üzere iki amacı vardır. Tanrının karşısına bedensel ve ruhsal olarak
temiz çıkmak gerekir. Ama asıl olarak da ruhsal olarak temiz çıkmak gerekir.
Aptes, bütün dinlerde belli şekillere uyularak alınmaktadır.
Tapınmada diğer önemli bir husus da,
Tanrı ile baş başa kalınacak mekandır. Düzen muhalifi tüm siyasi hareketler
gibi, dinler başlangıçta gizli olarak ortaya çıkmıştır. Dinler egemen konuma geldikçe,
Tanrı ile daha açık bir şekilde yüzleşmek için, tapınaklar yapılmaya
başlamıştır. Tapınaklar egemenliğin gücüne göre büyümeye başlamış ve devasa
boyutlara ulaşmıştır. Her şeyi görmeye kadir tanrının gözüne batırmak
istercesine büyütülmüş, yükseltilmiş, abartılmıştır.
Belli bir güce erişemeyen, egemen
din ile çatışan dinler ise, doğadaki her alanı tapınak için mekan seçmiştir.
Tapınağını olduğu gibi, ibadet şeklini de saklamak zorunda kalmıştır. O nedenle
özel bir tapınak türüne, mimariye kavuşamadan varlığını sürdürmek zorunda
kalmışlardır. Ancak egemen konuma geldikleri ya da egemenlikten pay aldıkları
oranda kendi tapınak modellerini yaratmaya başlamışlardır. Belirli bir gelişme
aşamasından sonra tapınaklar, tapınma amaçları yanında önemli ticaret ya da
rant getiren merkezler haline gelmiştir. Bu mekanlar hatta din adamları
arasında çelişkilerin ve çıkar çatışmalarının merkezi konumundadır.
3- Ritüeller: “Uygun zamanlarda yerine getirilen ve sembollerin de
kullanılabildiği sık sık tekrarlanan bir davranış modeli” demektir. Her dinin
diğer dinlerden ayırt edici ritüelleri
vardır. Başlangıçta anlamlı olan ritüeller, daha sonra anlamından bağımsız
olarak tekrarlanmaktadır. Nedenleri sorgulandığında, çağa uygun gerekçeler
üretilmeye çalışılmaktadır. Dinlerde ortak yön ise, kullanılan doğal ortam ve
nesnelerdir. Bütün dinlerde su, ateş, hava, yer (toprak), gök bir biçimde
kutsanmaktadır. Örneğin bütün dinlerde tanrıya yakarış, yukarıya (göğe) yönelerek
yapılmaktadır. Diğer ritüel türleri ise:
A-
Namaz/niyaz: Biçimleri, hareketleri, duaları farklı olsa da, her dinde, bir
biçimde namaz/niyaz vardır. Burada önemli olan namazın/niyazın tanımıdır. Eğer
namazı/niyazı dar bir biçimde İslami kuralların yerine getirilmesi şeklinde
tanımlarsak, diğer dinlerde görmek olanaksızdır. Ancak namazı/niyazı, kişinin
aracısız olarak Tanrı ile ilişkisi olarak tanımlar ve buradaki şeklin ikinci
derece önemli olduğunu kabul edersek, her dinde namaz/niyaz varlığını görürüz.
Bu hareketler zamanlı olarak ve kendi kuralları içinde tekrarlanmaktadır. Tek
tek kişiler tarafından yerine getirildiği gibi, grup (cemaat) halinde de yerine
getirilmektedir. Bunun için, genelde her dine ait olan bir tapınak ya da
tapınak yerine geçecek bir yerde yapılmaktadır.
B- Oruç/perhiz: Süreleri, yasakları
farklı da olsa her dinde oruç vardır. Bu oruçlar, perhiz, çile gibi adlarla
anılmaktadır. İslamiyet’te yılda bir ay olan oruç, bir başka dinde daha kısa ve
sıklıkta olabilmektedir. Bazılarında et, süt, yumurta, tuz yasak iken bir
başkasında, su içmek bile yasaklanmıştır. Sadece oruçlu olunan sürede değil,
iftardan sonra da cinsel ilişkinin yasak olduğu oruç türleri bulunmaktadır.
İnsanlar sadece yemek içmek konusunda değil, nefsin kontrolü konusunda da oruç
tutmaktadırlar.
C- Hac: Sözcük anlamı ise
sevilen/kutsal yerlerin ziyareti anlamına gelir. Her dinde ziyaret edilen
kutsal bir yer ve ibadet sırasında yüzün/yönün çevrildiği kutsal bir yön
vardır. Bu iki nokta genelde aynı olmaktadır. Hac yeri olarak seçilen yerler
ise, çoğu kez, din kurucularının doğum yeri, mezarları ya da dini vahiylerin
geldiği mekanlar olmaktadır. Birinci derece hac yerlerinin yanı sıra, ikinci
derece ziyaret yerleri de bulunmaktadır. İkinci derece ziyaret yerleri, daha
çok ermiş olarak kabul edilen kişilerin mezarları ya da tekkeleridir.
D- Kurban: Bütün dinlerde Tanrıya ya da
onun adına, sunu geleneği vardır. Sunular kanlı/canlı olduğu gibi yiyecek, mum,
ateş, çiçek, bez, içki şeklinde kansız da olabilmektedir. Kanlı sunulara kurban
denilmekte ve tanrıların insanlara kızgınlığını önlemeye yönelik geleneğin
günümüzdeki biçimidir. Kurbanlıklar dinden dine, yöreden yöreye farklılıklar
gösterse de, koyun, koç, dana, horoz, deve gibi hayvanlar yaygın kullanılan
kurbanlıklardır. Bunlar saçı, adak, dilek amaçlı olarak da sunulmaktadır.
E- Kutsal içecek: Tanrıya ulaşmak için
kendinden geçmek gerekir. Bu şekilde Tanrı ile bütünleşmeye, esrime
denilmektedir. Asıl kaynağı, Tanrı sevgisi ile kendinden geçmektir. Ancak
insanlar günümüzde bunu başaramayınca, kendinden geçme aracı olarak kutsal
sayılan içecekleri kullanmaya başlamışlardır. Kutsal içecekler dışsal temizlik
kadar içsel temizliği de sağlamaktadır. Örneğin şarap, rakı, kımız, ateş suyu,
zemzem, inananları tarafından kutsal sayılan sıvılardır. Her din için de bu içeceklerin
kullanılmasının, kendilerine göre haklı gerekçeleri vardır ya da gerekçeleri üretilmektedir.
F- Kutsal gün: Her dinde mutlaka kutsal
bir gün vardır. Kutsal günler haftanın belirli bir günü olduğu gibi
(Hıristiyan’ın Pazar, Musevi’nin Cumartesi, Müslüman’ın Cuma), ayın ya da yılın
belirli günleri de olabilmektedir. Bunlar genellikle din kurucularının doğum
günleri, vahiy günleri ya da dinin gelişmesinde önemli olan bir gün olmakta ve
bu günlerde toplu ibadetler yapılmaktadır. Ayrıca bayram sayılan kutsal günler
de bulunmaktadır.
G- Takvim: Toplumların hemen hemen
tamamı iki takvim kullanmaktadır. Bunlardan birincisi, ticari yaşamın zorunlu
kıldığı ve güçlü ekonominin dayattığı; şu anda kabul gören İsa’nın doğumunu
başlangıç kabul eden, tüm dünyanın kabul ettiği takvimdir. İkincisi ise,
genelde dini önderin doğumunu ya da önemli dini olaylardan birisini başlangıç
kabul eden, dini takvimlerdir. İletişimdeki gelişmeler nedeniyle son dönemlerde
önemini yitirseler de, yine kullanılmaktadır.
4- Kutsal Kitap:
Tarihi
yazı ile başlatma geleneği yerleşmiştir; oysa okunması bilinirse tarih yazının
dışında, başka araç ve eserlerle de okunabilir. Onun için tarih, en genel şekli
ile yazılı ve yazılı olmayan olarak ikiye ayrılmaktadır. Aynı şekilde dinleri
de ‘kitabı olan’ ve ‘kitabı olmayan’ şeklinde ikiye ayırmak, yanlış
olmayacaktır. Kitabı olan dinleri kitabı ile tanımlamak kolay olduğu için, ayrı
bir sınıflamaya ve adlandırmaya gerek yoktur. Ancak kitabı olmayan dinleri
‘sözlü dinler’ ve ‘gelenek dinleri’ şeklinde sınıflandırabiliriz.
Kitabın
ilk koşulu yazının varlığıdır. Yazının kullanılmasından önceki dönemler için,
kitap aramak bilimsel bir yöntem değildir. Ancak 124.000 peygamberin varlığı
kabul edildiği; sadece 28 peygamberin adının sayıldığı ve bunlardan sadece 4
peygambere kitap indiği düşünülecek olursa, din için (yazılı) kitabın zorunlu
bir unsur olmadığı kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Kitaplardan gidersek, yazının
icadının, son 4 peygamber dönemine denk düştüğü ortaya çıkmaktadır.
Diğer
yandan, Kuran dahil, dört kitabın da, kitap olarak değil vahiy şeklinde, sözlü
olarak tebliğ edildiği ve hepsinin peygamberlerinin ölümünden sonra
kitaplaştırıldığı (toplandığı) gerçeği, dinlerin sözlü olduğunu ortaya koyar.
Ayrıca kutsal kitap, sadece “semavi dinlere” özgü bir olay da değildir.
Dinlerin tanıtıldığı bölümde anlatıldığı gibi, diğer dinlerin de kutsal
kitapları bulunmaktadır.
Dinler
kitaplı olmasına rağmen, kitapların sahihliği konusu hep tartışmalıdır. Örneğin
dört farklı İncil yazımı bulunmaktadır. Keza Kuran Halife Osman tarafından
toplanırken (kitaplaştırılırken) bazı ayetlerin Kuran’a alınmadığı ileri
sürülmektedir.
Sonuç
olarak tüm kutsal kitaplar önce sözlü olarak ezberlenmiş ve yazının bulunması
ile birlikte yazılı, yani kitap haline getirilmiş ve inananları için en kutsal
kitap kendi kitapları olmuştur.
5- Dil: Her dinin bir kurucusu ve o kurucunun
doğup büyüdüğü bir toprak, konuştuğu bir dil, yetiştiği bir kültür vardır.
Doğal olarak her dinin dili, kurucusunun dilidir. Hatta kitapların ilk dili, o
dilin dar bir lehçesidir. Günümüzde bilimsel çalışmalar dışında o lehçeler ya
kaybolmuş ya da bugün anlaşılmayacak kadar bozulmuştur. O nedenle kutsal dinler
vardır ama asla kutsal diller yoktur; varsa bile o diller kutsallığını ve özelliğini
yitirmiştir.
Dinlerin
dillerinin iki temel özelliği görülmektedir: Birincisi şiirsel, ikincisi de
özel olmasıdır. Elbette iki özelliğin de mantıklı nedeni vardır. Kitaplar
şiirsel olmak zorundadır, çünkü şiirin ezberlenmesi düz yazıya göre daha rahat
ve kolaydır. Ayrıca şiir kulağa daha hoş gelir ve düz yazıya göre sözel bir
ağırlığı vardır. Diğer yandan her şiirin, ozanına göre, özel bir anlatım tarzı
ve yapısı vardır.
Din
kitaplarının kendine özel bir dili vardır. Kutsal kitaplar Tanrının sözleri
olduğuna göre, basit olmamak zorundadır. Her şeyi ile mükemmel olan Tanrının
sıradan bir dil kullanması da, Tanrının bu özelliği ile uyuşmaz. Tanrıların
yarattığı ve yaptığı hiçbir şey, kul tarafından tam anlaşılamayacağına göre,
dilinin de kolay anlaşılmaması gerekir. Tanrının yanında peygamberlerin de
üstünlüğü düşünülecek olursa, kitap dilinin özel olması kaçınılamazdır. O nedenle, kutsal kitapların
şifresinin çözümü için yüzlerce/binlerce kitap yazılmaktadır.
Kitaplar,
dini kuralların net bir biçimde tanımlanmasını sağlamanın olumluluğu yanında,
kuralların günün koşullarına uydurulması konusunda çok ciddi bir engeldir.
Çünkü Tanrının koyduğu kuralların
tartışılması, değiştirilmesi hatta bunun önerilmesi ‘reformları’ gerektirir. O
nedenle kitaplı dinler daha statükocudur.
Kitabı
olmayan dinler ise, söz ve geleneklerin bir sonraki kuşağa aktarımı şeklinde,
günümüze kadar ulaşmış ve yarınlara aktarılacaktır. Toplumların din ve inanç
bellekleri çok kuvvetlidir. Kültürel değişimin en yavaş işlediği alan dindir.
Bilimde, üretimde hep ileriye gitmek hedeflenirken, dinde tam ters yönde,
geriye, başlangıca dönme amaçlanmaktadır. Böylesi ters yönde bir tarihi
yolculuk dini, yeniden yeniden üretmektedir. Ancak sözlü dinler, kitabi dinlere
göre daha çok değişmeye, gelişmeye açıktır. Dinde ayaklar hep tarih ve zaman
freninin üzerindedir.
Özel
dil, biraz da dinlerin ilk kuruluş dönemlerinde, gizli şekilde (gizli örgüt)
örgütlenmesinden kaynaklanmaktadır. Çünkü her gizli örgüt, kendini korumak ve
örgüt elemanlarının birbirlerini tanıması için, gizli, özel bir dile, işarete,
sembole gereksinme duyar.
Din
geliştikçe, bu özel dil varlığını korur hatta gelişir. Bu sadece dinlere özgü
bir durum da değildir; aynı durum bazı mesleklerde de vardır. Örneğin hukuk,
tıp bunların başında gelir. Böylesi özel bir dil onu anlayıp anlatacak özel
uzmanları gerektirir. Bu da yeni bir mesleğin kapısını açar; anılan yeni meslek
din adamlığıdır. (‘Adamlığı’ sözcüğü bilinçli olarak kullanılmıştır, çünkü din
görevliliği erkeklere özgü bir meslektir). Kitaptaki, dildeki özellik ve
kutsiyet, onu kullanan herkesi kutsamaya neden olur. Bir süre sonra, onu
kullanan dil (ağız), kendi dili olmaktan çıkar ve temsil ettiği din kurucusunun,
hatta Tanrının dili olmaya, onlar adına söz söylemeye ve iktidarı kullanmaya
başlar. Sonuçta yaratılan özel dil, yeni bir sınıf oluşturur ve buna ruhban
sınıfı denir. Onlar Tanrının dilini kullandıkları için, zamanla Tanrı adına
konuşmaya ve Dünya iktidarını, öbür dünya adına yönetirler.
Böylesi
özel dil bilgisi, kullanana özel bir güç sağladığı için, bu bilgi ancak özel
kişilere aktarılır. Özel kişi de genellikle dili bilenlerin çocukları, hatta
çocuklarından en akıllısıdır.
Zaman,
dilin sahibi ile olan bağı kopardığı için, yol tersine çevrilmiş, bugünden
geriye gidilmeye başlanmıştır. Dili bilen bugünün insanı, kendisine bir
kutsiyet atfederek, kendisinin peygamberin soyundan geldiğini (seyit, şerif)
iddia etmektedirler. Rant kaynağı olan böylesi bir sonuç, her din için, din
adamları sınıfının doğmasına yol açmaktadır. Şekiller ve etkinlikleri farklı da
olsa, her dinde, geçimini din hizmetlerinden sağlayan, bir ruhban sınıfı
vardır.
6- Din Duyguları: Diğer alanlarda olduğu gibi, bu konuda
da iki temel anlayış vardır; ilki, dinin insanda doğuştan var olan bir özellik,
ikincisi de bu bilginin sonradan kazanılması, şeklindedir. Bilindiği gibi
düşünce, maddenin insan beynindeki (düşünen madde) yansımasıdır. Birincil olan
madde, ikincil olan düşüncedir. Bunun idealist felsefedeki karşıtı ise,
düşüncenin/ruhun birincil, maddenin ikincil olmasıdır. Yani madde, insan
düşündüğü için vardır.
Dinin
kaynağı, tanrı tasarımından da açıkça görüldüğü gibi, doğanın gücü ve bunun
karşısında insanın güçsüzlüğü ve bilgisizliğinin yansısı olan korkudur. Çünkü
tasarımlanan Tanrıya baktığımız zaman, yetenekleri insan ile ölçülmeyen ama
ondan sonsuz kat fazla güce sahip olan bir varlıktır. İnsan görür, ama O her
şeyi görür; insan bilir, ama O her şeyi bilir; insan duyar, ama O her şeyi
duyar; insan yapar, ama O’nun yapmasına yaratma denir. Bunları artırmak
mümkündür ancak dikkat çektiği gibi Tanrının her eylemi, insani bir özellik
taşımaktadır. Başka türlü olması da olanaksızdır. Çünkü insanlar ancak kendi
bilgileri, kavramları ile konuşur ve varlıkları onlarla tanımlar. Böylesi büyük
bir güç, bilinen güç kavramları ile tanımlanamayacağı için ‘doğaüstü’ olarak
tanımlanmakta ve insanlar bu güce
tapmaktadır.
7- Din Kurucusu ya da Peygamber
(İnsanüstü bir irtibat): Bütün
dinlerin ya bir kurucusu ya da bir peygamberi vardır. Her şeye kadir olan
Tanrılar, kendilerini tanımlamak için, mutlaka bir insana gereksinme duymuş ve
aracı kullanmışlardır. Elbette kullanılan insanların hiçbirisi sıradan bir
insan değildir. Aksine, seçilen bu insanlar, Tanrı ile ilişkiye geçebilecek
güce ve yeteneğe sahip, diğer insanlarla kıyas kabul etmeyecek üstünlüktedir.
İşte bu seçilmiş üstün insana, din kurucusu ya da peygamber denmektedir.
Burada
temel soru şudur: “Peygamberler peygamber oldukları için mi üstündür, yoksa
üstün oldukları için mi peygamber olmuşlardır?” Tüm peygamberlerin, din
kurucularının hatta toplumda ermiş olarak kabul edilen üstün kişilerin, ortak
özelliklerinden birisi, bir ya da bir çok konuda, keramet göstermeleridir.
Bilindiği gibi keramet: “Olağanüstü durum; ulu kimselerin gösterdiklerine
inanılan doğaüstü, şaşkınlık uyandıran durum” demektir ve her peygamberin
mutlaka gösterdiği bir kerameti vardır. Hasta iyileştirmek, aynı anda birden
çok yerde olmak, karşıdakinin düşüncesini okumak, bir doğa olayını (yağmur,
bulut) kontrol etmek, ateşte yanmamak, acıya dayanmak, geleceği bilmek, akla
gelen kerametlerdir. Yanı sıra, sıradan ilişkilerde de diğer insanlardan çok
farklıdırlar. Onların olaylar karşısındaki tepkileri ve çözümleri, sıradan
insanınkiyle kıyaslanmayacak kadar farklı ve özgündür; diğer insanlara örnek
olacak niteliktedir. İnsan bir kez toplumun güvenini kazandıktan sonra, sıradan
davranışları bile ayrı bir önem ve anlam kazanmaya başlar.
Ancak
anılan özellikler yakından incelendiğinde, bunların bir eğitim işi olduğu
görülecektir. İşin sırrı, üstün insan olmanın yanında (zeka, ahlak, beden
üstünlüğü), ciddi bir eğitimde yatmaktadır. Eğitimin ilk basamağı, kişinin
nefsini kontrol ile başlamaktadır. Kullanılan en yaygın yöntem ise, yalnızlıktır.
Her peygamber ya da din kurucusu mutlaka kendisi ile bir iç hesaplaşma
yaşamıştır. Bunun için seçilen mekanlar ise genellikle dağlar ya da
mağaralardır. Dağlarda ya da mağaralarda geçirilen süreçte, çok ciddi değişim
ve dönüşümler yaşanmıştır. Kişinin kendisi ile sürekli, yoğun ve uzun dönemli
içe dönük çatışması; açlık, uykusuzluk, belli hareketlerin tekrarı şeklinde
görülmüştür. Daha sonraki dönemlerde, ermiş olarak nitelenen kişilerin de aynı
yöntemleri kullanarak, bazı üstünlükleri yakaladıkları ya da gösterdikleri
gözlenmiştir. Yakın dönemde, mağara yerini çilehanelere bırakırken, süre de 40
gün ile sınırlanmıştır. Buna trans eğitimi de diyebiliriz. Tümünde, kontrolün
gerçekleştiği, iletişimin kurulduğu,
böyle bir dönem vardır. Örneğin Hz.Musa Tur dağında, Hz. sa mağarada,
Hz.Muhammet hem dağda hem de mağarada içe dönüş sürecini yaşamış ve Tanrı ile
ilk ilişkilerini bu mekanlarda kurmuşlardır. Anılan süreçler sonucu bir enerji
yoğunlaşması yaşayan İsa ile Buda’nın resimlerinde de görülen, başlarının
üzerinde, yuvarlak bir ışık halesi vardır. Arabistan çölünde, Muhammet’in
başının üzerinde bulutlar gezer. Musa asasının gücü ile denizi yarar, yılanlar
çıkarır, kızıl yağmurlara neden olur.
İçe
dönüş (trans) döneminde tanrı ile kurulan ilişki sırasında gelen emirlere vahiy
denilmektedir. Tanrı vahiy için mutlaka bu üstün insanlardan birisini
kullanmaktadır. Vahiy ile yeni bir düzen kurulmakta ve genellikle öbür dünya
korkusu temelinde bu dünya yeniden düzenlenmektedir.
8- Ölüm:
Tüm
doğa olaylarını kabul eden insanoğlu, bir konuda direngen davranmaktadır: Ölüm.
Doğanın şaşmayan bu kuralı karşısında insanoğlu, yenilgisini soyut ölümsüzlük
kurgusu ile gidermeye çalışmıştır. Belki de ölüm, insanoğlunun tanrıyı keşfetme
konusundaki en büyük korkusudur. O nedenle ölüm bütün dinlerde kutsanmıştır.
Hatta doğadaki tüm canlıları kendisi için öldüren insanın, ölümden bu kadar
korkması, ölümü kendine bu kadar yakın hissetmesinden geliyor olsa gerek.
Doğadaki
bütün canlılar, diğer canlıları ancak yaşamı için gerekli olduğu kadar
öldürmekte ve öldürdüğünü de en küçük parçasına kadar tüketmektedir.
Bitiremediğini de ya kendi türünden ya da bir başka türden canlılar ile
paylaşmaktadır. Tek istinası ise, insandır. İnsan kendi türünü yok eden canlı
olmanın yanında, doğayı da, kendi doğal gereksinmelerinin çok ötesinde tahrip
etmekte hatta yok etmektedir. İleri sürüldüğü gibi nedeni, doğa değil, geleceğe
güvensizlik üzerine kurulu olan özel mülkiyete dayalı sistemlerdir. Diğer
canlılar gibi insanların karnı, belirli miktarda yiyecek ve gıda ile doyduğu
halde, diğer canlılardan farklı olarak, sistemin yarattığı göz açlığını
doyurmak olanaksızdır. Çünkü sistem göz açlığını sürekli beslemektedir.
İnsanlar doymayacak gözlerini doyurmak için, diğer canlıların ve kendinin de
yaşadığı doğayı, dolaysıyla doğal dengeyi bozmakta, hatta bazı türlerin neslini
tüketmektedir. Tüm canlıları doğal gereksinmesinin ötesinde nedenlerle yok eden
insan cinsi, kendisi ölümden korkmakta ve korkusunu yücelterek dinlere
aktarmaktadır. İnsanın doğa karşısındaki bu korkusuzca öldürme, yok etme
duygusu, kendi karşısına ölüm korkusu olarak hortlamaktadır. Daha da
daraltırsak, insanlar ölümden değil, ölmekten korkmaktadır.
Dinlerin
ortaya çıkış nedenlerinden birisi de, ölüm korkusunun ortadan kaldırılmasına
yöneliktir. O nedenledir ki, tüm dinlerde ölüm yüceltilmiş ve bir ‘öbür dünya ‘
inancı oluşturmuştur. Öbür dünya, içgüdüsel olarak var olan ölüm korkusunun,
içgüdünün yanı sıra insanda oluşan ölüm korkusunun/bilincinin ürünüdür.
Ölüm,
dinin olduğu kadar felsefenin de temel konularından birisi olmuştur.
Tasarımlanan
‘öbür dünyaya’ baktığımızda, bu dünyadan tek farkı, orada daha iyinin (cennet)
ve daha kötünün (cehennem) var olmasıdır. Öbür dünya iyi-kötü dualizmi üzerine
kurulmuş, ancak iyi ve kötü değerlendirmesi bu dünya ölçülerine göre
yapılmıştır. Karşımıza çıkacak öbür dünya, bu dünyanın ertelenmiş/geciktirilmiş
bir türüdür. Hatta çelişik olarak, bu dünyada yasak olan (haram) çoğu dünya
nimeti, öbür dünyada istemediğin kadar boldur. Örneğin İslamiyet’e göre bu
dünyada yasaklanmış olan şarap, cennette aynalı derelerden akmakta ve insanlar
tarafından tas tas alınıp içilmektedir. Bu dünyada 14-15 yaşlardaki kızlarla
yasaklanan (günah) cinsel ilişki, cennette huriler aracılığı ile erkeklere ödül
olarak sunulmaktadır. Ölüm ile vücut çürüdüğü için, öbür dünyada eziyetlere
katlanan ve nimetlerden yararlanan ruh olmaktadır. Ölümsüzlük insana değil,
onun ruhuna veriliyor. Bu dünyadaki siyasal hiyararşi, benzer biçimde öbür
dünyada da devam ediyor. İyi ruhlara rütbeler veriliyor ve ruhlar rütbelerine
göre Tanrıya yakın konumlanıyor. En iyiler olan melekler Tanrının hizmetinde
oluyor. Kötü ruhlar, yani şeytan, hep ceza çekmekle ‘görevlendirilir’.
9- Dünya düzeni anlayışı:
Bir
tanıma göre “din, bu dünyanın ahiretten yönetilmesidir.” Dinlerde asıl amaç
öbür dünya gibi gösterilse de, esas olan bu dünyanın yönetilmesidir. Dinin
düzenlediği ya da öbür dünyada cennet/cehennem için konulan kurallara bakarsak,
tamamının bu dünya yani gerçek dünya ile ilgili olduğunu görürüz. Bu durum, bu
dünyaya yalan dünya denirken bile, bin kat doğrudur. Çünkü öbür dünyada rahat
etmenin temel koşulu bu dünyadaki kurallara uymaktır. Dini literatürde amaç
öbür dünya olarak gösterilse de asıl amaç bu dünyanın düzenidir. Çünkü diğer
dünyaya bırakılan hiçbir dini görev bulunmamaktadır. Orada sadece ödül ve ceza
vardır.
Dinin
sözcük anlamında da vurgulandığı gibi bütün dinlerde teslimiyet esastır. Öbür
dünyada da (dinde) yukardan aşağıya doğru düzenlenen hiyararşik bir yapı
vardır. Hatta dinlerin değişimine (gelişim) bakacak olursak, hiyarşinin
aşağıdan yukarıya doğru olduğunu görürüz. Yeryüzü tanrıları egemenliklerini
yavaş yavaş gökyüzü tanrılarına bırakmak zorunda kalmışlardır. Ancak bu
geleneğin kalıntıları sürmektedir. Bir dönem kral ve tanrı olan yönetici,
tanrılık görevini, kendisinin de tapacağı göksel tanrıya bırakmış ancak bu kez
tanrı ile iletişim kuran tek yetkili, bazen de oğul olarak, yeryüzünü onunla
ortak olarak yönetmiştir. Daha sonra tanrı/oğul ilişkisinden uzaklaşıp,
kral/din yönetici işlevini üstlenmiştir. Bir adım sonra da kral, kendi
yönetimindeki dini, yardımcısı olacak din görevlisine bırakmıştır. Daha sonra
da, kral mı din görevlisini yoksa din görevlisinin mi kralı yönetmeye
başladığı, karmaşık bir yapı oluşmuştur. Görünüş ve söylemde, tanrılar
kralları, krallar da insanları/toplumları yönetmeye başlamış ve bu ilişki
yıllardır sürmektedir.
Hukuk
en genel şekilde ikiye ayrılır: Özel hukuk ve kamu hukuku. Özel hukuk kişiyi
ele alır ve onun ilişkilerini düzenler. Özel hukuk, insanın doğumu, kendisini
ve kendine ait şeyleri yönetip yönetmemesi, nişanlanması, evlenmesi, çocuklar
ve ailesi ile ilişkileri, ölümü, mirası, mülkiyet ilişkileri, hakları, borçları
gibi kavramları inceler ve düzenler. Kamu hukuku ise, başta devlet kurumları
olmak üzere, kişinin toplumdaki yeri, işlevi, hak ve ödevleri ile bunların
yerine getirmemesi durumunda karşılaşacağı yaptırımları düzenler. Ceza ve idare
hukuku, kamu hukuku dallarından ilk ikisidir. Bilindiği gibi ceza hukuku
kişilerin, kişilerle ve kamu ile olan ilişkilerine aykırı davranmaları
durumunda, belirlenen kural ve yaptırımları düzenler.
Din
kitaplarına baktığımızda, anılan hukuksal ayrım yapılmadan, sayılan kuralların
büyük bölümünü görebiliriz. Buradan çıkan sonuç, tıpkı yasalar gibi, kutsal
kitaplarda da, bu dünyanın düzenlenmesi için kurallar ve yaptırımlar içerdiğini
görürüz. Tek farkı; din kitaplarındaki yaptırımların büyük bir kısmının bu
dünyaya, çok az bir kısmının da öbür dünyaya bırakılmış olmasıdır. Benzetmeyi
sürdürürsek, öbür dünyalık suçların hemen tamamının af kapsamı içinde olması ve
asıl vurgunun kişi (kul) haklarına yapılmasıdır.
Bu
dünyayı küçümseme, kişi ömrü ile yapılmakta ve fani olarak nitelenmektedir.
Öbür dünya ise sonsuz olarak tanımlanmaktadır.
Diğer
yandan bu dünyada bazı şeylere sahip olmak, onunu için mücadele etmek, daha iyi
bir yaşam sürme istemi, büyük çoğunluk için engellenmekte ve bu talepler
geleceğe, öbür dünyaya, bırakılmaktadır. Eğer bu istekler gerçek dünyada
yaşanmak istenirse, birileri ya da düzen, bunu sağlamak zorundadır. Oysa
böylesi bir istem mevcut düzenin bozulması demektir. Mevcut düzenin bozulmaması
için iki yöntem kullanılır: Birincisi kitlelerin mücadelesi zor aletleri
kullanılarak bastırılır ya da susturulur. İkincisi de düzenin devamı için
ideolojik aygıtlar harekete geçirilir ve resmi ideolojinin içselleştirilmesi
yolu ile gönüllü destek sağlanır. En güçlü ideolojik silahtan birisi de dindir.
Çünkü siyasi/ideolojik anlamda din “en güçlü afyondur”.
10-Ahlak:
En
son söyleneceği başta yazalım: İddia edilenin aksine, hızı ne olursa olsun
ahlak, diğer toplumsal kurumlar gibi, değişken bir yapıya sahiptir. Değişkenlik
zamansal olduğu kadar, aynı zamanda toplumsaldır. Çünkü her toplumun ve zamanın
kendine ait bir ahlak/ahlaklar anlayışı vardır. Ahlak, gelişen ekonomik yaşam
ile onun üzerinde şekillenen toplumsal yapıdaki değişimlere uygun olarak
hareket eder. Ancak her yeniye gösterilen tepki, ahlaki değişimlere karşı da
kendini gösterir. Bu yönü ile ahlak direngen bir karaktere sahiptir. Örneğin
‘tüfeğin icadının mertliği bozduğu’ söylenmiş, ama bu söylem, bu serzeniş,
kılıcın kınına girmesini, yerini tüfeğe bırakmasını önleyememiştir. Benzer
şekildi tütün keşfedilmeden önce, sigarının hiçbir anlamı yokken, tütün ve
sigara ile birlikte yeni bir ahlak/saygı kavramı ya da biçimi oluşmuştur.
Yapılacak
gözlemlerle, en direngen ahlak kurallarının din kökenli oldukları görülecektir.
Dinin değişmezlik, tartışılmazlık yapısı, aynı biçimde ahlak alanına da
yansımıştır. Hatta dinsel kuralların kendini ahlaki kurallar olarak dayatması
nedeniyle, çoğu kez ahlak, dini bir kurum olarak algılanmaktadır. Kaynakları,
biçimleri, yaptırımları ve amaçları yönünden din ile ahlak arasında
farklılıklar bulunsa da, çakıştıkları noktalar oldukça fazladır.
Dinde
temel olan tanrıya itaat, ahlak alanında, yerini ataya (büyüğe) itaate ve
saygıya bırakmıştır. Saygının ataya yönelmesi, sevginin küçüğe yönelmesine
neden olmuş ve ahlak insanlarda davranış biçiminde gelişmiştir. Din kuralları
olarak yaptırıma bağlanan hırsızlık, zina gibi eylemler, aynı biçimde ahlaki
kurallar olarak da ifade edilmektedir.
Din
ile ahlak kuralları arasındaki en temel fark: Din kurallarının tıpkı hukuk
kuralları gibi zora dayalı yaptırımlar içerirken, ahlak kurallarının zor
dışındaki değerlere ve toplumsal ayıplamaya/övgüye yönelik bir yaptırım
içermesidir. Ahlak kuralları toplumda kendini, dışa yansıyarak ifade eder. Bu
yönü ile ahlak kuralları şekilci/biçimsel bir karakter taşır. Örneğin İslam
toplumlarında, saygının, sevginin gerekliliği ya da varlığı-yokluğu
düşünülmeden, büyüklerin eli öpülür. Aynı şekilde sigarının zararı düşünülmeden,
açık ve kapalı mekan ayrımı yapılmadan, büyüklerin yanında sigara içmek
saygısızlık sayılır. Keza senin rahatın hiç düşünülmeden, fiziki olarak karşıdakini
hiç rahatsız etmediği halde, büyükler karşısında ayak ayak üzerine atmak, büyük
gelince ayağa kalkmamak saygısızlık sayılır.
Diğer
toplumsal kurumlarda görülen hiyararşik yapılanma, ahlak alanında da kendini
gösterir. Hayatın her alanında olduğu gibi, en güçlü ahlaki şekillenme, cinsel
alanda kendini göstermektedir. İçmek ve yemekten sonra en temel gereksinme olan
cinsellik, her dönemde katı ahlaki kurallarla düzenlenmiş ve kısıtlanmıştır. En
sert ahlaki yaptırımlar da cinsel alanla ilgilidir.
11- Cemaat, topluluk, dinsel kimlik:
Dinlerin temel özelliklerinden
birisi de toplumsal bir kurum olmasıdır. Toplumsallığı, bir toplum tarafından
kabul edilmesine, savunulmasına ve inanılmasına dayanır. Ancak burada toplumun
niceliği pek önemli değildir. Çünkü kabile, klan, aşiret gibi küçük toplumsal
birimlerin de dinleri vardır. Elbette buradan, her toplumsal birimin bir dini
olduğu sonucuna varamayız. Önemli olan unsur, aynı inanç etrafında toplanan bir
topluluğun, cemaatin varlığıdır. Zaten cemaatin bir anlamı da, aynı dinden olan
insanlar ‘topluluğu’ demektir. Cemaat, toplanmak anlamına gelen ‘cem’
sözcüğünden türemiştir. Sonuç olarak, din için bir araya gelen bir topluluk
zorunludur. Ancak her topluluğun, mutlaka bir dini olması gerekli ve zorunlu değildir.
Son
dönemlerin gözde kavramlarından birisi de ‘kimlik’ kavramıdır. Özellikle,
‘toplumsal sınıf’ kavramını sulandırmak için üretilen ‘kimlik’ kavramı, sadece
doğal olan, yani kazanılması için insanın mücadelesini gerektirmeyen statüleri
(kimlik kavramı olarak) tanımlamaktadır. Örneğin, dini, kültürel, cinsel,
ulusal konular, kimlik sorunu haline getirilirken, ‘toplumsal sınıf’ kavramı
kimlik sorunu olarak görülmemektedir. Dini kimlik, farklılıkların kabulü
üzerine oturtulmaya çalışılsa da, ayrılığın derinleşmesine neden olmaktadır.
Çünkü bu kimlikler uzlaşmaz olmasa da, derin çelişkilerin kaynağıdır.
12- Özgün bir içerik taşıması:
Yeninin, kendini yeni olarak
tanımlayabilmesinin asgari koşulu; kendinden öncekilerden farklılıklar
göstermesidir. Eğer böyle farklılıklar ortaya konulmazsa, kendini yeni olarak
tanımlamak olanaksızdır. Diğer yandan toplumsal evrim, öncekinin/öncekilerin
aynen tekrarını da olanaksız kılmaktadır. Buna bir de iradi etkiyi eklersek,
eskiden/öncekinden farklılıkların ortaya çıkması kaçınılmazdır. Ancak
farklılıkların özden çok biçimde olduğunu gözlüyoruz. Tüm bu açıklamalardan
sonra “özgünü” tanımlamak oldukça zor olacaktır, ama yinede, her yeni de bir
parça özgünlük zorunludur.
Her
dinin kurucusunun, dilinin, ritüellerinin, ibadet şeklinin, ilk çıkış yerinin
farklı olması bile başlı başına bir farklılıktır. Özgünlük de, tam bu noktada
kendini ortaya koymaktadır. Değilse işlev, amaç, kullanılan araç, toplumsal
etki yönlerinden, dinler arasında özgün sayılabilecek ciddi farklılıkların
olduğu ileri sürülemez. Bunlara rağmen her din, mutlaka özgünlük ve üstünlük
iddiasındadır. Ancak bu sadece bir iddia olarak kalmaktadır.
13- Din adamı (görevlileri):
Eksiksiz
tüm dinlerde bir dini sınıf bulunmaktadır ve bu sınıfın temelini erkekler
oluşturmaktadır. İşlevi, doğrudan ya da dolaylı olarak Tanrı ile kulları
arasında aracılık yapmaktır. Aracılık, başta ibadethaneler ve törenlerde olmak
üzere, dini kurumlar oluşturmak, cemaatleri örgütlemek, gelecekten haber
vermek, hastaları iyileştirmek şeklinde dışa vurulmaktadır. Yine tüm din
adamlarının mutlaka özel kıyafetleri bulunmaktadır. Kıyafetlerin çoğunluğu koyu
(siyah en yaygını) ve düz desenli kumaştan yapılmaktadır. Giysiler, dinin
tutuculuğunu aynen yansıtmakta ve tarihi, değiştirmeden, günümüze taşımaktadır.
Tanrıların kendi temsilcilerini tanımak için, böyle özel bir kıyafete
gereksinme duymayacaklarına göre, o zaman bu kıyafetlerin işlevi (Tanrıya
kendini tanıtmak değil) din adamının bu dünyadaki ayrıcalığını ortaya
koymaktır.
Din
adamları topluluk ile olan ilişkilerini iki şekilde yürütmektedirler. Birinci
gurup, kendini kutsal olana dayandırmakta, yani kendisini kutsalın parçası,
mirasçısı olarak göstermektedir. Kutsallıkta kan bağı, soy öne çıkarılmakta ve
kutsal dili bilmekle övünmektedir. İkinci gurup ise, soy ve kan bağı yerine
bilgiyi öne çıkarmakta ve kutsal dili öğrenerek Tanrı ile iletişim kurduğunu
ileri sürmektedir. Birincide doğrudan Tanrı adına ya da onun parçası olarak
hareket edilirken, ikinciler biraz daha utangaç davranarak, tanrı ile dolaylı
olarak ilişki sağladıklarını ileri sürmektedir.
Sonuçta
bütün din adamları, biçimi nasıl olursa olsun (bağış, yardım, maaş vs.)
geçimini bu pazardan sağlamaktadırlar.
14- Mezhep ve Tarikat:
Tüm
dinlere baktığımızda, dinin muhafazakar yapısına rağmen, ilk ortaya çıktığı
noktadan çok farklı yerlere geldiğini, hatta zıt yönlerde hareket ettiğini
görürüz. İlginçtir tarih, mezhepler arası savaşları dinler arası savaşlardan
çok daha kanlı olarak yaşamış ve hala yaşamaktadır. Tarih, benzerlerin
birbirlerini yok etme mücadelesi yönünden, çok zengindir.
Mezhep:
Sözlük anlamı, “Gidilen, tutulan, takip edilen yol”, “Bir dinin temelde aynı,
teferruatta görüş ve anlayış ayrılıklarına dayanan kollardan her biri” ya da “Bir dinin görüş ve anlayış ayrılıkları
nedeniyle ortaya çıkan kollarından her biri”, demektir.
Tarikat:
“Aynı dinin içinde, tasavvufa dayanan ve kimi ilkelerle birbirinden ayrılan
Tanrıya ulaşma yollarından her biri” şeklinde tanımlanmaktadır.
Mezhep
ve tarikatların ortaya çıkmasında iki ana etken dikkati çekmektedir. Birincisi
dinin önde gelenleri arasındaki iktidar mücadelesi, ikincisi ise dinin tutucu
özü ile alt yapıdaki değişmeler arasındaki çelişkidir. Ortaya çıkışı ile
birlikte din, mezhep ve tarikat embriyonlarını da taşımaya başlar. Din
egemenliğini sağladıkça, bunların ayrılması ve büyümesi de hızlanır.
Mezheplerin doğumu genellikle, din kurucusunun ya da peygamberlerin ölümü ile
halefiyet, yani iktidar kavgası şeklinde başlar. Zamanın ilerlemesi ile
birlikte, oluşan dini durağanlık ile tarihin devinimi arasındaki çelişki,
gerilen ipi koparmaya başlar. Çağa ayak uydurmak için çaba gösteren din
içindeki hareket, aynı zamanda yeni bir mezhebin kuruluş yolunu da açar.
Yeni
bir mezhep yaratma gücüne sahip olamayanlar ise, kendi içinde yeni bölünmeler
yaşar ve bu da mezhep içi alt bölünmeler yeni tarikatları oluşturur.
Tarikatların din ve mezheplerde yarattığı değişiklikler, mezhebi değiştirecek
etkide olmayıp, daha küçük ve daha yüzeysel boyuttadır.
Bazen
de, aynı dinden türeyen bir mezhep, yerel kültürlerin de katkısıyla, doğduğu
dinden uzaklaşmakta, hatta zamanla doğduğu dinin dışında bile
sayılabilmektedir. Bir önemli özellikte, taraftar sayısı mezhep için zorunlu
unsur değildir; zorunlu unsur, ona özgünlük kazandıran dini karakterlerdir.
Nitelik yerine niceliğe takılıp kalınırsa, bugün mezhep olarak kabul edilen
ayrılığın yok sayılması gerekir. Diğer yandan, sadece bir dine ait peygamberin
kabul edilmesi, ama onun dışında hiçbir ortak yönün bulunmaması, acaba o gurubu
(mezhebi) aynı din içinde değerlendirmek için yeterli midir? Başka bir şekilde
sorarsak, ortak yönler olmamasına rağmen, kendini güçlü konumdaki bir dine ait
mezhep olarak tanımlamak, o dinden olmak için yeterli midir?
15- Dinlerin ortaya çıkış yerleri:
Çok tanrılı dinlerin bir özelliği de, hemen her toplumda görülmesidir.
Tek tanrılı dinler, çok tanrılı dinlerden ciddi bir farklılık göstermektedir.
Tüm tek tanrılı dinlerin iki merkezden yayıldığı görülmektedir: Ortadoğu ve
Doğu Hindistan bölgeleri. Bütün tek tanrılı dinler, anılan iki merkezde ortaya
çıkmış ve oradan dünyaya yayılmıştır. Dinlerin çıkış yerleri için değişik
gerekçeler ileri sürülmektedir ama en yaygın gerekçe, dinin toplumu düzene
koymak için gerekli olduğu şekildedir. Eğer düzen kavramından yola çıkarsak,
buralarda bir düzensizliğin varlığı kabul edilmiş olur. Ancak düzensizliklerin,
dinlerin ortaya çıktığı iki merkezde, hem de yeni bir din ortaya çıkaracak
düzeyde olması da, incelemeyi gerektiren bir konudur. Bunun için de o dönemin
ekonomik, siyasal, toplumsal, kültürel yapılarının derinlemesine incelenmesi
gerekir. Ancak böyle bir çalışma yerine, her yeni din eskinin olumsuzlukları
üzerine oturtulmaya çalışılmakta ve konu geçmişe küfür edilerek
geçiştirilmektedir. Yeni dinler, dil, mekan, kişi gibi kutsi kavramlar
üreterek, kendi etrafına dokunulmaz, tartışılmaz yüksek surlar örmektedir.
16- Dinlerin evrimi ve toplumsal yapı:
Dinlerde çok tanrılılıktan
tek tanrılığa doğru bir evrimleşme görülmektedir. Çok tanrılılık, daha çok
kabile, aşiret topluluklarının dinleri şeklinde kendini göstermiştir. Kan
bağına dayalı olan bu dönem aynı zamanda, sınıfsız, yani komünal toplumsal bir
yapıdır. Mülkiyette olduğu gibi, tanrıda da bir tekelleşme yoktur.
Tek tanrılı dinler ise
sınıfsız toplumun bitiş zamanında, köleci toplum ile birlikte ortaya çıkmıştır.
Bu durum özellikle Hint dinlerinde daha net olarak görülmekte ve sınıf yapısı
bugün bile varlığını sürdürmektedir. Diğer tek tanrılı dinler ise öncelikle
köleci toplumun, daha sonra da feodal
toplumun dinleri olmuşlardır. Bütün dinler feodal toplumda, egemen ve en
gelişmiş düzeyine ulaşmışlardır. Dönem aynı zamanda, mezheplerin ortaya çıkış
ve çatışma dönemleridir.
Ortaçağ olarak da
adlandırılan feodal toplumda din, hayatın her alanına girmiş ve hayata müdahale
eder olmuştur. Döneme, tek tanrılı dinlerden Hıristiyanlık damgasını vurmuştur.
Hıristiyanlığın gelişme döneminde ortaya çıkan İslamiyet, saldırıların ana
hedefi olmuştur. Haçlı seferleri, yerini mezhep savaşlarına bırakan, dinler
arası savaşlara tipik örnektir.
Hıristiyanlık feodal
gelişimini tamamladığı noktada, gelişen burjuvazinin mezhebi olan Protestanlık
ortaya çıkmış ve burjuvazi ile aristokrasi arasındaki sınıf savaşları, kendini
mezhep savaşları şeklinde göstermiştir. Burjuvazi feodallere karşı en hassas
noktası olan din üzerinden saldırmış ve feodal toplumun ideolojisi olan dini,
kendi egemenliği altına alarak zafere ulaşmıştır. Burjuvazinin iktidarı ile
birlikte din, ciddi bir tartışmaya tabi tutulmuş ve birçok yeni mezhebin ortaya
çıkmasına neden olmuştur. Sekularizm, kapitalist toplumun din karşısındaki en
güçlü silahı olmuştur.
İlk uluslararası
belgelerdeki din ve vicdan /düşünce özgürlüğü, dinin tutsaklığına karşı bir
başkaldırı sloganı olmuştur. Burjuvazinin güçlü olduğu dönemlerde bu bayrak hep
yükseklerde dalgalanmıştır. Ne zaman ki iktidarı sarsılmaya başladı, din bu kez
burjuvazi tarafından kullanılmaya başlamıştır.
Kapitalist toplumun
bağrında gelişen sosyalist ideoloji, dinin egemen sınıf tarafından, siyasi bir
araç olarak kullanılması özelliğinden yola çıkarak, “din halkı uyutan bir
afyondur” sonucunu çıkardı ve tekrar dini yuvasına; kişinin vicdanına
yerleştirilmesi gerektiğini savundu ve bunun mücadelesini vermeye başladı.
17- Dinin
siyasallaşması:
Materyalist
ve idealist felsefe genel ayrımında din, idealist felsefe alanında yer alır.
Felsefi ayrımdaki yerinin gereği olarak, her türlü değişmeye olduğu kadar,
diğer sosyal alanlardan da kendini soyutlamaya çalışır ve kendini bağımsız bir
alan olarak tanımlar. Sonuçta siyaset, ekonomi ve kültürel alanla olan
bağlarını da reddeder. Ancak bu reddedişe biraz yakından bakılınca, ilişkinin
hiç de öyle olmadığı, aksine bu alanlarla din arasında sıkı bir ilişkinin
varlığı görülür. Ancak kazanılan bu dokunulmazlığı korumak için, reddediş hep
savunulur.
Dinin,
özellikle İslamiyet’in bir iktidar mücadelesi olarak ortaya çıktığı
düşünülünce, din-siyaset ilişkisi daha açık olarak görülecektir. Aynı ilişki
Musevilik’te de açık olarak görülmektedir. Çünkü gerek Hz.Muhammet gerekse
Hz.Musa, peygamber olmanın yanında, aynı zamanda, toplumlarının siyasal önderleri,
devlet başkanlarıdır.
Hıristiyanlıkta
bu ilişki daha sonra ortaya çıkmış ve yine din-siyaset (devlet yöneticiliği)
çatışmaları yaşanmıştır. Kısacası din, daha ilk gününden itibaren siyasi bir
kurum olarak ortaya çıkmıştır. Siyasetin bir anlamı da “devlet işlerini
düzenleme ve yürütme sanatı” olduğu düşünülürse, din, eksiksiz bir siyasi
kurumdur.
Buradan
yola çıkarak, son zamanlarda sık sık kullanılan “dinin siyasallaştırılmaması
gerekir” lafları, anlamsız bir ‘temenniden’ ibarettir. Çünkü din, dün olduğu
gibi bugün de en etkin siyasal bir kurumdur. Tamamen kişinin vicdanına
hapsedilmediği sürece, siyasal bir kurum olarak da kalacaktır. Din ile siyaset
arasındaki var olan ilişki, dolaylı değil, doğrudandır. O nedenle, din siyaset
ayrımı ya da günlük kullanımı ile “dinin siyasallaşması” kavramının kendisi,
din üzerinden yapılan siyaseti örtmek için kullanılan, siyasal bir oyun,
siyasal bir taktiktir.
Bu
çalışmamda din, politik iktidar araçlarından birisi olarak ele alınacak ve
tespitler bu ana mantık üzerine oturtulacaktır.
18- Dinlerde sevgi ve hoşgörü:
Teorik olarak, bütün dinlerin
amacının sevgi olduğu söylenir. Oysa dinler tarihi, amaçlanan (ideal) hedefin
hiçbir zaman gerçekleşmediğine tanıklık etmektedir.
Bütün
dinlerde gelişme ve egemenlik olmak üzere iki evre görülür. Sevgi ve hoşgörü,
bu evrelere göre yaşam bulur ya da yok olur. Her dinin kuruluş ve gelişme
evresinde hoşgörü, önce kendine gerekli olduğu için, temel slogandır. Bunun
nedeni dinlerin özelliği değil, kuruluş evrelerinin doğasından kaynaklanan
güçsüzlüktür. Dinlerin ortaya çıktığı dönemler, toplumun en çalkantılı, en
düzensiz zaman dilimleri olduğundan, toplumun böyle dönemlerde daha çok “sevgi
ve hoşgörüye” gereksinmesi vardır. Çünkü güçsüz olanın güç kazanıncaya kadar,
geleceği için, sevgi ve hoşgörüye gereksinmesi çoktur, hatta zorunludur. Aksi
takdirde, zayıf olanın savaş çığlığı, önce kendisini boğar.
Ancak
dinlerin gerçek yüzü, gelişmesini tamamlayıp egemenliğini kurduktan sonra
ortaya çıkmakta; sevgi ve hoşgörü sözcükleri yerini, karşıt anlamlı savaş ve
saldırıya bırakmaktadır. Gelişme döneminin sevgi ve hoşgörüsü, egemen dönemde
yerini cihat, haçlı seferi, engizisyon, idam, recm, kol kesme gibi kavram ve
eylemlere terk etmiştir. İdeolojik anlamdaki dini egemenlik, ekonomik, siyasi,
örgütsel egemenlik biçimleri ile daha da güçlenmektedir. Hatta güç karşıtını
yok etme noktasına kadar varmakta ve sevgi-hoşgörü kavramları, egemenlik ile
birlikte tarihe gömülmekte ya da yine birer iyiniyet sözcükleri olarak,
tarihteki yerlerini almaktadır.
19- Kutsal Rakamlar:
Hemen
hemen bütün dinlerde 3, 7, 12, 40 gibi bazı sayılar diğerlerine göre kutsal
sayılır. Örneğin Güney Arabistan’da; ay, güneş, yıldız, Mısır’da; Oziris,
Apsis, İzis, Hicaz’da; Uzza, Menat, Lat, Hıristiyanlık’ta baba, oğul, kutsal
ruh, Alevi’lerde ; Allah, Muhammet, Ali gibi, 3’lü kutsallar vardır. Buna
teslis denir. 12 sayısı da oldukça yaygındır; 12 havari, 12 imam, 12 kavim, ilk
akla gelenler. Keza 40 da en az 3, 12 kadar yaygındır. Bunlara ikinci derecede
başka sayılar da eklemek olasıdır.
20- Dinler ve din ile kültürler arası etkileşimler:
Kültürlere
göre yaşam, genel olarak yerleşik ve göçer olarak ikiye ayrılır. Yerleşik
yaşam, göçerlere göre daha üstün bir evredir. Ancak her iki gurubun kültürleri
sabit olmadığı gibi, karşılaştıklarında birbirlerinden etkilenirler; aralarında
sürekli bir iletişim oluşur. Her karşılaşmada birbirlerinden ve içinde
bulundukları çevreden bir şeyler alır ve verirler. Bu yönü ile, homojen bir kültürden söz etmek
olanaksızdır.
Göçer
toplumlar sadece eşyalarını değil, tüm inanç, kültür ve yaşam biçimlerini de
birlikte taşırlar. Uğradıkları yerlerin kültürlerini de kendisinin olana ekler
ve zenginleştirerek gittikleri yerlere taşırlar. Yerleşik yerlere
ulaştıklarında ve orası ile ilişkiye geçtiklerinde, alışverişlerini
sürdürürler. Kültürler arası alışverişte üst kültür, alt kültüre kendini kabul
ettirir. Üst kültür de genelde yeni olandır.
Kültürler
arası olduğu gibi, din ve onun türevleri olan mezhep ve tarikatlar arasında da
bir alış veriş vardır. Her yeni din, kendisinden önceki ve komşu dinlerden
üstün olmak zorundadır. Aksi takdirde ne yeni ne de üstün sıfatını taşıyabilir.
Zaten yeninin tanımı da, eskideki olumsuzlukların inkarı, olumlulukların yeniye
aktarımı ve çevreye, topluma uygun olanların katılması şeklindedir. Hiçbir yeninin
eskiyi tümden olumsuzlaması olanaksızdır; yeni mutlaka yumuşak bir geçiş yapmak
zorundadır. O nedenledir ki yukarıda sayılan ortak özellikler, bütün dinlerde,
farklı biçimlerde ya da farklı adlarda yer alır.
Din
ile kültür arasında, kesin bir sınır çizmek ve ayrım yapmak olanaksızdır. Hangi
toplumsal ilişkinin din kökenli hangisinin kültürel kökenli olduğunun ayrımını
yapmak, çok ciddi analizleri gerektirir. Çoğu kez kültürel değer diye sunulan
şeylerin, din kökenli; bazen de dini gelenek haline gelen eylem ve
uygulamaların kültürel kökenli olduğunu görürüz. Çünkü dinin varlığını
sürdürebilmesi için öncelikle, içinde yetiştiği toplumun, kültürel değerler ile
uyumlu olması zorunludur. Temel kültürel değerlerin varlığını sürdürebilmesi
için, esas olanlarının dini yoruma tabi tutması gerekir.
21- Dinler/inançlar eşittir:
Her
din, mezhep, tarikat, kendine inanana göre en üstündür. Bir dinin kabul
edilmesi, o dinin üstünlüğünün kabulünü gerektirir. Çünkü inanç, aynı zamanda
kayıtsız şartsız bir kabul demektir. Bu kabulün birincisi de kendi inancının,
diğerlerine göre daha üstün olduğunun kabulüdür. Tersinden söylersek, hiçbir
inanç diğerlerinden daha aşağı ya da değersiz değildir. O nedenle, bir kişinin
Müslümanlığı ya da Hıristiyanlığı ile gurur duyması, kişinin adının Ahmet ya da Mehmet olması nedeniyle duyacağı gurur
kadar anlamlıdır. Çünkü kişiler, kendisinin içinde yetiştiği toplum nedeniyle
sahip olduklarından gurur duyması için hiçbir haklı gerekçe yoktur.
Aynı
şey mezhep ve tarikatlar için de geçerlidir. Çünkü her inancın övünülecek bir
ayrılığı ve dolaysıyla üstünlüğü vardır. Sonuçta bütün din ve inançlar, inananına
göre üstün ama inanç anlamında eşittir.
22- Helal-haram:
Günlük
yaşamdaki yararlı-zararlı, doğru-yanlış gibi kavramların bir çoğu,
ahlaki/kültürel alandan dini alana geçerek helal haram niteliği kazanmıştır.
Temelinin totemizme kadar uzandığı görülmektedir. Orada bazı hayvanların
dokunulmaz olduğu görülür. Ve mutlaka her dinin helal ve haramları vardır.
Bunlar da genelde, keyif verici maddeler, seks ve bazı hayvan, bitki ve yer
şeklinde kendini gösterir.
Tanrıya
ulaşmak için, insanın zevklerden vazgeçmesi, dünya nimetlerine sırt çevirmesi
ve kendini tamamen ibadete vermesi öğütlenir. Tanrıya ulaşmak için önerilen,
evlenmeme, nefse hakim olma, farklı biçimlerde de olsa her dinde görülmektedir.
Helal
ve haramın bir özelliği de, bu dünyada yasaklanan ya da haram kılınan çoğu şey,
öbür dünyada sınırsız olarak sunulmaktadır. Böylesi derin bir çelişki, yanıtsız
bırakılmaktadır. Ancak siyasi olduğu tartışmasızdır.
23- Cennet-cehennem:
Helal
ve haramın, iyilik ve kötülüğün, sevap ve günahın, öbür dünyadaki karşılığı
cennet ve cehennemdir. Cennet, güzelliğin, mutluluğun, bolluğun; cehennem ise
kötülüğün, eziyetin, korkunun, kıtlığın merkezidir. Genel olarak bu dünyaya
alternatif olarak sunulur. Adı farklı olsa da her dinde, iki kuruma karşılık
gelen dünyalar bulunmaktadır. Cennet, Tanrıya yakın bir yer olarak
tanımlanmaktadır.
Cennete
ulaşmak için, aydınlanmak, Tanrıya ulaşmak, benliği yok etmek ve gönül gözünün
açılması şart koşulmaktadır.
Ali
Şeraiti cenneti; “İşlerin kolay ve çok az bir çabayla olduğu yer” olarak tanımlamaktadır.
(s-38). Toplumsal kavgalar ise,
dinler tarafından vaat edilen cennetin bu dünyada kurulması; yani cennetin
yeryüzüne indirilmesi amacıyla ortaya çıkmaktadır.
24- Din ve dogmatizm:
Dinler
değişmeyen kurallar bütündür. Değişen zamana karşı hep direnç göstermiştir. Bu
özelliği nedeniyle genel felsefi ayrımda, idealist felsefi alanda yer alır ve
idealist felsefe kendini en yalın biçimde dinde gösterir. O nedenle dinler
tarihi, dini dogmaya karşı verilen mücadeleler tarihidir. Bu mücadele çoğu kez,
çok kanlı sonuçlanmıştır. Dinlerin dogmatik yapısı, onu çok katı yapmış; başlangıçtaki
dini hoşgörü yerini, kanlı bir tarihe bırakmıştır. Tarihinde kanlı dönemleri
olmayan, hiçbir din yoktur.
25- Din, çıkış merkezinden uzaklaştıkça daha fazla değişime
uğrar:
Nasıl
ki suya atılan taşın en büyük dalga yüksekliği, taşın düştüğü merkezde ise,
dinlerin de en güçlü ve özgün olduğu yer, ilk ortaya çıktıkları bölgelerdedir.
Merkezden uzaklaştıkça din, tıpkı dalga gibi etkisini ve orijinalliğini
yitirmeye; dolaysıyla değişime uğramaya başlar. Değişim kendini genelde, katı
kuralların yumuşaması ve yerel kültürün dine karışması şeklinde gösterir.
Değişme yerel olduğu kadar, zamana da bağlı bir olaydır. Ne kadar katı olursa
olsun, mutlaka her inanç zamanla değişim geçirir. Çünkü zamanın aşındırmadığı,
hiçbir madde, hiçbir toplumsal ilişki mevcut değildir. Sadece bazı değerler çok
çabuk aşınıp değişirken, bazıları yapısı gereği direnç gösterir; din en
dirençli toplumsal olgudur. Ama zaman törpüsünün gücüne, o da yenik düşer ve
mutlaka değişir.
Din merkezde kendi kurallarını
dayatırken, etki alanının zayıfladığı uzak bölgelerde, dayatmanın kendisi de
zayıflar. Dayatamadığı noktalarda, kendisinden alınan ile yetinir ve onu öyle
kabul eder. Anadolu İslamiyet’inin Arap yarımadasından farklı olmasının bir
nedeni de budur. Merkezden uzaklaştıkça, çevre faktörlerinin etkisi daha güçlü
olmaya başlar. O nedenle, İslamiyet merkezine en uzak olan Anadolu’da,
halifelik gelinceye kadar din çok katı değildir. Dini merkezin Anadolu’ya
taşınması ile birlikte, Anadolu İslamiyet’i yeniden şekillenmiştir. Aynı
şekilde cumhuriyet dönemi ile birlikte, Batıya en yakın konumda bulunan Anadolu
İslamiyet’i, merkezden farklı bir özellik göstermiştir.
Konumuza ilişkin ara özet:
Alevilerin
Allah, Muhammet, Ali üçlüsünün yanı sıra 12 İmamları, pirleri, kutsal değerleri
ve inançları vardır. Tanrıya taparlar. İnsana ve toprağa sürülen yüz ile
Tanrıya niyaz ederler. 12 gün oruç tutarlar, Hz. Ali’nin türbesi ve Kerbela hac
yerleridir. Büyük bayram kabul edilen kurban bayramında kurban keserler. Hak
dolusu içerler. Cuma akşamları ve cumaları en kutsal günlerdir. İmam Cafer
Buyruğu kutsal kitaplarındandır. İbadetleri Türkçe’dir. Allah, Muhammet, Ali
birliğine inanılır. Pir, mürşit, dede, baba, Alevi din görevlileridir. Ölüm
Hakka göçmek olarak kabul edilir. Cennet ve cehennemin asıl olarak bu dünyada
olduğuna inanılır. Ahlaki şekillenmede dinin etkisi büyüktür. Alevilik, temel
dini kimlik olarak kabul edilir. Bektaşilik, Tahtacılık, Kızılbaşlık Alevi alt
kimlikleridir. Alevilik tam bir Anadolu inancıdır. Yukarıda sayılan dinlerin
özgün bir sentezidir. Alevilik eski sol siyasal kimliğini terk etme
eğilimindedir. Alevilik bir sevgi inancı olarak kabul edilir. 3, 7, 12, 40
kutsal rakamlardır.
İslamiyet’e ait namaz, 30 gün oruç,
hac, zekat yoktur. Kitap konusu tartışmalıdır. Ortak olan tek yön Hz. Muhammet
ve Hz.Ali inancıdır, ancak bu isimle tanımlanan zatlar da farklı niteliklere
sahiptir; burada da kendine özgülük vardır.
2.
BÖLÜM
İSLAMİYET ÖNCESİ
ARAP YARIMADASININ SOSYAL YAPISI
İslamiyet, Alevilik ve Sünnilik konularının daha iyi anlaşılması için,
öncelikle İslamiyet öncesi ve İslamiyet’in kuruluş anı Arap toplumunun
ekonomik, sosyal, siyasal, kültürel yapısının genel ve farklı bir tahlilinin
yapılması gerekir. Aksi takdirde, konunun incelenmesi eksik kalacaktır.
Toplumlar
üretim ve egemen sınıf yapılarına göre sınıfsız ve sınıflı toplumlar olmak
üzere ikiye ayrılır. Sınıfsız toplumlar tarihte iki kez görülür; ilki sınıflı
toplumların başlangıcında, ikincisi de sınıflı toplumun sona erdiği dönemde.
Birincisi ilkel komünal, ikincisi de komünist toplum olarak adlandırılır.
Sınıfsız toplumların en temel özelliği, üretim araçları üzerindeki mülkiyetin
bireysel değil toplumsal olması, dolaysıyla sömürü ilişkilerinin maddi
koşullarının olmamasıdır.
Temelini
sömürünün oluşturduğu sınıflı toplumlar ise, tarih sırası ile köleci, feodal ve
kapitalist toplumlardır. Sınıflı toplumlarda, adları farklı olsa da bir ezilen
(köle, serf, işçi) bir de ezen, egemen sınıf (köle sahibi, senyör, burjuva)
vardır. Sınıfsız toplumun aksine sınıflı toplumun temelini üretim araçları
üzerindeki, özel mülkiyet oluşturur.
Üretici
güçlerin gelişimine, iç çelişkisi gereği ayak uydurmayan üretim ilişkileri, sert
ya da yumuşak bir biçimde yerini bir üst üretim biçimine bırakmıştır.
Toplumlardaki üretim biçimi değişimleri zamandaş olmadığı gibi, geçiş süreleri
de farklılıklar göstermektedir. Hatta zaman zaman, aynı toplumda aynı dönemde,
birden fazla üretim biçiminin iç içe yaşandığı gözlenebilmektedir. Örneğin
ilkel komünal toplumdan köleci, köleci toplumdan feodal topluma geçiş uzun
gelgitlerin sonucu olmuştur. Aynı şekilde feodal toplumdan kapitalist topluma
geçiş de uzun bir zaman almıştır. Örneğin İngiltere ilk burjuva hareketler;
13.yy.da görülmesine rağmen, kapitalistleşme sürecini 19.yy.da tamamlayabilmiştir.
Diğer yandan hala, krallık gibi feodal kalıntılar varlığını korumaktadır.
Üretim
biçimleri farklı toplumlarda, aynı adı almalarına rağmen, içerik farklılıkları
görülmektedir. Örneğin Arap toplumundaki kölelerin kullanılma alanı ile
Roma’daki kölelerin kullanılma alanı ve mülkiyet biçimi farklıdır. Doğal olarak
efendinin kölelere karşı duruşu ve tavrı da farklılık göstermektedir.
Bu
genel girişten sonra özel olarak Arap toplumunu ele alırsak, ilk olarak, İslam
öncesi Arap toplumunda merkezi bir devlet yapısının olmadığını görürüz.
İslamiyet’in çıkış noktası olan Mekke ve Medine şehirlerinin bulunduğu Hicaz
bölgesinde, devlet yerine, aşiretler topluluğu egemendir. Gerek Mekke’de
gerekse Medine’de ekonomik, siyasi, askeri ve dini gücü elinde tutan oymaklar
arası bir iş bölümünün varlığını görürüz.
Aşiretler
kendi içinde, doğası gereği kan bağından kaynaklı, yarı komünal bir toplumsal
ilişki sürdürürken; komşu aşiretlerle yaptığı savaşlardan elde edilen esirlerin
köle olarak kullanılır. Arap toplumunda köle, bir efendinin değil, tüm aşiretin
ortak malıdır. Bu yönü ile Arap kölelik sistemi, köleci üretim biçiminin
gelişmiş olduğu Roma ve Mısır’daki kölelikten farklılık göstermektedir. Diğer
yandan, Arap yarımadasının çöl, dolaysıyla tarım alanlarının çok dar olması
nedeniyle, köle emeğine gereksinme duyulan alanda da farklılık göstermektedir.
Araplar köleleri daha çok ev işlerinde ve ticarette kullanmaktadır. Doğal
olarak kölelerin tarımda, inşaatta (çadır toplumunda), gemicilikte kullanılması
nerede ise yok denecek kadar azdır. Dolaysıyla üretimde kullanılmayan kölenin
azat edilmesi oldukça kolay olmaktadır.
Arap
toplumunda genel olarak üç sınıf görülmektedir. 1- ÖZGÜRLER: Bunlar toplumda egemen
ya da egemenliğe ortak olan oymak üyeleridir. Kendi içlerinde ortak ve eşit bir
yaşam sürerlerdi ancak yetenekli olanlar ile sanatçılar, savaşçılar,
diğerlerine göre doğal üstünlüğe sahiptiler. Mekke bu oymakların aile
başkanlarının oluşturduğu, 12 kişilik bir kurul tarafından yönetilirdi.
Oymaklar arasında da bir hiyararşik yapı vardı ve Kureyş soyundan olanlar en
üstün konumdaydı. 2-KÖLELER: Bunlar esirler ve cariyelerden oluşuyordu.
Köleliğin asıl kaynağı, aşiretler arası savaşlardı. Yabancı köleler ise
pazardan alınıyordu. Köle ticareti Kureyşlilerin elindeydi. 3- MEVALİ: Özgür
bırakılan köle ve cariyelerin oluşturduğu, özgürler ile köle arasında bir
sınıftır. Özgür bırakılan köle, aşiretin mevali olur ama özgür birisi ile evlenemez.
YÖNETİM
Hicaz bölgesinde İslamiyet öncesi, tarihe geçmiş belirli bir devlet
yoktur. Bölgenin üç önemli şehri olan Mekke, Medine ve Taif arasındaki mesafe
oldukça uzak olup, çöl nedeniyle, ara bölgelerde yerleşim yok denecek kadar
azdır. O nedenle siyasal örgütlenme merkezi değil, şehir merkezli bir özellik
göstermektedir.
Her
şehir, birden çok kabilenin (aşiretin) bir araya gelmesi ve aşiretler arası
işbölümü üzerine kurulmuştur. Bir arada, aynı şehirde yaşamak zorunda olan
aşiretler, yönetimde temsil edilmek zorundaydı ve o nedenle şehirler aşiret
reislerinin (yaşlılarının) oluşturduğu bir kurul tarafından yönetiliyordu.
Aşiret reisi olmak için aranan temel özellikler; yaş, saygınlık, yiğitlik,
bilgelik gibi, doğal yetenekleri öne çıkaran değerlerdir. Şehir temsilcisi
olarak da, kurul içinde en saygın kişi seçiliyordu.
Başta
seçilmeyi gerektiren aşiret başkanlığı, sınıfsal yapının netleşmesi ile
birlikte zamanla babadan oğla geçen bir kurum haline gelmeye başlamıştır. Yetenekli,
bilgili, güçlü olan en büyük erkek çocuk yönetimde yer almaya başlamıştır.
Aşiretler
arasında gerçekleştirilen evlilikler, bir yandan aşiretler arası bağların
güçlenmesini sağlarken, diğer yandan statü evliliklerinin ortaya çıkmasına
neden olmuştur. Statü evliliklerinde, evlenen kişilerde aranan özelliklerde
yaşın hiçbir önemi yoktur. Burada önemli olan, bir diğer aşiret ile sağlanacak
bağdır. O nedenle çok yaşlı bir erkekle, çocuk denecek yaşta bir kız çocuğunun
evlenmesi gayet doğaldır. Aynı şekilde tersi de olanaklıdır; yani genç bir
erkek ile yaşlı, dul bir kadının evlenmesi de gayet doğaldır. Örneğin
Peygamberin birinci eşi kendisinden 15 yaş büyük iken, sonradan aldığı Ayşe
peygamberden çok küçüktür.
Köleci
toplum, köle ilişkisinin yanında, erkeği de topluma egemen kıldı ve iktidar
ataerkil bir karakter kazandı. Devlet yönetimi gibi, dini liderlik de
erkeklerin eline geçti. Çok tanrılı dinlerden tek tanrılı dinlere geçişle
birlikte, ki bu dönem sınıflı topluma denk düşer, kadın tanrısal özelliğini
yitirdi ve dini liderliği de erkeklere kaptırdı. Dinde kadının rolü, tıpkı
siyasi alandaki rolü gibi, ikinci derecede kalmıştır. Kadın artık, hem siyasal
hem de dinsel alanda, erkeğin yardımcısı konumuna düşmüştür.
İslamiyet
öncesi Arap yarımadasında, çok tanrılı dinler vardı. Doğası gereği çok tanrılı
dinlerde, her aşiretin ayrı bir dini ve dolaysıyla ayrı tanrıları vardı. Bu
tanrılar putlar ve heykellerle sembolize edilirdi. Örneğin Kureyşlilerin putu
“Uzza Hubel, İsaf; Naile” putlarıdır. Tapınaklara taput denir. Tapınakların
çevresinde dolaşmak, tanrılara kurban kesmek, en yaygın ibadet biçimleridir ve
bu gelenek çok küçük farklarla İslamiyet’e girmiştir. Mekke’de El Uzza, Taif’te
Lat (Rab), Medine’de Menat tapınakları vardır.
İbrahim
peygamber ile oğlu İsmail tarafından yapılan Kabe, onların zamanında tek
tanrılı dinin ibadet yeri olarak kullanılmış
ve çevresinde dönülerek ibadet yapılmıştır. Daha sonraki dönemlerde ise
puthane olarak kullanılmıştır. Şu anda hacı olmak için yapılan tavaf o dönemden
kalma bir gelenektir.
Her
dönem, kendi dışındaki dönemleri, kendisine ait siyasal, toplumsal, kültürel
değerlerle yargıladığı ve de eski dönemler yeterince bilinmediği için, doğal
olarak cahillikle suçlanır. İslamiyet de kendisinden önceki Arap toplumunu
reddetmek için, o devri cahiliye dönemi olarak adlandırır, hatta suçlar. O
dönemin bazı toplumsal, siyasal, kültürel kuralları, İslamiyet tarafından
reddedilirken, köklü olanları aynen yeni dine aktarılmıştır. Örneğin İslamiyet
öncesi yaygın olan çok eşlilik (karılılık), sayı azaltmasına gidilerek, aynen
İslamiyet’e aktarılmıştır.
Anlatınlar
ışığında değerlendirecek olursak
İslamiyet, ilk darbeyi çok tanrılı dine, dolaysıyla mevcut dini düzene
vurmuştur. İkincisi o ana kadar pek tanınmayan Muhammet, geleneklere aykırı bir
şekilde, 40 yaşında Mekke yönetimine talip olmuştur. Üçüncüsü Mekke’de dengeler
üzerine kurulmuş aşiret düzenini hedef almış ve aşiret dışı bir hareket
geliştirerek, “İslamlık kan bağlarının kılıçla kesilip atılmasına” neden
olmuştur. Dördüncüsü ittifak etmeyi düşündüğü yoksul halkı yanına alabilmek
için, azat yöntemi ile, kölelik rejimini sarsmıştır. (S-304) Türkler nasıl Müs. Oldu)Erdoğan Aydın.
PEYGAMBER
Peygamberlik
ilk gününden itibaren, bir erkek mesleği olmuştur. O nedenle bilinen hiçbir
kadın peygamber yoktur, hatta bunu düşünmek bile olanaksızdır. Tüm kutsal
kitaplar peygamberlerin, daha önceki peygamberler soyundan geldiğini
yazar. Hz. Muhammet de, bu kural
gereğince, kendisinin İbrahim ve İsmail Peygamber soyundan gelen, Hicaz
Araplarından, Kureyş soyunun, Haşimioğulları kolundan geldiğini kabul
etmektedir. Annesi Amine de Zühre kolundan gelir.
Hz.
Muhammet 20 Nisan. 571 tarihinde doğdu. Peygamber doğmadan babası, 6 yaşında annesi
ve 9 yaşında da dedesi Abdulmuttalip öldü. Dedesinin ölümünden sonra Peygamber,
amcası, Ali’nin babası Ebu Talib (Abdümenf), tarafından büyütüldü. Dedesi Haşim
oğlu Abdulmuttalip, babası Abdullah’tır. Peygamberin Abbas, Hamza ve Ebu Talip
isimli üç amcası vardır. Başka bir deyişle Peygamberi büyüten amcası dışında,
iki amcası dolaysıyla, Ali dışında da amca oğulları vardır.
Peygamber
12 yaşındayken amcası Ebu Talib ile ticarete çıkmaya başladı ve o yaşta Suriye’ye
gitti. Bu arada Muhammet’in peygamber olacağını söyleyen papaz Bahira ile karşılaştı
ve tanıştı. Peygamberin, Hıristiyanlığı bu papazdan öğrendiği söylenir.
Ticarete
12 yaşında başlayan, çok üstün yeteneklere sahip birisinin, Peygamber olarak
görevlendirildiği 40 yaşına kadar, 28 yıl boyunca okuma yazma bilmediğini ileri
sürmek, Peygamberi yüceltmez; aksine yaptığı işe ve yeteneklerine ters düşer.
Aynı zamanda Kuran’ın ilk ayeti olan “oku” emrine de aykırı olacaktır. Diğer
yandan zengin, dul bir kadın olan Hatice gibi birisinin, sadece dürüstlüğü
temel alan bir evlilik yaptığı da, ticaret mantığına ve Hatice’nin sosyal
statüsünü uygun düşmeyecektir. Gerek Kuran gerekse ilişkileri, Peygamberin
okuma yazma ve İslamiyet öncesi tek tanrılı dinleri çok iyi bildiğini ortaya
koymaktadır.
Peygamberle
ilgili olarak tartışılan en önemli konularından birisi de evlilikleridir. Başta
anlatıldığı gibi, Arap toplumunda evliliğin en önemli özelliği, sosyal bir
nitelik taşımasıdır. Erkekler sosyal/sınıfsal statüsüne uygun birden çok kadın
ile evlenebiliyordu. Peygamberin ilk eşi Hatice, Peygamberden önce iki evlilik
yapmış ve ilk eşi Ebu Hale b. Zürrare et- Temim’den Hale ve Hind isimli iki çocuğu
olmuştur. İkinci eşi Atik b. Abid el- Mahzumi’den ise çocuğu yoktur. Hatice 40
yaşında, 25 yaşında olan Muhammet ile evlenmiştir. Peygamberin Hatice ile evliliği
25 yıl kadar sürmüş ve bu evliliklerinden 4’ü kız, biri erkek olmak üzere
toplam 5 çocukları olmuştur. Peygamber ilk eşi Hatice 65 yaşında ölünceye kadar
tek eşli evlilik yapmıştır. Hatice’nin sosyal statüsü (zengin, tüccar)
düşünüldüğünde böyle olması da doğaldır.
Peygamberin
oğlunun adı Kasım olup, kızları: Zeynep, Rukiye, Ümmü Kelsum ve Fatıma’dır. Bir
de Peygamberin cariyesi Mariye’den 630 yılında İbrahim isimli bir oğlu daha
olmuştur ancak bu da Kasım gibi çok küçük yaşta (2 yaşında) ölmüştür. Başka da
çocuğu olmamıştır. Zeynep (601 doğumlu): Hatice’nin kız kardeşinin oğlu
(teyze oğlu) Ebül-As b. Rebbi’e ile evlenmiş.
Rukiye (604): Osman b. Affan (Halife Osman) ile evlenmiş ve Abdullah adında bir çocukları
olmuş ve 2 yaşında ölmüş. Kendisi de 20 yaşında 624’te ölmüştür.
Ümmü Kelsum Amine: 625’te, ölen kardeşinin yerine Osman ile
evlenmiştir. Böylece Osman iki kez Peygamberin damadı olmuştur. 631 yılında da
ölmüştür.
Fatıma: 606/9 da doğdu,
632/33 de öldü. Ali ile evlendi ve 6 çocukları oldu. Hasan, Hüseyin,
Muhsin, Zeynep, Ümmü Kelsum ve Rukiye. Muhsin ve Rukiye küçükken öldü. Zeynep,
Abdullah b. Cafer, Ümmü Kelsum ise Ömer b. Hattab (Halife Ömer) ile evlenmiş.
Kaynaklara
göre, Peygamber 2 kızını Osman’a ve en küçük kızı Fatma’yı Ali’ye vermiştir. Osman’dan
tek çocuk olmuş ve o da küçük yaşta ölmüştür. Aynı şekilde Peygamberin 2 oğlu
da daha iki yaşına basmadan ölmüşlerdir. Sadece Ali’nin Fatma’dan olan
çocukları sağ kalmıştır.
Peygamberin Evlilikleri:
1-
Huveylid kızı Hatice: Hatice ile ilgili
yeterli bilgi yukarıda verildi.
2-
Zem kızı Sevde: Önce amca oğlu ile
evliydi, o ölünce Peygamber ile evlendi.
3-
Ebu Bekir kızı Ayşe:
614 yılında doğdu ve 623’te, 9 yaşında
Peygamber ile evlendi. Evlendiğinde Peygamber 52 yaşındaydı. Peygamberin
ölümü ile 18 yaşında dul kaldı ve hiç çocuğu olmadı.
4-
Ömer kızı Hafsa:
Peygamberden önce Huzayfe oğlu Huneys ile evlenmiş, kocası ölünce Peygamber ile
evlendi.
5-
El-Haris kızı Zeynep: Peygamberin
amcası oğlu Tufeyl ile evliydi. O boşadıktan sonra kardeşi Ubeyde, onun ölümden
sonra da Cash oğlu Abdullah ile evlendi. Abdullah ölünce de Peygamber ile
evlendi.
6-
Ebi Ümeyye kızı Ümmü Seleme (Hind):
Peygamberin halası kızı Atike’nin kızıdır. Abdülesed oğlu Abdullah ile evliydi.
Kocası ölünce Peygamber ile evlendi.
7-
Cash kızı Zeynep: Peygamberin hala
kızıdır. Önce Peygamberin evlatlığı ile evlendi. Zeyd köle olduğu için çevre bu
evliliğe karşı çıktı ve 1 yıl sonra boşanarak Peygamber ile evlendi.
8-
Haris kızı Cüveyriye: Önce amcası oğlu
Safran oğlu Mesafi ile evliydi. O ölünce Peygamber ile evlendi.
9-
Ebi Süfyan kızı Ümmü (Remle):
Osman’ın hala kızı, Muaviye’nin kız kardeşidir. Önce Peygamberin halası oğlu Cash oğlu
Ubeydullah ile evlendi. Kocası Hıristiyan oldu ve öldü. Sonra Peygamber ile
evlendi.
10- Safiyye:
Yahudi asıllı olup, iki evlilik yaptıktan sonra Peygamber ile evlenmiştir.
11- Meymune:
Peygamberin amcası Abbas’ın baldızı olup, iki evlilikten sonra, amcası Abbas’ın
önerisiyle evlendi. Peygamberin son eşidir.
Görüldüğü
gibi Peygamber 11 evlilik yapmış ve bu
evliliklerden sadece birinci eşinden çocukları olmuştur. Çocuklarından sadece
Fatma sağ kalmış, diğerleri Peygamberden önce ölmüşlerdir.
Evliliklerde
dikkati çeken noktalar: 1. Ayşe hariç, hemen hepsi Peygamberden önce bir ya da
birkaç evlilik yapmışlardır. 2. Eşlerden bir kısmı yakın akraba ya da akraba
eşleridir. 3. İddia edildiği gibi Peygamberin evlendiği kadınlar fakir, muhtaç
ve savaşta ölenlerin eşleri değil, tanınmış ailelerdendir. 4. Bu evlilikleri
Peygamberin cinsel gücü ile de açıklamak çok yanlıştır. Çünkü her şeyden önce,
Peygamberlik mertebesine erişmiş, üstün özellikleri olan birisinin evliliğini
cinsellikle açıklamak, Peygamberlik niteliklerine aykırı, basit bir açıklama
tarzıdır. 5. Ancak 4 halife ile Peygamber arasındaki evlilik ilişkileri
incelendiğinde, bu evliliklerde siyasi kaygıların ağırlıklı olduğu hemen göze
çarpmaktadır.
Daha
öncede açıklandığı gibi, gerek peygamberlik (dini liderlik), gerekse
imamlık/halifelik erkek meslekleridir. Dini ve siyasi iktidarın devamı için,
bir erkek çocuk zorunludur. O nedenle ataerkil geleneklere göre, Peygamberden
erkek çocuğu olan aile, Arap toplumunda iktidara sahip olacaktır. Peygamber
dört halifeden, Ali ve Osman’a kızlarını vermiş, Bekir ve Ömer’in kızları ile
evlenmiştir. Keza Ali kızını Ömer’e vermiştir. Aynı şekilde Muaviye’nin babası
Ebu Süfyan da kızını Peygambere vermiştir. Ancak Peygamberin çocuklarından
Fatma hariç hiçbirisinden, bırakalım erkek çocuğu, kız çocuğu bile
olmamıştır.
Peygamberin
evliliklerden en iyi bilineni Ayşe ile olanıdır. Doğrudan iktidar mücadelesinde
yer alan Ayşe, işi çarpışmalara götürecek kadar ileri götürmüştür. Ayşe, Hz.
Ali'’in halifeliği döneminde valilik bekleyen Talha ve Zübeyr ile birlikte
olup, Hz. Ali’ye karşı savaşmıştır. Cemel savaşı olarak adlandırılan bu savaşta
12.000 kişi ölmüştür.
HZ. ALİ
Hz.
Ali 599 yılında doğdu, 661 yılında öldü. Hz. Ali, Peygamber öldüğünde
(632) 33 yaşındadır. Hz. Ali de
kayınpederi Peygamber gibi, ilk eşi Peygamberin kızı Fatma ölünceye kadar, tek
evlilik yapmıştır. Bu evlilikten Hasan, Hüseyin ve Muhsin isimli erkek
çocukları ile Ümmü Gülsüm, Zeynep ve Rukiye adlı üç kızları olmuştur. Muhsin ve Rukiye küçük yaşta
ölmüşlerdir. Kızlardan Zeynep, Ali’nin yeğeni Abdullah (Cafer oğlu) evlenmiş ve
4 erkek, bir kız çocukları olmuştur. Ümmü Gülsüm ise Halife Ömer ile
evlendirilmiş ve Zeyd adlı bir erkek çocukları olmuştur.
Ali
eşi Fatma öldüğünde 34 yaşındadır ve Fatma ölünceye kadar başka eş almamıştır.
Ancak Fatma’nın ölümünden sonra 7 evlilik daha yapmış ve bu evliliklerinden 14
erkek, 17 kız çocuğu olmuştur. Alinin eşleri;
1-
İmame: Fatma’nın kardeşi Zeynep’in
(Ali’nin baldızı) kızıdır. Bu evlilikten Abbas, Cafer, Abdullah ve Osman adında
dört oğlu olmuş ve bunların dördü de Kerbela’da şehit olmuşlardır.
2-
Leyla: 2 erkek çocuk olmuş ve bunlar da
Kerbela’da şehit olmuşlardır.
3-
Esme: Ebu Bekir’in eşi olup, Bekir’in
ölümünden sonra Ali ile evlenmiştir. Yahya ve Muhammet isimli iki çocukları
olmuştur.
4-
Ümmü Habibe: Bir kız ve bir oğlan
çocuğu olmuştur.
5-
Havle: İbn-ül Hanifiye’nin annesidir.
Hanifiye Aleviliğin ilklerinden sayılır.
6-
Ümmü Saidi: İki kız çocuğu olmuştur.
7-
Muhayyat: Bir kız çocuğu olmuştur.
Hz.
Ali’nin Fatma dışındaki eşleri ve çocukları araştırmacılar dışında pek
bilinmemektedir. Bunun basit bir bilgisizlik olduğu düşünülemez. Hatta bazı
Alevi kaynaklarında, “oğlu” sözcüğü yerine Arapça’sı olan “bin” eki
kullanılarak, sanki bir şeyler gizlenmeye çalışılmaktadır. Tıpkı Peygamberin
çocuğu denilince sadece Fatma bilindiği gibi, Hz. Ali’nin çocukları denince de,
sadece İmam Hasan ve Hüseyin’den söz edilmektedir. Fatma’dan olan kızlardan
bile söz edilmemektedir. Oysa yukarda sayıldığı gibi bilinenler dışında da
çocukları vardır; hem de pek çok!
Başta
da değinildiği gibi, bu basit bir unutma ya da yok sayma olayı değil, iktidarın
ve dinin, erkek egemen yapısından kaynaklanmaktadır. Verileri doğru olarak
okuduğumuzda şu sonuçları çıkarmak olasıdır. Eğer Alevilik ve Şiiliğin Hz. Ali
ile başladığı kabul edilirse, sadece İmam Hasan ve Hüseyin’den değil, Ali’nin
diğer çocuklarından da söz edilmesi gerekirdi. Hiç değilse Alevi/Şii
kaynaklarında bunlara özel olarak yer verilmesi gerekirdi. Hasan ve Hüseyin
isimlerinin öne çıkması Hz. Ali’nin oğlu olmalarından dolayı değil, Fatma yolu
ile Peygamberin torunu olmalarından kaynaklanmaktadır. Diğer çocuklarına
rağmen, sadece Hasan ve Hüseyin’in öne çıkarılması, aslında Ali’nin geriye
çekilmesi ve dolaylı olarak Peygamberin öne çıkarılmasıdır. Nedeni de
Peygamberin bir erkek çocuğunun olmamasıdır. Peygamberin çok eşliliğinin
temelinde yatan bu olgu, Peygamber soyunun nereden yürütüleceği tartışmasının
da kaynağı olmuştur. Arap toplumunun siyasal yapısına göre, eğer peygamberin
bir erkek çocuğu olsaydı, tarih Hz. Ali’nin diğer çocukları gibi İmam Hasan ve
Hüseyin’den de kesinlikle söz etmeyecekti. Ayrıca Hz. Muhammet son peygamber
olmayacak, peygamberlik onun soyundan gelen erkekler aracılığı ile devam
edecekti. Dolaysıyla İslamiyet içinde
ayrılıklar, Peygamberin ölümünden hemen sonra değil, çok sonraları ortaya
çıkacaktı.
Peygamberin
ölünceye kadar, açıkça bir halife göstermemesinin ilk nedeni, bir erkek çocuk
beklentisinin hayatının sonuna kadar devam etmesidir. İkincisi, Arap toplumunun
yönetim geleneklerine aykırı bir şekilde, genç yaşta peygamber olması ve
İslamiyet’i kurması nedeniyle, düzeni alt üst etmiştir. İkinci kez kökten
değişiklik yaparak, halifeliği kızı Fatma soyundan sürdürme cesaretini açıkça
ortaya koyamamıştır. Çünkü yeni kurulan İslam Arap toplumunda, böylesi radikal
bir değişim, düzenin ataerkil yapısına zıttır. İslam devriminin daha yeni
oturmaya başladığı, dengelerin ancak sağlanmaya çalışıldığı bir dönemde, böyle
bir değişim büyük tepkilere neden olacaktır.
Bu da yeni düzenin yıkılmasına yol açacak bir harekettir. Bunlara bağlı
bir üçüncü neden de, kurmuş olduğu düzenin devamı için (statükonun korunması),
sürekli siyasi dengeleri gözetmesidir. Evlilikte bile dengelerin hesaplandığı
koşullarda, aynı dengelerin siyasi iktidarda sürdürülmesi için kullanılması da
kaçınılmazdır ve bundan daha doğal bir şey de olamaz.
Kısa Tarih
Arap tarihi İslam öncesi ve
sonrası diye ayrılabildiği gibi, İslam tarihini Mekke ve Medine dönemi;
Peygamber dönemi ve sonrası diye ayırmakta da yarar vardır.
Peygamberin
dedesi Kureş’in bilge kişilerinden olup, Peygamberin doğumunun 7. Günü akika kurbanı
kesip, sünnet ettirmiş ve adını koymuştur. (S-36)
YZYörükan. Peygamber ilk eğitimini dedesinden aldı. Bu zat kendisine şarabı
haram kılmış, bazı geceler dua için Hıra dağına çıkar ve yanında torunu
Peygamberi de götürürdü. Peygamber bu koşullarda yetişmiştir. (S-37)
İlk vahiy 610 yılında “oku”
diyerek geldi ve Peygamberlik görevi başladı. İddia edildiği gibi Peygamber
cahil değil, okuma yazma bilen birisidir. Gerek yaptığı iş (ticaret) gerekse
sahip olduğu önderlik yeteneği, bu tezimizi doğrulamaktadır. Hz. Ali bu konuda
şu olayı anlatmaktadır. Hubeydiye anlaşması yazılırken Hz. Ali, “Muhammet
Resulullah” yazısını değiştirmeyeceğine yemin etti. Hz. Muhammet kendi eli ile
“Muhammet ibn-i Abdullah” diye yazdı. Aktaran Buhari (S-258) YZY.
İlk Müslüman Peygamberin
ilk eşi Hatice’dir. Ondan sonra Hz. Ali Müslümanlığı kabul eder. İlk
Müslümanların hepsi önce puta tapmışlar daha sonra Müslüman olmuşlardır; bunun
tek istisnası Ali’dir. Ali puta tapmadan, 10 yaşında Müslüman olarak Tanrıya
tapmıştır.
Peygamber 13 sene Mekke’de
Peygamberlik yapmıştır. Bu dönemde inen ayetlere Mekke ayetleri denilmektedir.
Mekke dönemi Peygamberin İslamiyet’i tebliğ evresidir. Her yeni din ve düşünce
gibi, kendini kabul ettirinceye kadar hoşgörü esastır. Buradaki ayetler
ağırlıklı olarak iman, ahlak, ahret, kardeşlik üzerinedir. Kurallar da, Mekke
merkez alınarak ve kolay kabul edilecek şeklinde düzenlenmiştir. Örneğin Miraç
gecesinden önce namaz 2 vakit, oruç ve zekat, süreye bağlı değildir. Namaz
kılınırken kıble olarak Kabe değil, Mescidi Aksa (Kudüs) kabul edilmiştir. (s-91)
İslamiyet güç kazanmaya
başlayınca, mevcut Arap sistemi için tehlikeli olmaya başlamış ve o andan
itibaren Müslüman olanlara yönelik şiddet ve tehdit artmaya başlamıştır. Bunun
üzerine Peygamber Mekke’den ayrılmak zorunda kalmış ve yatağına Hz. Ali’yi
yatırarak, yanına Ebu Bekir’i alıp, 622 yılında Mekke’den Medine’ye göçmüştür
(hicret etmiştir). Bu tarih İslamiyet için bir dönüm noktası olduğundan, Halife
Ömer tarafından, Hicri takvimin başlangıcı olarak kabul edilmiş ve takvimler
bir daha sıfırlanmıştır.
İlk mescit (cami değil)
Medine’de yapılmış ve ilk Cuma namazı da burada kılınmıştır.
Mekke’den göç eden
Müslüman’lara muhacriun (göçmenler),
bunlara yardım eden Yesribli (Medine’li) Müslüman’lara da ensar
(yardımcılar) denildi. Medine’ye göç ile birlikte ilk şehir İslam Devleti de
kurulmuş oluyor. Medine İslam Devletinin kurulması ile birlikte oluşturulan
kurtarılmış bölgede İslamiyet, bir yandan eski kuralları değiştirirken, diğer
yandan yeni yeni kurallar koymaya başladı.
Mekke’den Medine’ye yapılan
göç nedeniyle, başlangıçta muhacriun zor
durumda kalıyor. Sorunu çözmek isteyen Peygamber, her Medinelinin kendine
Mekkelilerden bir kardeş (muahat) edinmesini ve kendi aralarında ortak
yaşamalarını öneriyor. Daha önce Mekke’de de bu tür kardeşlikler kurulmuştur.
Herkes kardeş olduktan sonra kardeşsiz kalan Hz. Ali, Peygambere “ya Resulullah
Ashap arasında kardeşlik akdettiniz, bana kardeş göstermediniz, benim kardeşim
kimdir?” sözüne karşılık “senin kardeşin benim” demiştir. (S-123) YZY
Medine’deki bu kardeşlik
kurumu yaklaşık 16 ay kadar devam etmiş ve kazanılan ganimetlerin yeterli
gelmesi üzerine, kaldırılmıştır. Mekke’de namaz 2 rekat, vakit ile şarta bağlı
olmadan geceleri kılınmış, sonra sabah ve akşam farz kılınmıştır. Hicret’ten bir yıl önce beş vakte çıkarılmıştır. (S-136) Keza İslamiyet öncesi Araplarda gusül var,
ancak ibadet için aptes ve taharet yoktur. Ezan okuma usulü, Mescid-i Nebinin
inşaatı tamamlandığı sırada 1. Hicret yılında başlamıştır. (S-139)
Peygamber Medine’de
Yahudilerin aşure günü oruç tuttuklarını görünce, kendisi de aşure orucu
tutmaya başlamıştır. (S-141) Daha
önce Mekke’de de aşure orucu tutmuştur.
Mekke’de Kıble Mescidi Aksa
(Kudüs), Medine’ye gelince Mescidi Haram (Kabe) olarak değiştirilmiştir.
Mekke’de her ayın 3. günü ve muharremin 10. günü tutulan oruçlar, hicretin 15.
ayında değişmiştir. Bunların yerine hicretin 2. yılından itibaren ramazan orucu
tutulmaya başlanmıştır. (144) Hicretin 1. Yılında da ilk kurban bayramı
namazı kılınmaya başlamış ve kurban kesilmiştir. (146)
Medine’de “Hz. Muhammet
Mekke’de olduğu gibi, sulh ile, nasihat ile, iyi muamele ve hoşgörü ile hareket
ediyor. Müslümanlık ve yeni fikirleri, kalplere işlemek ve ruhlara ısındırmak
istiyordu. Bu hal, onun bi setinin ilk gününden Medine’ye hicretinin 2.
yılına kadar takip ettiği yoldur” (154)
Bundan sonra savaşlar
başlar. Bedir Gazası, Hendek, Uhud, Beni Nadir Vak’ası, Müreysi seferi, Kurayza
Gazası... Savaşlarla birlikte cihat farz kılınır ve şehitlik kavramı ortaya
çıkar. Şehitlik koşullarına uygun hale getiriliyor ve şehitler yıkanmıyor,
namazı kılınmıyor, kefenlenmiyor, kanlı elbiseleri ile toplu olarak gömülüyor.
Özetlersek, “ Mekke
devrinde tebliğ ve davet, Müslümanlığı fikren yayma devri idi. Bu devre üç
merhale gösterir, Ebu Bekir’in iman etmesiyle başlar; alenen ibadet, bu Ömer’in
Müslümanlığı ile başlar; fikri mücadele, Peygamberin kabileler arasında
seyahatleri ve Mekke dışında Müslümanlığın yayılması ile başlar. .. Medine devrinde üç merhale görüyoruz: Anlaşma
ve kaynaşma devri, Hicret ile başlar. Silahlı müdafaa harbi, Bedir harbiyle
başlar, Hendek harbi ile sona erer. Kabileleri birleştirme ve tecavüze tecavüz
ile mukabele hareketi, Beni Kurayza hadisesiyle başlar.” (242)
Peygamber 632 yılında
ölmüştür. Ölmeden önce, halifenin kim olacağını açık bir şekilde göstermemiştir.
Yukarıda açıklandığı gibi gerek dini gerekse siyasi önderlik, erkekler
tarafından yerine getirilir. Yani ataerkil bir yapıdır ve doğası gereği erkek
soyunu takip eder. Erkeklerden de en bilge, en yaşlı ve en saygın olanın, dini
ve siyasi liderliği kabul edilir. Bunun tek istisnası, yaşının genç olmasına rağemen,
Peygamberdir. Arap toplumunda, genç yaşa rağmen, dini ve siyasi liderliği kabul
ettirebilmek için, görüldüğü gibi, Peygamber olmak gerekiyor. Bütün
üstünlüklere sahip olduğu halde o bile,
bu unvanları hak edebilmek, toplum tarafından kabul görmek için, çok
uzun mücadeleler vermiş, türlü eziyetlere katlanmıştır. Toplumun geleneklerine
aykırı olarak, çok genç denilebilecek 40 yaşında Arap toplumunun lideri olmak,
o dönemde, o toplum için gerçek bir devrimdir. O nedenle İslamiyet’in kabul
edilmesi ve yerleşmesi uzun bir dönem almıştır.
Peygamberin, yerine bir
erkek çocuk bırakamadan ölmesi, toplumun bu eski geleneği yeniden hatırlamasına
yol açmış ve iktidar mücadelesi, peygamberin ölümünden önce başlamasına neden
olmuştur. İlk yarış, Peygambere bir erkek evlat verecek bir kadınla evlendirmek
için başlamıştır. İktidara en yakın olanlar kızlarını Peygambere vermişlerdir.
Ancak Peygamber sağlığında hiç
kimseyi, doğrudan halef olarak göstermemiştir. Halife açık olarak Peygamber
tarafından gösterilmeyince, örtülü anlatımlar önem kazanmaya başlamış ve
iktidara kendini yakın görenler, halifelik konusunda hak iddiasında
bulunmuşlardır. Oysa siyaset soyut hak kavramı üzerinden değil, güç üzerinden
yapılır. Hak iddiası için üretilecek mantıklı gerekçelerin hiç birisi, hakkın
belirleyicisi olan “gücün” önüne geçemez. Çünkü tarih ekonomik, siyasi, skeri
ve ideolojik “güç” tarafından çizilir ve yazılır. Gücün dışında üretilecek
gerekçeler, yitirilen hakkın arkasından yakılan ağıtlardan başka bir şey
olamaz. Gücün belirleyiciliği dışında bir hak tanımı yapılmaya başlanırsa, gücü
ele geçirme mücadelesi, yerini ağıt yakmaya bırakacaktır. Bu da bir çeşit
yenilenin gözyaşıdır.
İslamiyet’teki ilk ayrışmanın nedeni
halifeliktir. Yani ilk ayrışma dini değil, siyasidir. İslamiyet’te din ile
siyaset tamamen ve açık olarak iç içe olduğu, özüne uygun olarak din tam bir
siyasi kurum olduğu için, dini demekle siyasi demek arasında fark yoktur. Zaten
İslamiyet, başlangıcından itibaren, diğer dinlerden farklı olarak daha açık bir
şekilde siyasi bir nitelik taşır. O nedenle İslamiyet içindeki her mücadele,
hep siyasi bir öz taşımıştır. Bu gerçek bugün olduğu gibi dün de aynıydı.
Diğer
yandan hiç kimse, Peygamber öldükten sonra kimin dini lider olacağını
tartışmıyor. Tartışılan asıl konu, siyasi liderin yani halifenin kim
olacağıdır. O nedenle iktidar mücadelesinin, bağımsız din/inanç mücadelesi gibi
sunulmaya çalışılması, bu gerçeği değiştirmemektedir.
Yapılan değerlendirmelerden sonra
halifeliğin Ali’nin hakkı olduğu yönünde ileri sürülen ‘kanıtları’ ele alalım.
1-
Kadir-i Hum olayı: Peygamber Kadir-i
Hum’da “Ben size iki şey bıraktım. Biri Kitabullah, biri de Ehl-i Beytim. Ali’nin
elini tutarak “Allah benim mevlam, Ben ise tüm müminlerin mevlasıyım. Ben kimin
mevlası isem Ali’de onun mevlasıdır.” demiştir. Bilindiği gibi Kitabullah, Kuran’dır. Kuran’ın Alevi toplumu
üzerindeki etkisi ise bellidir; mirasın bu boyutu üzerinde pek durulmamakta
hatta pek önemsenmemektedir. Ancak daha sonraki dönemlerde, asıl Müslümanlığın
Alevilik olduğu tezi geliştirilirken, Kuran Batıni yoruma tabi tutulmaktadır.
2-
Peygamber ölmeden önce vasiyet yazmak
için odada bulunanlardan kağıt kalem istedi. Ancak Ömer, Peygamber yorgun ve
ateşten sayıklıyor diyerek, vasiyet yazmayı engelledi.
3-
Kuran’ı Osman kitap haline getirtti,
yani toplattı. Ancak Ali ile ilgili ayetleri Kuran’a koydurtmadı.
4-
Peygamber Mekke’den Medine’ye hicret
ederken yatağına Ali’yi yatırması ya da Ali’nin yatağa yatması.
5-
Peygamberin Medine’de uygulattığı
kardeşlik olayının bugünkü musahiplik olarak değerlendirilmesi ve Ali’yi
kendine kardeş olarak seçmesi. Bunu da Musa için Harun ne ise Ali’de benim için
odur, demesi.
6-
Peygamberin Ehli-i Beyit’i Ali, Fatma,
Hasan, Hüseyin olarak tanımlamasıdır.
7-
Ali’nin ilk Müslüman, Peygamberin
amcası oğlu ve damadı olması.
8-
Ali, Peygamber öldüğünde cenaze işi ile
uğraşırken, Bekir, Ömer ve Osman’ın
halife seçimi ile uğraşması
1- Birinci
halifeliğin Hz. Ali’nin hakkı olduğu tezini öne sürenler, hak gerekçesi olarak,
yukarda sayılan olaylara dayanırlar. Çünkü Peygamber hiç kimseyi doğrudan
halife olarak göstermez. Son ana kadar Peygamber tarafından halife
gösterilmediği için, herkes halifelik için kendine mavi boncuk verildiği
iddiasında bulunmuştur. Oysa halifelik konusunun Arap toplumunun siyasi ve
toplumsal gelenekleri dışında düşünülmemesi gerekir. Örneğin İslamiyet köleliği
kaldırmamıştır. Eski toplumun geri kadın anlayışı, aynen İslamiyet’e
aktarılmıştır. Dinsel alanda oruç, zekat, hac gibi eski inançlar, isim ve süre
değiştirerek yine İslamiyet’e aktarılmıştır. Çünkü toplumsal hafızanın tamamen
silinip, yeniden yazıldığı bir teknoloji henüz yaratılmamıştır; bundan sonra da
yaratılmayacaktır. O nedenle direngen olan bazı kurumların, aynen yeni düzene
aktarılması zorunlu olmuştur.
Yönetim
geleneği de, zor değişen kurumlardan birisidir. Örneğin Peygamberin ortaya
çıkması, kendini ve inancını kabul ettirmesi, 25 yıl gibi hiç de kısa
sayılmayacak, bir zaman almıştır. Peygamber bu süreçte, toplum üzerinde etkisi
büyük olan İslam karşıtı güçlerle, hep uzlaşma yolunu aramış ve onları kazanmak
için, zaman zaman ödün vermek zorunda kalmıştır.
İktidarın
erkek soyunu takip etmesi, Arap toplumunun en temel kurallarından birisidir. Bu
sadece Arap toplumunun değil, aynı zamanda tüm sınıflı toplumların temel
kuralıdır. Peygambere kadar aşiret içinde sürdürülen bu kural, İslamiyet ile
birlikte aşiret dışına taşmış ve diğer aşiretler, zor ya da ikna yolu ile, bu
yeni olguyu kabul etmişlerdir. Bu toplumsal bir devrimdir; toplumsal ve siyasal
olarak hak sahibi görülmeyen Peygamber, Mekke ve Medine aşiretleri içinden
çıkarak, toplumu yeniden örgütlemiş ve siyasi iktidarı ele geçirmiştir. Bu,
Arap toplumunun ilk ve en büyük devrimidir.
Tarih
boyunca liderlerin kendi kadrolarını, yol arkadaşlarını oluşturmak için
mücadele ettiği, bilinen bir gerçektir. Yine lidere uzak olanların, yönetici
kadro içinde yer almak için çaba gösterdiği de, birinciye bağlı bir başka
gerçektir. Siyasetteki bu iki yönlü hareket, İslamiyet’te de görülmektedir.
Peygamber önce bir erkek evlat edinmek için uğraşmış; olan iki oğlunun çocukken
ölmesi üzerine bu seçenek ortadan kalkmıştır. Süreçte kadroya dahil olmak
isteyenler ile kadroya alınılması düşünülenler, kızlarını Peygambere vermişlerdir. Bu son girişimin de sonuçsuz
kalması üzerine, bu kez bizzat kendilerini iktidara hazırlamışlardır.
Peygamberin
tercihi ise, elbette kendine ve inanca en yakın olan kişiler olacaktır. Doğal
olarak bunlardan birincisi Hz. Ali’dir. Peygamber kızdan soy yürümeyeceğini çok
iyi biliyordur ancak başka seçenek kalmamıştır. O zaman torunlar akla geliyor
ve soyun yönü zorunlu olarak kıza dönüyor. Ancak Arap toplumunun böyle bir
değişikliği kabul etmesi de olanaksızdır. O nedenle Peygamber açık bir tavır
koyamıyor. Bu kez akla amcasının oğlu, ‘kardeşi’, ilk Müslüman, kendi eli ile
büyüttüğü, damadı Ali geliyor, ama bir türlü doğrudan adını zikretmiyor; hep
rumuzlu konuşuyor.
6666
Ayetlik Kuran, bizzat Peygamber tarafından ezberletildiği, tek tek kemikler üzerine
yazdırıldığı halde, halifelik konusu, yani Peygamberden sonra ne olacağı
konusu, bırakın yazmayı, açık açık konuşulmuyor. Hal böyle olunca her alanda
olduğu gibi kimlerin Ehli Beyit sayılacağı da tartışma konusu oluyor. Tanım
yine iktidar hedeflenerek yapılıyor. Ali yanlıları Ehli Beyit olarak sadece
Ali, Fatma, Hasan, Hüseyin’i sayarken, Sünni kanat bunlara, Peygamberin
hanımlarını, diğer üç halifeyi ve bazı akrabalarını da eklemektedir.
Diğer
yandan, halife olmak için Ali’nin yaşı da yeterli değil. En üstün yeteneklere
sahip Peygamberi bile ancak 40 yaşında siyasi ve dini önder olarak kabul eden
Arap toplumunun, siyasi deneyimi yok denecek kadar az, ancak yiğit bir asker
olan, 30 yaşındaki Hz. Ali’yi siyasi lider olarak kabul etmesi olanaksızdır.
Hz. Ali siyasi deneyimsizliğini, Hakem olayında, Ayşe ile ilişkilerinde de
ortaya koymaktadır. Hz. Ali yiğit, cesur, bilge, dürüst, yardımsever; kısaca
tüm güzel özelliklere sahip ancak bunlar iyi bir siyasetçi olmaya yetmiyor.
Doğru yanlış, tartışmasını bir kenara bırakıp, Peygamberin ölümü üzerine,
diğerlerinin halifelik seçimi ile uğraşırken, Hz. Ali’nin cenaze işleri ile
uğraşması bile, Ali’nin siyasetten ne kadar uzak olduğunun göstergesidir. Oysa
siyasette boşluğa yer yoktur; çünkü boşluklar anında doldurulur!
2- Peygamberin
vasiyetini yazmak için kağıt istediği ve Ömer’in buna engel olduğu, tartışmasız
kabul ediliyor. Çünkü Ömer Peygamberin ne yazacağını çok iyi tahmin ediyor ve
istenilen kağıdı siyaseten vermiyor. Diğer yandan Peygamberin kağıt kalem
istemesi, O’nun okuma yazma bilmediği yönündeki savları yalanlıyor. Ancak
ortaya küçük bir çelişki çıkıyor; Kuran’ın bile kişilere ezberletildiği ve
yazdırıldığı bir ortamda, Peygamberin neden kağıt kalem istediği, kafalarda
şüphe yaratıyor. Ayrıca Peygamber ölüm döşeğinde iken Ali’nin ondan uzak olması
ya da olaya müdahale etmemesi de, siyaseten düşündürücüdür. Peygamberin
Ayşe’nin evinde öldüğü, Ali Ayşe ilişkisinin soğuk olduğu düşünülürse, Ali’nin
yönetime de uzak durduğunu ortaya koyuyor.
3- Kuran’ın
Osman tarafından kitap haline getirtildiği tartışmasız kabul ediliyor. Tartışma
konusu ise, bazı ayetlerin Osman tarafından Kuran’a alınmadığıdır. Kuran’da
6666 ayet olduğu söylenmesine rağmen, bu kadar ayet olmadığı ortadadır. Bu
kadar çok ayetin yok edilmesi mutlaka dikkati çekecektir. Aradaki fark
düşünülünce, tartışmanın ciddiyeti ortaya çıkıyor ve kitaba alınmayan ayetlerin
hangi konularda olduğu önem kazanıyor.
Alevilere
göre, yok edilen ayetlerin tamamı Ali ile ilgilidir. Oysa Ali’nin dini bilgisi,
Müslümanlığı, dolaysıyla Kuran bilgisi de tartışmasız. Ali’nin Osman’dan sonra
halife olduğu da bilinen bir gerçek. O halde nasıl oluyor da, Ali halife
olduktan sonra, bu eksikliği tamamlatmıyor. Eğer tamamlattı ise Ali’nin
hazırlattığı Kuran nerede? Eğer Osman’ın toplattığı Kuran eksik ise, Ali
Muaviye ile yaptığı savaşta, mızraklara takılan Kuran gerekçesiyle neden savaşı
kaybediyor? Kitaba duyulan bu saygı nasıl açıklanır?
En
önemlisi de, bu konudan Ali’nin halifeliği için kanıt aranmasıdır. Aynı
eksik/yanlış Kuran, Alevilerin kendilerini gerçek Müslümanlar olduğunu
kanıtlamak içinde kullanılıyor. Keza namaz ve içki konusu için de aynı kitaptan
yararlanılmaya çalışılıyor.
Diğer
yandan dinlerin ortak özelliklerden biri olarak, kutsal kitapların hepsinin bir
biçimde değiştirildiğini eklersek, fazla abartmış olmayız diye düşünüyorum.
4- Hicret
döneminde, Peygamberin yatağına bir başkasının değil de, Hz. Ali’nin
yatırılması, Onun fedakar, inançlı ve
cesur birisi olduğunun kanıtıdır. Olaya yakından bakarsak, Peygamber Ebu
Bekir’i yanına alıyor ve Hz. Ali’yi yatağına, yani ölüme bırakıyor. Bu olay
bile Hz. Ali’nin asıl kadro içinde olmadığını, gerektiğinde yem olarak
kullanılacak önemde birisi olduğunu ortaya koymaktadır. O nedenle bu olayın
doğru seçilmiş bir kanıt olmadığını düşünüyorum.
5- Hz.
Ali’nin peygamber ile kardeş olması; bilindiği gibi, hicretin ilk günlerinde
Medine’ye göçen her muhacir ile Medineli bir ensar kardeş olmuştu. Bundaki
amaç, açıkta kalan Mekkeli Müslümanlara ev bulmak ve yardım etmektir.
Bu
yönü ile, Hz. Ali ile Peygamber arasındaki kardeşlik, oradaki genel amaca
aykırıdır. O nedenle musahiplik kurumunu böyle bir olaya bağlamak da pek
mantıklı sayılamaz. Çünkü Alevilerin çocuklarına adlarını koymadıkları Bekir,
Ömer ve Osman’ın da birer kardeşi bulunmaktadır. Diğer yandan bu kardeşlik
kurumu, sadece 16 ay gibi kısa ve geçici bir süre kullanılmıştır. Medine şehir
İslam devletinin kurulması ve belli bir güce erişmesi ile de kardeşlik kurumu
sona ermiştir.
6- Başta
da anlatıldığı gibi Ehli Beyit tanımı, Aleviler ile Sünniler tarafından farklı
yapılmaktadır. Aleviler Ehli Beyit’i Ali, Fatma, Hasan, Hüseyin ile
sınırlarken, Sünni gelenek bu kavramı, genel olarak Peygamberin akrabaları
olarak tanımlamaktadır. En daraltılmış şekli ile, bunlara Peygamberlerin eşlerini
de katmaktadır. Böylece halifeliğin Ali’nin hakkı olmadığı sonucu çıkartılmaya
çalışılmaktadır. O nedenle son zamanlarda, en gerici çevreler bile “Ehli
Beyit’i sevmek Alevilik ise, o zaman ben
de Aleviyim” demektedirler.
7- Halifelik
sırasını, Müslümanlığı kabul sırasına göre düşünmek pek mantıklı görülmüyor.
Eğer doğru olsaydı, kırkıncı sırada Müslüman olan Ömer ve Osman’ın hiç halife
olmaması gerekirdi. Oysa asıl ölçü, kişilerin siyasi güçleridir. Örneğin Bekir
zengin ve saygın birisidir. Aynı zamanda Peygamberin kayın pederidir. Damadın
mı, yoksa kayınpederin mi daha yakın akraba olduğu tartışılabilir. Sonuçta
ikisi de eloğludur. Keza Osman, iki kez Peygamberin damadı olmuş ancak
Peygamberin kızlarından çocuğu olmadığı için, onun damatlığından hiç söz
edilmemektedir. Çünkü çocuğu olmayan hatta erkek çocuğu olmayan birisi, hiç
hesaba katılmıyor.
Peygamberin
amcasının oğlu olmakta halifelik için yeterli ölçü sayılamaz. Çünkü Peygamberin
Ali’den başka ve etkin konumda başka amca oğulları bulunmaktadır.
8-
Halifelik seçimi sırasında Ali’nin Peygamberin cenazesi ile ilgilendiği,
dolaysıyla seçimin onunun bilgisi dışında yapıldığı tezi de, Peygamberin
Ayşe’nin yanında ölmesi ve Ali ile Ayşe’nin arasının açık olması karşısında pek
yerine oturmuyor.
Diğer
yandan cenaze tamamen dini nitelikli bir olay; halifelik seçimi ise siyasi bir
olaydır. Ali tercihini siyasetten yana değil dinden yana koymuştur. Ali’nin
başlangıçta Bekir’in halifeliğini kabul etmeyip, 6 ay sonra ona biat etmesi ya
siyasi anlamda bir yenilgi ya da itirazı kayıtlı bir kabul ediştir.
Peygamber
öldüğünde Bekir 60, Ömer 41, Osman 58 ve Ali 34 yaşındadır. Tarih incelenince
Osman’a kadar ciddi bir halifelik kavgasının varlığı göze çarpmıyor. İlk
halifelik kavgası Osman’ın ölümü ve yerine Ali’nin geçmesi ile başlıyor. Çünkü
Bekir ve Ömer’in aksine Osman, Peygamber aşiretinden değildir. O nedenle Ali
Osman çekişmesi bir anlamda, ciddi bir aşiret – siyaset çatışmasıdır. Diğer yandan
Bekir hariç diğer üç halife, eceli ile değil, bir suikast sonucu ölmüşlerdir.
Bu da bize siyasetin, en şiddetli biçimi olan silah ile yapıldığını
göstermektedir. Kısacası hiç kimse kimseye, yönetim senin hakkındır demiyor.
Bekir
(571-634) 632-634 arası 2 yıl, Ömer (591-644) 634-644 arası 10 yıl, Osman
(574-656) 644-656 arası 12 yıl, Ali (598-661) 656-661 arası 5 yıl halifelik
yapmışlardır. İlk dört halifenin seçim ile başa geçtiği ileri sürülmektedir ki
olaylar bunu doğruluyor. Bu bir anlamda tartışmazlıklarının da kanıtıdır. Ancak
Ali’den sonra vasiyet gündeme geliyor. Ali kendisinden sonra oğlu Hasan’ı
(624-671) halife olarak vasiyet ediyor. Hasan ancak 6 ay kadar halifelik
yapıyor ve anlaşarak halifeliği Muaviye’ye bırakıyor. Anlaşma maddeleri de oldukça
ilginç; 1. Halk Kuran’a uygun yönetilecek, 2. Ali soyuna kötü söz
söylenmeyecek, 3. Muaviye kendisinden sonra halife vasiyet etmeyecek
(atamayacak).
Muaviye
ise işi rastlantıya bırakmıyor ve muhalifi olan Hasan’ı ortadan kaldırmaya
karar veriyor. Bunun için de Hasan’ın karısı Cedi’yi seçiyor ve oğlu Yezid ile
evlendirme vaadi ile Hasan’ı karısına zehirletiyor. Hasan’ın 15 çocuğu oluyor.
İmamlık onlardan birisi yerine, ailenin büyüğü olan amcaları Hüseyin’e
geçmiştir. (625-682) (S-161) HBV İşin
ilginç yanı, Hasan’ın ölümünden sonra başa geçen Hüseyin, Hasan ile Muaviye
arasında yapılan anlaşmayı bozmak yerine, ona uymuştur.(S-162)
Muaviye’nin
674 tarihinde ölümü ile yerine geçen oğlu Yezid, iktidarını sağlamlaştırmak
için Hüseyin’in kendisine biat etmesini, aksi taktirde kellesini istemiştir.
Kufeliler, Medine’de bulunan Hüseyin’in Kufe’ye gelmesini ve başa geçmesini
istemişlerdir. Abbas oğlu Abdullah ise Kufe yerine Mekke’ye gitmesini
istemiştir. Hüseyin bu uyarıları dikkate almak yerine, 100’e yakın insan ile,
daha önce babası Ali ve ağabeyi Hasan’ı yalnız bırakan ve Yezid’in güçlü olduğu
Kufe’ye doğru yola çıkmıştır. İlk olarak, öncü görevi ile Kufe’ye giden Müslüm
oğlu Akil öldürülmüştür. Hüseyin’in kafilesi Kerbela bölgesine geldiğinde,
Yezid’in ordusu tarafından önce yolu kesilmiş sonra da Fırat nehrine,
dolaysıyla suya ulaşması engellenmiştir. Kerbela’da 72 kişi şehit edilmiştir. (S-164/5) Bunlardan 63’nün adı bilinmektedir.
Kerbela şehitlerinden altısının (6) adı Ömer’dir. Ali’nin Hüseyin dışında
Kerbela’da şehit olan çocuklarının adı: Fazıl, Ebu Bekir, Osman, Avn, Abdullah
ve Abbas’tır. (S-166/7) Olay tarihi
10. Ekim. 680 dir.
Burada Kerbela şehitlerinin isimlerini saymamızdaki amaç; Anadolu
Alevilerinin Bekir, Ömer, Osman isimlerini kullanmamasının temelinde, halifelik
ve Ali’nin olmadığını göstermektir. Diğer yandan Bekir ismi Bektaşiler
tarafından sıkça kullanılmakta ve
Bektaşilerdeki Bekir isminin Bektaş’ın kısaltılmış şekli olduğu ileri
sürülmektedir. Düşünmeye değer bir konudur.
Ali,
Hasan ve Hüseyin’den sonra gelen imamları kısaca sayarsak:
4. İmam: Zeynel Abidin (658-714):
Kerbela olayında 24 yaşında olup, o gün hasta olduğu gerekçe gösterilerek,
Kerbela’dan sağ kurtulan ender kişilerdin birisidir. Zeynel Abidin’in sağ
kurtulması, açıklanamadığı için, mucize olarak nitelenmektedir.
5. İmam: Muhammet Bakır (676-735): Bu
da zehirlenerek öldürülenlerdendir.
6. İmam: Cafer Sadık (699-765):
Döneminde Emevi iktidarı yıkılıp, Abbasi saltanatı başlamıştır. Ebu Müslüm
Cafer Sadık’a halifelik önermiş ama o kabul etmemiştir. İmam Cafer Sadık mezhebin kurucusu olarak
kabul edilir. Eceli ile ölmüştür.
7. İmam Musa Kazım (745-799): Hacı
Bektaş Veli’nin Musa Kazım soyundan geldiği kabul edilmektedir.
8.
İmam: Ali Rıza (770-818)
9.
İmam: Muhammet Taki (810-835)
10. İmam:
Ali Naki (829-868)
11. İmam:
Hasan Askeri (846-873)
12. İmam:
Muhammet Mehdi (868-
Buraya
kadar anlatılmaya çalışıldığı gibi, İslamiyet’teki ilk ve daha sonraki
ayrılıkların nedeni, öz olarak dini değil, siyasaldır. Peygamber İslam
toplumuna iki şey bıraktığını söylüyor: Birincisi Kuran, ikincisi Ehli
Beyit’tir. Kuran dini olduğu kadar, devlet, toplum, kişi ilişkilerini
düzenlediği için de, aynı zamanda siyasi bir nitelik taşır. İslam ideolojisinin
teorik alt yapısı Kuran’da yazılıdır. Üstelik Tanrı kelamı olarak kabul
edildiği için, değişme ve değiştirilme şansı da yoktur.
İkinci
olarak Ehli Beyit’in bırakılmış olması, dini ve siyasi iktidarın kimi
gösterdiğini ortaya koymaktadır. Ehli Beyit tanımı ne olursa olsun, iktidarın
Peygamberin en yakınında olanlara bırakıldığı tartışmasızdır.
Asıl
tartışma ve mücadele, Kuran konusunda değil, iktidar kimin olacağı noktasında
ortaya çıkmaktadır. Buna göre Aleviler yönünden Kuran tartışması, imamlık
tartışmasına göre oldukça ikincil planda kalmaktadır. O nedenle, ilk ayrılığın
nedeni ilk halife olarak Ali’nin yerine Bekir’in seçilmesi gösterilmektedir.
Çünkü tartışmalar tam bu noktada başlamaktadır. Biz de ayrılık başlangıcının bu
olay olduğunu kabul ediyoruz; ancak nedeni dini değil, siyasidir. Son sözün
Kuran ve Peygamber tarafından söylendiği
ve ondan sonra geleceklere, dini hiçbir söz kalmadığına göre; bundan sonra din
adına söylenen her sözün özü siyasaldır.
Hz. Ali’nin Arap, Peygambere en yakın kişi
olması, mızrak ucuna takılı Kuran sayfalarına karşı savaşamayacak kadar Kuran’a
bağlı olması, camide namaz kılarken öldürülmesi, Veda Hacında hutbeyi Ali’nin
okuduğu, ilk Müslüman’ın Ali olması düşünüldüğünde; Hz. Ali’nin yolunun
Kuran’ın ve Peygamberin yolu olduğu, dolaysıyla Ali’nin farklı bir İslam
anlayışının olmadığı da tartışmasızdır. O nedenle Hz. Ali yolunda gidenlere ve
onun halife olmasını isteyenlere Şii denir.
İlk
ayrımın teorik kaynağı Veda Hutbesinde saklıdır. Hutbede iki şeyin bırakıldığı,
gerek Alevi gerekse Sünni kaynaklarca kabul edilmektedir. Bırakılan iki
mirastan birinin Kuran olduğu kesin. Tartışma ikincisinde ortaya çıkıyor;
Alevilere göre Ehli Beyit, Sünnilere göre ise Peygamberin sünneti ikinci
mirastır. O nedenle Peygamberin sünneti diyenlere Ehli Sünnet denilmektedir.
Tekrarlarsak sünnet: Hz Muhammet’in Müslümanlarca uyulması gerekli sayılan
davranışları ve herhangi bir konuda söylemiş olduğu sözlerdir. Müslümanlıkta
Hz. Muhammet’in koyduğu kuralları olduğu gibi kabul edip uygulayan ve onun
izinden gidenlere ehli sünnet deniyor. Kuran’a ve Hz. Muhammet sünnetlerine
göre davranmayı en doğru ve tek yol olarak gösteren mezhebe Sünnilik, bu
mezhepten olanlara Sünni denilmektedir. (TDK)
Hanefi, Maliki, Şafi ve Hanbeli mezhepleri, Sünni mezhepler olarak kabul
edilir.
Şia:
Sözcük olarak, bir görüş etrafında toplanan, taraftar anlamına gelmesine
rağmen, tarihi olarak, Hz. Ali’ye taraftar olanlar, ilk hilafet ve imametin
Peygamberden sonra ona ve onun soyundan gelenlere ait olduğuna inanan dini
topluluk anlamını kazanmıştır ve bu mezhebe Şiilik denir. Şiilik mezhebinden
olan kimselere de Şii denir.
Görüldüğü
gibi Kuran tartışmasız olarak kabul edilmekte ya da hiç tartışılmamaktadır.
Ancak sünnet ve Ehli Beyit konusunda tartışma ve ayrışma başlamaktadır. Ben
Şiiler yönünden de sünnet konusunda ciddi bir tartışma olduğunu sanmıyorum.
Aynı şekilde Peygamber konusunda da bir tartışma yoktur. Asıl tartışma hatta
tek tartışma konusu, hilafet yani dinde değil siyasette sürmektedir.
Gerek
Şii gerekse Sünni mezhepler, kendi inançlarının doğruluğunu kanıtlamak için,
hep aynı kaynağa yani Kuran’a başvurmaktadır. Tartışmanın derinleştiği
noktalarda zahiri (görünen, görünürdeki, sanal) ve batını (sır ve hakikatle
ilgili, görünmeyen, gizli olan) gibi iki kavrama ve yoruma başvurulmaktadır.
Sonuçta açık ya da gizli olsun, gerçek yine Kuran’da aranmaktadır. Kuran
ayetleri ile Peygamber hadislerinin görünen anlamlarının yanında, altında bir
de gizli anlamlarının olduğuna inanan mezheplere Batıni denilmektedir.
Mezhep:
Sözcük olarak, gidilen, tutulan, takip edilen yol; bir dinin görüş ve anlayış
ayrılıkları nedeniyle ortaya çıkan kollarından her biri, şeklinde tanımlandığı
halde, Sünni mezhepler kendi dışındaki mezhepleri, mezhep saymayarak yok kabul
etmektedir.
Tarikat:
Aynı dinin/mezhebin içinde tasavvufa dayanan ve kimi ilkelerle birbirinden
ayrılan Tanrıya ulaşma yollarından her biri olarak tanımlanmıştır.
ALEVİLİK
Her
din ya da siyasi hareket bir merkezden çıkar ve deprem gibi, merkezden dışa
doğru, etkisi/etkileme gücü azalarak ve değişime uğrayarak yayılır.
Zaman
olarak, ilk başta hoşgörülü olan bir hareket, güç kazandıkça hoşgörü yerini
kurallara ve daha sonra da dayatmalara başlar. Başta tebliğ ile başlayan
propaganda, güç kazandıkça yerini şiddete (cihat) bırakır. Ancak merkezden
uzaklaştıkça, kontrol zayıflamakta ve hoşgörü tekrar kendini göstermeye
başlamaktadır. Dinin yerelden etkilenmesine hatta bazı değişimlere uğramasına
bile “hoşgörü” ile bakılmaya başlanır.
Örneğin
başta Müslüman olmak için sadece kelimeyi şahadet getirmek yeterli iken, Peygamberliğin
12. yılında namaz 5 vakte çıkarılmış, hicretten 2 yıl sonra ramazan orucu ve
zekat emri gelmiştir. Hac emri
Peygamberin 21. ve hicretin 8. yılında gelmiş ve farz (zorunlu)
olmuştur. (S-95)YZY.
Kaynaktan uzaklaştıkça İslamiyet
Arap etkisinden kurtulmaya ve dolaysıyla yerelden daha çok etkilenmeye
başlamıştır. Eski dini, toplumsal, kültürel değerler yeni dine katılmıştır.
Merkez, bu bozulmayı kabul etmiş ve merkezden uzak toplumların kendilerini
Müslüman olarak tanımlamalarını İslamiyet için yeterli bir kazanç saymıştır.
Orada İslam’ın şartlarını aramamış; kurallara uymamayı, yerel öğelerin
İslamiyet içine sokuşturulmasını içine sindirmiş ve o yörenin İslamiyet’ini
öyle kabul etmek zorunda kalmıştır.
Merkezden
yani Arabistan’dan uzak olan Horasan ve Anadolu insanı İslamiyet’i kelimeyi şahadet
ve Allah, Muhammet, Ali birliği olarak tanımış ve kabul etmiştir. Dil dahil,
bunun dışındaki Arap öğelerini, kabul etmemiştir. Horasan ve Anadolu, Arap
dilini kabul edip öğrenmediği için, yazılı Kuran’ı da geç tanımıştır. İsim
olarak tanısa bile anlamamış, o nedenle, İslamiyet adı altında, sadece kendi
ritüellerini yerine getirmiştir. Ritüellerin İslamiyet ile uzaktan yakından
ilgisinin olmamasına rağmen, takiye yaparak, bunları İslamiyet adına yapmıştır.
Mevlevi semahı, Alevi samahı hep İslamiyet adına dönülmüştür. Aynı şekilde
tarikatlar zikir anında başlarını yine İslamiyet adına sallamıştır.
Karşılık
olarak merkez, kendinden uzak “İslami” çevreleri/bölgeleri, siyasi ve askeri
olarak denetleyemediği için, Müslümanlık için kelimeyi şahadet getirmeyi
yeterli saymış, İslam’ın diğer diğer
dört şartını zorunlu unsur olarak görmemiş ve oldukça hoşgörülü davranmıştır.
Çünkü az, hiç yoktan iyidir!
Başta
anlatıldığı gibi, İslamiyet içi çatışmalar ve İslamiyet’i yaymak için yapılan
savaşlardan kaçanların yönü hep, Horasan, Suriye ve Anadolu bölgeleri olmuştur.
Çatışmaların ilk yıllarında oralarda ciddi yığılmalar yaşanmıştır. “Horasan
sözü şüphesiz sadece bu bölgeyi değil, aynı zamanda Türkistan ve Harzim’i de
ifade etmektedir. (S-122) Faruk Sümer Horasan,
Anadolu erenlerinin kaynağı olarak bilinir. Hacı Bektaş Veli, Mevlana, Baba
İlyas ilk akla gelenleridir. Horasan Erenlerinin hakiki manası, Horasandan
gelen değil; Melametiye mesleğinde
Sufiler demektir. (S-44) Horasan
Erenleri. Bölgenin dini ve etnik yapısı gereği Horasan bölgesinin
insanları, Budizm, Hinduizm, Konfüçyuizm,
Şamanizm gibi Hint ve Uzakdoğu dinlerinin yanı sıra İslamiyet ile
tanışmıştır. Belhte o zamanki dini akımlara gelince: Budist, Zerdüşti, Hıristiyan,
Mani dini ve İslami mezheplerdir. (S-127)
Horasan erenleri. İslamiyet, Anadolu’da
Hıristiyanlık ve Musevilik, İran’da Zerdüştlük ve Mani dinleri ile karşılaşmış
ve çatışmaya girmiştir. Üst kültür alt kültürü daha çok etkiler, kuralı gereği,
üstün olan diğerini daha çok etkilemiş ve aldıklarının yanı sıra bir çok kuralı
da karşı dine vermişlerdir.
Diğer
yönden, göçebelikten yerleşikliğe geçiş döneminin inancı/dini olan İslamiyet,
genişlemeye başladığı dönemde, tam bir yerleşik kültür dini olarak ortaya
çıkmış ve asıl kurallarını yerleşiklilik üzerine oturtmuş ve o nedenle
İslamiyet daha çok yerleşik yaşama geçen toplumların dini olmuştur. Sonuçta tüm
İslami kurallar yerleşik yaşama göre şekillenmiş ve kurala bağlanmıştır.
Örneğin kazası kabul edilmeyen Cuma namazının, toplu olarak ve camide kılınması
zorunludur. Bir kişiden düzenli zekat (vergi) alınabilmesi için o kişiye ait
yerleşik bir yaşam zorunludur. Aksi taktirde göçerlerin sayımı olanaksız olduğu
için eksik vergi alınır. Keza hac, ziyaretten sonra geri dönülen bir ibadet
türü olduğu için, dönüşte ailenin bulunacağı yerleşik bir mekanı gerektirir.
Sonuç olarak İslamiyet göçer toplumlara uygun bir din değildir. Çünkü İslamiyet
diğer tek tanrılı dinler gibi, katı kurallar toplamıdır. O nedenle tüm tek
tanrılı dinler, gerek ortaya çıkış dönemleri, gerekse ibadetleri nedeniyle, yerleşik hayata uygundur.
Bir dinin kitabı olması, okur yazarlığı, dolaysıyla okuma yazmayı bunun için de
yerleşik yaşamı gerekli kılar. Oysa göçebe kültürü, yapısı gereği sözlü kültüre/geleneğe
dayanır.
İslamiyet
ilerleme yolundayken tüm diğer dinler ile çatışmıştır. En şiddetli ve uzun
dönemli çatışmalar, benzer tek tanrılı dinlerle olmuştur. İslamiyet diğer tek
tanrılı dinleri yok etmek ve onların yerine geçmek için çetin mücadeleler
vermiştir. Yendikleri yerlerde diğer dinlere yaşam hakkı tanınmazken,
yenemediği yerlerde barışçıl ve birlikte yaşamanın koşulları aranmıştır.
İslamiyet,
merkezde iktidar olduktan sonra, hedefini Anadolu’ya çevirmiştir. Anadolu
Bizans yönetimi altında bulunan bir Rum diyarıdır. Hedef ise Hıristiyanlığın ve
imparatorluğun merkezi olan İstanbul’dur. İslamiyet’in Anadolu’yu aşıp Avrupa
kıtasına ulaşması için, Bizans’ın, dolaysıyla İstanbul’un alınması zorunludur.
Çünkü Avrupa’nın kapısı İstanbul’dur. O nedenle İstanbul 700 yıl boyunca
İslam’ın hedefi olmuş ve 1453’te İslam şehri olabilmiştir.
Anadolu
sınırına kadar Şii olarak adlandırılan Hz. Ali taraftarlığı, Anadolu’ya
ulaşması ile birlikte, birçok niteliğini ve adını da değiştirerek Alevi/Kızılbaş
adını alır. Bu genel girişten sonra, sonunda söylenmesi gerekeni başta
söyleyelim: Alevilik ile Şiilik arasında, Ali sevgisi ve Ali’ye bağlılık
dışında, hiçbir ortak yön/özellik yoktur. Hatta biraz daha ileri giderek
Alevinin Ali’si ile Şii’nin Ali’sinin de aynı Ali olmadığını söyleyebiliriz.
Şii’nin Ali’si Arap iken Alevi’nin Ali’si Horasan ve Anadolu kültürü ile yoğrulmuştur.
Gerek Türk gerekse Kürt Alevi’si olsun, köklerinin Horasanda olduğunu ileri
sürer. Hazar Denizinin güney doğusunda, Nişabur, Merv, Şahacan, Herat, Belh,
Tuş, Nesa, Garusan, Taharistan Bamiya kent ve bölgelerini içine alan Horasan,
Türklerin anayurdu olduğu tartışılsa bile, dini yurt olduğu tartışmasızdır.
Alevilerin deyişi ile, Alevinin aslı Arabistan’da değil Horasan’dadır. Sırdan
Aleviler değil, pir olarak kabul edilenler de kendisinin Horasan kökenli
olduğunu ileri sürmektedir. O nedenle Horasan’a, Alevilerin Kabe’si bile
denilebilir.
Şii’lerde
ve Sünni’lerde, çoğu gelenek görenekler ve ibadetler ortak ve İslam kökenli
iken, bunların çoğu Alevi’lerde ya hiç yoktur ya da değişik şekillere
bürünmüştür. Örneğin, Sünniler de namaz, cami, hoca, 30 gün ramazan orucu, Kabe
hac yeri, el, ayak, yüz baş yıkama şeklinde aptes, içki haram, ibadette müzik
yasak, ibadet Arapça, Bekir, Ömer; Osman isimleri varken; bunlara karşılık Alevilerde
cem, cemevi, niyaz, dede, baba, 12 günlük Muharrem orucu, hac yeri Kerbela, öz
temizliğini gerektiren tarikat aptesi, ibadette dem (içki) ve müzik, samah,
ibadet Türkçe (anadilde) ve üç halifenin ismi yasaktır. Bunlar, benzer ve
kesişme değil, aksine uzaklaşma noktalardır. Ortak nokta ise Allah, Muhammet,
Ali kutsiyetidir. Buradaki Allah, Muhammet, Ali; ayrı düşünülmez ve anılmazlar.
Dilde ayrı söylense de gönüldeki yerleri aynıdır.
Yukarıdaki
açıklamaları biraz eleştirel olarak irdeleyecek olursak, bazı bilgilere şüphe
ile bakmak gerekecektir. Örneğin Horasan konusundaki değerlendirmeleri ele
alalım. Horasan sadece dini değil, Türklük merkezi olarak da kabul edilmekte ve
bu konu hiç sorgulanmamaktadır. Oysa aynı yörenin hem dini hem Türklük
merkezi olarak tanımlanması ve
kesişmesi, incelemeye değer bir noktadır. Bilindiği gibi tüm din, mezhep ve
tarikatlar, kutsal kaynağa ulaşmak ister. Bu, o kurumların kendini güçlü
hissetmek ve fazla sorgulanmamak gereksinmesinden doğmaktadır. Çünkü güçlerini
oradan alır ve beslenirler. Bu geleneğin, gerek Türklük gerekse Alevilik
konusunda araştırma yapanları oldukça etkilemiş olduğunu görüyoruz. Özellikle
Türklük konusunda araştırma yapan tarihçilerin yolu mutlaka Horasan üzerinden
Orta Asya’ya ulaşır. Aynı şekilde yazılı kültürü olmayan Alevilerin, köklerinin
Horasan olduğuna ilişkin güçlü inançları vardır. Göçerliği nedeniyle, kendine
kök arayan Aleviler, bu tespite hemen sahip çıkmışlardır. O kadar ki, bu uğurda
Anadolu gerçeği hep gözardı edilmiş ve tüm Alevi kültür ve inancının Horasan
kaynaklı olduğu ileri sürülmektedir. Cumhuriyetle birlikte, Türklük Osmanlılığın
önüne geçtiği için, öne geçme arzusu önem kazanmış ve tarih diye kendilerine
sunulan resmi tarihi kabul etmişlerdir. Hatta bir süre sonra bu tarihi ve kökü
içselleştirmişlerdir.
Yazılı
geleneğe sahip Hacı Bektaşi Veli, Mevlana ve Baba İshakların Horasan’dan geldiğini kabul edersek, Pir ile
özdeşleşme duygusu, böylesi bir kabulü oldukça kolaylaştırmıştır.
Bu tespiti, tarihin belleğinin hiçte kolay
silinmediği gerçeğinden yola çıkarak yapıyoruz. Aksi taktirde, şu anda
Horasan’da, Anadolu Aleviliğinin yaygın bir kalıntısının bulunması gerekirdi.
Oysa o bölgelerde Aleviliğin değil, Şiiliğin yaygın olduğunu görüyoruz. Kökü
Horasan’da olsa bile, Aleviliğin Anadolu’ya gelinceye kadar, çok ciddi bir
değişime uğradığını rahatlıkla söyleyebiliriz.
Bu
tespitlerimiz Şamanizm için de geçerlidir. Alevilik ile Şamanizm arasında
kurulmaya çalışılan benzerlik, tıpkı İslamiyet ile kurulmaya çalışılan
benzerlik gibi, zorlama bir çabadır. Eğer Şamanizm’den bir etkilenme varsa, bu
doğrudan değil, İslamiyet üzerinden geçerek Aleviliğe girmiştir.
Anadolu
Aleviliği, esas olarak Türklerin Ortasya’dan Anadolu’ya göçleri ile açıklanmaya çalışılmaktadır.
Burada iki olasılık vardır: Birincisi, Horasan bölgesindeki Türkler, kendileri
ile birlikte inançlarını da getirmişlerdir. İkincisi ise, inanç taşıyıcıları,
göç eden kitleler değil, inanç önderleridir. Birinci olasılığa daha önce
değindik; inançların tüm kökleri ile birlikte sökülerek Anadolu’ya taşınması
pek olası değildir. Çünkü Horasan’daki şehirler halen varlıklarını
korumaktadırlar. Eğer Alevilik orada oluşmuş ve olgunlaşmış olsaydı, geride bir
miktar kalıntı kalması ve onun da bugüne taşınması gerekirdi. Ancak o
bölgelerde Alevilik ve Bektaşilikten söz edilmemekte; Alevilik hareketinin tam
ters yönde, batı yönünde olduğu görülmektedir. Doğuda ise Şii ve Sünni İslami
hareketlerin daha baskın olduğunu, hatta bu iki engel ile karşılaştığını
söyleyebiliriz.
Aleviliği,
Türklerin göçü ile açıklamaya kalkarsak, o zaman Kürt Aleviliğini açıklamak
güçleşecektir. Buradan da, bugün yapılmaya çalışıldığı gibi Kürtlerin Alevi
olamayacağı ve sadece Türklerin Alevi olabileceği noktasına varırız. Böylesi
bir yaklaşımla Türk-İslam sentezi ideolojisine yeni bir kardeş bulunur, ki
bunun adı da “Türk-Alevi sentezi” olur. Ulus (Türk) ve inanç (İslam) için
Horasan’ının çıkış noktası olarak kabulü tesadüf değildir. Çünkü dünün Türk
İslam sentezi, bugün Türk Alevi sentezine dönüştürülmeye çalışılıyor.
İkinci
olasılık Pirlerin/Anadolu Erenlerinin, Anadolu’ya gelmesi ve inançlarını
buralarda yaymasıdır. Hacı Bektaşi Veli ve Şah
İsmail menkıbeleri ile oralarda gösterilen orijinler, bu olasılığı daha
güçlü kılmaktadır. Ancak buradaki taşıma işi, Horasan’daki inancın aynen
Anadolu’ya taşınması şeklinde değil, Anadolu koşullarına uydurulması ve kendi
özgün inancını yaratması şeklinde gelişmiştir.
Örneğin Ahmet Yesevi inancının, bugünkü Alevilik ile uzaktan yakından
ilgisi ve benzerliği yoktur. Ahmet Yesevi kültüründen gelen Hacı Bektaşi Veli,
kendi selefini olumsuzlayarak, özgün Anadolu modelini yaratmıştır. Eğer Ahmet
Yesevi kültürü, Hacı Bektaşi Veli tarafından aynı şekilde Anadolu’ya taşınmış
olsaydı, o zaman Bektaşilik denen bir inanç sistemi olmaz; bu inanç ustasının
adı ile anılırdı. Çünkü pirleri pir yapan, bir pınardan doğup kendi yolunu
bulup, kendi adında yeni pınarlar yaratması, onlara kaynaklık etmesidir. O, ilk
çıktığı pınardaki su değildir artık, geçtiği her yerden birer parça almış ve
vardığı noktalarda çok farklı şekil ve tada ulaşmıştır. O artık yepyeni bir su
ve kaynaktır.
Anadolu
insanı, batısında yer alan Bizans Hıristiyan inancı ile doğudaki İslam inancı
arasında sıkışmış ve kendinde var olanlara, her iki yönden gelenleri de katarak
zenginleşmiştir. Arada kalan Anadolu insanının üç seçeneği vardır; ya
Hıristiyanlaşacak ya Müslümanlaşacak ya da bunların karışımı ile kendi
inançlarının sentezinden oluşacak üçüncü bir inanç yaratacaktır. Üçüncüsü
olmuş, yani yeni bir inanç ortaya çıkmıştır; bunun Anadolu’daki adı da
Aleviliktir. Çünkü Alevilik tam olarak ne Hıristiyanlığa ne de İslamiyet’e
benzemektedir. Onun kendi pirleri, kendine özgü ritüelleri, kuralları ve bir
inanç sistemi vardır.
Alevilik
kökünü 12 imamlarda, Arap çöllerinde arasa da, onun asıl kökü Anadolu’dadır.
Anadolu Aleviliğinde iki önemli başlangıç vardır: Hacı Bektaşi Veli ve Şah
İsmail. Bunların Anadolu’daki yoldaşları da Pir Sultan Abdal, Yunus Emre, Kul
Himmet, Abdal Musa gibi, Anadolu pirleridir.
Anadolu’nun
bir Rum diyarı olması, verimli ovaların Rumlar tarafından tarıma açılması,
onların kullanımında olması demektir. Hatta bu bölgelerin daha önceden de başka
uygarlıklar tarafından kullanıldığı, kalan tarihi yerleşim yerlerinden
bilinmektedir. Yani tarıma uygun arazilerin, Türklerin Anadolu’ya göçlerinden
çok önce sahiplenildiği tarihi bir gerçektir. Çünkü Anadolu uygarlıklar
beşiğidir. Türkler, onun beslediği en son çocuklarıdır. Dolaysıyla Anadolu’ya
sonradan giren toplulukların önünde iki seçenek vardır; ya Rumların ellerinde
bulunan verimli yerleri ele geçirmek için onlarla savaşacak, ya da Rumlarca
kullanılmayan ve kontrolünde olmayan, dağlara yamaçlara çıkacaktır. Böylesi bir
çelişki, kitleleri Hıristiyanlıktan uzak tutacağı gibi, sonradan gelenlerin
yerleşim yerlerinin Anadolu’nun verimsiz iç bölgeleri ile dağlık bölgelerin
olmasını kaçınılmaz kılacaktır. Dolaysıyla tarıma uygun olmayan bu arazilerde
göçer bir yaşam sürmek de zorunlu olacaktır. Göçerlerin, bilinen ve yerleşik
yaşamın ürünü olan tek tanrılı dinlere inanması, göçerliğin doğasına aykırıdır.
O nedenle tek tanrılı dinlerin kolay bir biçimde, göçer taraftar bulması o
kadar kolay olmayacaktır.
Dört
büyük semavi dinin ortak özelliklerinden birisi de, kitaplı din olmalarıdır.
Kitap aynı zamanda okuma yazma bilmeyi o da yerleşik bir yaşamı gerektirir.
Çünkü at ve deve sırtında okuma yazma öğrenmenin hiçbir koşulu yoktur. Okuma
yazma, mektep medrese sözcükleri ile birlikte anılır. Gerek mektep gerek
medrese, bir yerleşimi zorunlu kılar. O nedenle Alevi toplumunun kitap ve dolaysıyla
Kuran ile tanışması, yerleşik yaşama geçiş ile başlamıştır. Ayrıca Alevi ibadet
ve dualarının Türkçe yapıldığı düşünülünce, Kuran ile tanışmanın çok zor ve geç
olması kaçınılmazdır.
Aleviler
kendilerinin 6. İmam Cafer Sadık (699-765) mezhebinden olduklarını savunurlar.
Hacı Bektaşi Veli ise soyunu 7. İmam Musa Kazım’a (745-799) dayandırmaktadır.
Bu iki tespit Alevi ve Bektaşi önderlerinin soyağacıdır. Ancak çoğu kez, dini
önderler ile onlara inanan ve yolunu izleyen kitlelerin soyağaçları aynı
olmamaktadır. Eğer böyle bir kesişmenin olduğu
ileri sürülürse iş, Alevilerin kökeninin Arap olmasına kadar gidilir ki
böyle bir belirleme Horasan söylemi ile çelişir.
Diğer
yandan Aleviler kendilerini, “Alevi doğulur, Bektaşi olunur” şeklinde
tanımlarlar. Bu tanım her şeyden önce bir değişimi ifade etmektedir. Burada
önemli olan değişimin gerçekleştiği yerdir. Ahmet Yesevi kültürü ile Alevi
kültürü karşılaştırıldığında, değişimin Horasan’dan Anadolu’ya; İslamiyet’ten
Alevilik ve Bektaşiliğe doğru olduğu görülür.
Kendilerini
Caferi mezhebiyle tanımlayan Aleviler, tarihi olarak da, Musa Kazım soyundan gelen
Hacı Bektaşi Veli’den (Bektaşilikten) önce gelmektedir. Tanımdaki “Alevi
doğmak” iddiası, bir zamansal önceliği
ifade etmektedir. Diğer yandan bu tanım, bir Alevi Bektaşi ayrımını da
ortaya koymaktadır. Ancak gelinen noktada, ayrımı ortadan kaldırmak için,
“Bektaşiler Alevidir ama her Alevi Bektaşi değildir” şeklinde bir tanımlama
yapılmaktadır.
Aynı
ayrım dede ocaklarında da görülmektedir. Dede ocakları ilk olarak, Hacı Bektaşi
Veli ocağına bağlı olanlar ve olmayanlar şeklinde, ayrılmaktadır. Aleviler
kendilerini Caferi Mezhebinden saydıkları halde, Hacı Bektaşi Veli ocağı
dışında kalan ocaklar kendilerini, Zeynel Abidin ocağından geldiğini ileri
sürmektedirler. Bu ocağa aynı zamanda Mürşid ocağı da denilmektedir.
Nejat
Birdoğan öğretmen, dedelik kurumu ile ilgili olarak şu tespitte bulunmaktadır:
“Anadolu’daki ilk dede soyağacı ise ilk olarak 1232 yılında Konya Sultanı
Alaaddin Keykubat’ın sultanlık mührünü basarak onayladığı bu secere ve öbür
secerelerle dedelik devlet eliyle kurulmuştur. Amaç başı boş gezen Türk ve Kürt
oymaklarını disiplin altına almak. Bunun için de yol, onları İslam yapmaktı.
Bunları da bu dedeler yapacaklardı. Öyle de çalışmaya başladılar” (S-166) N. Birdoğan
Tarih
Kamuran
Gürün Türklerin (Oğuzların) Anadolu’ya ilk gelişlerini 11.yy, asıl olarak da
1071 Malazgirt savaşı ile başlatmakta ve bu göçlerin Moğol istilasına (1243)
kadar 200 yıl sürdüğünü yazmaktadır. Süleyman Şah, 1075 yılında, İznik merkezli
Anadolu Selçuklu Devletini kurmuştur. 1080’de İstanbul’un Anadolu yakasını bir
yıl işgal etmiştir.
Anadolu’da
ilk caminin Büyük Selçuklu İmparatoru Sultan Melihşah’ın emri ile Diyarbakır
Ulu Cami 1090, Siirt Ulu Cami 1129, Bitlis Ulu Cami 1150, Mardin Kızıltepe Ulu
Cami 1184-1200, Harput Ulu Cami 1156 yıllarında yaptırıldığını görüyoruz. (S-409) Türkiye Tarihi. Bu tarihler
bize, İslamiyet’in hangi tarihlerde Anadolu’ya girdiğini göstermesi açısından
önemlidir. Tarihler kadar camilerin bulunduğu yerler de önemlidir. Dikkat
edileceği gibi camiler şehir merkezlerinde bulunmaktadır. Bu bir yandan
İslamiyet’in yerleşik yaşama uygun bir din olduğunu gösterirken, diğer yandan
köy ve kasabalarda (kırsal kesimde) etkin olmadığını ortaya koymaktadır.
Tarih
bu dönemde Anadolu’da, sayısı epeyce çok olan beyliklerin bulunduğunu
göstermektedir. Resmi tarih Anadolu beyliklerine kısaca beylik demektedir.
Burada yaygın olan üretim biçiminden hiç söz edilmemektedir. Oysa baskın üretim
biçimi, tarihe de uygun düşen, feodal üretim tarzıdır. Dolaysıyla anılan
beylikler de feodal beyliklerdir. Sıralayacak olursak:
1-
Karaman Oğulları, 1228-1466 arası Konya
yöresindedir.
2-
Alaiye Beyleri, 1300-1427 arası, eski
Kalonoros bölgesinde.
3-
Germiyan Oğulları, 1330-1429 arası,
Kütahya merkezlidir.
4-
Ladik Beyleri, 1324-1400 arasında,
Denizli yöresinde.
5-
Aydın Oğulları, 1310-1413 arasında,
Aydın, İzmir, Tire, Ödemiş yöresinde.
6-
Sahip Ata Oğulları, 1200-1300 arası,
Afyon bölgesinde.
7-
Eşref Oğulları, 1280-1320, Beyşehir’de.
8-
Hamid Oğulları, 1200 sonlarında kuruldu
ve Eğirdir kolu 1391, Antalya kolu 1423’de sona erdi. Isparta, Borlu, Yalvaç yöresinde.
9-
Menteşe Oğulları, 1261-1424 arası,
Fethiye, Denizli arasında kuruldu.
10- Karasi
Oğulları, 1300-1357 arası, Balıkesir yöresinde.
11- Saruhan
Oğulları, 1310-1410 arası, Manisa çevresinde kuruldu.
12- Pervane
Oğulları, 1256-1322 arası, Sinop civarında.
13- Candar
Oğulları, 1292-1461 arası, Kastamonu çevresinde.
14- Dulkadir
Oğulları, 1337-1521 arası, Maraş, Elbistan yöresinde.
15- Ramazan
Oğulları, 1353-1608, Adana yöresinde.
16- Taceddin
Oğulları, 1378-1428 arası, Niksar merkezli.
Karakoyunlu
Devleti: 1390-1468
Akkoyunlu
Devleti: 1403-1514
Osmanlı
İmparatorluğu: 1299-1922
Ak-Koyunlu
Devletinin merkezi Diyarbakır, Kara-Koyunlu Devletinin ise Erzincan Sivas yöresinde
bulunmakta olup, her ikisi de Oğuzların üçok kolundan gelmektedir.
Kara-Koyunlular; Ağaç-eri, Sodlu, Baharlu, Alpagut, Duharlu, Hacılu, Karamanlu,
Çekurlu, oymaklarından oluşmaktadır. Ak-Koyunlular ise; Biçen, Bayındır, Bayat,
Döğer, Çepni, İnal, Çakırlı, Köpek, Duharlı, Bayramlı, Hacılı oymaklarından
oluşur.(S-489). Bu devletin sınırı, Horasan, Fırat, Kafkas
Dağlarından Umman Denizine kadar uzanır. 1457 yılında meşhur Uzun Hasan,
Diyarbakır’ı alarak Ak-Koyunlu devletinin başına geçti. 1470 yılında
Kara-Koyunlu devletini tamamen ele geçirdi. 1473’te Otlukbeli’nde Fatih sultan
Mehmet ile karşı karşıya geldi ve yenilerek Tebriz’e çekildi. Uzun Hasan
Kuran’ı Türkçe’ye çeviren ilk sultandır. Ölümünden sonra oğulları başa geçmiş
ve Ak-Koyunlu Devletini bölgelere ayırmışlardır.
Bu
sırada Şah İsmail’in babası, Erdebil Şeyhi, Şeyh Haydar Safevi, Şii hareketine
öncülük etmektedir. Dağılmaya başlayan Ak-Koyunlu devletinden ayrılan
boylarını, Şah İsmail kendi etrafında toplamaya
başladı. Ustacalı, Şamlı, Rumlu, Musullu, Tekeli, Bayburtlu, Çapanlı,
Karadağlı, Karamanlı, Dulkadır, Varsak, Avşar, Kaçar boy ve oymaklarından büyük
bir kuvvet toplayan (Şah) İsmail, Erran ve Şirvan ülkelerinin bir kısmını
aldıktan sonra Azerbaycan üzerine yürür ve Fars ve Irak-ı Arap’ı ele geçirerek
Ak-Koyunlu devletine son verir.... Kendisi de Türk aslından ve ana tarafından
Uzun Hasan’ın torunu olan ve Türk boy ve oymakları ile devletini kuran Şah
İsmail Ak-Koyunlu devletini ele geçirince , o tarihe kadar Anadolu ile
Türkistan arasındaki göçler durmuştur. (S493)
K. Gürün.
Şah
İsmail tarafından, batı İran’da kurulan
bu devlete babasının adından dolayı Safevi devleti denilmiştir. Bu devlet aynı
zamanda Kızılbaş devleti olarak da anılır. Şah İsmail seceresi 7. İmam Musa
Kazım ile başlıyor ve kendine doğru Hoca Ali, Şeyh İbrahim, Şeyh Cüneyt, Sultan
Haydar ve Şah İsmail şeklinde devam ediyor. Merkez olan Erdebil, Azerbaycan’da
bulunmaktadır ve buradaki şeyhlik babadan oğla geçer. Bu şeyhlerin ünleri daha
sonra Irak, Suriye, İran ve Anadolu’ya yayılmıştır. Tarihçiler Safevi Şiiliğini
Hoca Ali ile başlatmaktadırlar. O dönem Bursa’da bulunan Osmanlı padişahları
bile bunlara çerağ akçesi göndermiştir. (S-596)
KG. Şiilik asıl olarak Şeyh Cüneyt ile başlatılmaktadır. Oğlu Haydar, Uzun
Hasan’ın kız kardeşi ile evlenerek, dini gücün yanına bir de siyasi güç kattı.
Bunun zamanında taraftarları 12 dilimli, kızıl taç giymeye başlar ve bu
tarihten sonra, müritlere Kızılbaş denmeye başlanır.
“Kızılbaş
ulusunu teşkil eden ilk kademedeki oymaklar şunlardır: Ustacalı- Usta-Hacılular
Sivas Amasya bölgesine; Rumlular Tokat, Amasya, Çorum, Koyun Hisar Bayburt
yöresine; Tekeliler Antalya ve Muğla bölgesine; Dulkadırlar Maraş Elbistan ve
Yozgat bölgesi; Şamlular Sivas yöresinde; Beğdili, Harbendelu, İnallu oymakları
Halep bölgesinde; Afşarlar İran yöresinde; Kaçarlar Yozgat ve Azerbaycan
yörelerinde yurt tutmuşlardır”.(s-597)
KG Safevi devletine 1736 yılında, İran hükümdarı Nadir Şah tarafından son
verilmiştir.
Anadolu’daki
Alevi hareket önderlerini tarih sırasına göre sayarsak; Hacı Bektaşi Veli
1209/10-1270/1, Baba İshak/İlyas 1239, Kaygusuz Abdal 1341/2-1444, Şeyh Bedrettin
1402- , Şah İsmail 1487-1524, Pir
Sultan Abdal 1510/14-1589/90, Kalender Çelebi 1527 şeklindedir.
Resmi
tarihe göre Türklerin Anadolu’ya girişi 1071 Malazgirt savaşında sonra
başlıyor. Yukarıda tarihi verdiğimiz ilk camiler de, Anadolu Selçuklu
Devletinin kuruluşundan hemen sonraya denk düşüyor. Ancak yoğun bir cami yapımı
görülmüyor. Camilere büyük ticaret merkezlerinde rastlanıyor; küçük ve kırsal
yerleşim yerlerinde cami yok denecek kadar azdır. Bu tespit bize, o yıllarda
Anadolu’da İslamiyet’in güçlü olmadığını ortaya koymaktadır.
Anadolu
Selçuklu Devletinin sonlarına doğru, Anadolu’da çok sayıda feodal beyliklerin
ortaya çıktığını görüyoruz. Bu beylikler ilk olarak Anadolu’nun Rumlardan
arındırıldığını ya da asimile edildiğini, ikinci olarak da merkezi devlet
gücünün yitirildiğini göstermektedir. Diğer yandan, Beylik merkezlerinin, şu
andaki Alevi yerleşim bölgelerine pek yakın olmadığını görüyoruz. Ancak
merkezler dışındaki yerleşim alanları ile ilgili yeterli bilgi bulunmamaktadır.
Oralarda yazılı tarih kaynakları olmadığına göre, buralarda yazılı tarihi
olmayan toplumların yaşadığı yorumu yapılabilir. Bunların başında da Aleviler
ve Yörükler gelmektedir. Diğer yandan Alevi yerleşim yerlerinin tarihi
incelendiğinde, ilk Alevi yerleşim bölgelerinin Anadolu’nun doğusundan başlayıp
batıya doğru kaydığı görülecektir. Aleviler içinde de en son yerleşik hayata
geçen Tahtacı Alevileri, son 100-150 yıl içinde Güney ve Batı Anadolu’da
yerleşik düzene geçmişlerdir.
Hacı
Bektaşi Velinin 1200-1300 yılları arasında yaşadığı ve ondan sonra gelen Alevi
büyüklerinin (Hatayi, Pir Sultan Abdal, Kul Himmet) 1500 başlarında yaşadıkları
düşünülünce, Anadolu’da Aleviliğin güç haline gelmesi 200-250 yıl gibi bir
zaman almıştır. Bu dönem aynı zamanda İslamiyet’in Anadolu’da kök salmaya
başladığı bir dönemdir. Özellikle Selçuklular döneminde yapılan medreseler,
Anadolu’da İslamiyet’in temelin atan eğitim merkezleri olmuştur. Medreseler, o
dönem Müslüman kadroları yetiştiren parti okullarıdır. Burada ortaçağa (feodal
topluma) uygun, merkezi devlet için gerekli bürokrat, hukukçu ve din adamları
yetiştirilmiştir. Bu dönemde bürokrat, hukukçu ve din adamı (üç önemli
toplumsal güç) sıfatları, tek kişinin elinde toplanmaktadır.
Bu
basit bir siyasi tercih değildir. Amaç Anadolu’daki göçer olarak yaşayan
Türkmen topluluklarının, merkezi bir yapı içinde birleştirilmek istenmesidir.
Bunun için en uygun araç, yerleşik yaşamın dini olan İslamiyet’in kitlelere
öğretilmesi, dayatılmasıdır. Feodal toplumun ideolojisi olan din, batıda bunu
başarmış, Anadolu’da da başarmaması için hiçbir neden yoktur. O nedenle bilinen
bu yöntem Anadolu’da da kullanılmış ve uygulanmıştır.
Karşısındaki
en önemli engel, göçer Türkmen aşiretlerinin inançlarıdır. Daha önce
anlatıldığı gibi, göçer toplumların inancı, yaşadığı mekana yani doğaya daha
uygun ve somut olmak zorundadır. Soyut, teorik inançlar, göçer toplumlara uzak
ve daha yabancıdır. O nedenle İslamiyet, karşısında göçer yapıya uygun Türkmen
inançlarını bulmuştur. Bunlara ulaşmak için, özellikle yerleşik yaşama
geçirilmeleri (zorunlu iskan) ve onları ikna edecek kadrolara gereksinme
vardır. Gerekli kadrolar da medreselerde yetiştirilmiştir.
Böylesi
bir baskı karşısında Türkmen aşiretlerinin seçenekleri azdır ve şunlar
olabilir: 1. Yerleşik yaşama geçecek ve İslami değerleri kabul edecektir. 2.
İnancını korumak için, devletin ulaşamayacağı dağlara çekilecektir. 3. İnancını
rahatlıkla yaşayabileceği bir başka güçlü yapıya yanaşacaktır. 4. Bulunduğu
yerdeki güçle uzlaşıp asimile olacaktır.
Bu
dört olgu da Anadolu’da yaşanmıştır. En baskın olanı da asimilasyon
politikalarıdır ki, bugünkü Sünni ağırlıklı Anadolu nüfusu bununu kanıtıdır ve
bu tür faaliyet o dönemden beri, güç kazanarak devam etmektedir. Devlet,
Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde olduğu gibi Cumhuriyet döneminde de aynı
politikaları sürdürmektedir. Örneğin bugünkü Diyanet İşleri Başkanlığı,
Cumhuriyetin ilanı ve hilafetin kaldırılmasından hemen sonra, 03.Mart.1924
yılında kuruldu. Diyanetin amacı, “İslam dininin inanç, ibadet ve ahlak
ilkeleriyle ilgili işleri yürütmek ve ibadet yerlerini yönetmek “amacıyla
kurulmuştur”, şeklinde tanımlanmaktadır.
Aynı
dönemde, yani 24.Nisan.1924 tarihinde, İstanbul Darulfünün (Üniversitesi) bünyesinde bir İlahiyat Fakültesi ve Edebiyat
Fakültesi İslam İlimleri Enstitüsü kuruldu. İlahiyat fakültesi 1933, Enstitü de
1936 yılında kapatıldı ve 21.Kasım.1949 yılında yeniden açıldılar.
Bu
kurumların Selçuklu ve Osmanlı Sünni geleneğinin devamı olduğu bir gerçektir.
Ancak kurtuluş mücadelesine başlayan bir önderin, kendisine ittifaklar araması
ve o nedenle de Hacı Bektaşi Veli ocağını ziyaret etmesi, işin askeri ve siyasi
yönüdür. Bu ziyarete, amacının dışında inançsal bir anlam katmak, abartı ya da
tüm dinlerde görülen, güçlüden yana olma ya da ona dayanma geleneğidir. O
nedenle Mustafa Kemal’in Hacı Bektaşi Veli ocağını ziyaretini, öncelikle bu
açıdan değerlendirmek gerekir.
Olayın
inançsal boyutu ise, Cumhuriyetle birlikte kurulan Diyanet İşleri Başkanlığı
ile İlahiyat Fakültesinde aranmalıdır. Her iki kuruma bakıldığında, ikisinde de
kesinlikle Alevilere yer verilmediğini görürüz. Bu dışlama sadece kadro
düzeyinde değil, aynı zamanda verilen eğitimde de açıkça görülmektedir. Bugün
olduğu gibi, Cumhuriyetin ilk gününden itibaren, her iki kurumda, sadece Sünni
mezhebinin ihtiyaç ve çıkarlarına göre eğitim ve propaganda yapılmaktadır.
Cumhuriyetin dini örgütlenmesi ve örgütlerinde, kesinlikle Aleviliğe ve
Alevilere yer yoktur. Bunun en iyi kanıtı ise, Mustafa Kemal’in Tahtacılar
hakkında yaptırmış olduğu araştırmadır. Bilindiği gibi o araştırma Yusuf Ziya
Yörükan tarafından yapılmıştır. Y.Z.Yörükan Tahtacılar konusundaki araştırmayı
yapabilmek için kendini Alevi dedesi olarak tanıtmış ve o şekilde Tahtacılar
arasına girmiştir. Eğer bu kurumlarda bir Alevi olsaydı, o araştırma mutlaka o
kişiye yaptırılacaktı. Yine bilindiği gibi yaptırılan araştırma, Mustafa
Kemal’in sağlığında bastırılmamıştır. O günden bugüne Diyanet ve İlahiyat
yayınları arasında, Alevilerle ilgili bir çalışma bulmak olanaksızdır. Böyle
bir olay iyi-kötü niyetlerle açıklanamaz; sosyal bilimlerdeki bunun tek
açıklaması: Siyasi tercihtir! Aynı şekilde Cumhuriyet ile birlikte Alevilerin
özgürlüklerine kavuştuğu şeklindeki saptama da, resmi ideoloji dışında,
Osmanlının son dönemi ile Cumhuriyetin ilk yıllarını kapsayacak bir çalışma ve
karşılaştırma ile yapılmalıdır. Tüm halka yapılan baskının ne kadarının
Alevilere, Alevi olmaları nedeniyle yapıldığı, ciddi olarak araştırılmalıdır.
İktidar çatışmaları dışında, hangi dönemlerde Alevi kıyımları yaşandığı
irdelenmelidir. Aksi taktirde geleneksel kinler ve gereksiz övgüler, yeni
yanlışlara yol açar.
Asimilasyon
politikalarının tipik göstergelerinden
birisi de Alevi yerleşim yerlerine, gereksiz cami yapılması ve Sünni din
görevlilerinin atanmasıdır. Bu da gerek Selçukluların gerekse Osmanlıların,
işgal ettikleri yerlerde, İslam dışı ibadethanelerin yanına bir minare dikerek
camiye çevirme geleneğinin devamıdır. Tek farkla, Alevi yerleşim birimlerinde
böyle ibadethaneler olmadığı için, “onlar için” özel ve yeni camiler yapılmakta
ve din görevlileri atanmaktadır. Böylece Sünni din memurlarına yeni iş alanları
yaratılırken diğer yandan ücretli misyonerler gönderilmektedir.
Bir
başka asimilasyon aracı da, zorunlu din dersleridir. Bu dersin Anayasadaki adı “Din
ve Kültür” olmasına rağmen, dersi veren öğretmenlerin ilahiyat fakültesi mezunu
olmaları, derste İslamiyet dışında din, Sünnilik dışında mezhep öğretilmemesi,
gayrimüslim ve Alevilere zorunlu olması, dersi bir asimilasyon politikası
haline dönüştürmüş ve etkili de olmaktadır. Bunlara kültürel, siyasal olarak
uygulanan politikaları da eklemek olanaklıdır.
Anadolu’daki
ilk Alevi yerleşim yerlerinden birisi de Hacı Bektaşi Veli ocağıdır. Bilindiği
gibi Alevilik Bektaşilikten erken ve ona göre bir üst kimliktir. Ancak
Bektaşilerin yerleşik yaşama geçişi Alevilere göre daha erkendir ya da yerleşik
yaşama geçen Aleviler Bektaşileşmiştir. Dolaysıyla yerleşik yaşama geçiş,
Bektaşilerin devlet ile erken ilişkiye geçmesine neden olmuştur. Zamanla bu
ilişki, Bektaşi ocağının Osmanlı padişahlarından berat alma noktasına kadar
varmıştır.
Osmanlı
Bektaşi ilişkileri incelenirken YENİÇERİLER konusu üzerinde özel olarak durmak
gerekir. Bilindiği gibi yeniçeriler gülbenk çekerek harekete geçmektedirler. Bu
durum bile bir biçimde, Bektaşiler ile Yeniçeriler arasında bir ilişkinin
varlığını ortaya koymaktadır. Ancak ilişkinin niteliği pek net değildir. Sadece
gülbenkten yola çıkarak Yeniçerilerin Bektaşi ocağına bağlı olduklarını ileri
sürmek de tarihi gerçekler ile pek uyuşmamaktadır. Osmanlı İmparatorluğunun
1299, Yeniçeri Ocağının 1300’lerin ortalarında kurulduğu da bilinen bir
gerçektir. Aynı şekilde Hacı Bektaş Velinin Osmanlı Devleti kurulmadan önce
yaşadığını da biliyoruz. O halde, Yeniçeri Ocağının kuruluşu ile Hacı Bektaş
Veli’nin bire bir ilişkilendirilmesi olanaksızdır.
Tüm
bu açıklamalara rağmen, Bektaşiler ile
devlet arasında, Yeniçeriler aracılığı ile dolaylı ya da doğrudan bir bağın
varlığı da ortadadır. Ancak bu bağın niteliği açık ve net değildir. Yeniçeri Ocağının
devşirmelerden oluşması ile Bektaşiliğin İslamiyetle olan bağı arasında bir
koşutluk kurmanın sonucu olabilir mi? Bektaşilik, Aleviliğin yerleşik yaşama
geçmesi ve devlet ile bütünleşmenin bir aracı olarak planlanmış olabilir mi?
Soruları artırmak olanaklıdır. Ancak Bektaşilerin yerleşik yaşama geçen ilk
Aleviler olduğu ve Osmanlı’dan berat aldıkları bilinen gerçeklerdir. Diğer
yandan, Yavuz’un Çaldıran seferinden sonraki Bektaşilere yönelik baskıların da
incelenmesi gerekir.
Zaman olarak ikinci sıradaki yerleşim yerleri Alevi dede ocaklarının
yerleştikleri bölgelerdir. Tersinden söylersek, Alevilerin ilk yerleşim
yerleri, dede ocaklarının bulunduğu yerlerdir. Bunun birinci nedeni, din
önderlerinin öncü niteliğidir. İkinci nedeni de devlet ile ilişkiye geçerek
berat alma ve gücünü belgeleme güdüsüdür. Çünkü dini iktidar da, siyasi
iktidarın bir biçimidir.
Yerleşik
yaşam, devletle ilişkilenmenin yanında kitap ile tanışmayı da getirmiştir.
Egemen dinin İslamiyet, dolaysıyla ilk tanışılan kitabının da Kuran olması
gayet doğal olacaktır. O da baskın ibadet dilinin Arapça olmasını getirecektir.
Alevi ibadetinin dili Türkçe iken, yerleşik yaşama erken geçen Alevi
(Bektaşi) ibadetlerinde, Arapça’ya
eğilimin arttığı görülecektir. Bunda kitap ile tanışmanın yanı sıra, “kutsal
dili” kullanmanın sağlayacağı üstünlük de önemli rol oynamıştır.
Bektaşilik
ilk olarak, yerleşik yaşama erken-geç geçişe göre şehir ve köylü Bektaşiliği olarak ikiye ayrılmaktadır.
Ayrımda dinin merkezinde bulunan önderlerin şehirde, taraftarların (talip)
köylerde oturduğunu görürüz. Asıl ayrım Hacı Bektaşi Velinin çocuğu olup
olmama; yani dini miras noktasında düğümlenmektedir. Hacı Bektaşi Velinin
çocuğu olduğunu ileri süren Bektaşi koluna Çelebiler denilmektedir. Hacı
Bektaşi Velinin çocuğu olmadığını, asıl olanın onun yolu olduğu savunan koluna
da mücerretler denir. Bunlar
evlenmezler, kulaklarına mengüş denilen bir halka takarlar, başlarını kazırlar
ve genelde tekkelerde yaşarlar. Aslında bu kol, Alevilerin kadın erkek birlikte
ibadet etme anlayışına da ters düşmektedir. Bu yönü ile Anadolu’da egemen olan
Hırstiyan/katolik inancın yansıması gibi görülmektedir. Bu kolun özellikle Batı
Anadolu bölgelerinde yaygın olması, savımızı doğrular niteliktedir. Aynı
şekilde “Alevi doğulur, Bektaşi olunur” deyişini de doğrulamaktadır. Çünkü
mücerretlik için Bektaşi soyundan gelmeye gerek yoktur. Böyle bir anlayışın
(yolun) soyun önüne geçebilmesi için, kişinin kendini kabul ettirmesi gerekir.
Kabul ettiriş ise ancak bilgi, görgü, inanç ve irade gibi temel öğelerin güçlü
olmasını gerektirir. O nedenle Bektaşiliğin gelişmesinde bu kolun katkısının
büyük olduğu açıktır. Çelebi koluna göre Hacı Bektaşi Veli soyundan gelmek
(olmak) yeterlidir. Mücerretlere göre Bektaşi olmak için emek harcamak, bilgili
olmak ve sonunda sınavı başarmak gerekmektedir. Kollardan birisi mirasa diğeri
emeğe dayanır; miras biterken emek zenginlik katar.
Bektaşiliğin
Anadolu’ya yayılmasında mücerret kolunun etkin olduğu görülmektedir. Özellikle
batı bölgelerinde, insanların kolay ulaşamayacağı dağ zirvelerinde kurulan ve
bugünde ziyaret edilen baba tekkeleri bunun en önemli kanıtlarından birisidir.
Konuyu Baki Öz’den yapacağımız bir
alıntı ile özetlersek: “Genel ilkeler açısından Alevilikle Bektaşilik aynı
olmasına karşın, genellikle kasaba ve kentlerde oturan Bektaşiler devletle ve
yönetimle daha sıcak ilişkiler kurmuş, kırsal kesim insanı olan Aleviler daha
yadlanmamışlardır. Bu nedenle Bektaşilikte pek ‘tepki’ yoktur. Düşüncesini
sevgi ve barış üzerine temellendiren Hacı Bektaş Veli şeriata karşın savaşı
(-cihatı) önermez. Doğallıkla
Bektaşilikte ayaklanmalara da rastlanmaz. Dahası Hacı Bektaş döneminde
devlete karşı ayaklanacak bir Alevi gücü olmasına karşın, Hacı Bektaş Veli bu
yolu denememiştir. Birçok Alevi ayaklanmasının olduğu Anadolu’da ayaklanma
önderleri arasında Hacı Baktaş’ın izini sürenleri göstermek olası değildir.
Kalender Çelebi ise soy olarak Hacı Bektaş’a bağlıdır. Olay, toprak ve mülkiyet
sorunlarından kaynaklanmıştır. Tabanı Bektaşilerden çok, Orta Anadolu’nun
kırsal kesim insanı olan Alevilerdir. (S-147)Osmanlı’da
Alevi Ayaklanmaları
TAHTACI
Tahtacı sözcüğü, yapılan bir işin,
bir mesleğin adı olmaktan çok, ağırlıklı olarak
bir inancı ifade etmektedir. O nedenle Tahtacılara, Çanakkale Kaz
Dağlarından (İda) başlayıp, ağırlıklı olarak güneye doğru Balıkesir, Edremit,
Manisa, İzmir, Aydın, Denizli, Muğla, Antalya, Mersin, Adana hattındaki
dağlarda ya da dağ eteklerinde yaşayan Alevilerdir, diyebiliriz.
En
eski Tahtacı yerleşim yerlerinin 1800-1850 yıllarında, yani bundan 150 yıl önce
oluşturulmaya başladığını biliyoruz. Dolaysıyla bundan önceki dönemler,
Tahtacıların göçer dönemi olarak adlandırılabilir. Tahtacılar göçer olmalarına
rağmen, Yörükler gibi hayvancılık ile uğraşmazlar. Hayvancılıkla ilişkileri,
sadece kendi gereksinmelerini karşılayacak çapta sürülerle sınırlıdır. En
zengin ailenin sürüsündeki hayvan sayısı en fazla 200-300 ile ifade
edilmektedir. Keza hayvan ürünlerinden yararlanma da bu tezi doğrulamaktadır.
Tahtacılarda dokumacılık “dokum ip” (boyu 5-6m olan süslü iplikle yapılan
dokuma ip) örmekle sınırlı olacak kadar zayıftır. Aynı şekilde, 50 yıl öncesine
kadar hayvan sütünden sadece yoğurt, tereyağı ve çökelek yapılırdı; peynir
yapımı bilinmezdi, son dönemde öğrenilmeye başlanmıştır.
Başlıca
hayvanları yük taşımaya yarayan katır, eşek, at, ve öküzdür. İnek, koyun, keçi
ise ancak ailenin sağım (süt) gereksinimini karşılayacak kadardır. Hayvan
sayısı, cinsi ve ürettiklerine bakıldığında, Tahtacılar ile Yörükler arasındaki
temel benzerlik göçer olmaları ve yazın yaylalarda yaşamalardır. Benzer yaşam
koşullarının benzer törelere kaynaklık etmesi kuralı gereği, iki toplum
arasında, gelenek, görenek, dil gibi konularda
çok ciddi benzerlikler vardır.
Bilindiği
gibi tarih araştırmalarında iki temel yöntem uygulanmaktadır: Birincisi
kalıtlardan yola çıkılarak dünden, (geçmişten) bugüne yolculuk edilir. İkincisi
de bugün kullanılan alet edevat, gelenek görenekten yola çıkılarak, birinciye
ters yönde, bugünden geçmişe gidilir. Tarihin en iyi taşıyıcıları kullanılan
eşyalar, kalıt, destan, hikaye, gelenek görenek ve dindir.
Tahtacıların
en eskilerinin yerleşik hayata 150-200 yıl önce geçtiği ve ondan önce tamamen
göçer olduğunu ve okuma yazma geleneğinin olmadığını da düşünürsek, yer altında
ya da yazılı kaynaklarda, tahtacı tarihi araştırmak hemen hemen olanaksızdır.
Geriye de yaşayan kültür ve söylenceler kalıyor. Dolaysıyla Tahtacı tarihi
üzerine tezler üretmek oldukça zorlaşıyor. Ancak bugünkü yaptığı işten,
kullandığı alet ve edevatlardan, eşyalardan yola çıkarak, yaygın tarih
anlayışlarını sorgulamak olanaklıdır.
Bilindiği gibi insan düşüncesini maddi yaşam koşulları
belirler. Yaşam koşullarının bir parçası olan çevre de aynı oranda, yaşam
biçimi üzerinde etkilidir. Örneğin Tahtacıların ormanlık bir alanda yaşıyor
olması ve orman yaşamının doğal sonucu olarak ağaç ve ürünleri ile uğraşmak
zorunda kalması, onların Tahtacı olarak adlandırılmalarına neden olmuştur.
Ancak ülkenin başka ormanlık bölgelerinde yaşayan ve ağaç işi ile uğraşanlara, aynı
şekilde Tahtacı denilmemektedir. Yani her ağaç işi ile uğraşan topluluk, etnik
ve dinsel anlamda Tahtacı olarak tanımlanmamaktadır. O nedenle Tahtacı tanımı
anılan bölge ile sınırlı olarak, etnik ve dinsel bir anlam taşımaktadır.
Bu
topluluk ormanda yaşamasına rağmen ne “ağaççı” olarak ne de ağaca dayalı
mesleklerden “marangozluk, mobilyacılık, odunculuk, oymacılık” gibi ağaç işleri
ile tanımlanmıştır. Onların yerine ara ve ham bir ürün olan tahta
kullanılmıştır. Yani Tahtacılar ağaç kesmekten ileri, marangozluktan geri bir
konum olan tahta ile tanımlanmış ve bu durum Tahtacıların maddi yaşam
koşullarına da yansımıştır.
Bu
durumun iki açıklaması olabilir; zaman ve yetenek. Gelinen noktada, yetenek
sorununun olmadığı ortaya çıkmıştır. Geriye zaman kalıyor; yani Tahtacılar ağaç
ve dolaysıyla tahta ile geç bir zaman diliminde tanışmışlardır. O nedenle, ağaç
ile tanıştıktan sonraki zaman, Tahtacılara ancak tahta üretme yeteneğini
kazandırabilmiştir. Daha yalın söylersek, Tahtacıların ağaç ile tanışması en
fazla 150-200 yıllık bir olaydır. Bundan 40-50 önce, hatta Cumhuriyetin
başlangıcından itibaren, kaçak ağaç işlemenin sona erdiğini düşünürsek,
Tahtacılara adını veren tahta işleme olayı, Tahtacıların ancak 100 yıl kadar
yaptıkları bir meslek olmuştur. Bu dönem o kadar yoğun yaşanmış ve çevreye de
aynı şekilde yoğun yaşatılmış olacak ki, bu kadar kısa bir sürede kendilerinden
Tahtacı diye söz ettirmeyi başarmışlar ve bugünde aynı şekilde
tanımlanmaktadırlar.
Tekrar
başa dönersek ağaç işçiliğindeki evrimleşmeyi sırasıyla; orman, ağaç, ağaç
kesimi, tomruk, kalas, lata, tahta, dilme, dülger, marangoz, mobilyacı, oymacı
şeklinde sayabiliriz. Sıralamada, sonra gelen öncekinden daha ileri bir düzeyi
ve beceriye göstermektedir. Sona doğru geldikçe de, tahta işçiliği bir meslek
halini almaktadır. Ağaç işçiliğinde ilk aşama olan ağaç kesmenin, meslek olarak
tanımlanmasının pek doğru olmadığını düşünüyorum. Tahtacılar ise ağacı,
kesiyor, tomruk yapıyor ve o tomruklardan tahta ve dilme elde edebiliyor.
Bundan daha ilerisine geçemiyor. Örneğin yerleşik yaşama geçerken oluşturduğu
köylerde yapmış oyduğu evlerin ağaç işleri (dülgerlik), kendi içindeki
kişilerce değil, dışarıdan gelen ustalara yaptırılmaktadır. Yani Tahtacılar
kendi evlerini yaparken, kaçak ağaçlarını temin ediyor ama o ağacı birleştirip
bir ev yapamıyor. Dülgerliğin bir üst aşaması olan marangozluk da aynı şekilde
gelişmemiş ve ilk yerleşimdeki marangozluk işlerini (kapı, pencere, taban,
tavan, elmalık vs) yine dışarıdan ustalara yaptırmışlardır. Ağaç işlerinde en
üst aşamalardan olan mobilyacılık ise, Tahtacılara çok yabancıdır. Masa,
sandalye, koltuk, gardırop, büfe, karyola gibi mobilya ürünleri, Tahtacı
evlerine son 20-30 yıl içinde girmiştir. Hele sanat ve estetik ürünü olan oymacılık,
Tahtacılarda hiç yok denecek kadar azdır. Ancak küçük oyuncak ve kutu türü
eşyalara çakı ile şekiller verilmiştir.
Evrimleşme
kaba işçilikten, ince, estetik işçiliğe doğru evrim geçirirken, mekan olarak da
dış işçilikten iç işçiliğe doğru bir yol izlemiştir. Tahtacılar ne dış mekandan
iç mekana ne de kaba işçilikten ince işçiliğe, yani ağaca şekil verme
aşamasına geçebilmişlerdir. Bunu, en iyi
Tahtacıların kullanmış olduğu eşyalardan gözleyebiliriz. Bunların en
bilinenleri ve kullanılanları ağaçtan yapılan tekne, tokaç, senit (ekmek
tahtası), oklava, evreğeç (çevirgeç) ve kutudur. Aynı ilkelliği kullandığı
aletlerde de görebiliriz. Başlıca demirbaş aletleri, balta, kolastar, bıçkı,
tağra (nacak), orak, çakı, orakçakısı, demir sivri, törpü, haytipi (işaret
ipi), ırgınalı (pençe, testre-kolastar dişi için) ve daha sonra keser, testere (elbıçkı) gelmektedir.
Görüldüğü
gibi gerek kullanılan aletler, gerekse ürettikleri eşyalar, Tahtacılara adını
veren tahta işlemeciliği konusunda pek ileri düzeyde olmadıklarını ortaya koymaktadır.
Çünkü üretilen ev gereçleri, en ilkel aletlerle yapılabilen eşyalardır. Aynı
şekilde bunların yapımı için özel bir yetenek ve beceriye de gerek yoktur. Oysa
tahta işlemeciliği Tahtacıların eski mesleği olsaydı, bu işte en önde onların
olması gerekirdi. Ancak üretilen ve kullanılan malzemeler bu konuda
Tahtacıların pek ileri olmadığını ortaya koymaktadır.
Aynı
gelişmişliğin yerleşim konusunda da yaşanması gerekirdi. Bundan 100-150 yıl
öncesine kadar mutlak göçer olan Tahtacılar, tahtanın kaynağı olan ormanlık
bölgelerde yaşıyorlardı. Ormanda, tahtaların arasında yaşamalarına rağmen,
konut olarak tahta ev yerine çadır kullanıyorlardı. Çadırlar ya keçi kılından
yapılan karaçadır ya da keçeden yapılan turluk çadırdır. Ancak her iki tür
çadır da, kendileri tarafından değil, dışarıdan birileri tarafından örülüyor ve
bu Tahtacılar tarafından satın alınıyordu. Tahtacılar dokumacılık ve keçe
yapımı konusunda hiçbir bilgi ve geleneğe sahip değildir. Aynı şekilde halı,
kilim gibi yere serilen yaygılar da dokunmamaktadır.
Karaçadırın
hammaddesi keçi ve tuluk çadırın anamaddesi olan koyun, Tahtacılarda pek yaygın
beslenen hayvan türleri değildir. Bunlar tüyünden çok, sütü için beslenen
hayvanlardır. Eskiden beri, Ege bölgesinde kıl çadırın üretim merkezi Aydın,
Bozdoğan, Biresse köyü, keçe ve turluk
çadır da Tire ve Ödemiş yöresinde üretilmektedir.
Burada
önemli olan, yaşam için yaygın olarak kullanılan malzeme ve ürünlerdir. Doğal
olanı, toplumların kendi ürettiklerini yaygın olarak kullanmalarıdır. Örneğin hayvancılıkla
uğraşan Yörükler döşek olarak yün ve konut olarak çadır kullanırlar. Çünkü
insanlar ve dolaysıyla toplumlar, gereksinmelerini öncelikle kendi ellerinde
bulunan ve en kolay ürettiklerinden karşılarlar. Kapalı toplumlarda, bu kural
bin kat daha güçlü olarak kendini dayatır. Daha yakından örnek verirsek, pamuk
üreticileri yatağını, döşeğini pamuktan; pamuğu tanımayan hayvancılıkla uğraşan
toplumlar da yünden yaparlar. Bu bir tercih değil, doğanın dayattığı bir
zorunluluktur.
Bu
genel kuraldan yola çıkarsak, Tahtacıların yaşamının her alanında öncelikle ve
yoğun olarak tahta ve ağaç ürünleri kullanması gerekirdi. Bunun iki nedeni
vardır; birincisi elindeki en bol ve ucuz malzeme tahtadır. İkincisi de
özellikle tahta ev çadıra göre bir üst kültür ürünüdür; çünkü tahta ev aynı
zamanda yarı yerleşik yaşam demektir. Diğer yandan ormanda yaşadıkları ve orman
ikliminin sert, yaşamın daha vahşi olduğu düşünüldüğünde, tahta ev kendini bir
kat daha dayatması gerekir. Ancak tahta evler tercih edilmiyor, çünkü onu
yapacak usta ve beceri yok.
Tahtacıların
son dönemlere kadar çadır kullandıklarını biliyoruz. Bunu bir tercih, gelenek
ve göçerlikle de açıklayamayız. Çünkü Tahtacıların göçerlilikleri sürekli yer değiştirme
şeklinde değil, sahil (sehil) ile, her yıl çıktıkları yaylaları arasındadır.
Yazın kendilerine yerleşim ve çalışma alanı olarak seçtikleri yaylalara
çıkmakta, kış gelince de yükünü sarıp, daha sıcak olan deniz kenarına inmektedir.
Ayni iki bölge arasında gidip gelmesine rağmen, yerleşik yaşamın başlangıcını
temsil eden tahta evler yapmamışlardır. Başta da söylendiği gibi, tahta işinde
becerisi olsa, elinde çok bulunan tahta malzeme ile, önce kendi konutunu
tahtadan yapması gerekirdi.
Buraya
kadar anlatılanları özetlersek; Tahtacıların adına kaynaklık eden tahta işleme
işi, bu toplumun son dönemde öğrendiği bir meslektir. O nedenle Tahtacı tarihi
konusunda araştırma yapan tarihçilerin, Tahtacı sözcüğünden yola çıkıp, tarih
konusunda çok gerilere gitmelerinin yanlış sonuçlara yol açacağını düşünüyorum.
Hiçbir Tahtacı toplumunda, ad, soyadı, sülale, yer adı olarak kullanılmayan
“Ağaçeri” ile tahrir defterlerinde geçen “Cematı Tahtacıyan” kavramlarının da
yeniden sorgulanmasını öneriyorum.
Cematı Tahtacıyan kavramının yerleşik yaşama geçen bir toplumu ve de
Ermeni toplumundaki meslek kaynaklı soyadları düşünüldüğünde, konumuz olan
Tahtacıları pek açıklamadığı kanısındayım.
Tarihin
en katı taşıyıcısı, dini gelenek ve göreneklerdir. Bu, dinin dogmatik yapısına
da uygun düşmektedir. Doğası gereği din ve ona bağlı kültür, en az değişikliğe
uğrayan tarih taşıyıcılarıdır. Çevre ile ilişkinin oldukça yalıtık olduğu
toplumlarda, dindeki değişme daha yavaş ve dolaysıyla daha azdır. Bu sosyolojik
gerçeği Tahtacı toplumuna uyarlarsak, Tahtacı ibadetinin temelini
oluşturan nefesler üç ulu kişiye aittir:
Pir Sultan Abdal, Hatayi (Şah İsmail) ve Kul Himmet! Şah İsmail Hatayi
1487-1524, Pir Sultan Abdal 1502-1576 ve Kul Himmet’in 16 yy. sonu ile 17 yy.
başlarında yaşadığı biliniyor. Din ulularının ününün genellikle ölümlerinden
100-150 yıl sonra yayılmaya başladığı düşünülünce, Tahtacıların tarihinin en
erken 17. Yüzyıldan başlatmak pek abartılı olmadığı gibi, geç bir tarih olarak
da değerlendirilemez.
Tahtacı
nefeslerinin bu üç kaynağı, birlikte düşünüldüğünde, Tahtacıların Safevi
Devletinin dağılması sonucu kopan Türkmen kollarından birisi olduğu ileri
sürülebilir. Ondan öncesi için, tüm diğer Alevi kollarında olduğu gibi Horasan
başlangıç noktası olarak gösterilmektedir.
Tahtacılarda
boy ve ocak kavramları sık sık karıştırılmakta ve biri diğerinin yerine
kullanılmaktadır. Bu konu en net şekilde Yusuf Ziya Yörükan tarafından ortaya
konulmuştur.
Ocak
dinsel bir kavram olup, Alevi dini liderlerinin kaynağını göstermektedir. N. Birdoğan
.. kitabında 33 dede ocağı saymakta ve bunlardan ikisi Tahtacı
dedelerinin ocağıdır. Bu bilgi hem diğer kaynaklarca hem de günümüz
uygulamaları ile doğrulanmaktadır. İki
Tahtacı dede ocağı; Yanyatır ve Hacı Emirli ocaklarıdır. Hacı Emirli ocağının
son merkezi Aydın Reşadiye olup, günümüzde bu ocak önemini ve varlığını
yitirmiş gözükmektedir. Öyle ki, Aydın ve çevresinde yaşayan Tahtacıların hemen
hemen tamamı, bu ocağa bağlı değildir; hatta bu ocağı pek bilmemektedir. Bu
yöredeki Tahtacılara, mesafe olarak çok daha uzak olan, İzmir Narlıdere’de
bulunan Yanyatır ocağına bağlı dedeler hizmet vermektedir.
İki
ocak Ceyhan Durhasan dede merkezli olup, göçten sonra Ege bölgesinde
ayrılmışlardır. Hacı Emirli ocağı günümüzde varlığını sürdürmediği için,
Yanyatır ocağı ile aralarında ne gibi farklılıklar bulunduğu pek
bilinmemektedir. Ancak Tahtacılar türbeler üzerine örtülen yeşil örtüye “emir”
demekte ve bunlardan alınan yeşil bez parçaları kutsal sayılarak, bele kement
olarak bağlanmaktadır. Diğer fark da, Hacı Emirli ocağına bağlı kadınların grepleri tek yeşil renkli,
Yanyatır ocağına bağlı olan kadınların grepleri al, yeşil ve beyaz olmak üzere
üç renkli olmasıdır.
Biraz
önce yazıldığı gibi Yanyatır ocağının son merkezi İzmir Narlıdere köyüdür. Rıza
Yetişen, “Tahtacı Aşiretleri” kitabının sonunda, kendisinin de içinde bulunduğu
Yanyatır ocağının soy kütüğünü vermiştir. Rıza Yetişen 1916 doğumlu olup, soy
ağacını yukarı doğru; Rıza Yetişen, Hızır Yetişen, Hasan dede, Ali Efendi,
Kürklü Hasan dede, Hızır dede, Durhasan Dede, şeklinde sıralamıştır. Sondaki
Rıza Yetişen ile başlangıçtaki Dur Hasan dede arasında 6 kuşak bulunmaktadır.
Bu da kaynaklara uygun olarak Dur Hasan Dedenin 1700 yılları başında
yaşadığını, dolaysıyla Tahtacılar ile ocak bağının en fazla 300 yıllık bir
geçmişe sahip olduğunu ortaya koymaktadır.
Dur
Hasan dedenin Adana, Ceyhan’a bağlı aynı adı taşıyan köyde, torunu Kürklü Hasan
dedenin mezarının da İzmir, Kemalpaşa, Kızıl Üzüm’de olduğu bilindiğine göre,
Yanyatır ocağının Adana’dan İzmir’e göçlerinin 1700 sonları ile 1800 başlarına
denk düştüğünü görüyoruz. Ancak burada Ocakzadeler ile onlara bağlı Tahtacıları
ayırmak gerekir. Tüm din adamları gibi dedeler de, üretimden uzak, dini
görevleri yerine getirmekle kendilerini görevli sayan, ayrıcalıklı bir
zümredir. Onların işi dedeliktir; yani Tahtacılık ile ilgileri yoktur.
Tahtacılarla ilgileri, onlara dini önderlik etmekle sınırlıdır ve dede ocakları
Tahtacılardan çok önce yerleşik yaşama geçmişlerdir. Böylesine farklı iki
grubun, Adana’dan İzmir’e göçte aynı yolu izlemelerini beklemek de
olanaksızdır. Öncülerin dedeler olması, kaçınılmaz bir liderlik sorunudur.
Dedelerin yerleşmiş olduğu Narlıdere’nin dağdan uzak, denize yakın olması da,
bu ayrıcalığı gösteriyor. Narlıdere 200 yıllık, üç mahalleden (aşağı, orta,
yukarı) oluşan bir köy olup, ocakzadeler ayrı olarak yukarı mahallede
oturuyorlar. Aynı şekilde Hacı Emirli ocağının da, Tahtacı köylerinde farklı
olarak, Aydın’ın verimli bir ova köyünde olduğunu görüyoruz.
Tahtacıların
ise; Adana, Mersin, Antalya, Muğla, Aydın, İzmir, Manisa, Balıkesir, Çanakkale
sınırları içinde bulunan ve denize paralel dağlar üzerinde hareket ederek
Üsküdar’a kadar ulaştıkları görülür. Bu hareket 1826 yılından önce
tamamlanmıştır. Yeniçeri ocağının topa tutulduğu 1826’da, burada oturanlar Üsküdar’ı terk etmek zorunda kalıyorlar ve
geldikleri yoldan geriye dönerek, dağlar üzerinde geride bıraktıkları
akrabalarına ulaşmaya çalışıyorlar. Akrabalarını bıraktıkları yerlerde bulamayanlar
ise, kendilerini kabul eden Tahtacı obalarına katılıyorlar. Diğer oymaklar
bunlara Üsküdarlı diyorlar. Örneğin Alamut Köyünden 96 yaşındaki Halil Topbaş,
dedesinin Üsküdarlı olarak anıldığını biliyordu. Bu olayda kaba bir hesapla
1850 yıllarına denk düşmektedir.
Tahtacıların
anılan dağ üzerindeki hareketlerinin, dışsal etken olan Osmanlı baskısından
çok, içsel nedene dayandığı kanısındayım. Çünkü anılan dönemler, Osmanlının
milli hareketler nedeniyle parçalanmaya başladığı ve merkezden çok çevre ile
ilgilendiği dönemlerdir. O nedenle Osmanlı olgusunun bu hareket üzerinde pek
etkili olduğunu sanmıyorum. Tahtacı söylencelerinde, pek fazla katliam
öykülerinin olmaması da bu tezimizi doğrular niteliktedir. Dağda devlet ile
olan çatışmaları daha çok zaptiyenin kaçak efeleri (zeybekleri) takibinden
kaynaklanmaktadır. Çünkü dağların hakimi olan Tahtacılar, efeler için en iyi
sığınak yerleri ve lojistik destekleridir.
Hareketin
dağ üzerinde sürmesinin iki nedeni olabilir. Birincisi ovaların Rum ve Sünni
Türkler tarafından paylaşılmış olması; ki şimdi bile Aydın ve Çukurova’nın
önemini koruduğu düşünülünce bu tez kuvvetlidir. İkincisi de, dedelerin
propagandası nedeniyle Tahtacıların kendilerini soy ve inanç olarak koruma
güdüleridir. Eskiden bir Sünni ile görüşen ya da pazara giden Tahtacı, dededen
hayırlı (dua) almak zorunda olduğu düşünülünce, kendini yalıtarak, Sünni
çevreden koruma güdüsünün çok güçlü olduğunu görüyoruz.
Tahtacılar,
Aleviler dışındakileri tanımlarken, “yezit”, “Türk” ve “köylü” sözcüklerini
kullanmaktadır. Bu sözcükleri tersinden okursak Tahtacılar kendilerini Türk ve
Sünni olarak tanımlamıyor. Aynı şekilde son dönemlere kadar Türkmen sözcüğü de
kullanmıyorlardı. Kendini, etnik yapıyı ikinci plana iten ve dinsel yapıyı öne
çıkaran Tahtacı olarak tanımlıyordu. O nedenle hala, boy ve ocak kavramları
karıştırılmaktadır. Son yıllarda, her toplumda moda olduğu gibi, Tahtacılarda
da tarihini araştırma merakı gelişmeye başlamıştır. Özellikle Aleviler ve
Tahtacılar üzerine yapılan çalışmalar bu merakı harekete geçirmiştir.
Tahtacıların
göçer olması, okuma yazma bilmemesi ve bilgi tekelinin dede ocağında toplanması
gibi nedenler ve gelen araştırmacılardan edinilen kulaktan dolma bilgilerle, gerçeğe pek uymayan, Tahtacı
tarihinin ortaya çıkmasına neden olmuştur. Örneğin adında, soyadında,
sülalesinde, ovasında, dağında, kısacası yaşamının hiçbir alanında
kullanılmayan “Ağaçerileri” Tahtacıların ataları olduğu şeklinde yaygın bir
kanı vardır. Aynı şekilde, hiçbir etimolojik araştırma yapılmadan, Cematı
Tahtacıyan sözcüklerinden yola çıkılarak, Tahtacılar için bir tarih oluşturulmaya
çalışılmaktadır. Keza hiç sorgulanmadan, hangi geleneklerinin, göreneklerinin,
ibadet şekillerinin Tahtacı geleneklerine yansıdığı örnek bile verilmeden,
Şamanizm’in Tahtacılık üzerindeki, belirleyici etkisinden söz edilmektedir.
Eski Tahtacı mezarlarında görülen, yaklaşık otuzar derecelik açı ile bir
noktada kesişen, uzunlukları aynı üç çizgi (/ı\), “kazayağı” olarak
tanımlanmaktadır. Gerekçe olarak Tahtacıların Horasandan geldiklerini
söylemeleri gösterilmektedir. Kendine kök arayan bazı Tahtacılar, daha da ileri
giderek hiçbir bağlantısı olmadığı halde, marangozların piri kabul edilen Habib
Necar’ın kendi pirleri olduğunu ileri sürmektedirler.
Bazı Kavramlar: Konunun daha iyi anlaşılması için bazı
kavramları tanımlamakta yarar vardır. İşte Türk Dil Kurumu Sözlüğüne göre,
bunlardan gerekli olanları:
Oymak (aşiret): Dil ve kültür yönünden büyük bir
türdeşlik gösteren, birçok boydan oluşan, yapısındaki aileler arasında toplum,
ekonomi, din, kan ya da evlilik bağları bulunan göçebe ya da yerleşik nitelikteki
topluluk.
Boy (kabile, klan): Ortak bir atadan
türediklerine inanan, birbirleriyle kan akrabalığı bulunduğuna inanarak
evlenmeyen, toplumsal ve ekonomik ilkelerini anaerkil, ataerkil anlayışa
uygulayan geleneksel topluluk.
Oba: 1.Göçebelerin konak yeri, 2. Bu konak
yerinde konaklayan göçebe halk ya da aile. 3. Genellikle bölmeli göçebe çadırı.
Sülale (soy): 1. Dirimbilimsel (biyolojik)
özellikleri kuşaktan kuşağa değişmeyen kandaş birey topluluğu. 2. Bir atadan
gelen kimselerin topluluğu.
Tahtacı
üst kimliği, büyükten küçüğe doğru, yukarıda tanımlanan alt kimliklere bölünür. Ek olarak,Tahtacı dinsel kimlik, bu
başlıklar altında kan, kültür, ekonomik, sosyal türden, din dışı özelliklere
göre de ayrılır. Yerleşik hayata geçişte ve ayrışmalarda, bu kimlikler
belirleyici olmuştur. Hemen hemen bütün Tahtacı köyleri, aynı oymaktan
oluşmaktadır. Böyle olmasa bile her köy, oymak kimliğine göre, iki ya da en
fazla üç mahalleden meydana gelir. Mahalleler, göçebe geleneğine göre “oba” olarak
adlandırılmakta ve genellikle de “aşağı oba” “yukarı oba” şeklinde
ayrılmaktadır.
Kapitalizm,
feodal toplumun kurumları olan boy ve
oymak yapısını çözmüştür. O nedenle günümüzün en büyük kan birimi, “sülaleye”
kadar küçülmüştür. Son dönemlerdeki hızlı değişim, sülale ve onunda bir alt
birimi olan büyük aileyi bile çözerek, (en büyük toplumsal birim olarak) geride
sadece çekirdek aileyi bırakmıştır. Maalesef, çekirdek aile bile can
çekişmektedir.
Bu
genel bilgilerden sonra, konu üzerinde en kapsamlı araştırmayı yapan Yusuf Ziya
Yörükan Tahtacı oymaklarını bağlı olduğu ocaklara göre, önce ikiye ayırmıştır.
Bunlardan Yanyatır ocağına bağlı olanlar şunlardır:
1-
Çobanlı
2-
Çaylak,
3-
Sivri Külahlı,
4-
Kokluca
5-
Cingözler
6-
Üsküdarlı,
7-
İnseli,
8-
Ala Abalı,
9-
Çiçili,
10- Mazıcı,
11- Kahyalı
12- Hacarlı
Hacı Emirli ocağına bağlı olan oymaklar
ise;
13- Şehepli
14- Kabakçı
15- Aydınlı
Anılan
oymaklar, genellikle farklı yerleşim birimlerinde konumlanmışlardır. Tahtacılar
kendi içlerine, diğer Alevi toplulukları da dahil olmak üzere, dışarıdan
gelenleri kabul etmemiştir. Bu dışlayış genelden özele, uzaktan yakına doğru
bir yol izlemiştir. Tahtacı oymakları birbirleriyle de iç içe girmemiştir.
Yerleşim yerlerinde, ana oymağa katılan diğer oymakların da, çok küçük (ancak
sülale büyüklüğünde) olduğunu görüyoruz. O nedenle, aynı yerleşim biriminde
farklı oymaklara pek rastlanmamaktadır. Olanların da, azınlıkta olduğu her
fırsatta hissettirilir. Örneğin büyük
bir yerleşim birimi olan Alamut köyünün asıl kitlesini Çaylaklar oluşturur
ancak aile ve sülale boyutunda Cingözler, Enseliler ve Üsküdarlılar da vardır.
Sülale olarak Deli Çobanlar bulunmakta, oymak adlarını taşıyan soyadları ise
Aydın, Kabakçı, Kahya, Evci, Kahyaoğlları’dır. Diğer oymaklar ise ya hiç
bilinmemekte ya da soyadları, sülale adları şeklinde, kalıntı olarak varlığını
korumaktadır.
Tahtacıların
en büyük oymağı olan Çaylaklar, dede olarak Yanyatır ocağına bağlı olup, yukarıda
anlatıldığı gibi, mezar taşlarında yaklaşık otuzar derecelik açı ile bir
noktada kesişen, uzunlukları aynı olan, üç çizgiden oluşan (/I\) sembolleri vardır. Bu sembol nedeniyle Çaylaklar kendilerini
“alametli (elemetli)” olarak da tanımlarlar. Araştırmacıların tamamına yakını
bu sembole, “kazayağı” demektedirler. Bundan esinlenerek, günümüz Tahtacıları
da aynı tanımlamayı (kazayağı)
kullanmaktadır. Ancak bunun doğru olmadığını ve Türk tarih tezi anlayışı
ile araştırma yapan tarihçilerin icadı
olduğunu düşünüyorum. Onlara göre Tahtacılar Türkmen’dir ve Türkmenler de asıl
Türklerdir. Türklerin anayurdu Ortaasya’dır. Türklerin Ortaasyadaki dinleri Şamanizm’dir.
Şamanizm’in kutsal hayvanı kazdır. Tahtacı geleneklerinde Şamanist öğeler
vardır. Öyleyse bu şeklin kazayağı olması gerekir. Sonuçta böylesi bilimsel
olmayan, düz mantığa dayalı bir tarih anlayışının vardığı yer, doğal olarak
kazayağı olmaktadır.
Daha
önce de açıklandığı gibi, ölü ve mezar, Tahtacı inancında kutsal ve çok önemli
bir yere sahiptir. Dolaysıyla böylesine kutsal kabul edilen bir yerde
kullanılacak sembolün de, aynı değerde yüce kabul edilen bir varlığa ait olması
gerekir. Oysa kazın Tahtacılar için, bırakalım kutsiyetini, hiçbir önemi ve
değeri yoktur. Böylesine değersiz ve anlamsız bir sembolün, en kutsal yerlerden
biri olan mezarlarda ve cemlerde giyilen üç eteklerde kullanılmasının mantıklı
bir açıklamasını yapmak olanaksızdır. Diğer yandan, aynı noktada kesişen bu üç
çizgi arasında, kaz ayağında bulunan perdeyi temsil eden bir ara çizgi de
bulunmamakta; yani bu şekil tam olarak kaz ayağına da benzememektedir.
O
zaman geriye üç olasılık kalmaktadır. Eğer bu üç çizgi, ille de bir hayvan
ayağı olacaksa, mutlaka Tahtacılar için kutsal kabul edilen bir hayvanın ayağı
olması gerekir. Bunların ilki tüm Aleviler için kutsal kabul edilen turna
ayağıdır. Çünkü turna Tahtacı ve Alevi nefeslerinin en yaygın motiflerinden
birisidir.
Biraz
önce açıklandığı gibi, Tahtacı oymaklarından birisinin adı Çaylak olup, bu
sembol de sadece Çaylak oymağı tarafından kullanılmaktadır. Kendini Çaylak diye
tanımlayan bir oymağın, kendine sembol olarak o hayvana ait iz bırakan bir
organı olan, ayak şeklini seçmesi en mantıklı seçim olsa gerekir. Bana göre bu
üç çizgi turnadan çok çaylak ayağını temsil etmektedir.
Son
bir olasılık da, bu üç çizginin birleşimi Allah, Muhammet, Ali birliğini ifade
etmektedir. Tahtacılarda Aleviliğin felsefi anlatımdan çok pratik uygulamaları
öne çıktığından, sembolün böyle bir anlamı taşıdığı yönündeki anlayışın da çok
düşük bir olasılık olduğunu düşünüyorum. Çünkü mezar taşları yakından
incelenince erkek mezar taşlarının üst kısmının “bıyık” şeklinde, kadın mezar
taşlarının üst kısmında “U” şeklinde küçük bir yarık olduğunu görürüz. Kısacası
kazın ayağı sanıldığı gibi kazayağı değil.
Tahtacıların
tarihi, oymakları, bağlı olduğu ocaklar ve yanlış olarak yerleştirildiğini
düşündüğüm bazı kavramları sorguladığımı
ve farklı bakış açıları ile tartışmaya açtığımı düşünüyorum. Bu açıklamalardan
sonra, bir Tahtacının doğumu ve ölümü de dahil olmak üzere, aradaki sosyal
ilişkileri, gelenek görenekleri, inançları ele alacağım.
DOĞUM
Son dönemlere kadar ebelik, köydeki deneyimli,
yaşlı kadınlar tarafından yapılıyordu. Tıptaki gelişme ve hekimliğin
yaygınlaşması ile birlikte doğum işi ehil ellere bırakılmaya başlandı.
Özellikle nüfus planlaması çok hızlı gelişti ve doğum oranı çok ciddi düşüşler
gösterdi. Özellikle 70 yaş civarında olanlardan başlamak üzere, iki çocuğu olan
aile sayıları arttı; tek çocuklu ailelerin bile ciddi sayılara ulaştığı
söylenebilir. Bazı gelenekler hızla yok olurken, bir kısmı hala varlığını
sürdürmektedir.
Çocuğun
doğurtulmasında çok özel bir gelenek yoktur. Yeni doğan çocuğun ismi, genel
olarak ailenin büyükleri tarafından konulmaktadır. Eskiden isimler çok bilinen
Alevi büyüklerinin isimleri iken, son dönemlerde bu gelenek de terk edilmeye
başlanmıştır. Ömer, Osman, Bekir dışında özel bir isim sınırlaması yoktur.
Bektaşilerde yaygın olan Bektaş ve kısaltılmışı olduğu ileri sürülen Bekir ismi
Tahtacılarda hiç yoktur. Medeni Kanunun ile başlayan soyadı alımlarında, eski
sülale, oymak, oba isimlerine rastlanmaktadır.
Bebeğe
ilk olarak kullanılmış, eski iç çamaşırı giydirilir; kesinlikle yeni,
kullanılmamış bir çamaşır giydirilmez. Bebek daha sonra, özel olarak
hazırlanmış bir belek (kundağa) içine
yerleştirilir ve elleri de içinde olacak şekilde sıkı olarak bir iple (dokum
iple) sarılır. Yatak olarak tahtadan yapılmış bir beşik kullanılır. Tahta
beşik, ayakları üzerinde sallanarak çocuk uyutulur. İşe gidince ya bu beşik ağaca
asılarak sallanır ya da bez ve kasnaktan ağaca asılan portatif bir beşik
yapılır. Bazen katır semeri ağaca asılarak, içine döşek koyulup beşik yapıldığı
da olur.
Doğum
yapan loğusa kadının yatağı, beşiğin yanına yapılmakta ve 40 gün anne ile bebek
üzerine bir ip, kendir (urgan) ve deve tüyü bağlı bez, atılmaktadır. Atılan bu
ip, anne ile bebek arasında bir bağın oluşmasını amaçlamaktadır.
Bebeğin
göbeği kuruyup düşünce, o göbek, çocuğun okuması isteniyorsa bir kitap arasına,
eğer mal edinmesi ve çalışkan olması
isteniyorsa bir hayvan semerinin içine konulmaktadır. Tahtacılarda en değerli
mal, hayvan olduğu için, hayvan ile göbek bağı
kurulmaya çalışılmaktadır.
Eğer
çocuk zar içinde doğarsa, bu zar çocuğun üzerinden çıkarılıp, temizlenip,
kurutuluyor ve saralı (çorlu baş) hastalara, ilaç olarak yediriliyor.
Çocuk
doğduktan sonra, özellikle kan gurubunun değişimi sırasında görülen sarı renkli
cilt (sarılık), bebeğin tuz istediği şeklinde değerlendirilmekte ve sarılığı
önlemek için bütün Tahtacı çocukları tuzlanmaktadır. Tuzlama işlemi, işi bilen,
ailenin yaşlı ebesi (ninesi) tarafından yapılmaktadır. Tuzlama en geç doğumdan
itibaren bir hafta içinde yapılmaktadır. Tuzlama için tuz ve bal (yoksa şeker)
kullanılmaktadır. Bunun için tuz, tülbentten geçecek incelikte yeniden
ezilmekte, bal ve su ile karıştırılarak çocuğun bütün vücudunu kaplayacak
şekilde sürülmektedir. Özellikle çocuğun ağzına, göz kenarlarına, kulak
arkasına ve içine, bacak arasına, koltuk altına, eklem yerlerine, kokmayı
önlemesi için, biraz daha fazla sürülmektedir. Çocuk eskiden bir gün tuzlu
tutulurken, bu süre günümüzde 5-6 saate indirilmiştir ve süre sonunda bebek
yıkanmaktadır. Tuzlanan çocuğun sarılık olmadığı ve kokmadığı inancı vardır.
KIRK (40)
40
günlük loğusalık dönemi Tahtacılar için ayrı bir öneme sahiptir ve bunun
üzerine bir çok gelenek oturtulmuştur. Bu süre anne ve çocuk için oldukça
riskli bir dönemdir. O nedenle kırklı (loğusa) kadın ile kırklı (kırkı
çıkmamış) çocuğun mezarının 40 gün açık olduğuna inanılır. Kırk gün ya da daha
kısa süre içinde doğuran kadınlara ve bu süre içinde doğan çocuklara “kırkı
karıştı” denilir. Kırkı karışan iki kadının birbirine gitmesi ve evlerinin
yanından geçmesi yasaktır. Eğer bu yasağa uyulmazsa “kırkı bastı” denir ve bir
olumsuzluk beklendiği için uğursuz sayılır. Böyle bir karşılaşma olursa,
uğursuzluğu önlemek için, kırklı iki kadın bir yol ağzında karşılıklı
çocuklarını emzirirler ve taraflar birbirlerine, erkeğe gümüş para, kız ise
mavi boncuk verilir.
Loğusa
kadının başına, 40 gün boyunca, mor, kırmızı, yeşil renklerden yapılan bir al
(bir çeşit örtü) bağlanır. Eğer kırklı kadın birisine gezmeye giderse, konuk
olunan evde kadının başına küçük bir parça un atılır.
Aynı
süre içinde yeni doğan çocuk için, kuruyemiş ve şeker karışımından oluşan ve
gövet denilen bir hısta (bir çeşit hayır) dağıtılır. Gövet alan kişiler
karşılığında çocuğa para verirler.
Doğumun
kırkıncı günü, çocuk ve anne kırkını çıkarmış olur ve bir 40 kurbanı kesilir.
Kırk kurbanı yenildikten sonra, erkan yerine konulan sofraya niyaz edilir ve
içindeki ekmek, kemik parçaları ile birlikte kadınlara verilir. Kadınlar çocuğu
bu sofranın içine koyarlar ve üç kez salavat getirilip sofra içinde
yuvarlayarak sallanır. Bu işlem kurbana katılan kadınların birlikte sofrayı
tutması ile yapılıyor ve sonunda, kurban yiyen kadınlar tarafından, sofranın
içine para atılıyor.
Kurban
yenildikten sonra çocuğa kırk banyosu yaptırılır (çimdirilir). Bunun için 40
küçük taş bir tabağın içine konulur. İçi
çıkarılmış bir yumurta kabuğu ile, içinde taş bulunan tabağa 40 yumurta kabuğu
su konulur ve çocuk bu su ile 3 kez yıkanır. En son su da içinde taşlarla
birlikte çocuğun başından aşağıya dökülür. İnanca göre çocuk, taş gibi sağlam
yumurta gibi dolu olur.
Büyük
ailelerde çocuk bütün ailenin, özellikle de dede ve ebenin (ninenin) çocuğudur.
Eskiden çocuğun anne ve babası, kendi anne ve babalarının yanında çocuğunu
kucağına alıp sevemezlerdi. Bu büyüklere saygısızlık olarak değerlendirilirdi.
O nedenle anne ve baba çocuğu ancak yalnızken sevebilirdi. Diğerleri gibi bu
gelenek de değişti.
DİŞ HEDİĞİ
Çocuk
biraz büyüyüp diş çıkarmaya başlayınca, mısırdan (darıdan) diş hediği pişirilir
(kaynatılır) ve konu komşuya dağıtılır. Diş hediği getirilen kaba para
konularak, geri verilir. Hedik, yiyenin zevkine göre ya üzerine şeker dökülerek
ya da kavrulmuş, dövülmüş susam ekilerek yenilir. Diş hediği, çocuğun dişleri
mısır taneleri gibi düzgün ve sert olsun, amacıyla yapılır ve dağıtılır.
Çocuk
6-7 yaşlarına gelip diş değiştirmeye başlayınca (diş dişlemek), çekilen diş,
“kuzunun dişi yitsin benim dişim bitsin” denilerek, bir dama (çatıya) atılır.
DUŞAK KESME
Bütün
Tahtacı köylerinde uygulanan bir gelenek değildir. Ancak etkileşim nedeniyle
hepsi tarafından bilinmektedir. Yeni yürümeye başlayan çocuk bir yol ağzına
(birden çok yolun kesiştiği yer) getirilir ve ayakları bir iplik ya da sicimle
birbirine bağlanır. Çocuk ya da hayvanların iki ayağının birbirine bağlanmasına
duşak denir. Hayvanlar daha çok yayılmak için bırakıldığında duşaklanır ki
hayvan bırakılan yerden uzağa gitmesin ve yakalaması kolay olsun. Çocuğun
ayağına bağlanan duşak, çocuğun benzemesi istenen, huyu suyu iyi, sevilen,
başarılı bir genç tarafından kesilir. Duşak kesecek olan şahıs çocuktan 20-30 metre uzaklaşır ve
gürültü yaparak (bağırarak) gelerek, elinde bulunan makas ya da bıçak ile ipi
keser. Bu sırada çocuğun yanında bulunan ebesi ya da diğer büyükler, duşak kesenin
ağzına önceden hazır edilen lokumdan verirler. Bu işlem üç kez tekrarlanır ve
duşak kesme işi tamamlanmış olur. Kalan lokum çevrede bulunan kişilere dağıtılır.
İnanca
göre duşağı kesilen çocuk düşmeden ve daha hızlı yürümeye başlar. Büyüyünce de,
duşağı kesen kişiye benzer ve onun yolunda gider.
TIRAŞ OLMA (SAÇ YÜLÜME)
Erkek
çocuklar için yapılan bir törendir. Çocuk berbere, berber yoksa saçı kesecek
kişiye götürülür ve saç kestirilir. İlk saç tıraşında hem çocuğa hem de saçı
kesene bir hediye verilir. Saçı kesenin armağanı paranın yanında havlu ve
mendil türünden bir eşyadır. Çocuk için ise dede ya da ebesi tarafından bir
bağışta bulunulur. Bu bağışlar ailenin durumuna göre, bir hayvan ya da dikili
ağaçtır. Eğer ailenin durumu çok iyi ise, bu bağış bir tarla bile
olabilmektedir.
SÜNNET
Tahtacıların
sünnetçileri kendi içinden değil, çevrede oturan köylerden gelmektedir. Ailenin
ekonomik durumuna göre sünnet düğünü de yapılmaktadır. Ancak düğün yapacak aile
sayısı az olduğu için, yılın belirli dönemlerinde köye ya da yerleşim yerine
sünnetçi çağrılmakta ve sünnet çağı gelen çocuklar bir araya toplanarak toplu
sünnetler yapılmaktadır. Bazen sünnetlerden ailenin bile sonradan haberi olmaktadır.
Sünnet
düğünleri ise davul, zurna eşliğinde içkili olarak yapılmaktadır. Sünnetlerde
özel bir tören yoktur, mevlit de okutulmaz.
Sünnet
olan çocuğa geçmiş olsuna gelenler bir hediye getirir ya da para, altın
cinsinden takı takarlar. Bilinen cinsten bir kirvelik kurumu yoktur. Elbette
sünnet sırasında çocuğun elini ayağını tutan birisi vardır. Ancak kirvelik
bununla sınırlı olup, ayrı özel bir görevi ve sorumlulukları yoktur.
AYDAŞ KAYNATMA
Aydaş
zayıf (iğlek) çocuklar için kaynatılır. Bunun için iki amca çocuğu kadın, üç
yol ağzına, üç taş üzerine içi boş bir kazan koyarlar. Çocuk boş kazanın içine
konulur ve ayağı yukarı çevrilip, “aydaş öyle pişmez, böyle pişer” denilir ve
bu işlem üç kez tekrarlanır. Bu törenden sonra çocuğun zayıflıktan kurtulup
şişmanlayacağına inanılır.
KIZ İSTEME VE
NİŞAN
Tahtacılarda
kesinlikle görücü usul ile evlenmek yoktur. Evlenecek gençler, evlenmeden önce
mutlaka birbirlerini tanırlar. Bunun için erkekler kız evine gider ve
otururlar. Kız ile erkeğin birbirini sevmesine “tutuşmak” denir. Birbirini
beğenen gençler, teklif salar (gönderir) ve eğer kız kabul ederse tutuşurlar,
yani arkadaşlıkları başlar.
Taraflar
birbirlerini tanıyıp evlenmeye karar verince durum ailelere bildirilir ve bu
aşamada, aileler devreye girer. Kız istemek için, oğlan tarafı kız tarafına bir
aracı (elçi) ile haber gönderir. Eğer kız tarafı kabul ederse, o zaman kız
istemeye gidilir. Kız istemede, aile büyükleri mutlaka hazır bulunurlar. Bu
arada kız isteme törenini yürütecek, Tahtacı geleneklerini bilen, sevilen
sayılan birisi de hazır bulunur. Kız isteme için gerekli ritiüeller bu kişi
tarafından yürütülür.
Erkek
tarafı kız evine varınca, konu önceden bilindiği için törene başlanır. Sözcü
(isteyen kişi) ve tarafların, anneleri, babaları ve varsa dedeleri ile ebeleri
bellerine kement bağlayıp, diz çökerek yan yana otururlar. Kız isteyen sözcü,
erkek taraf vekili olarak, kız tarafından hazır bulunanlardan en yaşlıya
dönerek “Allah’ın emri ve peygamberin
kavli ile kızınız A’yı oğlumuz B’ye istiyoruz, ne dersiniz?” diye sorar. Başta
o yaşlı kişi olmak üzere kız tarafı “Allah eyvallah, kısmetse” der. Bu işlem 3
kez tekrarlanır ve kız isteme işi bitmiş olur. Bunun üzerine önce aileler,
birbirleri ile niyazlaşır (yanaktan öpme, yeri üç kez öpme) ve arkasından
çocuklar büyükten başlamak üzere önce ailelerin daha sonra da hazır
bulunanların elini öper. Arkadaşları ile niyazlaşarak tören biter. Tören
bittikten sonra kahve, şerbet, tatlılar getirilir ve yenilir. Tarafların
ekonomik gücüne göre, taraflar kurban keserek bir eğlence de yapabilir.
Genellikle
kız isteme ile birlikte taraflara bir nişan yüzüğü takılmaktadır. Yüzük,
istemede hazır bulunan en saygın yaşlı tarafından takılmaktadır. Yüzük takmanın
özel bir töreni yoktur. Genellikle kız isteme töreninin içinde yapılmaktadır.
DÜĞÜN
İsteme
işi tamamlandıktan sonra kız artık erkek tarafının sayılır. Bundan sonra düğün
töreni gündeme gelir. Ancak tarafların ekonomik durumu iyi değilse, çalgısız
yani düğünsüz olarak da evlenilmektedir. Düğünsüz evlenmeler genellikle cuma
akşamları yapılmaktadır. Ekonomik durumları biraz iyi ise taraflar karşılıklı
birer kurban keser. Kızın eline kına yakılır ve başına bir bürgü (örtü) bağlanarak,
kız tarafından gelen kadınlar tarafından, erkek evine götürülür. Evliliğin
gizli olmadığı anlaşılsın diye, akraba gençlere bu gece kız alacaklarını
duyururlar. Bunun üzerine gençler, gelinin geçeceği yolu keser ve erkeğin
gücüne göre, para, rakı, tavuk gibi hediyeler alırlar. Düğünlerdeki yol kesme
işine “seğmen alma” denir. Seğmen verme işi erkek ailesine yakın ve güvenilir birisi
tarafından yerine getirilir. Bu kişiye “keye” (kahya) denir. Keyenin görevi
gelini, evinden alıp erkek evine olaysız bir şekilde götürmektir. Bu sırada
taraf aileleri olaya pek karışmazlar. Gençler yolu genellikle bir kez keserler
ve pazarlıkla seğmenlerini alırlar. Seğmeni alan gençler olaysız olarak gelini
eve kadar götürürler. Bu evlenme şekline “fısfıs düğün” denir.
Seğmeni
alan gençler, başka bir gün toplanarak, almış oldukları hediyeleri birlikte bir
eğlence yaparak yerler. Seğmen sadece bekar gençler tarafından alınır. Geç
evlenen gençlerle, “bu gidişe sen çok seğmen yersin” diye dalga geçilir.
Fısfıs
düğün dışında iki ayrı düğün şekli daha vardır. Bunlardan en eski ve Tahtacı
geleneğine uygun olanı “cem düğünüdür”. 70 yaşın altında olanların çoğu cem
düğününü bilmiyor, diğerleri de unutmuşlar. Bazıları buna “tarikat nikahı” da
diyorlar. Tahtacıların asıl düğünün cem düğünü olduğu, ancak unutulduğu
söyleniyor. Adında cem olmasına rağmen, bu ayini cem olarak anılan ibadetten
farklıdır. Cemden farkı, cem düğününde dedenin bulunması zorunlu değildir; bu
töreni mürebbi (dedenin köydeki vekili) yönetir. Cem düğününde de kurban
kesiliyor ancak cemden farklı olarak bu kurbandan düğüne katılan herkes
yiyebiliyor ve dem alabiliyor.
Düğün
bitiminde gelin ile damat gerdeğe girmeden önce, özdek (öznek) samahına
kaldırılıyor. Özdek samahı ortaya koyulan bir taş ya da yakılan ateş etrafında,
güvender (sazandar) önde, sırasıyla damat ve gelin arkada olmak üzere, yavaş
bir ritimle üç kez dönmek şeklinde yapılıyor. Samahın dönülmesi ile düğün son
buluyor ve gelin ile damat gerdeğe giriyor. Çine Yeniköy’den bir cem düğünü
nefesi;
Akşam olur ay gün iner yerine
Halis talip olan varır pirine
İki gönül düşmüş birbirine
Mümini koydular cennet evine
Eyvallah erenler eyvallah
Diğer
bir türde, davul zurna eşliğinde gelinin ata bindiği düğündür. Ata binme işi
son 30 yıldır unutulmuş durumdadır. Bu düğün türünün Tahtacılara özgünlüğü
fazla değildir. Düğünden önce düğün sahibi şeker dağıtarak komşularını davet
eder. Düğüne gelen kişiler ev eşyası, zarf, takı şeklinde okuntu getirirler.
Düğün evinde uygun yerlere masalar kurulur ve düğün başlar. Düğünlerde bol içki
içilir. Ortada hizmet gören ayakçılar vardır. Bunlar misafirlere yemek ve içki
taşırken bir yandan da misafirleri oyuna kaldırırlar. Kadın ve erkekler için
ayrı yerlerde düğün yapılır. Düğün evi kız ve erkek evi diye ayrılır. Oynayan
kişiye, itibarına göre, eşi dostu ve masa arkadaşları tarafından para basılır.
Basılan (çevrilen) para çalgıcıların olur.
Tahtacılarda
çeyiz geleneği pek yaygın değildir. Kız tarafından hazırlanan çeyizler düğünden
önce erkek evine götürülür. Çeyiz götürme işini gençler yapar ve çeyiz
indirilirken üzerine oturarak bahşiş almaya çalışırlar. Çeyizlerde oya,
kanaviçe, dokuma gibi el işçiliği ile yapılan eşyalar çok azdır.
Düğün
için önce silah sesinden ürkmeyen bir at seçilerek işe başlanır. At da tıpkı
gelin gibi süslenir. Geline Tahtacılara özgü bir kıyafet giydirilir ve ata
bindirilir. Ata gelinin arkasına bir de küçük erkek çocuğu bindirilir. Atın
önünde bir bayrakçı vardır. Atın başını kız tarafına yakın bir erkek çeker.
Davul zurna eşliğinde gelin, düğün alayı ile birlikte erkek evine getirilir.
Yol boyunca oynanır ve gençler tarafından seğmen için zaman zaman yol kesilir.
Evde bekleyen damat, gelini karşılar ve attan indirerek eve götürür. Gelinin
attan inmesi ile birlikte, birisi ata atlar ve atı kaçırır. Bu kişi genellikle
atı çeken kişi olmaktadır. Atı kaçıran şahıs, atın üzerinde bulunan halı,
kilim, havlu, basma gibi eşyaların sahibi olur.
Gelinin
attan inmesi ile birlikte yoğun bir silah atışı başlar. Bu arada evde bulunan
kayın valide, önceden hazırladığı şeker, para, buğday karışımını gelinin ve
gelini getirenlerin üzerine atar. Öncelikle çocuklar atılan bu şeker ve parayı
kapmak için birbirlerine girerler.
Gelin
eve girerken ayağına yağ, eline de bal sürülür ve gelin evin eşiğinde
durdurularak eşiğe üç kez niyaz ettirilir (Ya Allah, Ya Muhammet, Ya Ali
denilerek öptürülür). İçeri girince doğru ocağın başına götürülür ve üç kez de
ocak başına niyaz eder. Daha sonra da evde hazır bulunan büyüklerin eli öpülür,
akranları ile niyazlaşır.
Gelin
ile damat gerdeği girmeden önce, evde hazırlanan yemek ile, ilk aile
yemeklerini yerler ve ev gelin ile damada bırakılır; diğer aile büyükleri o
gece bir başka evde kalırlar. Evden en son damadın arkadaşı (sağdıç) ile onun
eşi (yenge) ayrılır. Eğer gelin bir başka köyden gelmiş ise, kızın akrabalarından
bir kadın, erkek evinde kalır.
Gerdek
sabahı gelin ile damat erkenden kalkar ve o gece kullanılan çarşafı kayın
valideye götürürler. Çarşaftaki işareti gören yakın akrabalar, çarşafa
“görümlük” takarlar. Çarşafı gören kız akrabası da evine döner. Çarşaf büyükler
tarafından görüldükten sonra tekrar yatağa serilir ve gelinin, damadın arkadaşlarına
ve çok meraklılara gösterilir. Gösterme işlemi bitince çarşaf katlanıp gelinin
sandığına konulur.
İkinci
gece gelin ve damat en yakın arkadaşları tarafından hemen ziyaret edilir. Gelin
ile damat düğün yorgunudur. O nedenle erken yatmak isterler; arkadaşları bunu
bildiği halde, misafirliği uzatırlar ve onların otururken uyumalarına neden
olurlar ve yeni evlilere böyle şakalar yaparlar.
KIZ KAÇIRMA
Düğün
dışında en yaygın evlilik türü kız kaçırmadır. Buna kız kaçırmadan çok “kaçma”
demek daha doğru olur. Çünkü Tahtacılarda kesinlikle zorla kız kaçırma yoktur.
Kız kaçırma işi birbirini seven iki gencin ortaklaşa kararı ile yaptığı bir
evlenme biçimidir. Bunun iki nedeni vardır; ya gençlerin evlenmesine aileler
karşı çıkmaktadır ya da tarafların düğün yapacak gücü yoktur. Birincisinde kız
kaçırmak zorunlu hale gelmiştir. İkincisin de ise bu iş ailelerin bilgisi
dahilinde yapılmaktadır; amaç düğün masrafından kaçınmaktır ama dışarıya böyle
gösterilmek istenmez.
Kız
kaçırma işi erkeğin arkadaşları ile birlikte yapılır ve kızın samimi
arkadaşları da, kaçma işinin ne zaman gerçekleşeceğini bilir. Bunun için önce,
kızın ve oğlanın saklanacağı bir ev ayarlanır. Ayarlanan ev genelde köyde bir
evdir. Ancak aileler arası gerginlik çok fazla ise, o zaman köy dışından bir
eve gidilir. Olayın jandarmaya intikal ettiği çok nadir görülür. Olay köy
içinde, geleneklere göre çözümlenir.
Kaçırmadan
sonra erkek ailesi, tarafların sevdiği ve güvendiği birisini aracı olarak kızın
ailesine gönderir; bu kişi ya da kişiler aracı olur ve arayı bulmaya çalışır.
Kız ailesi biraz kızar, sitem eder ama sonunda olay tatlıya bağlanır ve aileler
kabullenir. Çünkü kaçan kızın geri alındığı görülmemiştir. Bu arada kız
tarafına “ağırlık” adı altında biraz başlık ya da kıza biraz mal verilerek,
taraflar sulh olur. Verilen başlık parası, genelde takı olarak kıza geri döner.
Kaçan
kıza kesinlikle düğün yapılmaz ve gelinlik giydirilmez. Kız kaçırmada, kız
istenirken kullanılan “Allah emri anılmadığı” için ve taraflar da buna neden
oldukları için, aileler “düşkün” olurlar. Taraflar tercüman kurbanı keserek
düşkünlükten kurtulurlar.
Tahtacılarda
akraba evliliği oldukça azdır. İki eş (karı) alan, eski kuşaktan ancak birkaç
kişidir. 60-70 yıldır iki eşli evlilik hemen hemen hiç yoktur.
GELİN BAŞI BAĞLAMAK
Tahtacılara
özgü ilginç geleneklerden birisi de gelin başı bağlamaktır. Gelin başı
genellikle düğünden sonraki 3 gün içinde bağlanır. Bu Tahtacılar tarafından
gerçekleştirilen bir törendir. Düğün hazırlığı yapan oğlan anası, mutlaka gelin
başı bağlamak için de hazırlık yapar. Bunun için geline musahip olunca ceme
girmek ve ölünce giydirilmek üzere; köynek (atlet), könçek (paçası lastikli
şalvar), fermene (yelek), zubun (üç etek), göğüslük, tennik (takke), üstlük,
keten (bir çeşit ipek yazma) al, ilmeçer, kırmızı üçgen yamşak, kuşak, alınır
ve diktirilir.
Baş
bağlanacağı gün, erkek tarafı bir kurban keser. Bu kurbana sadece kadın ve
kızlar katılır. Kız tarafından hiç kimse katılamaz. Çünkü düğünden sonra el
öpülünceye kadar, kız tarafı ile erkek tarafı “küs” sayılırlar.
Normal olarak baş bağlama kurbanına
erkekler katılamaz. Ancak kurban dolusu üçleninceye kadar, erkan yerine oturmak
üzere 3-4 erkek bulunur. Onlar da doluyu üçledikten sonra, kurban yemeden
ayrılırlar. Kurbanın kellesi, ayakları ve karnı kadınlar tarafından yenilir.
Baş kurbanında mutlaka keşkek (aşure) pişirilir.
Gelinin
başı evliliği iyi olan, toplumda sevilen sayılan bir kadın tarafından bağlanır.
Başbağlama töreninde sadece kadın ve kızların bulunmasının nedeni; gelinin
töreye göre giydirilmesidir. Çünkü başbağlama işi, önce iç çamaşır kalıncaya
kadar soyulup, sonra da töre kıyafetlerinin giydirilmesi işlemidir.
Başbağlama işlemi iç çamaşırın üzerine önceden
hazırlanan Tahtacılara özgü kıyafetler tek tek giydirilerek yapılır. Bunun için
önce gelin bir yastığın üzerine oturtulur. İç çamaşır yerine giydirilen bu
giysiler önceden el ile dikiliyordu, şimdi dikiş makinesi ile dikiliyor. İç
çamaşırlarda bugünkü gibi küçük değil, büyük olurdu. En alta, atlet (fanila)
yerine köynek giydirilerek başlanır. Her parça giydirilmeden önce mutlaka
“Sella selamet, Peygambere Selavat, kutlu olsun diyenin akibeti kutlu olsun!”
denilerek gelin salavatlanır. Katılanlarda hep bir ağızdan “kutlu olsun” derler
ve sırası gelen giysi giydirilir. Köynek, ölünce kefen altına giydirildiği
için, yakasız oluyor ve yaka kısmı makas ile kesilerek, kesilen parça
kayınvalideye verilir. Yaka kesme sırasında, yakayı kesen kişi, makasın
kesmediğini ileri sürer ve misafirleri güldürmek için, bu işlemi uzatır. Bazen
ağzını yamultur, dilini ısırır ve sındının (makas) kesmediğini söyler. Kesmesi
için kayınvalide ve diğer akrabaları baş bağlayan kişiye para verirler. Onun
üstüne zubun (zıbın), zubunun üstüne de fermene giydirilir. Fermene altına
könçek giyilir. En karmaşık olanı ise gelinin başının bağlanmasıdır. Önce
çıplak başa tennik giydirilir. Onun üzerine kırmızı renkli yamşak örtülür.
Örtünün üzerine keten bağlanır, ketenin üstüne beyaz üstlük, üstlükte grep ile
kafaya sarılır. Grep çenenin altından geçen ve ucunda çengel olan ilmeçer ile
başa sabitlenir. Üzerine ayrı bir kırmızı grep bağlanır ve hepsinin üzeri en
son bürgü ile örtülür.
Baş
bağlandıktan sonra, acem şalından bir kuşak ile gelinin beli bağlanır. Gelinin
kuşağını bağlamak için önce kaba bir düğüm atılır ve iki küçük erkek çocuk bu
düğümlerin ucundan tutarak gelinin belini kuşak ile sıkmaya başlar. Çocuklar
kuşağın ucundan asılırken bir yandan da
“kıpcıddım” (koparacak kadar çok sıkıştırdım anlamında) diyerek
bağırırlar. Bağırdığı oranda, kayınvalide ve akrabalar tarafından çocukların
ağzına para basılır.
Başbağlama
işi biten gelin, eşi ile yattığı yastığın üzerine oturtulur ve gelen
misafirlere ait 12 çeşit yazma, yağlık bir eteğe koyularak gelinin başına doğru
atılır. Gelinin başına erkek çocuk anasının eşyasının düşmesi istenir; çünkü
inanca göre doğacak çocuğun cinsiyeti buna bağlıdır.
Başbağlamak
işi bittikten sonra, oynamak için darbuka yerine boş bir hamur leğeni (ileğen)
kullanılır ve tempo tutularak oyunlar oynanır. Leğenin içine para, şeker,
buğday koyulup, gelin oyuna kalkınca başından aşağıya dökülür.
Sonunda
kurban yenilerek baş bağlama işi tamamlanmış olur ve gelin o şekilde (eskiden
üç gün) gezer ve daha sonra da çıkararak ceme katılınca giyinmek üzere
sandığına koyar. Bu özel giysiyi son olarak da ölünce giyer ve mezara götürür.
Pişirilen
kurban ve keşkekten bir parça kız evine gönderilir. Ancak götüren kişi, el
öpülmediği için, kız evine girmez, götürdüklerini dış kapıdan uzatarak
bırakır.
EL ÖPMEK
Başbağlamada
anlatıldığı gibi gelin ile damat, kızın ailesinin elini öpünceye kadar, kızın
ailesi ile görüşemez; o nedenle başbağlama töreninde kız tarafından kimse
bulunmaz. Başbağlama töreni bitince el öpme töreni başlar.
Damadın
ailesi kızın ailesine el öpmeye geleceklerini haber verir. El öpmeye gidişte,
yeni evlilerin yanında mutlaka bir büyük bulunur. Bunun için iki tarafın ailesi
de hazırlık yapar. Erkek tarafının ailesi, eli öpülecek kişi için en uygun
hediyeyi seçer ve ailenin en büyüğünden başlanarak el öpülür. Erkek tarafı
hediye olarak, elbise, kumaş, yazma, yağlık, çorap, mendil, havlu ve küçük ev
eşyası götürür. Kız tarafı da, el öpmeye gelen yeni damatları için özel bir
yemek hazırlar ve bu yemeğe yeni evlilerin bazı arkadaşları da davet edilir. El
öpme sırasında da aileler yeniden takı takar. Damat ile geline takı olarak
genellikle saat, bilezik, yüzük gibi hediyeler verirler. İlk önce anne, baba ve
dede ile ebenin eli öpülür. İkinci gün amca, dayı, teyze, hala gibi ikinci
derece akrabaların eli de öpülür. El öpme bir saygı göstergesidir; onun için
daha sonra da akraba dışında yakın dostların eli öpülür.
El
öpmeye gidilen yerde mutlaka bir akşam yemeği hazırlanır. Sonraki günler daha
kısa ve hızlı ziyaretler yapılarak 3-5 gün içinde el öpme işlemi tamamlanmış
olur. El öpme tamamlanınca, kız ve oğlan tarafı yeniden barışmış olur.
ASKERE GİTMEK
Aynı
tertip askere gidecek gençlerin gidecekleri yerler belli olunca, bir araya
toplanırlar ve maddi durumu iyi olan aileler sıra ile kurban kesmeye başlarlar.
Bundan amaç gencin askere sağ salim gidip gelmesi için dua etmektir. O nedenle
buna selemet (selamet) kurbanı denir.
Genellikle
kurbandan sonra akşam, aile gençlere bir eğlence düzenler. Bu eğlencelere köyün
bütün gençleri ve varsa gençlerin sevdiği kızlar ve nişanlıları katılır. Eğer
aileler eğlence düzenlemez ise, bu kez gençler kendi aralarında para toplayarak
eğlence yaparlar; bu tür eğlenceye “birlik” denir. Bu eğlenceler askere gitmeden
10-15 gün önce başlar ve gençlerin askere uğurlanması ile son bulur.
Ayrılma günü, gidilecek yerin
mesafesine göre uzaktan yakına doğru gençler köyden ayrılmaya başlar. Ayrılma
sırasında askere gidecek kişiyi uğurlamak için köylüler yol boyunca
sıralanırlar. Askere gidecek genç büyüklerin elini öper, arkadaşları ile
niyazlaşır ve küçükleri öper. Vedalaştığı büyükler, askere giden gencin cebine
“uğur parası” koyarlar.
Eskiden
kocası askere giden kadın, kocası askerden gelinceye kadar yeni bir şey
giyemezdi. Eğer yeni bir şey alınmış ise onu da ters çevirerek yani mat yüzü
dışa gelecek şekilde giyerdi. Çünkü o asker karısıdır, ağır olmak zorundadır ve
o dönemde mutlaka kocanın ailesi ile birlikte yaşar.
Asker
izine geldiğinde ya da tezkere aldığında, ilçeden bir taksi kiralar ve köye
girerken, arabaya korna çaldırır. Bunu gören çocuklar askerden dönenin ailesine
koşar ve uzaktan “muştuluk muştuluk” diye bağırır ve müjdesini para ya da tavuk
olarak alır.
Askerlik
bitiminde, arkadaşları, akrabaları ve komşuları, onu ziyaret ederek, aileye
“gözün aydın” askerden dönene de “sılan mübarek olsun” diyerek iyi dileklerde
bulunurlar.
Madran
Dağında yaşayan Tahtacılar yerleşik yaşama geçmeden çok önce, iki kişi Yemen’e
gitmiş; bunlardan eşimin dedesi Derviş Mehmet İngilizlere esir düşmüş ve 4-5
sene esir kalmıştır. Benim dedemin babası Dalcı Ahmet de Yemen’den dönmüş ve
bir hafta sonra ölmüş. Büyük bir kısmı da asker kaçağı olarak yaşamış ve o
nedenle bazıları çok geç yaşlarda askere alınmıştır. Hiç askere gitmeden asker
kaçağı olarak ölenler bile vardır.
EV AYIRMA (ayrılma)
Büyük
ailede oturan gelin ile damat, bir süre sonra kendisinden küçük olanın
evlenmesi ile eve sığamaz olurlar. Genişleyen aileye barınmak için yeni bir ev
(eskiden çadır) açılır ve yeni eve genellikle büyük oğlan taşınır. Evin küçük
erkek çocuğu ise aile yanında kalır ve baba ocağını tüttürür.
Bazen
de aile arasında çıkan bir anlaşmazlık sonucu ayrı bir eve taşınmak
gerekebilir. Anlaşmazlık sonucu açılan ev, genellikle derme çatma ve eşyası
eksik bir ev olur. Her iki durumda da yeni eve (çadıra) taşınan kişiye “kıl
evli” denir ve ziyarete gidenler, kıl evlilere mutlaka bir ev hediyesi götürür.
Eğer
oğlan ev yapılarak ayrılıp yeni bir ev açılıyorsa, bunlar için “ocak kazma” ve
“ocak yakma” töreni yapılır. Ocak kazma töreni dede tarafından, ocağın (şömine)
içine sembolik olarak üç kez kazma ile vurularak yapılır ve kazmayı vururken
“Ya Allah ya Muhammet ya Ali” denilir. Arkasından da ocak hayırlı duası okunur.
Ocak
yakma işlemi ise bir kurban kesme ile başlar. Evin büyüğü -ki genellikle ev
yapımında en büyük katkıyı sağlayan kişidir- ocakta ilk ateşi yakar ve bu
ateşte ilk kurban pişirilerek yedirilir. Bundan sonra da, ısınmak, yemek
pişirmek, ekmek yapmak gibi asli işler için kullanılır.
Tahtacılarda
ocak, eşik gibi evin en kutsal yerlerinden birisidir. O nedenle her evde
mutlaka bir ocak vardır. Kutsal sayılan bu ocağa Cuma akşamları üç kez niyaz
edilir. Akşamları komşuya bile ocaktan ateş alınıp verilmez. Ocak içine su
dökülerek ateşi söndürülmez. Ocağa tükürülmez. Ocaklığın kapıdan giriş yanına
evin büyük kadını, diğer yana erkeği oturur. Misafire ise, en değerli yer sayılan
ocaklığın yanındaki köşe verilir, ki oraya “baş köşe” denir.
Uyumayan,
rahatsız olan çocuklar, ocaktaki ateşe atılan tuz üzerinde gezdirilerek, nazar
(göz) değmesinden korunur.
Eğer
bir kişi birisine ilenmek ya da yemin vermek istiyorsa, beline bir kement
bağlar, ocağa niyaz eder ve ondan sonra ilenir yada yemin verir. Bu yemine
“bağlantı vermek” denir. Bağlantı, genellikle 12 imamlar üzerine, tek taraflı
verilen bir yemindir ve şöyledir: “... şunu yaparsan ya da yapmazsan 12 imam
hasmın olsun” şeklindedir. “Odun, ocağın
sönsün!” de yaygın bir beddua şeklidir.
ÖLÜM VE CENAZE
TÖRENLERİ
Tahtacılarda
en fazla yüceltilen doğa olaylarından birisi de ölümdür. Ölüm ile ilgili
gelenekler, ölümden önce başlamakta ve yaşlıların büyük bölümü, kefenini ve
cenaze için gerekli masrafları hazırlamaktadır.
Can
çekişmesi ile birlikte başlayan sayıklama, kişinin öbür dünya ile konuşması
olarak kabul edilmekte ve bununla ilgili çok değişik hikayeler anlatılmaktadır.
Ölüm döşeğindeki kişinin dışarıda sevdiği bir yakını varsa ve can çekişmesi
uzun sürerse, üzerine 3 yeşil bitki yaprağı atılıyor. İnanca göre bu üç yeşil
yaprak, kişinin eziyet çekmeden, kısa sürede ruhunu teslim etmesine yarıyor.
Can çekişen kişinin yanında, çoğunluğu kadın olmak üzere akrabaları sessiz
olarak beklerler. Ağlayacak olanlar dışarı çıkarılır, can çekişen kişinin
yanında ağlanmaz.
Kişinin
ölmesi ile birlikte, üzerindeki elbise makas ile kesilerek çıkarılır ve yattığı
yatak ölünün başı batıya gelecek şekilde çevrilir. Bu olayla birlikte ilk
ağıtlar yakılmaya başlanır. Ağıtlar oldukça yüksek sesli, ölene methiyeler
düzülerek, iyi özellikleri sayılarak ve önceki ölenler ile bağlar kurularak
yakılır. Ölenin yakınları uzun süre sıra ile ağıt eder (yakar). Ağıt, biri
bitirince diğeri başlayarak sürdürülür. Kişi gündüz ölmüş ise cenaze kalkıncaya
kadar, gece ölmüş ise gece boyunca, sabah cenaze kalkıncaya kadar ağıt edilir.
Erkekler ağıtı, nefes türünde ve makamında yaparlar; nadir olarak da erkekler
kadınlar gibi ağıt eder. Çok ağlayan kadının beline, kaya gibi sert olması
için, bir taş bağlanır.
Kişi
gece ölmüş ve musahipli ise, musahibi ya da yakın arkadaşı, cenazenin baş
tarafına geçip, gece yarısından sonra (saat 12’den sonra) delil (çerağ) yakıyor
ve elleri dizlerinin üzerinde, sol parmaklarını üstü, sağ elin içine gelecek
şekilde tutup diz çöküyor ve hiç hareket etmeden, aynı şekilde bekliyor. Sadece
nefes söyleyerek ağıda katılır; onun dışında hiç hareket etmez. Saygısına ve gücüne
göre, hareketsiz bekleyiş bazen sabaha kadar bile sürer. Eğer bu kişi, aynı
zamanda güvender (sazandar, zakir) yani
saz çalmasını biliyorsa, nefes makamında saz çalar ve nefes söyler (okur). Nefese
bazen kadınlar da katılır. Nefes, ağıt makamında olduğu için, nefes söylenerek
matem havası daha da derinleştirilir ve kişilerin ağıtlarının uzaması sağlanır.
Nefesler aynı zamanda bir dua türüdür.
Kişinin
ölümü ile birlikte, daha önceden satın alınan kefen bezi ortaya çıkarılır ve
çakı (kesinlikle makas kullanılmaz) ile
kesilerek kefen biçilir ve cenazenin üzeri beyaz kefen ile örtülür. Ölen ile
helalleşmek (vedalaşmak) isteyenler kefeni kaldırarak, yaşına göre, küçükse
ölenin elini öper, yaşıtsa yanaklarını öperek niyazlaşır.
Ölen
kadın ise, hemen ölenin eline, ayağına ve alnına (zöhre yıldızı) kına yıkılır.
Alnına yakılan kına onun Tahtacı olduğunu gösteriyor ve öbür dünyada kolay tanınmasını
sağlar.
Kadına
başbağlamada giydirilen, daha sonra ceme girerken kullanılan (giysiler)
elbiseler aynen, son kez giydirilir, yani yeniden başı bağlanır. Başı
bağlandıktan sonra ölen kadının iki eline ve yanaklarına çiçek verilir ve bir
bez ile bağlanır. Çiçek, mevsimine ve yöresine göre gül, karanfil, nane
(karanene), fesleğen, kasımpatı, kepili kına gibi, daha çok kokusu olanlar
çiçekler kullanılır.
Kefen
olarak giydirilen yakasız köyneğin erkeklerde önü kısa arkası uzun; kadında ise
tersi yani önü uzun arkası kısa oluyor.
Ölen
kişinin hemen çenesi başından geçecek bir bez parçası ile bağlanır. Buna çene
çatma denir ve bu kavram “çenen çatılsın emi” şeklinde ilenmek (beddua) için
kullanılıyor. Arkasından da, ölenin ayakları birleştirilir ve yine bir bez ile
başparmaklarından bağlanır.
Kişi
eğer gündüz ölmüş ve cenazesi hemen kaldırılacak ise, cenaze yıkamak için kazana
su koyulur ve ateş yakılarak su ısıtılır. Isıtılan suyun içine kuru ya da varsa
taze mersin yaprağı koyulur. Ateşin hemen yanına bir de soğuk su kazanı
konulur. Cenazeyi yıkamak için, ölen kişinin oturduğu evin avlusuna, taşların
üzerine yan yana konulan 3-4 tahtadan bir yıkama yeri hazırlanır.
Cenazeyi
görmesi gereken kişiler gelip gördükten ve su ısındıktan sonra cenaze, üzerinde
yatırıldığı örtü ile birlikte (çarşaf, battaniye vs) kaldırılıp yıkama yerine
götürülür. Cenaze yıkama yerine götürülmek için kaldırıldığı an, kaldırıldığı
yatağa, yumruk büyüklüğünde bir taş konur. Bu taşın, evin kısmetinin ölen ile
birlikte gitmesini önlemek için koyulduğuna inanılır. Eğer ölen kişi ev sahibi
birisi ise, erkek ya da kadın olmasına bakılmaksızın, sağ eline ve ayağına
birer damla su dökülür. Eğer ölen bekar ve çocuk ise bu su dökülmez. Cenaze tam
evden çıkarken evin ocağında günlük yağı yakılır. Günlük yakma olayı İncil’de
de bulunmaktadır. Bu yağın, esans gibi çok ağır bir kokusu vardır.
Köydeki
kadın cenazeleri kadınlar, erkekler de erkekler tarafından yıkanır. Köylerde
belirli kişiler cenaze yıkıyor, bunun için özel bir kural yok. Bunlar bulunmaz
ya da yaşlanırsa arkadan gelen birisi yıkama işini yapar. Yıkama işi,
yıkayıcının ısıtılan su ile aptes alması ile başlar ve cenaze yıkama, ölene
aptes aldırma şeklinde yapılır. Ama önce cenazenin saç, sakal ve etek temizliği yapılır. Bu temizlikten
sonra yıkama işine geçilir. Yıkamada sabun kullanılır. Yıkama işi bittikten
sonra, kefenlemeden hemen önce, ölenin akrabaları ve ona hakkı geçen yakınları,
tek tek gelip bir tas (helgin) su alıp, cenazenin başından başlayıp ayağına
kadar, kaptaki su bitinceye dek döker ve son kez ölen ile, elini öperek ya da
niyazlaşarak vedalaşır. Su dökeme işlemi bittikten sonra cenaze yıkama tahtası
üzerinden alınarak, yere serili kilim üzerinde bulunan kefen üzerine yatırılır.
Üç kat kefene sarıldıktan sonra, koparılan bez parçası ile cenaze, baş, göbek
ve ayak kısmından bağlanarak kefenleme işi tamamlanır. Kefenin üzerine de, toz
haline getirilmiş karanfil dökülür. Kefene sarılan cenaze üzerine yatırıldığı
kilim ile sarılıp, salın üzerine yerleştirilir ve dokuma iple sala bağlanıp,
omuzlara alınarak mezarlığa doğru yola çıkarılır. Cenaze evden çıkarken en
güçlü ağıtlar yakılır. Cenaze erkekler tarafından mezarlığa götürülür,
kesinlikle kadınlar mezarlığa gelmez. Cenaze evindeki ağıtlardan çok rahatsız
olup evden uzaklaşan kişiler, mezarlığa hareket ile yine cenaze alayına katılır
ve saldan tutarak yardımcı olur. Mezarlığa giden ve sal tutmayan kişiler,
yoldan ya da yol kenarındaki tarlalardan mezar üzerine koymak üzere taş alır ve
mezarlığa götürür.
Tahtacılarda
cenaze kaldırma işi bir tür imece şeklinde olup, hiçbir aşamasında para ile
hizmet yoktur. Cenaze yıkama hazırlığı yapılırken, mezar ve tabut boyu ölçüsü
için, ölen kişinin boyu bir sicim ile ölçülür. Alınan ölçüye göre, tabut
çakmasından anlayan bir gurup, tahtaları temizler ve tabutu hazırlar. Tabutun
yanı sıra, tabut üzerine koymak için yeterli sayıda yan tahtası ile mezar taşı
yapılıncaya kadar kullanılmak üzere “baş ve hece tahtası” hazırlanır. Baş ve
hece tahtasına ölenin künyesi (adı, soyadı, doğum ve ölüm tarihi) ve nefes
(deyiş) yazılır.
Diğer
bir gurup da aldıkları ölçü ile mezarlığa gider ve genellikle ölenin istediği
ya da akrabalarının yanına bir mezar kazarlar. Bunun için mezar kazmaya mutlaka
ölenin yakınlarından birisi bulunur. Mezar derinliği kadınlarda göğse,
erkeklerde göbeğe kadardır.
Cenaze
mezarlığa geldiği anda, mezar kazma işi tamamlanmış ise doğruca mezarın başına
götürülür. Tamamlanmamış ise cenaze musalla taşına konulur ve bilen birisi
tarafından dualar okunduktan sonra mezarın başına götürülür.
Önce
hazırlanan boş tabut mezara indirilir ve tabutun içine önceden hazırlanan bir
döşek serilir ve baş (batı) tarafa ince bir yastık yerleştirilir. Cenaze saldan
indirilerek, sarılı olduğu kilim açılır ve kefenli olarak tabutun içine
konulur. Arkasından kefenin başındaki bağ çözülerek, cenazenin başı batıya
gelecek şekilde hafif sağa çevrilerek yatırılır. Tabut kapatılmadan önce,
cenazeye ancak mezarlıkta yetişebilen yakınları, son kez cenazeyi burada
görebilir ve vedalaşabilir. Varsa, vasiyeti olan bir eşya, yoksa sevdiği
giyecekleri ve cenaze evine kadınlar tarafından getirilip bir bohçada toplanan
kokulu çiçekler, tabutun içine konulur. Ayrıca her kadın tabutuna bir adet
oklava ve erkek tabutuna da bir çakı konulur. Böylece yıllar sonra açılan bir
mezarın kadın ya da erkek mezarı olduğu anlaşılabilir. Tabutun dört köşesine,
hava ile temas sağlaması için küçük taşlar koyulur ve tabutun kapağı kapatılır.
Tabut yatışa göre, mezar çukurunun sol alt köşe tabanı ile sağ üstüne gelecek
şekilde, çapraz tahtalar yerleştirilir ve tabut, oluşturulan üçgen boşlukta
kalır. Mezar kazılırken ilk kazmayı vuran kişi, mezar kapatılırken de ilk
toprağı atar. Herkes en az üç avuç olmak üzere mezara toprak atar ve mezar
böylece kapatılır. Toprağın üzerine taze kesilmiş çalı dalı örtülür ve çalının
üzerine, yarım metre kadar toprak ve taş yığılarak mezar tamamen kapatılır.
Mezar
kapatıldıktan sonra, tabut ile birlikte hazırlanan ve üzeri yazılan baş ve hece tahtaları mezarın baş ve ayak uçlarına
çakılır. İki tahta arasına kefen bezinden koparılan ince bez parçaları
bağlanır. Ayrıca erkek mezarının başına yağlık (poşu), kadın mezarına da yazma
bağlanır. Mezara atılmayan bir miktar çiçek, hazırlanan bez parçaları ile mezar
tahtalarına bağlanıp, mezar ilkel bir biçimde süslenir. En son, küçük bir testi
(cere, bardak) ile getirilen su, mezarın üzerine dökülerek, gömme işlemi
tamamlanmış olur.
Cenazenin
yıkanması, mezarın kazılması, tabutun hazırlanması, duaların okunması gibi cenaze
işlerine karşılık, hiç kimseye en küçük maddi ödeme yapılmaz. Herkes birbirinin
hakkını, birbirlerinin cenazesine yardım ederek öder. Cenaze kaldırma işlemi
tamamen imece usulü ile yapılır.
Cenazenin
toprağa verildiği akşam, hava kararmaya başladığı sıralarda, cenazenin
yıkandığı yerde, su ısıtılan ocakta üç adet çıra parçası yakılır ve bırakılır.
Yanan ateşin yanına da, üç dilim (parça) ekmek ve bir cere (iki ağızlı küçük
testi) su bırakılar. Aynı işlem, aynı yerde üç gün tekrar edilir. Ölenin üç gün
evini ziyaret ettiğine ve bırakılan yiyecek içecekleri yediğine ve suyu
içtiğine inanılır.
Tahtacıların ölüsü dirisinden çok pahalıdır.
Çünkü ölenin arkasından toprağa verildiği andan başlamak üzere (yas yeri)
üçünde, yedisinde, kırkında ve yılında mutlaka kurban kesilir ve toplu olarak
yedirilir.
Cenaze
evden ayrıldığı anda ekonomik durumu iyi ise, cenaze sahibi ya da varsa ölenin
musahibi tarafından bir kurban kesilir. Buna yas kurbanı denir. Cenaze ile
birlikte erkekler mezarlığa, kadınlar ise cenaze evine yemek getirmek üzere
evlerine giderler. Cenaze çıkan eve “yas yeri” denir. Kadınlar yas yerine
ocakta pişirilmiş bir tabak yemek ile sofra götürürler. Ancak yas yerine
kesinlikle et, yumurta, yoğurt gibi hayvan ürünleri götürülmez. Yas yerindeki
tek et yemeği, kesilmiş ise, kurbanın etidir. Getirilen ve toplanan yemeklerden
sofralar oluşturulur ve toplu olarak yas yeri yemeği yenir.
Yas
yerine yemek getirilen tabaklar, içindeki yemek yendikten sonra yıkanır ve evin
giriş kısmına, dışarıda bir yere ters çevrilerek bırakılar. Cenazenin toprağa
verilişinin üçüncü günü kesilen “üç kurbanı” yeninceye kadar tabaklara
dokunulmaz. Üç kurbanı kesildikten sonra herkes bırakılan yerden kendi tabağını
seçerek alır.
Yas
yeri yemeği yendikten sonra, baş sağlığı dilenecek kişiler toplu olarak
otururlar ve yas yerine gelen herkes, bunlarla niyazlaşarak; “başın sağ olsun”
ya da “emir Allah’ın” diyerek, taziyesini sunar. Baş sağlığı dileme, yas yeri
yemeğinin yenmesi ile başlar ve üç gün, yoğun bir şekilde baş sağlığı dilenir.
Tahtacılarda,
yas yeri dışında komşuların yemek götürme geleneği yoktur. Aksine cenaze sahipleri,
dışarıdan gelen kişilere, mutlaka yemek vermek zorundadır.
Tahtacılarda
yas en az üç gün sürer. Yas süresince saz çalınmaz, düğün töreni yapılmaz, radyo,
televizyon açılmaz. Bunlara ek olarak yas tutan kişiler, yeni elbise (süslü)
giymez, tıraş olmaz, banyo yapmaz, işe gitmez, kahveye ve dışarı çıkmaz.
Cenazenin
toprağa verilişinin yedinci (7) ve kırkıncı (40) günü, ailenin durumuna göre
yine kurbanlar kesilir. Kurbanlar diyoruz, çünkü, aynı gün birden fazla kurban
kesilebilir. Mezar ziyaretine ancak kırk kurbanından sonra gidilir ve mezarın
üzerindeki taşlar açılır. Böylece ölenin toprakla daha iyi temas etmesi
sağlanır. Sıralı kurbanların soncusu da “yıl kurbanıdır”.
Bunların
dışında ölüm yıldönümlerinde, ramazan ve kurban bayramı arife günlerinde de kurban
kesilir. Kurbanlar yenildikten sonra, “ölenin ruhuna değsin” denilerek sofraya
niyaz edilir. Ayrıca ölen kişinin düşte görülmesi gibi durumlarda helva,
katmer, karpuz, üzüm gibi “hısta” (hayır) dağıtılır. Keza mezarlık
ziyaretlerinde de hısta dağıtılır. Bunların yanı sıra ölenin sağlığında sevmiş
olduğu yiyecek ve içecekler de hısta olarak dağıtılır.
Ölenin
yılı dolmadan kesinlikle mezarı yapılmaz; yani en az bir yıl mezarın üzeri
toprak dışında bir şeyle örtülmez. Yılı dolunca, aile toplu olarak mezarı
ziyaret eder ve gömülürken mezara yerleştirilen tahtalar kırılarak mezar
çöktürülür. Kapalı mezar, ancak bu çöktürme işleminden sonra yaptırılır.
Mezarlar mermer, taş, tuğla gibi malzemelerden yapılır. Tahtacı mezarları ve
mezarlıkları yaşadıkları evler kadar bakımlı ve temizdir.
Mezarlar
en yaygın olarak dini bayramların arife günleri ziyaret edilir. Arife günleri
ölülerin bayramı olduğuna inanılır. Özellikle bayram ilk günleri mezarlık
ziyareti hemen hemen hiç yoktur. Mezarlıklar büyük küçük, kadın erkek herkes
tarafından ziyaret edilir. Ziyaret sırasında önceden hazırlanan mersin (bir
çeşit kokulu defne) dalları, çiçekler, renkli bezler, yağlık, yazma,
tülbent mezarlığa götürülür ve mezar
taşlarına bağlanır. Diğer zamanlarda mezarların baş ucuna ağaç, yanına ve
üzerine çiçekler dikilir.
En
ilginç mezar ziyaretlerinden birisi de, ölenin dul eşinin evlenmesi durumunda
yapılan ziyarettir. Bir başkası ile evlenen dul eş, yeni eşi ile birlikte, ölen
eşinin mezarını ziyaret eder ve mezara su döker. İnanca göre, eşinin evlenmesi
ile bağrı yanan ölen eş, üzerine dökülen su ile yüreği serinler. Bu daha çok
erkeklere yönelik bir gelenektir, çünkü dul kalan kadınların çok büyük bir
bölümü evlenmezler.
TAHTACI, ALEVİ,
BEKTAŞİ
Alevilerde dört kapı 40 makam
düsturu tartışmasız kabul edilmiştir. Dört kapı; şeriat, tarikat, marifet ve
hakikat kapılarıdır ve her kapının kendine özgü engelleri, kuralları,
yaptırımları vardır. Kapılar ve o kapıya ait makamlar basitten karmaşığa,
kolaydan zora doğru bir yol izler. En son hakikat kapısından geçilerek kamil
insana ve dolaysıyla hakikate (mutlak gerçeğe) ulaşılır.
Dört
kapı ve 40 makamla ilgili ayrıntıları değişik kaynaklarda bulmak olasıdır. O
nedenle ayrıntıya girmeden, bunların Tahtacılara yansıma şeklini inceleyeceğiz.
Tahtacılar,
anılan dört kapıyı ve 40 makamı isim olarak bilmemektedir. Ancak Tahtacılarda,
dört kapıya karşılık gelen dört yol kardeşi bulunmaktadır; sırasıyla (müsep) musahip, aşına, peşine ve çiğildeştir
(cıngıldaş). Musahiplik kurumu diğer alevi kolları ve Bektaşilerde de
bulunmasına rağmen, aşına, peşine ve çiğildeş sadece Tahtacılarda vardır.
Musahip ile diğer üç yol kardeşi arasında, ağırlık, yakınlık ve önem bakımından
hiçbir fark bulunmamaktadır. Musahip kardeşler, çocukları, eşleri ve akrabaları
arasında geçerli olan kurallar, ilişkiler, diğer üç kardeş arasında da aynen
geçerlidir. Örneğin Tahtacılarda musahip kadın ve erkekler, erkek musahiplerine
“efeoğlan”; kadın musahibe de “gelin” derler. Musahip çocukları erkeğe
“babalık”, kadına “analık” diye hitap ederler. Keza musahipler kardeş sayıldıkları
için, birbirlerinin annesine anne, babasına baba ve kardeşlere ağabey, abla
diye hitap ederler. Bu hitap şekilleri ile, musahiplerin yakın akraba olduğu
kabul edilmektedir. Aynı hitap şekilleri ve kurallar aşına, peşine için de
geçerlidir.
Sayılan
sıra, tıpkı dört kapıdaki gibi birbirini izler; yani önce musahip olunur. Ondan
sonra sırası ile aşına, peşine ve çiğildeş olunur. Musahip olunmadan aşına,
aşına olunmadan peşine, peşine olunmadan da çiğildeş olunmaz. Diğer yandan,
dört kapı gibi, dört kardeş de farklı kişiler olmak zorundadır. Örneğin aynı
kişi ile hem musahip hem de aşına ya da peşine olamazsın. Kişi A ile musahip, B
ile aşına ve C ile peşine olabilir ve bu kişilerin yol kardeşleri çakıştığı
için, birbirlerine “ortak” diye hitap ederler ve böylece aralarında dolaylı bir
hısımlık oluşur.
Her
kapı ve kardeş farklı adlandırıldığı gibi, bunlara sahip olmak için de farklı
kurbanlar kesilir ve musahip olmak için koçtan, aşına için cebrailden (horoz),
peşine için elmadan, birlikte lokma alınır. Ancak lokmalar arasında da bir
ayrım vardır. Kardeşliğin ilk basamağı olan musahipler, kendisinden sonra gelen
aşına ve peşineye ait lokmayı yiyemez. Ancak tersi, yani aşına olanlar musahip;
peşine olanlar da aşına ve musahip lokması alabilirler (yiyebilirler).
Çiğildeşlik hakikat kapısına karşılık geldiği
için, o mertebeye ulaşan kişiler, tüm dünya nimetlerinden el etek çeker, ermiş,
kamil insan olurlar. Çünkü çiğildeş kişi ermiş kişi demektir. Ulaşılması zor
bir mertebe olduğu için de, bu kardeşliğin adı biliniyor ama şu ana kadar
çiğildeş olan kişiye pek rastlanmıyor. Çiğildeşin lokması (hakkı), tercümanın
(koç), beyin ve yüreğidir. Çiğildeş bulunmadığı için, tercümanın kellesine ve
beynine dokunulmaz ve olduğu gibi gömülür.
Tüm
bunlardan önce, yani musahip olunmadan önce yola girilmesi yani “ikrar
alınması” gerekir. İkrar alınmadan (vermeden) yola girilmez, dolaysıyla musahip
de olunamaz. Musahip olma ve ikrar aldırma törenlerinin (ritüel) tam
anlaşılması için, cemlerde uygulanan 12 erkan ile 12 hizmetin neler olduğunun
incelenmesi ve bazı kavramların açıklanması gerekir. Tüm Alevi ve Bektaşilerde,
küçük fark ve isim değişiklikleri ile 12 erkan ve hizmeti görmek mümkündür.
12
erkan ve hizmeti incelemeden önce, bunları öğreten ve yaptıran, yani törenlere
liderlik (rehberlik) eden makamlarla işe başlamak gerekir. Sırasıyla bunlar;
imam, pir, mürşit, dede ve babadır.
İMAM:
12 tane olup, bunların adları ve belirgin özellikleri önceki bölümlerde
sayıldı.
PİR:
Sözlük anlamı, bir tarikatın ilk kurucusu, yol önderi, demektir. Alevilikte en
üst dini makam olup, imamdan sonra gelen ve ocak başı da denilen bir makamdır.
Pir Sultan Abdal, Hacı Bektaşi Veli, Şah İsmail, Abdal Musa gibi ermiş kişiler,
pirlik makamına ulaşmışlardır.
MÜRŞİT:
Doğru yolu gösteren kılavuz kişi demektir. Talibe yolu öğreten, sırları ve
gerçekleri gösteren tarikat şeyhi olup, dedelikte bir rütbedir. Dedeler
arasından tayin edilir. Mürşit, 12 köyden 12 mürebbinin katılımı ve dede
ocağından en yaşlı dedenin törenin yönetimi ile posta oturur. Mürşitlerde dede
oldukları için, ocaktan yani peygamber soyundan geldiği, seyit oldukları kabul
edilir. Ancak kendilerini Türk olarak tanımlayan ve bunda ısrarlı olan
dedelerin, nasıl peygamber soyuna dayandıkları açık değildir. Mürşit posta
oturduktan sonra ilk olarak dedelere ve babalara hayırlı verir ve buna “büyük
hayırlı” denir.
DEDE:
Mürşit gibi peygamber soyundan geldikleri ileri sürülen ve bir ocağa bağlı
olan, cemleri yöneten, hayırlı veren, düşkünlük kaldıran, ikrar verip, musahip,
aşına, peşine yapan dini önderlerdir.
BABA:
Hacı Bektaş Ocağına bağlı olan, peygamber soyu yerine Hacı Bektaş’tan yol
süren, dedeye eşdeğer ve onun işlevini gören bir dini önderdir. Babalar da
ikiye ayrılır: Hacı Bektaş’ın çocuklarını olduğunu ileri süren Çelebiler ile,
yolunu takip ettikleri için (yol evladı) bilgi, kültür ve inanç ile bu makama
ulaşanlar.
DİKME
DEDE/BABA: Dede ocaklarının sönmesi yani dede soyundan gelenlerin tükenmesi ya
da dedelik yapacak kişilerin kalmaması sonucu, Alevi köyleri dedesiz kalmıştır.
Doğan boşluğu dolduracak bir makamında olmaması nedeniyle, her Alevi köyü kendi
dedesini yetiştirme yolunu seçmeye başlamıştır. Bunun üzerine ocaktan gelen bir
dede, bu görevi, bilgi, kişilik, inanç ve ahlaki olarak, en iyi yapacak kişiyi
dede/baba olarak atamaktadır. Atanan dedelere/babalara “dikme dede/baba”
denilmektedir. Bunlar sayesinde, yılda bir kez yapılan cemler ve diğer törenler
süreklilik kazanmakta ve cahil soy yerine, yerli bilgi öne çıkmaktadır.
12 HİZMET
İkrar
verilirken, musahip, aşına, peşine olurken ve yıllık yapılan cemlerde yapılan
işlere “hizmet” denir ve bunların sayısı 12’dir.
1- MÜREBBİ: Köyde
dedenin temsilcisi olup, dedenin bulunmadığı dönemlerde dini törenleri yönetir.
Köylerde kişilik ve bilgi olarak kendini kabul ettirmiş kişiler arasından
seçilir. Bu hizmet, seçilen kişinin cebrail (horoz) kesmesi ile verilir. Dede
geldiği zamanda dedenin yanında bulunur ve cemde sağında oturur. Dede
bulunmadığı dönemlerde, dedenin köydeki gözü kulağı olup, cem yönetmek ve
hayırlı vermek hariç, dedenin diğer görevlerinin tamamını yapar.
2- GÖSCÜ (gözcü):
Gözcülük görevi mürebbi gibi seçim ile verilir. Gözcü aşınalı olur ve görevi
cemlerde düzeni sağlamaktır. Gözcünün cemdeki yeri giriş kapısının yanı olup,
elinde bir değnek bulunur. Bir çeşit mürebbi vekili konumundadır.
3- DELİLCİ (Çerağ):
Görevi cemlerde delil uyandırmaktır (yakmaktır). Delil, içinde yağ bulunan bir
tabağın içine koyulan, yumurta büyüklüğündeki bir tuz torbasının içine
yerleştirilen, üç ipin bükülmesi ile yapılan fitilden oluşan özel bir
aydınlatma aracıdır. Delil üç parça çıra ile, dede tarafından verilen kibrit
ile uyandırılır (yakılır). Delilcinin görevi, delili uyandırmak ve kesinlikle
sönmemesini sağlamaktır. Eğer dedenin vereceği hayırlı dışında, delil sönecek
olursa, dede dahil tüm cemaat düşkün olur. Çünkü delil dua (hayırlı) ile
yakılıp söndürülen, kutsal bir ateştir.
Delil
uyandıran çıra, üflenerek değil, elde sallanarak söndürülür. Ceme gelen herkes
sıra ile gelip, önce delile niyaz eder. Cem evinde yakılan delilin aydınlatma
görevi yoktur; çünkü cem evi büyük ve
parlak ışıklarla aydınlatılır.
Bu açıklamalardan sonra şu açıklama
zorunludur: Delil sönmesini (mum diyebilirsin), büyük günah sayan ve böylesine
ciddi yaptırımlara bağlayan bir toplum için, “mum söndü” çok ağır bir iftiradır.
4- KURBANCI: Cemde
kurbanı kesip, pişirip sofraya getirmekle görevli, musahipli kişidir. Kurbancı
kurban kesmeyi öğrendiği ve bildiği için, cem dışındaki kurbanların büyük kısmı
da kurbancılar tarafından kesilir, ama pişirmeyi başkası yapar.
5- GÜVENDER
(sazandar, ozan): Tahtacılarda sazandar sözcüğü yoktur. Bazı kaynaklarda cemde
saz çalana sazandar, nefes, deyiş söyleyene de güvende denmektedir.
Cemlerde
saz olarak divan sazı, bağlama ve cura çalınmaktadır. Alevilerde saz ibadetin
önemli bir parçasıdır; o nedenle saz çalmak gelenek haline gelmiştir. Ancak cem
dışındaki oynan samahlarda, saz, curanın yanı sıra keman ve cümbüşün de kullanıldığı
olmaktadır.
Cemlerde Pir Sultan, Kul
Himmet ve Hatayi’den deyiş ve nefesler söylenir. Ozanlık yeteneğine sahip bazı
kişiler de, doğaçlama olarak, nefes alırlar (söylerler). Samahlar için
kullanılan deyişler de, yine üç büyük ozana aittir. Çalan söyleyenlere katılım
ne kadar çok olursa, cemdeki coşku da o kadar yüksek olur.
6- ŞEMŞİ (saki):
Dolu (içki) için hazırlık yapan, gerekli şişeleri ayarlayıp rakıyı söndürüp, cemaata
dolu dağıtan görevlidir. Temel görevi, dolunun üçlemesini sağlamak olup,
artarsa cemaate eşit olarak dağıtır.
Tahtacılardaki
tek dolu rakıdır. Şarap ve diğer içkiler kesinlikle dolu olarak kullanılmaz.
Hatta bundan 20-30 yıl öncesine kadar şarap içmek düşkünlük nedeniydi.
Dolaysıyla Tahtacılarda şarap ve bağ kültürü yoktur.
7- SÜPÜRGECİ:
Cemlerde ve kurbanlardaki ilk hizmetlerden birisidir. Hizmetin iki yönü vardır:
Birincisi cem evini gerçek anlamda temizlemektir. İkincisi de dua eşliğinde,
törenlerden önce, meydandaki kötülükleri temizlemek için yapılan eylemdir ki
buna süpürge çalmak denir. Kötülükleri temizlemeyi amaçlayan süpürge, iki el
ile sapın altından, sekiz parmak dışarı baş parmaklar içeri gelecek şekilde
tutulur ve “ya Allah, ya Muhammet, ya Ali” denilerek önce ortaya sonra sağa ve
üçüncüde de sola olmak üzere, üç kez içe yani süpürene doğru çekilerek yer
süpürülür.
8- SELMAN (saka,
sucu): Cem ve kurbanların su gereksinmesi, bu görevli tarafından karşılanır.
Bunun da süpürgeci gibi iki görevi vardır. Birincisi cem için gerekli suyu
temin etmek, ikincisi de erken yerine oturanlar ile cemaatin elini yıkaması
(bir çeşit aptes) için leğen tutup, su dökmektir.
Ceme en temiz elbise ve
beden ile katılmak olaya verilen önemin gereğidir; yani katılan herkes
temizdir. Ancak buradaki el yıkama ruhi bir temizliktir. Bunun için saka bir
tas su, bir leğen ve omuzda bir havlu (peşkir) ile gelir, hayırlısını aldıktan
sonra önce erken yerinde oturanların eline su döker. El yıkama, iki elin baş,
işaret ve orta parmakların bir araya getirilmesi ve üzerine üç kez su dökülmesinden
sonra ıslak sağ işaret parmağın uç/orta yan kısmının üst dudağa değdirilmesi
şeklindedir. Erken yerinden sonra cemaatteki diğer insanlarında eline su
dökülerek, cemaat ruhen temizlenmiş olur.
9- SOFRACI: Cemlerde
kurban hazır olunca, sofracı sol koltuk altındaki sofra ile gelip hayırlısını
alarak yere niyaz eder ve kalkıp sağ ayak başparmağını sol ayak başparmağının
üzerine koyup, “Allah Allah diyelim, hak verdi biz yiyelim” diyerek sofrayı
açar. Cemaati sofralar oluşturacak şekilde 5-6 kişilik guruplara ayırır ve her
guruba bir sofra verir. Dede tarafından hayırlısı alınan ve parçalara ayrılan
kurbanlar, sofracı tarafından eşit olarak ve sıra ile sofralara dağıtılır.
Kurban yendikten sonra da, kurmaya benzer şekilde toplu olarak sofraya niyaz
edilerek kaldırılır. Sofraya toplu niyaz, sofrada oturanların birlikte,
sofranın bir kenarından tutması ve sofrayı öpmek şeklinde yapılır. Niyazdan
sonra da sofra kaldırılır.
10- ODUNCU: Cemde
kurban pişirmek ve kışın ısınmak için gerekli odunu sağlamak oduncunun
görevidir. Toplu yaşama geçtikten sonra, oduncunun görevi ceme katılanların
evlerinden birer ikişer odun getirilerek, hafifletilmiştir.
11- KUYUCU: Cemlerde
kesilen kurbanların kanı yere akıtılmaz, yenilmeyen kurban ile yenilen kurbanın
kemikleri kurbanın derisi ile bohçalanır ve ayak değmeyen bir yerde,
hayvanların kazamayacağı bir derinlikte kazılan bir çukura gömülür. Kuyucunun
görevi kuyunun yerini seçmek ve kurbandan artanları gömmektir.
12- PERVANE:
Cemin tek dış görevlisidir. Görevi gündüzden, cemaati ceme çağırmakla başlar.
Cemde ise cem evi dışında dolaşarak, katılanların rahatsız edilmemesini
sağlamak ve musahipli olmayanlar ile dışarıdan gelenlerin cem evine yaklaşmasını
önlemektir.
12 ERKEN (erkan)
TDK
erkanı, “1. Yol, yöntem, 2.Temeller, esaslar, 3. Bir topluluğun, ileri
gelenleri, büyükleri, üstleri”, şeklinde açıklamakta ve erkan (erken) sözcüğü
Tahtacılarda da aşağı yukarı aynı anlamda kullanılmaktadır.
Erkan
başlamadan önce, cemi yönetecek olan dede, cemi en rahat yönetecek şekilde, cem
evinin en iyi yerine oturur. Sağına mürebbi, soluna da kendisine (dedeye)
yardımcı olacak ve toplumda sayılan sevilen birisi oturur. Yol, yöntem bilen bu
üç kişilik gurubun oturduğu yere, “erkan yeri” denir. Hemen dedenin yanındaki
köşede güvenderler oturur. Cemaatin diğer erkekleri, ortada samah oynamak için
bir boşluk bırakacak şekilde, duvar kenarlarına sıralanırlar. Kadınlar ise,
girişte ya da kurban pişirilen yere yakın bir şekilde, toplu olarak
otururlar.
Tıpkı
12 hizmet gibi, ibadetin temeli olan 12 de erkan vardır. Büyük cemlerde 12
erkan, yukarıda sayılan 12 hizmetli tarafından, aşağıdaki sırayla, meydanda (ortadaki
boşlukta) ve dedenin huzurunda yerine getirilir.
1- Süpürge, temizlik erkanı: Süpürgecinin görevi ve süpürme işlemini nasıl
yaptığı yukarıda, hizmet bölümünde anlatıldı. Cemden önce cem evinin tüm fiziki
temizliği gündüzden yapılır. O nedenle cem anında fiziki temizliğe gereksinme
duyulmaz. Buradaki amaç, dua ile manevi olarak temizlenmiş, arınmış bir
meydanda ibadet yapmaktır. Dedenin hayırlı vermesi ile başlayan süpürme işlemi
(süpürge çalmak), yine hayırlı ile sona erer. Hayırlı verilirken cemaat iki
dizi üzerine çöker (diz kılmak), iki elini bacaklarının arasında, işaret
parmakları yere değecek şekilde birleştirilir ve dua bitince sağ işaret
parmağının baş parmağa bakan kenarı dudağa değdirilerek niyaz alınarak
tamamlanır.
2- Selman (sucu): İlk
bölümde anlatıldığı gibi, ritüelleri farklı olsa da bütün dinlerde aptes vardır.
Aptes rasyonelleştirilmeğe çalışıldığı gibi, asıl olarak fiziki bir temizlik
değil, manevi bir temizlik ve arınmadır. Belirli ritüeller yerine getirilmeden
yapılan temizlik aptes değildir. Bütün dinlerde aptes için genellikle su
kullanılır. Yukarıda anlatıldığı için, yeniden anlatılmayacaktır.
3- Delil uyandırma: Delil
uyandırmak için önce dede, mürebbi ve gözcü erken yerine oturur ve yukarıda
anlatılan şekilde delil uyandırılır. Delil uyandırmaya başlanmadan önce delilci
“cemaat delil uyandırılıyor” diye bağırır. Bunu duyan cemaat diz çökerek, bir
çeşit saygı duruşuna geçer ve delil öyle uyandırılır.
4- Kurban gelmesi: Tahtacıların
kurbanda ve cemde keseceği kurban (tercimen, tercüman) mutlaka erkek ve özürsüz
olmalı; yani kör, topal, hasta olmaması gerekir. Dişi hayvan kesinlikle kurban
olmaz.
Kurban
üç ayağı birbirine bağlanır ve bir ayağı serbest bırakılır, kulağı ile hayvanın
gözü kapatılır ve yönü kıbleye çevrilerek kesilir. Kurban herkes tarafından
kesilemez. Kurban, hizmeti kurbancı olan, musahipli kişiler tarafından kesilir.
İkrarı
alınacak olanların kurbanı horozdur (cebrail), musahip olacakların koç, aşına
olacakların cebrail, peşine olacakların ise elmadır.
İkrar
alma, aşına ve peşine kurbanlarında fazla tören yoktur ama musahip için koç
gereklidir ve aşağıda anlatılan tören zorunludur. Cemaate “kurban geliyor”
denildikten sonra, kurbanlık koç cem evine alınır ve içeride serbest bırakılır.
Bundan amaç kurbanın bir işaret vermesidir. İşaretten maksat; koyunun dedeyi,
delili koklaması, melemesi, çiş yapması, dışkı yapması ya da titremesidir. Bu
işaretlerden birisini vermediği sürece kurban kesilmez. Kurbanlığın kaçması ise
hiç hayra yorulmaz ve işaret gecikirse, musahip olacaklara dışarı çıkmaları ve
özlerini temizleyip gelmeleri söylenir.
İşareti
ilk gören kişi, “...şu işareti verdi” der ve onun üzerine kurbanı kesme yolu
açılır. Bunun üzerine kurbancı gelip, koçun sağ ayağını ve sol kulağını
kaldırıp, sağ gözünü kapatarak dara durur ve hayırlısını alarak kesmeye
(tığlamaya) götürür. Tercümanın kanı yere akmaması gerekir. O nedenle kurban,
kanı bir leğene akıtılarak kesilir ve daha sonra artan diğer parçaları ile
birlikte kuyucu tarafından gömülür. Kurban kesilip temizlendikten sonra, “cem
erenleri hayır himmet eyleyin, kurban vuruyoruz (ocağa koymak)” der; cemaat de
“Allah eyvallah, evliya muradınızı versin” şeklinde karşılık verir ve kurban
pişirilmeye başlanır.
Kurban
ocağa vurulduktan (koyulduktan) sonra kurbancılar, dedenin yanına gelirler ve
hayırlılarını alırlar.
5-6- Şahı Merdan döşeğinin gelişi ve
gidişi: Ceme katılan tüm kadınlara “bacı” denir ve bir bacıya
davranıldığı gibi davranılır. Ceme girince karılık kocalık kavramları kalkar;
yol kardeşliği onunu önüne geçer. Dünyasal kavramlar yerini uhrevi kavramlara
bırakır. O nedenle cemde, karı koca dahil herkes birbiri ile bacı kardeş
sayılır. Mum söndürme kavramına ikinci yanıt bu olsa gerekir.
Konumuza
dönersek, şahı merdan döşeği; üzerine dört kişinin yatacağı büyüklükte, şilte,
battaniye türünde, üzerinde ibadet yapılan bir döşektir (benzetmek gerekirse
bir çeşit seccadedir).
Şahı
merdan döşeğini mürebbi bacısı sol koltuğunu altına alır ve eşiğe niyaz ederek
içeri girer. İçeri girerken “hu (hö) cem erenleri döşek geliyor, pirim erenler
döşek geliyor” der. İçeri girince “şahım erenler döşek geldi” der ve döşeği
dedenin önüne doğru (meydana) serer.
Gözcü de elindeki sopayı (tarik sopası) eşik niyeti ile döşeğin önüne koyar.
Döşek üzerinde dara duracak, meydana geçecek kişiler, önce bu sembolik eşiğe
niyaz eder, ondan sonra döşeğin üzerine çıkar.
Şahı
merdan döşeği Ali’nin yattığı kutsal yer (pir postu) olarak kabul edilir. İkrar
aldırmak, musahip, aşına, peşine olmak, meydana geçmek, düşkünlük kaldırmak
için bu döşeğe yatılır ve aklanmış olarak yeniden doğulur. Burası yeni bir
yaşama açılan, temizlenme mekanıdır.
Sayılan
işlemler bittikten sonra, yine mürebbi bacısı tarafından katlanıp dışarı
çıkarılır. Dışarıda batıya dönüp, “Ya Allah, ya Muhammet, ya Ali” denilip döşek
üç kez çırpılır ve üzerindeki günahlar dışarıya atıldıktan sonra, yeniden eşiğe
niyaz edilerek içeri girilip dededen hayırlı alınarak döşek tamamen dışarı
çıkarılır.
Yukarıda
anlatıldığı gibi döşekte, ikrar aldırmak, musahip, aşına, peşine olmak, meydana
geçmek, düşkünlük kaldırmak gibi kutsal törenler yapılır. Şimdi de bu törenleri
yakından görelim.
7-İkrar Aldırmak/vermek:
Sözcük
olarak ikrar; saklamayarak söylemek, açıkça söylemek, bildirme, benimseme,
onama, kabul, tasdik; ikrar vermek ise, söz vermek anlamına gelmektedir.
Alevilerde de ikrar vermek sözlük anlamına uygun olup, yaptırımı çok ağır olan
bir kabuldür. Kaba bir benzetmeyle
“Alevilerin kelimeyi şahadeti” diyebiliriz; yani Aleviliğe girişin ilk
kapısıdır. Tahtacıların en büyük yeminlerinden birisi “ikrar iman olsun”dur. O
nedenle yalan yere ikrarına yemin eden birisi, yoldan (dinden) çıkmış olur ve
bunun yaptırımı düşkünlüktür. Yalan yeminin sonuçlarından kurtulmak için tercüman
kesmek gerekir.
Tüm
yetişkin erkekler ile evli kadınların ikrar aldırması zorunludur. Bekar kızlar
için bir zorunluluk yoktur. Kural böyle olmasına rağmen, genellikle Erkekler de
evlendikten sonra, karısı ile birlikte ikrar aldırmaktadır. Erkek ve kadınların
ikrarı aynı gün sıra ile alınır. İkrar aldıracak her şahıs bir cebrail (horoz)
ve dolu getirir. Tahtacılar ile diğer Aleviler arasında, ikrar aldırma yönünden
pek farklılık yoktur.
İkrar
aldıracak kişiler, diğer günlerden farklı olarak, temizlenip ve en iyi
giysilerini giyerek, bayrama hazırlanır gibi, hazırlık yapar. Kadınlar başı
bağlanırken giydiği özel elbiselerini giyer. Erkekler beline kement, başına
yağlık (poşu) bağlar, ayakkabıları ve çorapları çıkarırlar. İkrar aldırma, bir
çeşit ikinci bir düğündür. İkrar
aldıracak gençler, bu önemli tören için başta yaşlılar (dede, ebe, ana, baba)
olmak üzere tüm yakın akraba ve dostlarını davet ederler.
Yukarıdaki
erkenler tamamlandıktan sonra, mürebbi cem evinin kapısında ikrarı alınacak erkeğin/erkeklerin
boynuna bir kement dolar. İkrarı alınacak kişi birden fazla ise, öndeki
arkadakinin boğazına dolanan kemendini sol eli ile tutarak, eşiğe niyaz
ederler. Eşikten girerken mürebbi, “hu erenler şahı, katar uzatıyorum” der,
dede de “katarın uzun olsun” der ve içeri girerek dedenin önüne gelip dara
dururlar. Dede “aşkola” der ve ikrarı alınacak kişiler yere niyaz ederler ve
döşek üzerine diz kılarlar (çökerler). Bu arada mürebbi “el ele, el hakka”
diyerek, ikrarı alınacakları dedeye bırakır, kenara çekilir ve dara durur.
Dede
ikrarı alınacak kişinin boynundaki kemendi tutarak, “1. Dil dilleme (lüzumsuz
konuşma, gevezelik yapma, çekiştirme, kötüleme, aleyhte konuşma), 2. Kov
kovlama (kimseyi yerip çekiştirme), 3. Gıybet eyleme (yerip çekiştirme,
kötüleme), 4. Elinle koymadığını alma, 5. Gözünle gördüğünü eteğinle ört, 6. Mürşidini hak bil, 7. Teberra anma, 8.
Küfür anma, 9. Edepsiz söyleme, 10. Yalan söyleme, 11. Hırsızlık etme, 12.
Tevella kıl” diyerek, bu öğütleri üç kez
tekrarlar ve “bunu hak görüyor musun” diye sorar. Onlar da “Allah eyvallah”
diye yanıtlarlar. Bundan sonra dede kemendi boyundan alıp, “yama” diyerek
ikrarı alınanın beline bağlar ve üç düğüm atar, “ikrarın binası kaim olsun”
der. İkrarı alınanlar dedenin elini öperek yerini bir sonrakine bırakır ve
mürebbinin yanına gider. Hepsi öğüdünü alınca dede “aşkola” der ve gençler yere
niyaz ederek kalkarlar. Mürebbinin de elini öperler ve diğerleri ile niyazlaşırlar.
Kadınların
ikrar aldırma töreni de aynı şekilde yapılmaktadır. Ancak burada mürebbinin
yerine mürebbi bacısı geçmiştir. Tek fark kadınların ikrarı tek tek alınır;
yani katar olarak içeri girmezler.
8-Meydana geçmek
Aleviler en az yılda bir kez
dedeyi görmek ve o yılın hesabını cemaata ve dedeye vermek zorundadır. Kişi,
kendi suçunu itiraf edebileceği gibi, mağdur olan ya da herhangi birisi, bir
başka kişiden şikayetçi olabilir. Meydana geçme, bir tür halk mahkemesidir.
Burada kişi, başta kendisi olmak üzere, cemaat tarafından sorguya çekilir,
yargılanır ve günahlarının diyetini ödeyerek temizlenir (yunur).
Meydana geçmek için mutlaka ikrarın
alınmış olması gerekir; yani ikrarsız olanlar meydana geçmez. Kişiler tek tek
meydana geçebileceği gibi, musahipler ceme birlikte gelmişler ise, dört kişi aynı anda meydana
geçebilir.
Meydana
geçmek için şahı merdan döşeğinin bir kenarına dede oturur. Mürebbi ikrarı alınan gençler ile birlikte döşeğin
üzerine, sağ kolu alta arkaya gelecek şekilde, yan yatar. İkrarı alınan gençler
de simetrik olarak, yönleri mürebbiye olmak üzere sol kolları altta arkada
olacak şekilde sol yanları üzerine yatarlar ve sağ ellerini birbirlerinin
üzerine koyarlar. Mürebbi ve ilk sıradaki genç, başlarını dedenin dizlerinin
üzerine koyarlar.
Dede
ya Allah, ya Muhammet, ya Ali diyerek, sağ eli ile dizine yatanların omuzlarını
üç kez sıvazlar ve “tac-ı devlet” diyerek mürebbinin, “Selmanı Pak” diyerek
gencin başından niyaz alır. “Kemerbest” diyerek de diğer gençlerin kemendinden
niyaz alır. Sağ elini sol eli ile niyaz şeklinde tutarak dua eder. Dua bitince
pençei Ali aba (şaplak, tokat) ile iki kez mürebbiye, bir kez de gençlere vurur ve “kalkmanıza
diyelim bir Allah Allah” diyerek yatanları kaldırır. Kalkanlar dara dururlar ve
hayırlılarını alıp, niyazlaşarak yerlerine otururlar.
Kadınların
meydana geçmesinde, gebe kadınlara şaplak vurulmaz. Bu durum mürebbi ya da
gözcü bacısı tarafından dedenin karısına söylenir; o da dedeye söyler.
- Dede başta, “Girdiğiniz hak kapısı,
durduğunuz Hasan Mansur darı, ne gördünüz ne eyvallah dersiniz?”
-
Cemaat, “Allah eyvallah”
-
Dede, “yüzler yerde özler darda, gözler
erenler gözü, nicesiniz bu sofulardan?”
-
Cemaatten birisi, “Evliya muradını
versin” der. Bu kişiye “şefaatçi” denir. Meydana geçen kişi kendisine şefaatçi
çıkan kişi ile niyazlaşır. İkrarlılara herkes şefaatçi çıkabilir. Musahiplilere
ise ancak 3 ay niyaz gören birisi şefaatçi çıkabilir.
-
Dede, ırızan var mı der. Eğer meydana
geçen kişi hakkında bir şikayet varsa, kişi şikayetini ortaya koyar ve sorun
orada çözülmeye çalışılır.
IRIZA ETMEK (rıza göstermek): Alevi
köylerinin tamamında sürekli dede yoktur. Dede yılın belirli dönemlerinde,
özelliklede kışın gelir. Bu arada suç işlenirse, bu kavram gündeme gelir.
Anlamı, bir kişi yola aykırı bir suç işlemiş ise, suçu ve kendine verilecek
cezayı kabul edeceğini (rıza göstereceğini) beyan etmesidir. Verilecek cezaya
rıza gösteren kişi, dede gelinceye kadar cemaate girebilir. Rıza göstermez ise
cemaate alınmaz ve onunla ibadete katılan kişiler aynı suçu işemiş sayılırlar.
Özellikle kurbanı yenilmez ve birlikte sofraya oturulmaz. Dede gelince, durumu
cemaat huzurunda görüşülür ve cezasını cemaat verir ya da affeder.
Düşkün olmak
Alevilikteki en büyük ceza düşkün
olmaktır. Düşkün olan kişi yoldan çıkmış sayılır ve hiçbir dini törene alınmaz,
kurbanı yenilmez, onunla aynı kurban sofrasına oturulmaz, yani birlikte lokma
yenilmez. Eskiden düşkün kişiden bir şey almak vermek, konuşmak hatta yedi yıl
ateş alıp vermek bile yasakmış. Yani bir çeşit geçici aforoz, diyebiliriz.
Düşkün
olan kişi öncelikle ceme giremez. Ceme girebilmesi için yolu açtırmak gerekir.
Yol içeri ve dışarı olmak üzere ikiye ayrılıyor. Cem törenleri “içeri”, onun
dışındaki dini tören ve kurbanlar da “dışarı” olarak kabul ediliyor.
Dışarısını açtırmak: Düşkün olan kişi,
bir cebrail keserek dışarısını açtırmış oluyor ve böylece cem dışındaki tören
ve kurbanlara katılmaya hak kazanıyor. İçerisini açtırmak: Bunu yapmadan
kesinlikle ceme katılamıyor. İçerisini açtırmak için bir tercüman, yani koç
kesmesi gerekiyor. Kişi içerisini açtırmadan kesinlikle ceme katılamaz.
Düşkün olarak ölmek, büyük günah
sayılıyor. O nedenle insanlar uzun süreli düşkün kalmak istemezler.
9- Musahip, aşına, peşine olmak.
İkrarı
alınmış bir kişi, kendisine ahrete kadar kardeşlik edecek bir çifti musahip
olarak seçer. Musahip seçilen kişilerin yaşları, sosyal konumları, kişilik
yapıları birbirine uygun olmalıdır. Musahipliğin diğer adı da ahret kardeşidir.
Alevilikteki ilk ve dolaysıyla en zor geçilecek
olan şeriat kapısı, musahip ile geçilir. O nedenle seçiminde çok titiz
davranmak gerekir. Çünkü sen ve eşin ona
kardeş, çocukların analık, babalık derler. Bu seçimi yaptıktan sonra dede
geldiğinde bir koç ve dolusunu (rakı) getirerek ceme girilir. Cemde, bundan
önceki erkenler tamamlandıktan sonra sıra musahip olmaya gelir. Musahip
olacakların cem evine girişleri, ikrar almada olduğu gibidir; yalnız bu kez
ellerinden tutularak, ikrardaki sözler ve niyazlardan sonra içeri alınır.
Yanlarında yine mürebbi vardır. Döşekteki tören bittikten sonra dede,
mürebbinin yanında oturan musahip olacakların en yaşlısının sağ elinden tutarak
şu 12 öğüdü üç kez tekrarlar: “1. Halinizle haldeş olun, 2. Yolunuzla yoldaş
olun, 3. Çiğ lokma yemeyin, 4. Malı mala, canı cana katın, 5. Elinize,
belinize, dilinize sadık olun, 6. Rıza babında bulunun, 7. Hoş geçinin, 8.
Nefsinize uymayın, yolunuza uyun, 9. Haktan korkun, 10. Mürşidinizi hak bilin,
11. Küfürden sakının, 12. Cemiyete ölü girin.” S-96 R. Yetişen. Sıra ile diğerlerine de aynı öğütler verilir. El
öpülüp niyazlaştıktan sonra erkek önde, kadın arkada olmak üzere, ikrar
aldırmada olduğu gibi döşeğe yatılır ve şaplaklar vurulduktan sonra kalkılır ve
meydana geçme törenindeki gibi hayırlı verilir.
Hayırlı
da verildikten sonra, dede “hacılığınız mübarek olsun” diyerek elini öptürür,
musahip olanlar da ceme gelenlerden yaşlıların elini öper, akranları ile niyazlaşırlar
ve dördü birlikte gösterilen yere otururlar. Varsa diğer çiftlerin de
musahiplik törenleri aynen tekrarlanır. Musahibi ölen kişi yeniden musahip
olamaz. Çünkü yol kardeşi, aynı zamanda ahret kardeşidir ve tektir.
Eskiden
musahip olan kişi, cem dağıldıktan sonra sabaha kadar 12 ev ziyaret ederdi.
Cemin ertesi günü gündüz de bir “kuşluk cemi” yapılır. Kuşluk cemi öğleden
önce, akşamdan kalan yiyeceklerle yapılır ve bu ceme, çoluk çocuk dahil herkes
katılabilir. Kuşluk ceminde, yeni musahip olan kişilere, cemde görmesi gereken
12 hizmetten birisi verilir. Verilen hizmet daha çok o kişinin yapabileceği,
kişiliğine uygun bir hizmet olur. Hizmet verilme işleminden sonra musahiplik
tamamlanmış olur.
ÖZ ÇÖZDÜRME: Musahip olan kişiler her
şeyleri ile birbirlerine özden bağlanmışlardır. Özlerini bağladıkları için,
başkalarına karşı işledikleri suç ve günahlardan da müşterek olarak
sorumludurlar. Böylece çok ciddi bir otokontrol sistemi oluşturulmuştur.
Müşterek sorumluluktan kurtulabilmek için özlerinin çözülmesi gerekir. Özlerini
çözdürmek, yani musahibin suçlarından sorumlu olmamak için, ikinci bir tercüman
kesilir. Eğer bu yapılmaz ise, musahiplerden birisi düşkün olursa diğeri de
düşkün sayılır. O nedenle özlerinin çözülmesi gerekir.
10- Dolu üçleme
Musahip
olma töreni bittikten sonra, şemşi yeni musahiplerin dolularını getirir. Daha
önce anlatıldığı gibi dolu, rakıdır. Şemşi dolu şişe sayısı kadar boş şişeleri
hazır eder ve rakı dolu şişenin yarısını boş şişeye koyarak üzerine su koyup
söndürür. Şemşi sönmüş rakı şişesi ile dedenin önüne gelip, hayırlısını
aldıktan sonra yere niyaz edip, diz çöker, şişeyi iki bacağının arasına koyar
ve sapsız bir fincan ile ilk doluyu dedeye verir. Dede doluyu, fincan
görünmeyecek şekilde, başparmak, bitişik tutulan diğer dört parmağa dik ve
fincan görünmeyecek şekilde, sağ elinin içine alır. Sol eli ile dolu tutulan
sağ el bileğinin altından destek yapar. Dede aldığı ilk doluyu kendisi içmez.
“Bade seni, bade seni, vermeyelim yada seni, münkirin ne hakkı var, bir yudum
tada seni” diye üç kez tekrarlar ve “hayır himmet eyleyin” diyerek az
miktardaki doluyu yanmakta olan delil tabağının içine boşaltır. Bu arada cem
erenleri niyaz vaziyetinde oturur.
Bundan
sonraki dolular, yine aynı tutuş şekli ile önce dedeye verilir. Dede, doludan
bir yudum alır ve başını sağa eğerek mürebbiye verir. Mürebbi de bir uyudum
alıp dede ile niyazlaşır ve gözcüye verir. Gözcü de bir yudum aldıktan sonra
dede ve mürebbi ile niyazlaşır. Bu işlem üç kez tekrarlanarak dolu üçleme işi
tamamlanır. Ondan sonra, “hu erenler dolu geliyor, Ali geliyor, Muhammet
Ali’nin gülü geliyor” denilerek tüm cemaate dolu sunulur. Doluyu alan ise “nuru
iman olsun içenlere” şeklinde yanıtlar. Dolu aynı fincan ile bütün cemaate
verilir ve dolu alıp veren kişiler birbirleri ile niyazlaşır. Dolu alıp vermede
cinsiyet ayrımı yoktur. Bazen de, saygı için, sıra dışında birisine dolu
verilir ve ondan niyaz alınır.
Cem
dışındaki kurbanlarda delil uyandırılmadığı için, ilk dolu delil yerine ayak
değemeyen bir yere dökülür ki, bu yer genellikle ocaklıktır.
Dikkat
edilirse dolu almak için bardak değil, sapsız küçük kahve fincanı kullanılmakta
ve tören sırasında avuç içine saklanmaktadır. Dolu miktarı, bütün cemaat için
en fazla üç kahve fincanı ile sınırlandığına göre; amacın içki içip, kafayı
bulmak olmadığı ortadadır. Bu, Hıristiyanların şaraplı ekmek yemesi gibi
sembolik bir törendir.
11- Üç nefes
Cemlerde
erken tamamlamak için söylenen üç nefesin mutlaka Hatayi’den olması zorunludur.
Pir Sultan ve Kul Himmet nefesleri (deyiş) samah sözü olarak kullanılır ama
erken tamamlamak için söylenin üç nefeste kullanılmaz.
Tahtacıların
nefes söylemesi (deyiş okuması) ağıt makamında olup, insanlar duygulandıkları
için, başı öne eğik, sessiz bir şekilde dinlenir. Nefeslerde 12 imamların ve
Pir Sultanın adı geçince, sağ işaret parmağı üst dudağa dokundurularak niyaz
edilir.
12- Üç samah
Cemlerde
erken tamamlamak için oynanan üç samah, iki kadın tarafından karşılıklı olarak
çok yavaş hareketlerle oynanır. Samaha kalkan kadın “özünüz darda, yüzünüz
yerde” diyerek samaha başlar. Birinci samahtan sonra ikinci ondan sonra da
üçüncü samah için ikişer kadın kalkar ve üç samah erkeni tamamlanmış olur.
Cem
dışındaki kurbanlardaki erken samahı bir kadın ile bir erkek tarafından oynanır.
Üç samah dışındaki samahlar ise iki kadın iki erkek tarafından, dörderli olarak
oynanır. Tahtacılar dört kişiden fazla gurup ile samah oynamazlar. Kadın samah
oynayacağı erkeği seçer, gidip ona niyaz eder ve meydana gelip, ayaklarını
bağlayarak karşılıklı dururlar. Bu arada sazlar çalınmaya, deyişler söylenmeye
başlanır. İlk başta ayaklar bağlı olduğu için, hareketler çok yavaştır.
Sazın
sözün ritmine göre kadınlar kollarını, sağ elini sol göğsüne kapatırken sol
kolunu açarak, sol elini sağ göğsüne kapatırken sağ elini yere paralel olacak
şekilde açarak hareket ettirirler. Erkekler ise yanda duran sağ elini sol
gözünün hizasına, onu indirirken sol elini sağ gözünün hizasına kadar, ritme
uygun olarak hafif daire çizer gibi indirip kaldırarak samah oynarlar. Eller bu
şekilde hareket ettirilirken, dönerek samah oynanmaya başlanır. Ancak her
dönüşte kadın ile erkek, mutlaka yüz
yüze gelir. İki kişi oynanan samahta, yüz yüze ve yana hareket edilir ve iki
nokta arasında gidip gelinerek oynanır.
Yavaş
oyun bittikten sonra, müzik hızlanmaya başlar ve kadın gelip erkeğe niyaz
edince, bağlı olan ayaklar çözülür ve samah bir kat daha hızlı oynanmaya
başlanır. Bu şekilde biraz dönüldükten sonra, Kul Himmet, Pir Sultan ya da
Hatayi’nin adı geçen bir deyiş söylenerek tekrar ayaklar bağlanır ve samah
yavaşlar. O deyiş bittikten sonra tekrar kadın erkeğe niyaz eder ve “yeldirme”
denilen çok hareketli bir müzikle samah biter. Samahı bitirenler erken yerine
gelir hayırlısını alır, yere niyaz eder “samahın aşk olsun” denilerek ayrılır.
Yukarıda
sayılan 12 erkan, cemler için geçerlidir. Diğer törenlerde bu 12 erkandan
sadece üçü yapılmaktadır. O nedenle 12
erkanlı ceme büyük cem denilmektedir.
Yukarıda
anlatılanların dışında, ayrı bir 12 erkandan söz edilmektedir. Bunlar yarı
eğlence niteliğinde olup, cemlerde bu erkanlar da yapılmaktadır. Rıza Yetişen
bu erkanları: 1. Mesel, 2. Seki, 3. Pehlivan, 4. Çamaşır yıkama, 5. Doktor, 6.
Demirci, 7. Başka demirci, 8. Çoban, 9. Kadı,
10. Tekne, 11. Değirmenci, 12. Lale” erkanı şeklinde sıralamaktadır. Bu
erkanların dini yönünden çok eğlence yönü öne çıkmaktadır. Ancak sayılan bu 12
erkan da, incelemeye değer bir konudur.
TECELLE
TDK
sözlüğünde buna karşılık gelen sözcük tecellidir ve anlamı: 1. Belirme,
görünme, ortaya çıkma, meydana çıkma. 2. Tanrı’nın insanlarda ve doğada
görünmesi. 3. Alınyazısı, kader. “ demektir. Cemdeki anlamı da buna karşılık
gelmektedir.
Cem
bitiminde cemde bulunanlar birbirleri ile helalleşerek niyazlaşır. Tecellede
erkekler oturur kadınlar sıra ile cemdekilerle niyazlaşır ve birbirlerine
“tecelleniz kabul olsun” derler. Tecelleden sonra cem biter ve herkes evlerine
dağılır.
ÖZEL
GÜNLER VE BAYRAMLAR
KURBANLAR
Tahtacılarda
nerede ise kurbansız tören yoktur. Tersinden söylersek, Tahtacıların her önemli
olayında mutlaka bir kurban vardır. Kurbana verilen önem, aynı biçimde
kurbanlık seçimine de yansımıştır. O nedenle kurban edilecek hayvanın mutlaka
erkek, sağlıklı ve özürsüz olması; dişi, kel, kör, topal olmaması gerekir.
Kurbanlık hayvanlar ise horoz, koyun, dana, oğlak ve keçidir. Diğerlerine göre
oğlak ve keçi ikinci derecede tercih edilir. Kurban edilen horoza “cebrail”
denir. Horoz kestik denilmez; onun yerine “cebrail kestik” denir ve
Tahtacıların önemli kurbanlarından birisidir.
Herkes
kurban kesemez; kurban mutlaka musahipli birisi tarafından kesilir ve
genellikle bu kişi de, cemdeki hizmeti kurbancı olan birisidir. Kurban kesmek
için keskin bir kurban bıçağı (büyük bıçak) kullanılır ve kurban kesilecek
yerde kanın içine akıtılacağı bir çukur kazılır. Kurban üç ayağı bağlanarak
yere yatırılır, yönü kıbleye çevrilir ve kulağı ile gözü kapatılarak kesme
durumuna getirilir. Kurban kesecek musahipli kişi beline kement, başına da bir
yağlık bağlar ve “ya Allah, ya Muhammet, ya Ali” dedikten sonra, kurban
bayramında “Şah İsmail aşkına”, diğer zaman, kime niyetlenmiş ise onun aşkına (
İmam Hüseyin, Hünkar Hacı Bektaşi Veli, Abdal Musa, Madran Baba vs. aşkına ya
da “... nın ruhu için” diyerek bıçağı kurbanlığın boynuna vurur. Cebrail ise,
kanatları arkaya kıvrılıp üzerine tek ayakla basılarak, yukarıdaki dualar
edilerek, kimin aşkına kesilecekse onun adı anılarak kesilir.
Tahtacılarda kurbanı çiğ et şeklinde dağıtma
geleneği yoktur; kurban mutlaka pişirilerek toplu yedirilir. Kurban yemeği sadece
etten yapılmaz, mutlaka yanında pirinç pilavı hazırlanır ve tatlı olara da,
genellikle kışın hoşaf, helva, keşkek yazın da karpuz kavun verilir.
Tahtacılarda
kesilen hayvanın tamamına değil; kesilen hayvandan kazana giren ve lokma alınan
kısmına kurban denir. Buna göre üç tür kurban vardır: “Tüm kurban”, “cebrail”
ve “kıyma kurbandır”. Tüm kurbanda kesilen ve temizlenen hayvan, hiç
dokunulmadan, yani parçalanmadan bütün iç parçaları ile birlikte, olduğu gibi
kazana konulur ve haşlama şeklinde yedirilir. Genellikle “.... için bir tüm
kurban adağım olsun” şeklinde adakta bulunulur ve dileği yerine gelince tüm
kurban kesilir. Cebrail de tüm kurban gibi, horoz parçalanmadan, olduğu gibi
kazana konularak pişirilir.
Tüm
kurban dışındaki kurbanlarda, hayvan kesilince, kesen ve hizmet edecek kişiler
için kavurma yapılır ve kurbandan önce yedirilir. Bazen de külbastı yapılarak
yedirilir ya da kurbana gelemeyecek kişiler için bir parça çiğ et olarak
ayrılır. Kurban olarak, kesilen hayvanın, İmam Cafer denilen dört ayağı,
kellesi ve döşü (göğüs kısmı) mutlaka kazana konulur ve haşlama şeklinde
pişirilir. Kurban genellikle tek kesilmez, yanında ya ikinci bir kurban (oğlak)
ya da cebrail kesilir. Kesilen ikinci kurban haşlama değil, boz sulu olarak
adlandırılan, kırmızı renkli sulu yemek şeklinde pişirilir. Biraz önce anlatıldığı
gibi et yemeğinin yanında mutlaka pilav ve tatlı vardır. Tatlı mevsimine göre
hazırlanır; yazın meyve kışın ise ağır tatlılar yapılır.
Kurban,
geleneklere göre iyi yemek pişirmesini bilen ve “ana” adı verilen bir kadın
tarafından hazırlanır. Ananın görevi kurbanı pişirmek ve dağıtmaktır. Tıpkı
cenazede olduğu gibi kurban da imece usulü ile yapılır ve hiç kimse bu işler
için maddi bir karşılık beklemez. Kurban genelde sabah kesilip öğle yemeğine
kadar hazırlanmış olur. Bazen de cuma akşamı yapmak için kurban kesilir. Kurban
pişince, kurban sahibi akrabalarına, komşularına giderek “buyurun kurbanımız
var” diyerek, kurbana çağırır (davet eder). Kurbana gelen kişi odaya girince
neminköre (na münkire) diyerek oturanları selamlar. İçeride bulunanlarda “nalet
Yezide” diyerek selamını alırlar.
Kurban
yeme töreninin başlaması için mutlaka, erken (erkan) yerine oturacak üç, dolu
dağıtacak bir ve sofra serip su dağıtacak bir olmak üzere toplam beş musahipli
erkeğin bulunması zorunludur. Erkanın (erken) sözlük anlamı: “1.Bir topluluğun
ileri gelenleri, büyükler, üstatlar. 2.Yol, yöntem. 3.temeller esaslar.”
demektir. Kurbanda erken yerine oturan musahipli üç kişi de erkanın sözlük anlamına
uygun şekilde, Tahtacı yol ve yöntemini, inanç ve ibadetinin temellerini,
esaslarını bilen, kurbana gelenlerin en yaşlılarıdır ve yukarıda sayılan
bilgilere sahiptir.
Erken
yerine oturan kişiler ve diğerleri, kurban yerine oturmadan önce el, yüz ve
ayak temizliği yaparlar, çoraplarını çıkarırlar, başlarına bir yağlık (poşi) ve
bellerine bir bezden kemer (kemerbest) bağlarlar.
Kurban
sahibi tarafından, önceden hazırlanan dolular (rakı) erken yerine oturanlara
verilir. Dolunun hayırlısı alındıktan (duası okunduktan) sonra, dolu şemşiye
(saki) verilir. Şemşi rakıyı söndürür (su katar) ve bir kahve fincanına koyarak
erken yerinde oturanlara, tek tek sunar. Doludan küçük bir yudum alınmak ya da
niyaz etmek üzere ağza götürülür ve sonra, anlatılan tutuş şekli ile sağ yanında
bulunan kişiye verilir. Dolu verme sırasında, erken yerinde oturanlar arasında
yaş farkı varsa, büyük olanın eli öpülür ve sonra yanak yanağa niyazlaşırlar.
Yaşıtlar ise sadece birbirleri ile niyazlaşırlar. İkinci kişi doluyu aynı
kurallarla üçüncü kişiye devreder, o boş fincanı tekrar şemşiye verir. Şemşi
fincanı dolu ile doldurarak, bu işlem üç kez tekrarlar. Bu işleme “dolu üçlümü”
denir. Dolu üçlemenin adı içki içmek değil, doluya niyaz etmektir.
Eğer
kurbana katılanlar kalabalık ise, 5-6 kişilik guruplar yapılır ve her gurubun
önüne bir sofra serilir. Sofraya sarı leblebi, beyaz leblebi, fıstık gibi kuru
yemiş ya da çökelek içine domates, biber, salatalık doğranıp üzerine zeytin
yağı dökülerek “yörük göçtü” yapılır. Her sofraya biraz dolu ve fincan verilerek,
yukarıdaki tören tek tek sofralarda yapılır.
Dolu
üçlendikten sonra şemşi yine fincana dolu koyarak, belirli bir sıra dahilinde,
kurbana katılan herkese (cömet, cemaat) sunar. Doluyu alan kişi bir yudum
alarak ya da sadece dudağını fincana dokundurarak, fincanı kendinden sonrakine
niyaz edip devreder. Böylece kurbana katılan herkes doluya niyaz etmiş olur.
Kurban
hazır olunca erken yerinde oturanlara bildirilir ve dolu almak için kullanılan
sofralar, ortadan tamamen kaldırılır. Onların yerine yeni sofralar getirilir,
ancak serilmeden önce sofra duası okunur. Başı sarıklı, beli kementli, ayağı
çorapsız, musahipli bir erkek, sağ koltuk altında bir süpürge ile meydana (erken yerinin önü) gelir
ve “hö” (hu yerine) diyerek, sağ ayak baş parmağını sol ayak baş parmağının
üzerine koyarak ayaklarını bağladıktan (mühürledikten) sonra, süpürgenin sapını
baş parmaklar içeride diğer sekiz parmak dışarıda olacak şekilde tutarak,
“Bismillah destur imam, destur şah” (mıssımıllah deştiriman destirişah) şeklinde
besmele çeker ve “ya Allah, ya Muhammet,
ya Ali” diyerek süpürgeyi önce ortaya sonra sağa ve üçüncüsünü de soldan olmak
üzere kendisine doğru çekerek yeri süpürür. Süpürme işlemi bitince diz çöker ve
aynı sıra ile yere üç kez niyaz eder.
Süpürme
işlemi bittikten sonra, aynı kişi bir tas su, bir leğen ve bir havlu getirir.
Yine erken yerinin önüne niyaz ettikten sonra, önce erken yerine oturanların
eline su döker. Eline su dökülen kişi, baş, işaret ve orta parmaklarını suyun
altına tutar ve üç kez üzerine su dökülür. Islatılan parmaklar birleştirilip
üst dudağa götürülerek, aptes suyuna niyaz eder. Su hızlı bir şekilde cemaatın
önünden geçirilir ve suya niyaz ettirilir. Su döken kişinin ayakları bağlıdır
(sağ baş parmak sol baş parmağın üzerinde). Eline su dökülen kişi ise, diz
çökmüş olarak elini yıkar. İbadet anında hep iki dizin üzerine çökülür. Sol el
sağ elin içine alınır ve bacaklar arasından yere dokundurularak, baş öne
eğilerek, dualar dinlenir. Her duadan sonra ya da kutsal kişilerin adı anılınca,
sağ elin işaret parmağının boğum yeri dudağa değdirilerek niyaz alınır.
Yer
süpürülüp, el yıkama işlemi bittikten sonra, aynı kişi bu kez sofracı olarak,
sağ koltuğunun altına bir bez sofra alarak, erken yerine gelir ve yere niyaz
edip ayağa kalktıktan sonra, ayağını bağlayarak “Allah Allah diyelim, kadim
Allah diyelim, hak verdi biz yiyelim” der ve sofrayı yere serer ve açar. Erken
yerinde oturanlar ile diğerleri, sofra açılırken diz çöküp ellerini önde
bağlayarak, sofranın açılmasını beklerler. Sofra açıldıktan sonra erken yerinde
oturan yaşlı kişi ekmekten bir lokma böler ve öperek niyaz eder.
Sofra
açıldıktan sonra, bir hamur leğeni içinde, varsa önce tüm kurban getirilir.
Sonra sırasıyla kuzu, oğlak ve cebrail kurbanları getirilir. Kurban erken yerinde
oturanların önüne getirilir ve bu üç kişi, önce sağ bileğini sol elinin içinde
tutarak, sağ eli ile leğenin kenarına dokunur ve işaret parmağını üst dudağına
dokundurarak kurbana niyaz ederler ve en yaşlı olanın kelleyi bölmesi istenir.
Kelle en yaşlı kişi tarafından bölündükten sonra, kellenin beyni ve eti
kemiğinden ayrılarak leğenin içine boşatılır ve diğer etlerle karıştırıldıktan
sonra üzerine parmak ucu ile hafif tuz atar. Leğendeki döş etinden bir lokma
yapar ve kurban sahibini sofraya niyaz ettirdikten sonra, bu lokmayı kurban
sahibinin ağzına verir. Tüm kurbanın lokması karaciğerden parça koparılarak
kurban sahibine verilir. Kurban sahiplerine (karı koca) verilen bu lokmaya “hak
lokması” denir ve lokmalar verildikten sona “kurbanın kabul olsun” denilerek onlarla
niyazlaşılır ve böylece lokma verme işi bitirilir.
Leğenin
içindeki kurban tekrar mutfağa ya da kurbanın dağıtılacağı yere geri
gönderilir. Bu arada kurban yerinde kaç sofra olduğu sayılır ve kurbanı
dağıtacak anaya bildirilir. Ana bacı sofra sayısına göre kurbanı seğenlere
(bakır, alüminyum tabak) koyar ve sofralara gönderir. Kurban yemeye başlamadan
önce mutlaka sofraya niyaz edilir.
Birinci
kurban yendikten sonra, sırasıyla diğer kurbanlar da sofraya gelir ve niyaz
edilerek yenmeye başlanır. Kurbandan sonra pilav ve son olarak da tatlı ya da
meyve gelir. Kurbandan fazla var ise, isteyen sofraya ilave olarak verilir.
Kurban kalkınca, yukarıda anlatılan şekilde, yine süpürgeci gelir üç kez yeri
süpürür ve sonra selman suyu dağıtılır. Bu işlemde bittikten sonra ana bacı
erken yerine çağrılır. Ana bacı çomçasını (tahta kepçe) alarak eşikten içeri
girer ve sapı sağ elde, ağzı yukarı gelecek şekilde çomçayı üç kez öperek ve
“hayır himmet eyleyin” diyerek niyaz eder. Cemde ise “hak gelsin” diyerek
çomçaya niyaz edilir. Erken yerinde oturanlar da “hizmetin kabul olsun, çomçan
yağdan baldan kurtulmasın” diyerek niyaza katılırlar. Bu arada cemaatin diğer
bölümü de, diz çöküp sofranın bir kenarından iki eli ile tutup, eğilip sofrayı
öperek “kurbanınız kabul olsun, Allah kabul etsin” diyerek topluca, sofraya niyaz ederler.
Kurban
yemeden önce, üzerinde dolu içilen sofra kaldırılır ve yerine yeni bir sofra
getirilerek, dua ile açılır. Kurban yeme sırasında bırakılım dolu içmeyi, su
bile içilmez. Erken yerinde oturanların sofraya niyaz etmesi ile birlikte,
kurban yenmiş sayılır ve onların izin vermesi ile su içilmeye başlanır ve buna
“su yürüdü” denir. Bilinenin aksine kurban ile kesinlikle içki (dolu) içilmez.
Sofraya
niyaz edildikten sonra, cemaat dağılmaya başlar. Erken yerinde oturanlardan
kalan olursa, kalanlara kurban kahvesi pişirilir ve ikram edilir.
Eğer
kurban artmış ise ya da yakınlardan birisi haklı bir mazeret nedeniyle kurbana
gelememiş ise, o kişini kurbandan tatması ve dua etmesi için bir tabak içinde o
kişiye kurban gönderilir. Gönderilen bu kurbana “ülüş” (üleş) denir.
BAYRAMLAR VE KURBANLAR
1-
Kurban Bayramı
(Büyük Bayram)
2-
Ramazan Bayramı (Küçük Bayram, şeker
Bayramı)
3-
Bayram Akşamı
4-
Sultan Nevruz (navrız)
5-
Hıdırellez
6-
Aşır (Aşure)
7-
Oruç (Muharrem)
8-
Tekke Ziyaretleri
9-
Adaklar
10- Cuma
akşamı (birlik)
11- Cem
1- Kurban Bayramı
Alevilerin/Tahtacıların büyük bayramıdır. Ay takvimine göre, kurban ayı
görülünce, ayı gören kişi ay göründü diye bağırır ve gören kişiler silah atmaya
başlar. Kurban bayramı büyük bayram olduğu için gücü yeten, hemen herkes kurban
kesmeye çalışır. Arifeden başlarsak, arife günü isteyenler, ölenlerin ruhu için
kurban keserler. Ancak arife günü kesilen kurbanlar ölenler için olup, kurban
bayramındaki kurban yerine geçmez; o nedenle afra (arife) kurbanı kesen,
bayramın birinci günü ayrıca ikinci bir kurban keser. Kurban olarak erkek koyun
(koç) kesilir; kesinlikle dişi hayvan kurban edilmez. Ancak ekonomik durumu
zayıf olanlar, oğlak ya da keçi de kesebilir. Dana ve cebrail kurban bayramında
kurbanlık olarak kesilmez. Ortak kurban kesme geleneği de yoktur. Sünnilerdeki gibi aile bireyleri tek tek
kurban kesmez; tüm aile için bir tek kurban kesilir.
Yukarıda
anlatıldığı gibi, kurban mutlaka musahipli birisi tarafından kesilir. Kurban
kesen kişi, kesme karşılığı hiçbir maddi talepte bulunamaz. Çünkü kurbancılık,
Alevilikteki 12 hizmetten birisidir. O nedenle para için değil, Allah rızası
(Hak) için yapılır.
Bayram
sabahı erkenden kalkılır. Erkek, kurban kesimi ile ilgilenirken, kadın da meşe
odunu ile evin ocağını yakar. Kurban kesilip temizlendikten sonra ocağın başına
getirilir ve kazana koyulacak olan kelle, ayak (imam caferler) ve döş ayrılır.
Sabah kahvaltısı için külbastı ya da kavurma hazırlanır ve önceden hazırlanan
yufka ekmeği ile bayram kahvaltısı yapılır. Kahvaltıda kurban dolusu alanlar da
olur.
Evin
kadını ve kızları bir yandan evde bulunanları doyururken, diğer yandan ocağa
konulacak kurbanı hazırlar ve öğleye kadar, kurbanı pişirir. Kurbanın yanına
bir miktar da pirinç pilavı yapılır.
Öğleye
doğru, kurban pişerken, evin erkeği de kurbanı yiyecek cemaatı hazırlar ve
kendisi de o cemaata katılır. Kurban iki şekilde yenir; ya herkes bir evde
toplanır ve kurban o eve götürülür ya da toplanan cemaat her eve gidip kurbanı
her evde yer. Kurban bir evde toplanılıp, birlikte yenilecek ise herkes kurbanı
ile birlikte, kurbanının dolusunu, ekmeğini, pilavını, sofrasını da
getirir.
Kurban
yeme şekli ise yukarıda anlatıldığı gibidir. Eğer çevrede kurban kesmeyen
birkaç kişi kalmış ise, tüm komşuları ve akrabaları o kişiye çiğ et ve pişmiş
kurban götürür. Cemaate kurban kesmeyenler mutlaka çağrılır ve o kişilerin
kurban yemesi sağlanır. Kurban dışında kalan çiğ et genellikle kavurma yapılır
ve saklanır. Ancak her koşulda, kurban etinin 20 gün içinde bitirilmesi
gerekir. Çünkü kurban bayramından 20 gün sonra muharrem (aşır) orucu başlar ve
oruç tutulan 12 gün boyunca et yenmez. O nedenle bu süre içinde etin ve
kavurmanın bitirilmesi gerekir; eti daha uzun süre saklama geleneği de yoktur.
Kurban,
mutlaka bayramın birinci günü, sabahtan kesilmek zorundadır. Bayramın diğer
günleri ve öğleden sonra kurban kesilmez çünkü kurbanın toplu yenilmesi zorunludur.
Bayramlaşma
işi genelde kurban yenildikten sonra başlar. Cemaatte gelenler, kurban
yenildikten sonra bayramlaşırlar. Akraba ve komşu ile bayramlaşma, kurbanları
yedirdikten ve temizlendikten sonra yapılır.
2- Ramazan Bayramı (Küçük Bayram, şeker
Bayramı)
Son yıllara kadar, ramazan bayramında kesinlikle oruç tutma geleneği
yoktu. Ancak son dönemlerde, çevredeki dini propagandadan etkilenerek bazı (tek
tük) oruç tutanlara rastlanmaktadır.
Ramazan
bayramında, sadece bayram yapılır. Kurban bayramında olduğu gibi, arife günü
ölenler için kurban kesilir ve mezarlık ziyaretleri yapılır. Bayram hazırlıkları
arife günü, evlerin ve kişinin bedeni temizliği ve yeni elbiselerin giyilmesi
ile tamamlanır.
Bayram
sabahı erkekler erkenden kalkarlar ve (eskiden) köylerde cami olmadığı için,
bayram namazı kılmak üzere, komşu Sünni köylere giderlerdi. Daha sonra,
uygulanan asimilasyon politikası gereği Tahtacı köylerine cami yapıldığı için
bayram namazları, köydeki camilerde kılınmaya başlanmıştır. Ancak kurban ve
ramazan bayramları dışında namaz kılınmaz.
Ramazan
bayramı tatili 3.5 gün olmasına rağmen, bayram genelde ilk gün yapılır, diğer
günler pek yapılmaz. Ancak son dönemlerde bayramlar bayramlığını yitirip, tatil
günü haline geldiği için, eskiye göre uzamıştır. Bayramın ilk günü kesinlikle
işe güce bakılmaz. Akraba ve yaşlı ziyaretleri yapılır. Bu ziyaret ve el öpme
sırasında, küçüklere para ve giyecek eşya türünden hediyeler verilir. Ayrıca
gelir durumu iyi olan gençler, muhtaç yaşlıların elini öpünce onlara para ve
hediyeler verirler.
3- Bayram Akşamı
Ramazan ve kurban bayramı akşamları, yani arifeyi bayramın
birinci gününe bağlayan akşama “bayram akşamı” denir ve Tahtacılar için özel
bir akşamdır. Bayram akşamı, genellikle köyde durumu iyi olan birisi kurban
keser ve çevresindeki insanları davet ederek yarı eğlence yarı ibadet şeklinde
bir bayram akşamı yapar. Bunun için gelen kişilerin herhangi bir şey getirmesi
zorunlu değildir. Eğer kişinin kendisi isterse, gelirken bir şişe dolu, bir
kilo helva, kuru yemiş getirip, bayram akşamı yapan eve katkı yapar ve sofranın
zenginleşmesini sağlar.
Eğer
bayram akşamı kurbanı kesen olmazsa, bazı kimseler bir araya gelerek, bayram
akşamı hazırlığı yaparlar ve çevredeki dostlarını davet ederler. Bu tür bayram
akşamlarında yapılan masraf katılanların sayısına bölünür ve katılanlardan para
toplanır; buna “birlik” denir. Yapılan masraflar toplanan bu paradan
karşılanır. Duruma göre bir koç ya da cebrail kurban edilir. Yine isteyenler,
fazladan bir şeyler getirerek ek katkı sağlayabilirler.
4- Sultan Navrız (nevruz)
21 Mart, Hz. Ali’nin doğum günü olarak kabul edilir ve
bu güne Sultan Navrız denir. Nevruzu kutlayan diğer kültürlerden farklı olarak
Tahtacılar nevruz günü horoz (cebrail keserler) kurban ederler. Başka bir
hayvan ya da tavuk kurban edilmez. O nedenle Tahtacılar nevruz için bir horoz
besler. Eğer horozu yok ise önce köyden bulmaya çalışır, bulamaz ise çevre
köylere giderek satın alır ve keser. Çevredeki Sünniler, Tahtacıların bu
bayramına “horoz bayramı” demektedir.
Cebrail,
diğer kurbanlar gibi haşlama şeklinde değil, hiçbir sebze katılmadan, toz
biberli, salçalı, normal et yemeği olarak pişirilir ve bu pişirme biçimine “boz sulu” denilmektedir.
5- Hıdırellez
6 Mayıs günü de Tahtacılar için Hıdırellez bayramıdır.
Hıdırellezde de kurban kesilir. Hıdırellez kurbanı mutlaka taze erkek kuzudur.
Taze erkek kuzu dışında başka bir hayvan hıdırellez kurbanı olamaz.
Hıdırellez
kurbanından iki farklı yemek yapılmaktadır. Birincisi haşlanan kuzu eti lif lif
ayrılır ve kurban suyu ile hafifçe kavrulur. Buna “tiftme” denir ve sadece taze
hıdırellez kurbanından yapılır. İkincisi de, kurban suyunun içine pirinç ve
kara nane atılır, onun üzerine de ayran dökülür ve içine haşlanmış küçük
karaciğer parçalarından yapılan soğuk yiyecektir. Bu özel yemeğin adına “tovga”
denir ve tovga sadece hıdırellez kurbanında yapılır.
6- Oruç (aşır, muharrem ayı)
Oruç, muharrem ayında 12 gün
olarak tutulur. Yas olarak kabul edildiği için 12 gün boyunca dünya
nimetlerinden el etek çekilir. Orucun 12. günü aşure pişirildiği için,
muharreme “aşır orucu da” denir.
Ramazan
orucundan farklı alarak, günlük oruç süresi biraz daha uzun tutulur. O nedenle
oruç sabah ezanından önce başlar ve akşam da ezandan sonra açılır.
Sabah
oruca kalkınca (temcit), genellikle küçük küçük doğranan yufka ekmeğinin
tereyağında kavrulması ve bunun üzerine toz peyniri (çökelek) atılarak
hazırlanan “övelemeç” ile çay içilir. Övelemeç yanına da akşamdan kalan
yemekler ilave edilerek karın doyurulur ve oruç başlar. Akşam da, ezandan sonra
oruç açılır. Oruç açmak için, iki parmak arasına alınıp avuç içine koyulan,
sadece bir parça tuz kullanılır. Oruç açmak için tuz dışında kesinlikle bir şey
kullanılmaz. “Bismillah destur imama destur şah” denilerek tuz ağza atılır ve oruç açılır.
Orucun
başlangıcından sonuna kadar, yani tam 12 gün, kesinlikle su içilmez. Su yerine,
pekmez, vişne gibi kırmızı renkli sıvılardan hazırlanan renkli su içilir. Oruç
boyunca, evli olan çiftler, yataklarını ayırırlar ve kesinlikle birlikte yatmaz
ve cinsel ilişkide bulunmazlar; tam bir cinsel perhiz vardır.
Yine
oruç süresince kesinlikle içinde hayvansal canlı barındıran yiyecek, et,
yumurta ve içinde bunların bulunduğu gıdalar yenilmez. Tıraş olunmaz, banyo
yapılmaz, müzik dinlenmez, eğlence düğün yapılmaz, saz çalınmaz, aynaya
bakılmaz, yeni ve süslü elbiseler giyilmez. Ancak yeme, içme, yatma dışındaki
konularda bir kısım değişiklikler meydana gelmiş ve kurallar yumuşamaya
başlamıştır.
Aileler
oruçlarını tek tek değil, genellikle birlikte açarlar. Akrabaları, arkadaşları
ya da musahipleri ile birlikte oruç açmak (iftar yapmak) isteyen erkek; “ben
falancaya gidiyorum, sofra getir”, der. İftar için hazırlık yapan kadın,
hazırladığı yemekleri kocasının gittiği yere götürür ve orada toplu olarak oruç
açılır.
Oruç
11 tam gün sürer, 12. gün yarım gün tutulur; çünkü 12. İmam olan Mehdi ölmemiştir.
11.
günün akşamı, yani orucun bitmesine bir gün kala, bir evde toplanılır ve orada
“sakka suyu” tadılır. Sakka suyu tatmak, renklendirilmemiş normal sudan bir
yudum içmek, yani gerçek anlamda su tatmak, demektir. Ertesi günü oruç
açılıncaya kadar ancak bir yudum beyaz su içilir. Sakka suyu tatmadan önce oruç açılır ve orada hazır
bulunan cemaat, daha önce anlatıldığı şekilde dolu üçler. Oruç açılmadan ve
dolu üçlenmeden, sakka suyu tadılmaz. Sakka suyu, bardak ya da tasla değil, bir
seğene (tabak) koyularak içilir.
Tahtacıların
kurban ve hısta dışındaki, yaygın adaklarından birisi de “uğundurma orucudur”.
Uğundurma orucu, muharremin son günü tutulur ve adayan kişi 11. günü akşam
orucunu saka suyu ile açar ve başka bir şey yemeden içmeden oruca devam eder.
Uğundurma, bir yudum su ile iki gün aralıksız tutulan oruç demektir ve bunun
sevabının çok büyük olduğuna inanılır.
Tahtacılar
orucun 12. günü yine bir cebrail kurban ederler. Kesilen cebrail, kurban
pişirme kurallarına göre hazırlanır. 12. gün oruç, diğer günlerden farklı
olarak hem erken hem de tuz ile değil, pişirilen kurbanın ciğeri ile açılır.
Bir de kurbanın yanında, mutlaka o gün, buğday, mısır, nohut, üzüm, fasulye,
ceviz, incir, karanfil, fıstık, badem gibi 12 çeşit malzemenin karışımı ile
oluşturulan keşkek (aşure) pişirilir ve kurban ile yenilir.
İkrarını
aldıran herkes oruç tutmakla yükümlüdür. Mazeretsiz olarak oruç tutmayanlar ile
orucunu bozan musahipli kişiler düşkün olurlar. Aynı şekilde, oruç kurallarına
uymayan yani etli yumurtalı gıdalar alanlar ile içki içenler de düşkün olurlar.
Eğer kuralı musahipli olmayan gençler bozarsa, onun yerine, ondan sorumlu olan
aile düşkün olur.
CUMA AKŞAMI
Tahtacıların en kutsal günü,
perşembeyi cumaya bağlayan “cuma akşamlarıdır”. İkinci derecedeki önemli gün
ise pazartesiyi salıya bağlayan “salı akşamlarıdır.”
Hayır
ve adak kurbanları genellikle cuma akşamına denk düşürülmeye çalışılır. Bazen
ölenlerin ruhu için de cuma akşamı kurban kesilir. Cuma akşamı tüm kurban
yapılır. Yaygın olarak da “birlik” yapılır. Birlik için, birisi gündüzden
hazırlık yapar. Hazırlık olarak bir kurban, biraz dolu, pilav için pirinç, meze
olarak meyve ve kuru yemiş alınır. Bunlar kurban yöntemine göre hazırlanır ve
insanlar “cuma akşamı” için çağrılır. Kurbanın yendikten sonra, yapılan
masraflar hesaplanır ve katılanlara duyurulur. Bazıları kendisine düşen
miktardan fazla ödeyerek, durumu uygun olmayanlar için de katkıda bulunur.
Birliğe
fazladan katkıda bulunmak isteyen kişiler, kendi payının dışında, dolu, helva
getirebilir hatta ek kurban bile kesebilir. Bu zorunlu olmayıp, adak ya da söz
verme üzerine yapılabilir.
Cuma
akşamlarında diğer kurbanlardan farklı olarak “erken çevrilir”. Yani diğer
kurbanlardan farklı olarak nefes söylenir ve samah oynanır. Akşamın bitiminde
de dara durulur. Dara durmak için, ayak bağlanır, bel hafif öne eğilir, eller
avuç yukarı gelecek şekilde eğilen vücuda yapıştırılır ve saz ile çalınıp ağız
ile söylenen duvazı imam nefesi bitinceye kadar sessizce durulur. Önceden samah
oynayan kişiler mecburen dara durduğu gibi, isteyen de kalkıp dara durabilir.
En önemli ibadet şekillerinden birisidir. Dar bitince herkes birbirleri ile
niyazlaşır ve cuma akşamını kutlayarak akşamı bitirilir.
Cuma
akşamlarına herkes katılabilir, ancak ibadet ile muhabbet birlikte olduğu için,
genellikle yaşlılar ile gençler ayrı yerlerde cuma akşamı yaparlar.
İhtiyarlar gençlerin cuma akşamına
katılamaz ama gençler ihtiyarlarınkine katılabilir. Bundan amaç, birazda yolun
gençlere öğretilmesidir.
Diğer
yandan cuma akşamları, ibadetin yanı sıra cemaatı kaynaştırmak, küsleri
barıştırmak, küçük uyuşmazlıkları çözmek gibi amaç ve olumlu işleve sahiptir.
ADAK
Sayılan bayram ve kurbanların
dışında, Tahtacılarda en yaygın kurbanlardan birisi de adaklardır. Adaklar
büyükten küçüğe doğru; dana, koç, oğlak, horoz, dolu, helva, lokma, katmer,
karpuz, üzüm şeklindeki yiyeceklerdir. Bir de “uğundurma” şeklinde oruç ve tekke, mezar, pınar, çeşme
şeklinde yapılar da, adak olur.
Adaklar
genellikle 12 İmamlar, İmam Hüseyin, Hacı Bektaşi Veli, Abdal Musa, alçaklarda
yükseklerde yatan erenler – evliyalar, ziyaret edilen tekkeler, Cuma koca,
Bozatlı Hızır ve ölen yakınlar için de adak adanır.
Nasıl
yapıldığı yukarıda anlatıldığı için, sadece adlarını saymakla yetiriyoruz.
TEKKE ZİYARETLERİ
Tüm
Tahtacıların, kendi bölgelerinde, yüksek yerlerde yatan (mezarı bulunan) bir tekkesi vardır. Tahtacılar için, Bektaşi
olmamalarına rağmen, Hacı Bektaşi Veli ve Abdal Musa türbeleri de önemli
tekkeleridir. Tekkeler, Madran Baba, Çoban Baba, Arap Dede gibi, “baba” ya da
“dede” unvanları ile anılır.
Tekkelerin
hemen hepsi yüksek yaylalarda bulunduğu için, genellikle yaz aylarında ziyaret
edilirler. Tekke ziyaretlerinde önce türbenin giriş kapısına niyaz edilir. Daha
sonra mezarın baş taşından başlanarak, dört bir yanına niyaz edilir.
Tahtacıların
ziyaret ettikleri tekkelerin çoğunluğu, yerleşik yaşama geçmeden önce ziyaret
edilen yerlerdir ve dağ zirvelerinde bulunurlar. Bugünkü yerleşim yerleri de
tekkenin bulunduğu dağın değişik yönlerdeki eteklerinde bulunmaktadır. Yani
Tahtacılar bugünkü yerleşim yerlerine aynı zirveden inmişlerdir ve birbirleri
ile akrabalıkları vardır. Tekkeler çevre Tahtacı köylerinin buluşma ve kaynaşma
yerleridir. O nedenle tekke ziyaretleri çevre köyler ile birlikte yapılır. Genellikle
gençler ile yaşlılarda, farklı tarihlerde tekkeye çıkarlar.
Her
şeyde olduğu gibi, tekkeyi ziyaret edenler mutlaka kurban keserler. Kurbanlar
tekkenin başında kesildiği gibi, tekkeye niyaz edip aşağılarda bir yerlerde de
kesilebilir. Kurbanlık yine kuzu, oğlak
ve horozdur. Diğer kurbanlardan farklı olarak tekke kurbanı olan
oğlaklar, kuyu tandırda kebap yapılır ve toplu olarak yenilir.
Diğer
kurbanlardan farklı olarak, cuma akşamı kurbanları gibi, nefes söylenip, samah
oynanıp, dara durularak erken çevrilir.
Tekkeler
ibadet yerleri olduğu kadar, komşu köylerdeki akraba ve arkadaşların buluştuğu,
eğlendiği, oynadığı kaynaşma merkezleridir. Burada ibadet ve eğlence yan yana
yürür. Tekke ziyaretleri günü birlik yapıldığı gibi bazen 3-5 gün sürdüğü de olur.
Bu süre zarfında ziyaretçiler tekkede yatıp kalkarlar. Eskiden hayvanlar ile
(katır ve eşek) yapılan bu ziyaretler günümüzde motorize olmuştur.
KIYAFET
Tahtacıların
geleneksel kadın kıyafetleri baş bağlama bölümünde anlatıldı. Günümüzde o
kıyafetler ancak cemlerde kullanılıyor. 20-30 yıl öncesine kadar, o
kıyafetlerin bir kısmı günlük yaşamda da kullanılıyordu. Şimdi o kıyafetler
sandıkta saklanıyor. Sadece birkaç parçası kalıntı olarak kullanılıyor. Erkek
kıyafetleri ise tamamen günümüze uygun hale geldi.
Tek
farklılık kadın kıyafetinde vardır. Bütün Tahtacı kadınları günlük kıyafet
olarak, ayak bileği lastikli şalvar giyerler. Eskiden dar kesimli şalvar
üzerine geniş dolamaç (uzun etek) giyerlerdi. Şimdi dolamaç kullanılmaz oldu,
onun yerine geniş kesimli şalvar giyilmeye başlandı. Baş örtüsü zorunluluğu
yoktur. Eskiden günah olarak kabul edilen kadın saçı kestirme, şimdi moda oldu
denilebilir. Günlük iş kıyafeti de aynı biçimdedir. Çoğu kez eskimiş
kıyafetler, iş kıyafeti olarak kullanılmaktadır.
DİL
Tahtacıların
kendine özgü bir şivesi vardır. Dilde ses uyumuna uydurma çok yaygın bir gelenektir.
Birçok Türkçe sözcük, Tahtacılar tarafından değiştirilmiş ve nerede ise
anlaşılmaz hale gelmiştir. Bunun yanı sıra sadece kendilerinin kullandığı oldukça
geniş sayılabilecek bir sözcük haznesi vardır. O nedenle, komşu köyden gelenler
bile, bazı konuşmaları anlamakta sorun yaşamaktadır. Ben bir yaz boyunca
aldığım notlarda 400’ün üzerinde, farklı şekillerde kullanılan sözcük tespit
etmiştim. İnsanların günlük yaşamda 1000 civarında, sözcük kullandığı
düşünülecek olursa, dil konusu ayrı bir önem kazanmaktadır. Uzun süre kapalı
yaşadıkları için, bu yöndeki bozulma da fazla değildir. Dil konusu da
incelemeyi beklemektedir.
Konunun
önemini vurgulamak için biraz örnek verecek olursak; duluk (yanak), gabak
(alın), yağınlı (sırt), çinçon (omuz), somurmak (içe çekmek), bibi (hala),
gelinbibi (dayının eşi), aba (ağabey, abla), paşam (küçük çocuk), öbüş (çocuk
çocuk der gibi), eci (anneanne), emmi (amca), böyükbaba (büyük amca),
kutirisiye (boşuna, hiç yoktan), marzıman (hayvan der gibi, bir küfür), möcüre
(çekmece), sındı (makas), böhten (karamet atmak), taplı (becerekli), tapsız
(becereksiz), taplı (işi iyi tutan), köndelen (sersem), tulkumak (içi çürümek),
hınayat (tembel, kaytaran), eringeç (üşengeç), gıpti (cimri), sakar (çevresine
fiziken zarar veren), pandıl (semeri hayvana bağlayan ip), duşak (hayvanın ön
ayakklaranı bağlamak), heştınmak (göz
kulak olmak), bünglümek (kınç atmak), habaslığın (habersizce, bilmeden), könçek
(kilot, don), gocaoğlan (ayı), şebek (maymun), seğen (tabak), gupa (bardak),
cere (iki ağızlı küçük testi), sufra (sofra), çomça (ağaç kepçe), gurk
(kuluçkaya yatan ya da civcivli tavuk), pünes (kümes), dam (hapishane), tokat
(hayvan hapishanesi), deştiman (köy bekçisi), aş (her türlü yemek), telef olmak
(zarar görmek), ülüş dağıtmak (artan kurbanı vermek), gov (dedikodu), ısmarış
(sipariş vermek), çalık (kavgacı), cemkirmek (karşılık vermek)
Bazı sözcükler de çok ciddi
anlamda değişikliğe uğramıştır; bunlara örnekler: Babıç (ayakkabı), hızmat
(hizmet), Allah tepitini dürsün (öl, tabutun dürülsün), odun ocağın sönsün
(ilenmek), yanı gara bulasıca (ölesice), sakalı göve gelsin (ölsün), ciğeri
bağrı yansın (çok üzülsün, içine ateş düşsün),
badılcan (patlıcan), fransa (pırasa), duz (tuz), tavık (tavuk), ırıza
(rıza), eymet/amat (Ahmet), Alı (Ali), Öseyn (Hüseyin), Eşe/Aşa (Ayşe), Fatice
(Hatice), Memmet (Mehmet), Göfer (Gevher), Ismayl (İsmail), Şükür (Şükrü), kabıl (kabul), mamır (memur)
AKSÜT Ali, Önce Türkmen Sonra
Tahtacı, İst.2003
AKTAY Yasin, Türk dininin
Sosyolojik İmkanı, İletişim Y. İst. 1999
ALGÜL Rıza, Aleviliğin Sosyal
Mücadeledeki Yeri, Pencere Y. İst. 1996
ARSEL İlhan, Şeriat ve Kadın,
İstanbul 1994, 12. Bası
ATALAY Adil Ali, Abdal Musa
Sultan ve Velayetnamesi, Can Y. İst. 1995
AYCAN İ. SARIÇAM İ., Emeviler, T.
Diyanet Vakfı Y. Ank. 2002
AYDIN Erdoğan, Nasıl Müslüman
Olduk, Doruk Y. Ank. 1996
BAL Hüseyin, Sosyolojik Açıdan
Alevi-Sünni Farklılaşması ve Bütünleşmesi, Ant Y. İst. 1997
BALDEMİR Hamit, din ve Alevilik
Üzerine, Nam Y. İst. 1994
BİRDOĞAN Nejat, Alevi Kaynakları
1-2, Kaynak Y. İst. 1999
BİRDOĞAN Nejat, Anadolu ve
Balkanlar’da Alevi Yerleşmesi, Mozaik Y. 1995
BULUT Faik, Ali’siz Alevilik,
Doruk Y. Ank. 1997
BULUT Faik, Ebu Müslim Horasani,
Su Y. İst. 1999
BUYRUK, İmamı Cafer Buyruğu,
Ayyıldız Y. Ank.
CHALAYE Felicien, Dinler Tarihi,
Varlık Y. İst. 1998
ÇAĞATAY Neşet, Sorularla İslam
Dini ve İslâm tarihi, Gündoğan Y. Ank. 1997
ÇAMUROĞLU Reha, Günümüz
Aleviliğinin Sorunları, Ant Y. İst. 1994
ÇAMUROĞLU Reha, İsmail, Doğan
Kitap, İst. 2001
ÇAMUROĞLU Reha, Son Yeniçeri,
Doğan Kitap, İst. 2001
ÇELİK Mehmet, Alevi Cem Kaideleri
ve törenleri On İki Hizmet Yolu, Malatya
1997
DURSUN Turan, Kur’an, Kaynak
Y. İst. 1992
DURSUN Turan, Tabu Can Çekişiyor
Din Bu, Kaynak Y. İst.1991
EBU TALİB Hazreti Emir Ali,
Hazreti Ali Divanı, Ant Y. İst. 1990
ELİADE Miracea, Şamanizm, İmge
Kitapevi, Ank. 1999
ENGİN İsmail, Tahtacılar, Ant Y.
İst. 1998
EYUBOĞLU İsmet Zeki,
Alevilik-Sünnilik İslam Düşüncesi, Der Y. İst.1989
EYUBOĞLU İsmet Zeki, Anadolu
İnançları Anadolu Mitologisi, Geçit Kitapevi. İst.1987
EYUBOĞLU İsmet Zeki, Bütün
Yönleriyle Bektaşilik (Alevilik) Yen Çığır Y. İst.1980
EYUBOĞLU İsmet Zeki, Bütün
Yönleriyle Hacı Bektaş Veli , Özgür Y. İst.1992
EYUBOĞLU İsmet Zeki, Günün
Işığında Tasavuf tarikatlar Mezhepler
Tarihi, Geçit Y. İst. 1987
FREUD Sigmund, Hz. Musa ve
tektanrıcılık, Cem Y. İst. 1998
GÖLPIRALI Abdülbâki, Mü’minlerin
Emiri Hazret-i Ali, Der Y. İst. 1990
GÜNDOĞDU Otman, Hz.Veysel Karani’nin
Gerçek Hüvyeti, Ayyıldız Y. Ank.1996
GÜRÜN Kâmuran, Türkler ve Türk
Devletleri Tarihi, Bilgi Y. Ankara, 1984
HASLOK F.R., Bektaşilik
Tetkikleri, M.E.B Y. Ank. 2000
HASLUCK F.W. Anadolu ve
Balkanlar’da Bektaşilik, Ant Y. İst. 1995
HASSAN Ü. BERKTAY H. ÖDEKAN A.,
Türkiye Tarihi 1 Osmanlı Devletine Kadar Türkler, Cem Y. İst. 1987
HÜSNİYE İslam tarihinde
Alevi-Sünni tartışması, Ant Y.İst. 1997
İNCİL Çağdaş Türkçe Çeviri, İst.
1995
KALELİ Lütfi, Alevi-Sünni
İnincında Mevlana-Yunus ve Hacı Bektaş Gerçeği, Alev Y. İst. 1994
KALELİ Lütfi, Tanrı İnsan, Can Y.
İst. 1996
KOÇU Reşad Ekrem, Yeniçeriler,
Doğan Kitap, İst. 2004-04-07
LENİN V.İ. Din Üzerine, İnter Y.
Ank. 1998
MELİKOFF I. BAŞGÖZ İ. BİRDOĞAN
N.BOZKURT F. KORKMAZ E. YILDIRIM A. Anadolu Aleviliği ve Pir sultan Abdal,
FABF, Fransa, 1998
METİN İsmail, Alevilerde Halk
Mahkemeleri 1-2, Alev Y. İst. 1995
NIETZSCHE, Böyle Buyurdu Zerdüşt,
Cem Y. İst. 1997, Varlık Y. Ank. 1983
ONARLI İsmail, Şah İsmail
Bibliyografisi, Can Y. İst. 2000
ÖNER Yılmaz, Din-Üretim Biçimleri
Üstüne Tarihsel Uzlaşma, İletişim Y. İst. 1984
ÖZ Gülağ, İslamiyet Türkler ve
Alevilik, Yol Bilim Y. 1999
ÖZCAN Seydi, Şeman-Söbeçimen ve
Aziz Baba Aleviliği, ABC Mat, Ank. 2001
ÖZKAN Ali Rafet, Türkiye
Çingeneleri, Kültür Bakanlığı Y. Ank. 2000
ÖZKIRIMLI Atilla, Alevilik
Bektaşilik, Cem Y. İst. 1998
ÖZTÜR Mürsel, Anadolu Erenlerinin
Kaynağı Horasan, kültür Bakanlığı Y. Ank. 2001
RAHÎMÎ Fazullah, Gülzâr-ı
Hasaneyn, Can Y. İst. 1987
SARIBAY Ali Yaşar, Postmodernite,
Sivil Toplum ve İslâm, İletişim Y. İst. 1995
SÜMER Faruk, Oğuzlar
(Türkmenler), Ana Y. İst. 1980
ŞENER Cemal, Alevi törenleri, Ant
Y. İst.
ŞENER cemal, Alevilerin Etnik
Kimliği Etik Y. İst. 2002
ŞENER cemal, Şamanizm, BDS Y.
İzm’ler Dizisi 4.
ŞERİATİ Ali, Dinler Tarihi, Kırkambar
Kitaplığı, İst. 2001.
TANILLİ Server, İslâm Çağımıza
Yanıt Verebilir mi?, Say Y. İst. 1992
TİMMİCH Paul, Din Felsefesi, Alfa
Y. İst. 2000
TÜMER Günay, KÜÇÜK Abdurrahman,
Dinler Tarihi, Ocak Y. Ank. 1997, 3. Baskı
TÜRKDOĞAN Orhan, Alevi-Bektaşi
Kimliği, Timaş Y. İst. 1995
ULUÇAY Ömer, Dildi ve Gönüldü Hz.
Ali I-II, Gözde Y. Adana 1997
ULUSOY A. Celalattin, Hünkâr Hacı
Bektaş Veli ve Alevi-Bektaşi Yolu, Hacıbektaş, 1980
VİLÂYETNAME, Hacı Bektaş Veli,
Can Y. İst. 1999
YALMAN (YALGIN) Ali Rıza,
Cenup’ta Türkmen Oymakları I-II Kültür Bakarlığı Y. Ank. 2000
YALTKAYA M. Şerefettin, Simavna
Kadısıoğlu Şeyh Bedreddin, Temel Y. İst. 2001
YETİŞEN Rıza, Tahtacı Aşiretleri
(adet, gelenek ve görenekleri), İzmir, 1986
YILDIRIM Ali, Ateşte Semaha
Durmak Sivas Katliamı, Yurt Y. Ank. 1994
YILMAZ Abdurrahman, Tahtacılarda
Gelenekler, Ulus Basımevi, Ank. 1948
YOL Dergisi Sayı 13, Anadolu’nun
Aydınlık Yüzü Aleviler, Eylül-Ekim 2001
YÖRÜKÂN Yusuf Ziya, Anadolu’da
Aleviler ve Tahtacılar, Kültür Bakanlığı Y. Ank. 1998
YÖRÜKÂN Yusuf Ziya, İslâm Akaid
sisteminde Gelişmeler, Kültür Bakanlığı Y. Ank. 2001
YÖRÜKÂN Yusuf Ziya, İslâm Dini
Tarihi, Kültür Bakanlığı Y. Ank. 2001
YÖRÜKÂN Yusuf Ziya, Müslümanlık,
Kültür Bakanlığı Y. Ank. 1998
ZERDÜŞT, Avesta Bölümler, Kora Y.
İst. 1998
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder